Forum47

PORTAL Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et
Geri git   Forum47 Mardin'in Gülü >
•.(¯`•. Sanat ve Zanaat .•´¯).• > Müzik Genel > Müzik Nedir
Kullanıcı ismi
Şifreniz
Kayıt ol Radyo Üye Listesi Ajanda Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

Tags: , , , ,

Konu Bilgileri

Yayli Çalgi Topluluklari - Vurmalı çalgı toplulukları - Üflemeli çalgı toplulukları

Görüntülemeler : 8636

Konudaki Cevap Sayısı : 2

Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler :  

Anket: KONUDAN MEMNUN KALDINIZMI
Cevap şıkları
KONUDAN MEMNUN KALDINIZMI

Yeni Konu aç Cevapla
 
Konu Araçları Stil
Alt 01-06-2008, 20:07   #1 (permalink)
Üye
 

www.forum47.com
Bilgiler
Üyelik tarihi: Oct 2007
Mesajlar: 91
Üye No: 233
Teşekkür Thanks: 0
Thanked 322 Times in 131 Posts
İtibar
Rep Puanı : 10
Rep Derecesi : ilhan_0047 is on a distinguished road
Standart Yayli Çalgi Topluluklari - Vurmalı çalgı toplulukları - Üflemeli çalgı toplulukları




YAYLI ÇALGI TOPLULUKLARI

KEMAN: Bizdeki "keman" adı kıdemli isimlerden biridir Doğu memleketlerinden, ilk defa İstanbul'da viyolona izafe edilmişti Bizden Romanya, Mısır, Bağdat gibi eski serhatlara yayılmış olduğu halde, keman kelimesinin asıl sahibi olan İranlılar viyolona hiçbir zaman "keman" dememişlerdir!
Viyolon'un ceddi eski İtalyan "viola"ları ailesindendi İtalyan ifadesiyle "piccolo violino alla francese", yani "Frenk işi küçük keman" o aileye gelip iltihak etmişti İşte, sonraları şöhreti cihanı tutan, ünü her yöne yayılan viyolon o küçük Fransız kemanından çıkarak XVII Yüzyılda kompozitör Lully eliyle Paris'in Krallık Mûsikî Akademisi'ne alındı
XVII ve XVIII yüzyılların eski usûl saz yapımcıları bazı viol'lerin üst ve sapın tepe kısımlarına çiçek kabartmacıkları işlerlerdi İtalyanca'da "viola" çiçek, hercai menekşe, kimi de sadece menekşe demektir Viyola kelimesinin ve hatta sonraki viyolon adının çiçek anlamlı bu kelimeden, o oymacılık dolayısıyla hatıra kaldığını tahmin edenler bulunmuştu Kemanın tarihinden keman okullarıyla edebiyatı için Galata'nın Venedikli, Marsilyalı mahallelerinde klavsen, viyola ve lavta gibi batı aletlerinin XVII yüzyılda aile toplantılarında daima kullanıldığı pek tabiî idi O yüzyılda Türkler yaylı saz olarak yalnız ıklığ çalıyor ve ârifân buna Farsça'dan "kemançe" veya "rebab" demeyi nadiren tercih ediyorlardı Keman ismi, henüz çoğunlukla buna sürtülen yayın Farsça adı olarak muteberdi, çalana da kemanî deniliyordu Keman adında müstakil ve farklı bir Türk yaylı sazı o asırda ayrıca yoktu Fakat, Evliya Çelebi ve hatta Demetrius Kantemiroğlu zamanlarında durum bu merkezde iken, XVIII yüzyıl başlangıçlarında Türk heveskârları da batı yaylı sazlarıyla ilgilenmeye başladılar Kremonalı ustaların el işleri artık bütün güzellikleriyle altın devrindeydi, bizde de uyanan rağbette bu üstünlüğün âmil olduğu şüphesizdi Avrupa'dan gelen işte bu yaylı sazlara, gövdeleri yerli kemençeden iri olduğu için, ilk defa olarak keman ve arşeye yay demeye başlamış olduk Günün bir Avrupalı yazarınca not edildiğine göre; batı kemanını 1740 yıllarında Saray faslında ilk defa Corci isimli bir Rum kemanî kullanmıştır Corci, daha evvel yerli kemençeyi Kemanî Ali Ağa'dan öğrenip o yolda tanınmıştı Geçen asır başlangıçlarında kaleme alınan Süleyman Faik Efendi Risalesine göre, XVIII yüzyılın ikinci yarısında Musahip Hızır Ağa Zade ile Ali Ağa meşhurdular Hıristiyanlardan, Corci, Miron ve Todori birbirlerini yetiştirdiler, cümlesinin ustası Ali Ağa idi Corci'nin şöhretini batı da haber almıştı Sümbülzade Vehbi (öl 1799) şu mısrada onu anmıştır;
“Yakışır sine-i Corci'ye keman!”
Buradaki "sine" ile "keman" kelimelerini birleştirirsek sinekeman (göğüse dayatılan keman) adı belirir Bu, Fransız işi violon d'amour'dan ibaretti İnce teli orada da re (nevâ) düzenindeydi Keman Türk mûsikîsini ve zevkini öylesine sarsmıştı ki, Konya Semâhanesi'nde bile yer almakta gecikmedi Türk mûsikîcileri batı yaylı sazlarıyla orkestrada çalmaya 1840 senelerinde Muzika-i Hümayun'da başladılar Tarihlere dikkat edelim, batı kemanı XVIII yüzyılın ortalarında Türk mûsikîsine benimsetiliyor (1740) Yüzyıl sonra yine sarayda kadın ve erkek Türk kemancıları oda orkestrasında yer alabilir oluyorlar (1840) İlk ümitvar genç Türk virtüözleri asrımızın ortalarına doğru solist olarak konserlerde yer almaya başlıyorlar (1940) Hem de Türk bestecileri ilk keman sonat ve konçertolarını vermeye başlıyorlar Necdet Remzi Atak bizde virtüözlüğün babası sayılır

VİYOLA: Batı dillerin çoğunda bu saza -ikinci ad olarak ve bazen tercihen bile- alto da denir Biz yalnız viyola diyoruz Yayli sazlar familyasinin bir üyesi Biçim olarak kemana oldukça benzer “viola” ile karıştırılmamalıdır Kemanın abisi niteliği taşır Daha tok ve pes bir sesi vardır

VİYOLONSEL (ÇELLO): Telli basso, basso keman Telli ve yaylı sazlar ailesindendir Eski İtalyan viola da gamba (bacak viyolası)'nın gelişmiş şeklidir Dört telinin düzeni altonun telleri gibidir; do, sol, re, la Fakat, altonun telleri viyolonselden bir oktav ince seslere göre düzenlidir Viyolonselin ses kalınlığını gövdesinin iriliği mümkün kılmıştır Fransız operasının orkestrasında 1740'da alındı Notası 4 fa anahtarıyla yazılır Genişliği, fa anahtarlı dizeğin alt tarafındaki kalın do notasından, sol anahtarlı dizeğin üst tarafındaki sol notasına kadardır 4 do anahtarını ve ince seslerde sol anahtarını kullanır Viyolonsel, senfoni orkestrasında, kuartet ve triyosunda veya piyanolu triyoda, kentette ve genel olarak oda mûsikîsinde, eşlikli ve eşliksiz solo saz olarak kullanılır Literatürü zengincedir, nefis konçertolara sahiptir

KONTRBAS: Telli ve yaylı sazların en büyüğüdür Orkestra müziğinde armoni çatısının en kaba notalarını çalar Viyolonsel sesinin ve yazılı notalarının alt oktavındaki sesleri verir Fa anahtarıyla yazılır Dört teli açıkken mi, la, re, sol düzenindedir Genişliği, 4 fa anahtarlı dizeğin alt mi notasından, aynı anahtarlı dizeğin üst taraftan la notasına kadardır Yazılışının bir oktav alt tarafından seslenir Eski zamanda, "violone" denilen viol kontrbassosu vardı (Viyolon'dan tefrik için adının sonunda "e" bulunur ve viyolone telâffuz edilirdi) XVII yüzyıldaki ilk kontrbassoların dört teli başka türlü düzenlenirdi Bir ara üç teli olanları da yapılarak farklı düzenlerle epey zaman kısmen kullanıldı İngiltere, Almanya ve diğer memleketlerde 5 tellisine de rastlanır Yukarıda bahsettiğimiz "contrabassa di viola" (viyolone) gayet iri viola di gamba olup ondan bir oktav kalın düzenlenirdi XVIII yüzyılda, kontrbas olmayan yerlerde onun rolünü oynatmakta devam etmişti

KEMENÇE: İlkçağ medeniyetleri yaylı saz kullanmamışlardır Bizans İmparatorluğu'nun da külliyen meçhulü kalmıştı Asya'da gün görüp, Selçuklularla Anadolu'ya intikal etti İlk Oğuz yaylı sazına XII ve XIII yüzyıllarda münhasıran Türkçe olarak Iklığ denildiği biliniyor En eski Anadolu metinlerinde yalnız bu isim var, fakat "kemançe" ilk ağızda yoktur Buna karşılık Farsça'nın Bahr-ül Garâib gibi en eski ferhenklerinin Farsça metinlerinde ne Gıcak, ne de Iklığ katiyen yok, fakat "kemençe" ve "kemane" mevcuttur Iklığ Farsça metinlere hiçbir zaman girmemiş Gıcak zamanla girmiştir Esasen ıklığ adı oklu (oku olan) demek olduğu için, kemançe adı da ondan çevrilmişe benzemektedir Daha eski metinler bulunmadığı taktirde, yukarıdaki açık durumlardan "yaylı sazın Anadolu'da olduğu gibi İran'da da Selçuklular eliyle tanıtıldığı ve İç Asya'dan getirildiği" kabul edilebiliyor
"Kemençe" adının Anadolu'da (ıklığ isminin anlamdaşlığında) XV Yüzyıl sonlarından itibaren tedricen kullanılır olduğu muhakkaktır Fakat önce nerede revaç bulduğu kestirilemiyor Asya'nın Türkçelerinde kemençe adı ne dün, ne de bugün yer bulmamıştır Oralarda gıcık onomatopesi, ıklık adından daha dayanıklı kalabilmiştir Araplar en eski tip Asya yaylı sazını (Farsça kemançe adıyla) İran'dan edinmişlerdir
Aletin "deri kaplı yarım Hindistan cevizinden ibaret" içi oyuk gövdesinin üst kenarın diklemesine bir sap, onun alttan mukabil kenarına da aynı istikamette bir ayak çubuğu takılıdır Kemancı o çubuğu yere dayayıp sazı viyolonsel gibi tutar ve yayla çalar Şekli ve kirişler sayısı az çok değişikliğe uğramakla beraber, hep aynı saz bahis mevzuu idi (2 ile 4 sayıda kıl teller)
Avrupa'nın Ortaçağ yaylı sazlarını XVII yüzyıl sonlarında, önce Anadolu ve oradan Mısırlılar tanıdılar Bunlara da bizler kemençe dedikse de Araplar -kelimeye Avrupa'yı kasteden coğrafi bir izafe katarak- bu sonra gelenlere kemançe-i rumî demişlerdi "Roma kemençesi veya Balkan kemanı" demek istemişlerdi
Karadeniz kemençemiz XVI yüzyılın "Macar hegedü" kemanıyla birdir Armudi şekilli kemençe İstanbul'a geçen asırda Lehistan taraflarından inmişti Bu, tellerine tırnak yüzleriyle dayatılarak perdelenir
Üst üste gelen batı keman çeşitleri XVIII yüzyılda doğu yaylı sazını şehirlerde nihayet rağbetten düşürttü Bütün doğunun folklorunda hâlâ hatıraları yaşıyor ve yer yer kullanıldığı oluyor
Farsça "keman" kelimesinin aslı iğilmek anlamına "hemiden" fiilinden olup, mukavves yay demektir Küçük mühürcü ve çıkırıkçı yaylarına kemançe derlerdi Kelimenin küçültme şekli burada kalmadır İsim zamanla sazın kendisine de alem oldu
"Karadeniz kemençesi" izafeti şimdiki bölgelenişe göredir Yoksa, alet, ilk ithal çağında İç Anadolu, Mısır ve İran'da da önem kazanmıştı Chardin, kemandan başka bu torba kemancıklarına (pochettes) İran'da şahit olmuştu Kırım Kafkasya'da da rağbet gördü Besarabya Gagavuzları'nın "Kovuş" (Kovuz?) dediği kemençeyle kısmen andırışlıdır Fakat, çalınırken, bizdekinin tutuluşu ıklık tipinin çalınışı gibi aşağı doğrudur Macar hegedüsü veya Gagavuz kovuşu gibi göğüse dayatılarak kullanılmaz Kısaca, bizdeki tahta kemençeler, Ortaçağ sonları Avrupa halk yaylı sazlarından alınma ve kalmadır

KABAK KEMANE: Yaylı bir Türk Halk çalgısıdır Yörelere ve biçimlerine göre farklılık göstermektedir Kabak, Kemane, Iklığ, Kabak, Rabab, Hatay ilinde Hegit, Güneydoğu'da Rubaba, Azerbeycan'da Kemança ve Orta Asya Türklerinde Gıcak, Gıccek veya Gıjek adıyla bilinen bu çalgıların aynı kökten oldukları bilinmektedir
Tekne kısmı genellikle su kabağından yapılmaktadır Ayrıca ağaçtan yapılanı da yaygındır Sap kısmı sert ağaçlardan yapılmaktadır Tekne kısmının altında ağaçtan veya metalden yapılmış mil vardır Bu mil diz üzerine konur ve çalgının sağa sola hareketi sağlanır Yay ise bir çubuğun bir ucundan diğer ucuna at kuyruğunun kıllarının bağlanması ile yapılmaktadır Kabak kemaneye önceleri bağırsaktan yapılan Kiriş adı verilen teller takılırken günümüzde madeni teller kullanılmaktadır
Kabak kemane perdesiz bir çalgı olup her türlü kromatik ses rahatlıkla elde edilebilmektedir Sesi uzun çalma özelliğine sahiptir ve Legato, Staccato ve Pizzicato çalışlar yapılabilmektedir

YAYLI TAMBUR: Uzun saplı, gövdesi neredeyse tam bir yarımküre olan, 8 telli, yayla veya mızrapla çalınan bir klasik türk müziği enstrumanı Eserler en alttaki yegah teliyle çalınır, diğer teller ahenk için kullanılır Ayrıca tanbur diyenler de vardır Bu aleti çalana tamburi denilir


MIZRAPLI (TEZENELİ) ÇALGI TOPLULUKLARI
TAR: Tezeneli bir Türk Halk çalgısıdır Ülkemizde Kars yöresinde yaygın olarak kullanılmaktadır Ayrıca Azerbeycan, İran, Özbekistan ve Gürcistan'da da yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir
Teknesi, büyükleri birbirinden farklı iki çanaktan oluşmaktadır ve genellikle dut ağacından yapılmaktadır Göğüs kısmı üzerine manda veya sığır yüreğinin zarı gelmektedir Sap kısmı sert ağaçtan yapılmaktadır ve üzerine misinadan perdeler bağlanmaktadır
Tar üzerinde iki ana gurup tel bulunmaktadır Birinci guruptaki teller melodi çalımında kullanılmaktadır ve ikişerli olmak üzere üç gurup telden oluşmaktadır Diğer gurup teller ise Kök ve Zeng adı verilen, çalınan makama göre akort edilen ve tınının zenginleşmesini sağlayan tellerdir

TEZENELİ TAMBUR: Boyca Bozuk kadar olup ikişerden üç gurup teli vardır, Akordu da bozuk sazının akordu gibidir Yalnız perde bağı bozuğunkinden fazladır (20-22) Tambur gibi çalınmakla beraber, tezene tutan parmaklardan gayrı parmaklarla bütün tellere vurulup ritm tutularak çalındığı görülür

UD: Türkçe'den Arapça'ya, Farsça'dan Türkçe'ye ve Arapça-Farsça arası en eski sözlüklerde Türkçe kopuz (ki çeşitlerinden bahsederler), Farsça barbat ve Arapça ud isimleri hep karşılaştırılmıştır (X ile XV yüzyıllarda) Bunun sebebi, ilk Müslüman Arapların udu Medine'ye götürülüp ırgatlıkta kullanılan Horasanlılardan görüp edinmeleridir Orta Asya'nın Pi-pa kopuzundan Barbat sazı (hattâ adı), ondan da ud çıkmıştır (VII yüzyıl) Ud kelimesi Arapça olup odun demektir bilhassa sarı sabır ağacının adıdır ki, biz buna "öd ağacı" da deriz (bois d'aloés) Afrika ikliminden bir bitki olduğu malûmdur İlk Arap udlarının bu ağaçtan yapılmış olması mümkündür Araplar için o çağda udun en orijinal unsuru sapın perde bağlarıydı ki bunların muktebes adı Farsça "destan" kelimesiydi Türkistan'da kaleme alınmış olan Mefatih-ül-ulûm adlı meşhur ansiklopedik eserde udun Farsça adı barbat veya birbet olduğuna işaret edildikten sonra, ud perde bağının adı olan destan kelimesinin de aynı zamanda meşhur Barbud'a nispet edilen bütün lâhinlerin toplu adı olduğunu ve udun dört teli bulunduğunu vs anlatılıyor (X yüzyıl) Aynı yüzyıldan İhvan-ül-safâ isimli kitapta bu tellerin ipekten ve sayıca kaçar iplik nispetlerinde yapıldığı anlatılıyor İpek tel kullanışta Orta Asya'ya has bir görenekti Adı geçen meşhur Barbud'a gelince, Müslüman askerinin gelmesi üzerinde İran'dan kaçarak karısının memleketi olan Bizans'a sığınan sonuncu Sasani hükümdarı Hüsrev Perviz'in ünlü mûsikîcisiydi Merv şehrinden olduğu rivayet edilip, başladığı bir sıra besteler ad ve sanıyla Fars edebiyatında dillere destan olmuştu Kopuz çaldığı için bu sazın adına onun adı bağlanarak "barbat" veya "barbit" denilmiş ve sonra da kelimeye farklı bir imlâ ve indî bir etimoloji bahşedilmiş olabileceğini düşünenler vardır Böylece, kopuzun bodur ve tıknaz bir çeşidinden başka bir şey olmayan barbat çalgısı, Hüsrev Perviz'in sonradan Bağdat'ın kurulduğu yerin pek az kuzeyindeki kendi payitahtından (VII yüzyıl) erkenden Araplara geçtiği anlaşılıyor Ceddi kopuz olduğu biliniyor Endülüs Araplarının "kopuz" adını da bildikleri bir metin kaydıyla sabittir Saz, Endülüs'e atlayıp meşhur olduktan sonra da Avrupa'ya yayıldı Lağuta (Lavta, El'ud) denilen batıdaki çeşitlerinin atası o olduğu meşhurdur Ut, bizde çağımıza kadar devam etmiştir Yakın zamanlarda "cümbüş" adıyla parıltılı maden gövdelisinin icat edilip yayılması ut yapımını bizde kesin surette durdurttu! "Her sazın düşmanı kendi cinsinden çıktığı" düşüncesinin gözlerimiz önünde cereyan eden bir olaydır

KANUN: İki elin şahadet parmakları ucuna halkalarla takılan mızraplar kirişlerine vurularak çalındığı için doğu faslının tek ezgili klavseni sayılabilen alet kanundur Klavsenden çok daha eskidir, hattâ onun prototipi sayılmaktadır Adının Yunanca olmasına rağmen, Asya'da icat edilmiş ve oradan İstanbul'a getirilmiştir Eski mazbut bir Arap rivayetine göre kanunu İbni Hallegan icat etmişti Bu bilgin zât aslen Horasanlı olan Bermek ailesinden olup Musul'un Türklerle meskun Erbil mevkiinde doğmuştu (XIII yüzyıl) Fatih asrında İstanbul'da rağbette bulunduğuna dair muhtelif Türkçe kayıtlar vardır Zaman zaman rağbetten düşer gibi olarak, her seferinde yeniden hayatiyet göstermiştir Eski kanunlardan nim perdeler doğru çıkarılamadığı için eksik sazlardan sayılırdı, bazen düşkünleşmesinin bir sebebi de bu kusuru oluyordu Nihayet asrımızın başlarında yarım perdeler için "mandal" sistemi yine İstanbul'da tatbik edilmiştir Cl Huart'ın da tarifi üzere, "yatırılmış bir nevi arptan ibaret olup, Avusturyalıların Zither'inden ve Macarların cymbalum'undan daha küçüktür" Gayet çevik ve şakrak melodi sazıdır, çift sesler de işittirebilir Denemelere elverişlidir

BAĞLAMA: Türkçe "çalgı" kelimesi gibi, Farsça "saz" adı da, en geniş anlamıyla mûsikî aleti demektir Uzun saplı ve mızraplı halk sazlarının en orta boylusuna yalnız Türkçe'de "bağlama" denir Bursa Müzesi'nin kitaplığında 1109 numarada el yazması bir yurt gezisi kitapçığı görüp bazı satırlarını defterime not etmiştim Türk darb ifadesini Türk Mûsikîsi ikaında Darb-ı Türkî olarak adlandırılmıştır Kelime mânâ itibarıyla doğru olabilirse de selika itibariyle yanlıştır Bu, adeta Bab-ı Âli'nin Âli bab yazılışına benzer "Darb-ı Türkî usulünde bulunan ve lisanı etrâkde bağlama ve bulgarî tabir olunan sazı çalan kayabaşı türkücüleriyle zaruri ülfet" (S53) edildiğini, küçümseyerek yazıp geçiriyor Bağlama adının iki yüz sene önceleri yalnız Türkmen ve Yürük aşiretlerimiz arasında kullanıldığını galiba ilk olarak bu kayıttan öğrenmiş oluyoruz De Laborde'un elde edip Paris'te aynı yıllarda çıkardığı bağlama tarifi (ad ve tipiyle) şimdiki bağlamanın aynıdır (1780) İsim, sazın sapındaki perde bağlarından, yani destan teriminin Türkçe'sinden geçmedir Saz boylarının halk elinde en çok kullanılanı bu olduğu için hâlâ da tercih edilişi kıdem derinliğiyle izah edilebilir Şeklen "kopuz (colachon)" ile birdir: kolca kopuz'un kiriş telleri yerine madenî teller bir yenilik halinde bağlandığı asırdan itibaren kopuz adı yerine Anadolu'da "bağlama" sıfatının kaim olduğu ihtimali ayrıca düşünülebilir (Takriben XIV yüzyılda) - Laborde, "Bağlama veya tambura" diyerek, "sevuri" (yani çöğür) ile mukayesesini de yapıyor Dede Korkut hikayeleriyle alâkâlı metinlerde bu ozanlar atasının elinde kolca kopuz bulunduğu ve bir fıkrada "tambura'nın onun tarafından icat edildiği" rivayet edilir
Bunlarda, tambura, kolca kopuz ve nihayet bağlamanın aynı sazın devamı olduğunu hatırlatmış görünüyorlar

SAZ: Mûsikî aleti, çalgı Asıl Türkçe olan kelimeleri hor görerek yerlerine yabancı tâbirleri tercih etmek cereyanının tarihi meslek dilimizde de eskidir O arada "çalgı" adına "saz" tercih edilmişti Saz kelimesinin köklü ve yaygın surette Türkçe'de tutunabilmesinin sebebi bilhassa ikidir
1- İran'a kadar yayılmayan bir görenek hâlinde saz kelimesi Azerî Türkçe'sinde sırf bağlama çeşidinden halk çalgılarına alem olmuş ve doğudan batıya da yayılmıştı İnce saz, saz takımı gibi bileşikleri de vardır Batı sazlarına kapsandı, instrument'in anlamdaşı oldu (Mûsikî aleti başlığı, iki kelimeli olduğu için, terim değildir Bir tâbirden ibarettir)
2- Saz kelimesinin Türkçeleşerek yerleşebilmesinin ikinci sebebi söylenişçe güzel olmasıdır Ayrıca da, her zamanki arkadaşları olan diğer iki Türkçe isimle birlikte andırışlı ve uygun düşen bir üçüzlük vücuda getiriyorlar Ses, Saz, Söz "Çalmak" fiili mûsikînin emrinde kaldıkça "çalgı" ve "çalıcı" adlarının unutulmasına ne imkân, ne de sebep tasavvur olunamaz Bazı meslektaşlar saz adının tercihinde ısrar ediyorlar Sazlamak, bu fiili Azerî Türkçe'sinde ve edebiyatında vardır Hazırlamak tertip ve tanzim etmek anlamında kullanılıyor Bizde Fransızca asıllı "enstrümanlamak" fiilinin yerini tutabilir Bu katagoride cura, divan sazı ve meydan sazı hemen hemen aynı özellikleri taşır

GİTAR: Parmakla yada penayla çalınan esasen sekiz şekline benzeyen yanları iki tarafa oyuk ortasında bir ses deliği bulunan üzerinde ses perdeleri olan uzun saplı telli bir çalgıdır
Gövdesi her iki yandaki oyuklarla sekiz rakamına benzer Tel olarak eski eş anlamı olan (kitara) kedi bağırsağı veya naylon daha sonrada çelikten yapılan teller ön tabladan ve saptan geçirilerek eşik ve köprü üzerinden gövdeye monte edilerek sapın üst yüzeyindeki burgulara irtibatlandırılmıştır
Gitarin ilk örnekleri İspanya'da XVII yy'da görülür Bu enstrümanlar genellikle lavtaya benzer Gitar bugünkü şeklini XVIII yy'da kazandı o dönemde gitar üzerinde 4 tel mevcuttu Bu tellerde bağırsaktan yapılma tellerdi ve parmakla çalınırdıDaha sonra gitara 5 tel takıldı daha önce sayısı az olan perdeler 10'a çıkarıldı Teller pesten tize doru "la-re-sol-si-mi" olarak akortlanmaya başlandı XVIII yy'ın sonlarına doğru pes tarafa kalın bir "mi teli" daha eklenerek tel sayisi 6 ya çıkarıldı

MANDOLİN: Düz göğsünün ortasında "gül" denilen bir delik bulunan, sırtı göbekli veya düz kısa saplı ve sabit perdeleri olan küçük boy halk telli sazıdır



ÜFLEMELİ ÇALGI TOPLULUKLARI


FLÜT: Fonetik alfabede "fülüt" yazıldığı oluyor "Ağızlık" vazifesini görmek üzere bu nefes sazının baş tarafında yanlama bir deliği vardır Deliğin kenarına alt dudak dayatılarak bu vaziyette üflenip çalınır Bu tarz öttürüşe üflemek denirse de, teknik dışında (yani konuşmada) "flüt çalmak" bileşimi kullanılır Üfleniş vaziyetindeki alet sağa uzanık duracağı için, böylesine eğik flüt (fl olbique) veya yan flüt (fl traversiére) adı verilir, modern flüt budur Aletin boy kıvrağındaki deliklerden her birinde madenî perde tertibatı ve bazı halkalar vardır Deliklerden birini kapatırken diğer bir veya birkaç deliği aynı zamanda açtırıp kapatabilmek imkânını tek bir parmağa işte bu halkalar kazandırır Böylece, her parmak aynı anda iki işi birden görebilir İcatçının adıyla "Boehm flüt" denilen tipte, bütün kıvrak deliklerini inici diziye göre sıra intizamıyla art arda kapatmak, çıkıcı dizide de aynı tarzda açtırmak mümkündür, böylesi Fransa'ya XIX yüzyılda girdi
Büyük ve küçük flütler vardır İkincisinin perde kavrağı diğerinden daha küçük olduğu için, isim farkı bundan ileri gelmiştir Küçüğüne İtalyanlar piccolo (bizde pikkolo, Almanlar pickelflöte) derler, küçük flüt demektir Her ikisinin çalıcıları, dizekte aynı şekilde yazılı notları bir okurlar, fakat, küçüğünün küçüğüne batıda oktaven veya oktaviant flüt (Octavin, flûte octaviante) denildiği de olur (it Oktavino, al Oktavflöte, oktav flütü)
Fifre, dik sesli bir çeşit küçük flüttür Bu isim al pfeife ve Fransızca sifflet kelimelerinin (ki ikisi de aslında ıslık demektir) tedahülünden bozulma addedilmektedir Bizde "çığırtma" denilen çoban düdüğünün ustaca yapılı bir çeşididir Fifre memleketimize asker yürüyüş takımları için önce İtalyanca "piffero" adıyla Tanzimat başlangıçlarında getirilip kullanılmış, asker buna da önceleri çığırtma demişti Fifre, Avrupa'da muhtelif milletlerin türlü askerî ihtilâl hareketlerinde tartımcı trampetlerle birlikte çığıltılarıyla yer almıştır Sonra halk çalgısı olarak kalmıştır Küçük bir yan flüt tipinde olup, Alman ve İngiliz askerlerince kullanılmakta devam etmiştir
En önemli şekil olan büyük yan flütten başka, eskiden Avrupa'da bir de düz flüt (fl droite) vardı Fransa'da halk çalgısı sevgisiyle köylülerce hâlâ kullanılan flageolet onun mahiyeti hakkında bir fikir verebilir Bizim dilli düdükleri andırıyordu
Eski Yunanlılar flüte "aulos" diyorlardı (Üflüyorum anlamına ao kelimesinden) Aynı çalgıya Latinler tuba (tüp, düdük) adını verdiler, bu isim sonradan trompete alem oldu! "Calanus" (kalem, kamış), Fransızca chalumeau (al Schalemei), ses çıkartacak surette içi oyuk bir kemik düdük olan tibia ve flüt anlamına fistula çalgıları da vardı Daha sonra, hem fistula sözünden hem de falre (üflemek) fiilinden ve soluk (ıslık) anlamında flatus kelimesinden çıkma Latince flauta adının yer aldığı görüldü Latinlerde pipa kelimesi de düdük anlamında olarak kullanılıyordu Bunu şivede Almanlar Pfeiff, Fransızlar pipeau, fifre, İngilizler fifre ve pipe yaptılar
Flütün perdeler genişliği, sol anahtarlı dizek altı do'dan çizgiler yukarısı ikinci do notasına kadardır (3 oktav) Güç olmakla beraber kalın taraftan si notasına inmek ve tizlerden re, hattâ "mi bemol" tutmak mümkündür Kalından si bemol verdiren bir anahtar ilâve edileli epey olmuştur Fakat bunun nadiren aletlere takıldığı görülüyor Bestelerde ekseriyetle yeri yoktur Flütün çok şirin, tesirli bazı armonik sesleri de vardır teknik imkânları, türlü çetrefil sıçramaları, süslemeli işlek akışların icrâsındaki kolaylığıyla, pek fazladır Nefesli sazların en atik ve kıvrak olanı flüttür
Tanzimat sarayına ilk getirilen flütlerde Boehm sistemi perde tertibatı henüz yoktu Geçen yüzyılın sonlarına kadar çoğu zaman eski tip aletlerle yetinildiğini (kendi gençlik hatıraları hâlinde) ihtiyarlardan dinlemiş bazı yaşlılarla gençlikte görüşmüştük Sanatta flütün icrâ sahası da, eser bolluğunda cidden büyüktür

TROMBON: Tenor trombon, Alto trombon ve Basso trombon sazlarından ibaret bir boru ailesidir İki türlüsü vardır sürgülü trombon, Pistonlu trombon
Sürgülü sazların prototipi, yani en eski örneği sayılan sakebüt (saquebute) adlı saz, sürgülü trombonun ceddidir Pistonlu do trombonun elverişli genişliği, fa anahtarlı dizeğin üst tarafındaki sol b notasına kadardır
Si b trombon, notaya yazılışında, fa anahtarındaki 1 çizgi altı fa diyez notasından, fa anahtarlı dizek üstündeki sol notasına kadardır Bu yazılı notalar bir büyük ikili alt taraftaki sesleri işittirirler
Bu takribî genişlikleri gösterdik, kalın ve ince taraflardan bazen birer miktar daha genişleyebilirler ki, bu imkân icrâcının dudak, nefes ve kudretine bağlıdır

KORNO: İsmin Latince eski aslı "cornu" kelimesidir ki, boynuz demektir Üflemeyle öttürülen çalgıların en eskisi görünüşe göre boynuzdandı ve bu türlüden aletlerin atası o olmuştu Av borusu denilen çalgının küçültülmesinden "armoni kornosu" meydana geldi Kornocu sağ eliyle tutup çalar Sol el kalak ağzının içine konur Dudaklarla, açık veya doğal denilen seslerden fazlası çıkarılamaz Bunlar aletin "türetici" bir sesinin armonik perdelerinden ibarettirler Dizinin noksan notaları kalak içindeki elin münasip hareketleriyle tamamlatılabilir Böylelikle elde edilen ses farklarına tıkalı sesler (sons bouchés) tâbir olunur J S Bach kendi Brandenburg konçertolarından birinde kornoyu denedi O yıllarda korno henüz sade şeklinde olmakla beraber, önem kazanmaya ve imkânlarının arttırılması yoluna gidilmeye başlanmıştı İlkel durumuyla dahi zor pasajların çalınabildiği bazı beste notalarından anlaşılıyor Av borularının uzaktan hoş gelen çağırtıları batı halkı arasında bu saza karşı daimî bir bağlılık yaşatıyordu Senfoni orkestrasına ilk defa Mannheim şehrinde alındı XIX yüzyılda alete 3 veya 4 piston takılması yeni bir adım oldu, çalınması kolaylaştı Önceki yüzyılın ilâvesi olup ana tonaliteyi çeşitlendirmeye yarayan yedek borucuklar hâlâ kullanılır (Tons de rechange) Perdeleri mükemmelleştiren Alman müzikçileri şunlardır; Stoelzel (1814), Schlott ve Schuster Fransızlardan Meifred ve Sax sazı daha da inceltmişlerdir Yüksekliği 60 santim olup, senfonik orkestrada, armonide, fanfarda ve nefesliler kentetinde yer alır, kendi edebiyatı da vardı 4 çizgi fa anahtarlı dizeğin alttan üç katım çizgili notasından (la), sol anahtarlı dizeğin iç do perdesine kadar genişliği vardır Partisinin muhtelif anahtar değiştirimleriyle yazılmasına zaruret vardır Almanlar Ventilhorn diyorlar

kaval
Anadolu çobanının dert ortağı olan malûm kır işi nefesli çalgı Türkiye'ye mücavir memleketlerin çobanlarınca da benimsenilerek asırlardır aynı isim altında kullanılıyor "Yeni Yunanca'da, Türkçe kaval, kaulos olmuştur" (C Sachs, R L d M) Bu isim ortaklığına rağmen kavalın ülkeden ülkeye az çok farklı tipleri vardır, her biri başka bir kavmî göçmenlikten veya gelişmeden hatıra olabilir O arada Türk çobanının da kendi çoban düdükleriyle Asya'dan göçtüğü açıktır Kaval kelimesinin etimolojisini "kav" (içi boş nesne) köküne bağlamak kolaysa da (A Vefik Paşa), ilkel Türk dili sözlüklerinde ve doğu lehçelerinde çoban düdüğüne belki kaval denilmemiş olması bu Anadolu çalgıadı hakkında farklı halk etimolojileri doğmasına yol açmıştır Ferheng-i Şuuri'de kelimenin aslı Arapça geveze anlamına "kavvâl" olabileceği düşünülmüştür (Kelimenin Arap harfleriyle olan makbul imlâsında "kaf" harfinden sonra elif kullanılmazdı)! C Sachs kavalın halis Türkçeliğini ve oradan Balkan dillerine geçtiğini de yazmıştır Hüseyin Kâzım Sözlüğü kelimenin Yunanca "aulos" ile aynı şey olduğuna inanmıştır! (Yunan ve Bizans'ta aulos çoban çalgısı değildi) Azerîler tef'e kaval derler (içi boş olduğu için) Bazı yerlerinde de "def" derler Başkurt Türkçesi'nde gerek kaval, gerek koray içi boş şey demektir, düdük adlarıdır Çobanlık aletlerini eski metinler küçümseyerek, yazmayı ihmal ettikleri için fazla yazılı kayıtlar bulunmaması her şeyden önce herhâlde bundandır Bizde ve komşularda mevcut kaval örnekleri henüz mukayeseli bir incelemeye tâbi tutulmadılar İçinde ilik bulunan bacak kemiğine de kaval veya düdük kemiği denir



Mey
Mey, müzikte nefesli bir çalgıya verilen isimdir Ancak sözlüklerimize girmesi çok eski değildir, Kamus-ı Türki'de bile çalgı anlamına rastlanmamıştır Zaten Gazimihal'de, TDK sözlüklerine bu kelimeyi 1929 yılında kendisinin verdiğini ve lügatlarımız gibi, ferhenk ve kamuslarda izine rastlanmadığını söylemiştir Halen TDK sözlüğünde mey; eksik ve yanlış olarak şöyle tarif edilmektedir: ''Doğu Anadolu'da kullanılan bir tür küçük zurna" Son yıllarda basılan müzik ansiklopedi ve sözlüklerinde de, "Halk müziğimizde kullanılan bir çalgı" gibi eksik açıklamalar mevcuttur

fagot
FAGOT RESİM, AÇIKLAMALI: Daha geç verilmiş olan Fransızca adı basson Bu isim İtalyanca bossone ve İspanyolca bajon imlâlarıyla geçmiştir Almanlar bu son adı hiç kullanmadıkları hâlde, İtalyan partiturlarında ikisi de yer alabildi Fransızca'da "t" harfi okunmayan bir "fagot" kelimesi vardır fakat onlar bunu saz hakkında kullanmazlar Saza basson derler Bu tercih, kelimenin diğeriyle dillerinde çatıştığı içindir Biz asıl fagot adını kullanıyoruz Saz, İstanbul'a bu isimle Tanzimat'ta gelmişti (Fago dememelidir) Fagot, tahta sazlar arasında basso partisini çalar Üç ekli parçası vardır parçalar sökülerek yan yana getirilince (ve hattâ takılı durumdaki görünüşle) bir çeşit fagot, yani odun parçaları destesi teşkil ettiği içindir ki İtalyanlar başlangıçta fagotto adını bu alete de vermişlerdi Kelimenin Fransızca'sı "fagot" olmakla beraber, dediğimiz gibi orada sazın adı olarak kullanılmamıştır Gerek obua sazlarının, gerekse bu fagotun ataları hep eski dulcina'lardı Fagotun üstü anahtarlarla kaplıdır Obua cinsinden çift kamışlı (ezilerek iki kat edilmiş kamışlı) aletlerdendir Kamış, S harfine benzediği için "se" denilen (bocal) kıvrık bir zıvananın ucunda takılı bulunur
Notası fa anahtarıyla yazılır Genişliği, fa anahtarlı dizeğin alt tarafındaki si b perdesinden, ince seslerinde kullanılan 4 çizgi do anahtarlı dizeğin üst tarafındaki do notasına kadardır Fransızlar, basson dedikleri fagota "basson de hautbois"de derler



Ney
Ney, kargı denilen bir cins kamıştan imal edilir
Ney yapımında kullanılacak kamışların boğum araları, büyük boy neylerde uzun, ufak boy neylerde ise kısadır Dokuz boğum olması zorunludur Bir neyde, altısı önde, biri ise arkada olmak üzere toplam yedi adet perde ve üç oktav ses sahası vardır
Ney üzerinde, kamışın birinci boğumuna üfleme kolaylığı sağlamak için takılan ve "başpâre" adını taşıyan bir ağızlık bulunur Kamışın her iki ucuna, çatlamayı engellemek için takılan ve "parazvâne" denilen iki adet metal yüksük vardır
Sümerler tarafından Milattan Önce 5000 yıllarından itibaren kullanıldığı sanılan ney, 13 Yüzyıldan sonra, büyük mutasavvıf ve düşünür Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin sayesinde İslâm tasavvufunun ve müziğinin sembolü haline gelmiştir Dini muziğinizin yanısıra klasik muziğimizinizin de vazgeçilmez sazlarındandır
Eski zamanlardan bu yana, sesinde ve genel yapısında değişiklik yapılmadan kullanılagelen ney, insan sesine çok yakın, çok duru, derinden etkileyici ve mistik çağrışımları olan bir sese sahiptir


ZURNA
ZURNA, Davulun ezelî arkadaşı zurnadır Davulun darbelenişini nabıza benzetecek olursak, zurnaya nefes dememiz gerekir Bu kaynaşmanın başlangıcı Orta Asya'da milattan öncelere kadar çıkıyor Doğu efsanesi zurnanın icadını Cemşid'e atfeder ki, esas efsanenin ana motifleri Sanskrit masallarıyla birleşiktir Bahr'ül-Garaib tercümesinde "Serna, zam ile tahrif idüp zurna derler" deniliyor (XV yüzyıl) Türkçe'de Z ile başlayan öz kaynaktan kelime bulunmadığı için, Türklerin bunu zurlayan nesne mânasında bir onomatope gibilerde kullandıkları anlaşılıyor Ferhenklerin verdiği halk etimolojisine göre "sur-nay" düğün neyi demektir! Moğol, Çin, Hint ülkelerinde yaygın bir kelimedir İsmin etimolojisi bizi ilgilendirmez, doğru izah araştırılmaya muhtaçtır Saz olarak zurnanın kendisine gelince, tepesine kamış takılarak öttürülen bu tipten aletler ilkçağın derinliklerinde meselâ Firavunlar çağında Mısır'da bile vardı
Türk zurnası da eskidir İslâmiyet'ten önceki adı Türkçe'ydi; yurağ veya yorağ Bu ismi bize Türkistan'dan bir kaynak olan "Mefatih'al-Ulûm" haber veriyor (X yüzyıl) Kelime, yor, yır, cur, yorlamak, yurlamak, kelimelerinin müşterek kaynağındandır Cura zurna adında aynı kelimenin hâlâ Anadolu'da birleşik olarak yaşadığını görüyoruz Uygur ve Balasagun zurnaları (yani yurağları) herhâlde İran sur-nay'ından farklı olacaktı Çünkü eski ferhenkler "nay-ı Türkî" izafeli zurnalardan ayrıca bahsetmişlerdir Gerek Balasagun merkezinin toğ takımlarında, gerekse aynı teşkilâtın devamından başka bir şey olmayan Selçuklu ve İlhanlı tabılhanelerinde ve nihayet Osmanlı mehterhanesinde, hem de Kırım hakanlarının nakkarehanesinde boy boy zurnalar, takımın baş melodi sazlarıydı Faslı seyyah İbni Batuta Kuzey Afrika'dan Çin'e kadar her yerde, Anadolu ve Kırım Türklerinde, hattâ Bizans'ta bile davul-zurna takımları dinlemişti (XIV yüzyıl) Asyalı Türk hükümdarları dost beliklere gelenekli protokol icabı davul-zurna takımları gönderirlerdi O arada Özbek Han'da bir ara kayınbabası olmuş olan Bizans tekfuruna Kırım'dan tabılhane göndermişti İbni Batuta Bizans topraklarına girince işte bu davul-zurnaları dinlemişti Evliya Çelebi muhtelif memleketlerin farklı zurnalarından bahseder Yurtta hâlâ davul-zurnasız köy düğünü olmuyor Açık hava oyunları dört bir bucakta hep davul-zurna yürütülüyor Davul-zurna yerine "Zurna-davul" denilse derhal yadırgarsınız! Onun erkânı nice şehirlerimizde bile işte hâlâ böylesine köklüdür Mehterhane resmen 1828'de lağvedilmişti
Batıdaki obuanın prototipi de -ihtimâl ki- zurnadır


TROMPET: 1- Korno sazı gibi bunun da iki tipi vardır Yalın trompet (pistonsuz) olanı, ana sesin armoniklerini çıkarmakla yetinir, teşkilâtının tonunu bu armonikler vücuda getirir
2- Kromatik trompet ise pistonlar yardımıyla kromatik bir ses merdiveni çıkarabilir olmuştur Bu merdiven, aletin tonuna bağlıdır Do veya si b, ya da fa vb trompetler vardır yedek zıvanalar yardımıyla bazı ton çeşitleri edinebiliyor Bu katkı zıvanalarına yedek takım denilip, lüzum hâsıl oldukça kullanılırlar Trompet "aktarımcı saz"dır (Bu kelimeye bakınız) Avrupa'nın eski trompetlerini bile doğu erkenden tanımıştı Meselâ, Evliya Çelebi, tranpete imlâsıyla ve Avrupa'ya aidiyetini bilerek ondan bahsetmiştir (İstanbul XVII yüzyıl)


TUBA: Zıvana ve borucuk anlamında Latince tubus kelimesinden Teneke nefes sazlarının en büyüğü olup, saksofonlar ailesindendir Teneke sazlar orkestrasında armoni çatısının en kaba notalarını yürütür Kullanılışı ve aşağı yukarı genişliği fa anahtarlı dizeğin altındaki si notasından, aynı anahtarın dizek çizgileri üstündeki sol notasına kadardır

Sipsi

Üflemeli bir Çalgı olan Sipsi, kemik, ağaç veya kamıştan yapılmaktadır Kamıştan yapılan ise daha yaygındır Uç kısmında ses veren ve kamıştan yapılan küçük bir parça daha vardır Bu kısım tamamen ağız içine alınarak hava üflenir
Yurdumuzda Ege Bölgesi'nde yaygın olarak kullanılmaktadır Beş üst, bir alt kısmında olmak üzere toplam altı tane ezgi perdesi bulunmaktadır





VURMALI ÇALGI TOPLULUKLARI




Trampet

Geniş kenarlı bir kasnağın iki yüzüne birer deri gerili olup, gövdesi tahta veya alaşımdandır Tutuşta üste gelen deriye çubukla vurularak çalınır Çeşitli çaplarda yapılanları vardır Notası, düz bir çizgi üstüne veya dizekte aynı çizgi veya aralığa yazılır, başına dördüncü çizgi Fa açkısı konulur Bu açkının yalnız dizek başlığı görevinden başka hiç bir anlamı yoktur Trampet de Orduların değişmez, sürekli kullanılan bir çalgısıdır Askeri duygular ve yürüyüşler için başarılıdır En güç tartım biçimleri elde edilebilir


Timpani

Bir çeşit santur (psalterion) olan bu aletin madenî telleri iki eldeki çubuklarla vurularak çalınır Doğudan gelmiş ve piyanonun ataları olan klavsen ile epinetler bundan doğmuşlardır


Bateri

Vurgulu Çalgılara genel olarak verilen ad Davul, Trampet, Zil vb, gibi çalgıların toplu olarak düzenlenmesine, Bateri denir



Davul

Trampetin büyük çapta yapılmışıdır Belli bir sesi yoktur Çok eski bir geçmişi vardır Avrupa' ya Türklerden geçmiştir Orduların sürekli çalgısı olan Davul, kısa zamanda Orkestra ve Operalarda yer almıştır Notası, Trampette olduğu gibi yazılır Bu çalgının çalıcısı, çok iyi bir kulak yeteneğine sahip olmalıdır





Gonk

Uzak Doğu ülkelerinden, Batı' ya geçmiş bir müzik çalgısıdır Çeşitli büyüklüklerde olanları ve çeşitli sesler verenleri vardır Özellikle, korkunç ve ürkünç etkiler için kullanılır PP, deyisinde sırlarla örtülü, FF, deyisinde, gerçekten korkunçtur Çok pahalı olduğundan, Armoni Muzikalarında pek kullanılmaz Orkestralarda kullanılır




Ksilofon

Güney Asya'dan çıktığı sanılan Ksilofon Onaltıncı yüzyılda Avrupa müzik çalgıları arasına girmiştir Küçükten büyüğe doğru uzayan, yan yana sıralanan, tahta veya alaşım düzlemlerinden oluşmuştur Bu düzlemlere, küçük tokmaklarla vurularak çalınır Notası, ikinci çizgi sol açkısı ile yazılır Ses dizisi genişliği, Büyük Flütün aynıdır Üç sekizli ses genişliğindedir Sesler yazıldığından bir sekizli yukarıdan duyulur Masalsı duyguları, Cehennem' i oyunlar, ölü dansları gibi deyileri canlandırabilir Sesi açık havada duyulamayacak kadar güçsüzdür Saint - Saens (ölüm Dansı) ve Danimarkalı besteci HChrLumbye' in yapıtlarıyla çağdaş orkestraya girdi

ilhan_0047 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to ilhan_0047 For This Useful Post:
NİSEBİN (05-17-2011), siwan (03-28-2008)
Google Sponsoru
Cevapla


Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 2 (0 üye ve 2 misafir)
 
Konu Araçları
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap son Mesaj
Üflemeli ve Vurmalı Çalgılar Ana Sanat Dalı siwan Müzik Türleri 1 04-22-2008 16:56


Saat 09:04.


Yapımcı: vBulletin Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2014 , Jelsoft Enterprises Ltd.br

Copyright © 2014 , FORUM 47 ©All Rights Reserved
Türkçe Çeviri: Murat

9 11 12 13 14 15 16 17 18 19 36 37 39 40 41 42 43 44 45 47 48 49 50 52 53 55 56 57 58 60 61 62 63 64 65 66 67 70 71 72 73 74 75 79 81 84 85 87 88 89 90 92 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 105 126 135 136 139 141 142 143 144 145 146 150 157 158 160 163 164 165 166 169 170 171 172 173 174 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 204 205 206 209 211 212 213 214 221 225 226 227 229 232 233 234 235 236 237 238 242 243 247 248 252 253 271 272 273 274 276 312 313 318 319 324 325 326 330 331 333 334 339 341 343 344 347 350 355 360 362 407 411 414 440 441 442 443 464 489 490 497 505 506 512 513 514 516 518 520 521 541 542 546 547 548 549 550 551 552 553 554 555 556 557 558 559 560 565 566 567 569 570 571 573 574 575 577 578 579 580 581 582 588 589 590 591 592 593 631 632 633 634 635 636 637 638 641 645 647 648 649 650 651 652 655 656 657 658 660 661 662 664 665 666 667 668 669 670 671 672 673 674 675 676 677 678 679 680 681 683 684 685 687 688 689 690 691 692 693 695 710 715 716 717 718 719 720 722 723 724 725 727 739 741 743 744 745 746 747 748 749 750 751 752 753 754 755 760 761 762 763 764 765 770 784 785 786 787 788 789 790 791 799 800 801 804 805 806 807 809 812 813 814 815 816 817 825 826 827 828 829 830 831 832 833 834 835 836 838 839