PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : 0 - 1 Yaş Beslenmesine Uygun Tarifler


=MaGmA=
10-07-2008, 14:11
0 - 1 Yaş Beslenmesine Uygun Tarifler



YOĞURT
Süt kaynatılır
Elin dayanabileceği sıcaklığa kadar soğumaya bırakılır
Sonra içine bir iki kaşık yoğurt (mayası) ilave edilir
Kımıldatılmadan üzeri iyice örtülerek 3-4 saat bekletilir

MEYVESUYU VEYA MEYVE PÜRESİ
Mevsimine göre meyveler yıkanır, kabukları soyulur
Katı meyve suyu sıkma aleti varsa suyu çıkarılır. Yoksa rendelenir ve temiz bir tülbentten süzülür
Meyve püre yapılacaksa, cam rende ile rendelenir.
Meyve rendesi ince, ezme şeklinde olmalıdır

SEBZE PÜRESİ
Sebzeler önce iyice yıkanır
Kabukları soyulur ve küçük küçük doğranır
Az su konularak ağzı kapalı olarak haşlanır (pirinç, sıvıyağ katılabillir)
Haşlanan sebzeler, çatal veya kaşıkla iyice ezilir ve kaynatma suyu ile karıştırılır

SEBZE ÇORBASI (2 porsiyon)
Mevsim sebzeleri (kabak, havuç, patates gibi)
1 yemek kaşığı pirinç
2 çay bardağı su
1 tatlı kaşığı zeytinyağ
Sebzeler iyice yıkanır, küçük küçük doğranır,
1 yemek kaşığı pirinçle birlikte suya atılarak kaynatılır
1 tatlı kaşığı zeytinyağ eklenerek pişirilir, tel süzgeçden geçirilerek bebeğe verilir

YOĞURTLU SEBZE ÇORBASI
1 kepçe yoğurt
1 orta boy patates veya herhangi bir mevsim sebzesi
1 yemek kaşığı pirinç unu
1 tatlı kaşığı zeytinyağı
Bir tencereye yoğurt konur, az su ile sulandırılır
Evde olan herhangi bir sebze ve patates doğranır
1 tatlı kaşığı zeytinyağ ve pirinç unu eklenerek pişirilir

TARHANA ÇORBASI
2 yemek kaşığı kuru tarhana
1 çay bardağı su
1 tatlı kaşığı zeytinyağ
Bir tencereye 2 yemek kaşığı kuru tarhana konur, az su ile sulandırılır
Üzerine 1 çay bardağı su ve 1 tatlı kaşığı zeytinyağ eklenip pişirilir

MERCİMEK ÇORBASI
2silme yemek kaşığı mercimek
1küçük boy havuç
1küçük boy patates
1tatlı kaşığı zeytinyağ
1çay bardağı su
Bir tencereye 2 yemek kaşığı mercimek, 1 çay bardağı su konur1 küçük boy havuç, patates rendelenip, 1 tatlı kaşığı zeytinyağ eklenir ve pişirilir

IZGARA KÖFTE
30gr (1 köfte kadar) yağsız iki kere çekilmiş dana kıyma
Ekmek içi
Maydanoz (isteğe göre yumurta kırılabilir)
Ekmek içi az ıslatılır, maydanoz ve kıyma ile yoğrulur, ısıtılmış fırında veya ekmek yerine pirinç veya bulgur konularak sulu köfte olarakda yedirilebilir
Gönderen Melike zaman: 00:33 0 yorum
Etiketler: ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Suda Doğum
Suda doğumda amaç nedir?
Su altında doğumda amaç, kişilerin streslerinin azaltılması ve kaslarının mümkün olduğunca gevşetilmesidir.

Suda doğum yaptıran hekimler ılık suyun sakinleştirici ve ağrı giderici etkileri olduğunu ve bu etkinin gebenin kendisini daha rahat hissetmesine ve doğumun daha kolay geçmesine yardımcı olduğunu ileri sürmektedirler. Tarihçeİlk su altı doğumu bir tesadüf sonucu, 1803 yılında Fransada yaşayan bir kadın tarafından kendi başına (hekim yardımı olmaksızın) gerçekleşmiştir.

1960lı yıllarda ilk defa eski Sovyetler Birliğinde Igor Charkovshy bu konuda deneme çalışmalarına başlamış, Onu 1978-1985 yılları arasında Fransada yaşayan Dr. Michel Odent izlemiş ve su altında pek çok doğumu gerçekleştirmiştir.

Suda doğum uygulamaları daha sonraları bir ara güncellik kazansa da belirli bölgeler dışında yaygınlaşmamıştır. Günümüzde eski Sovyet Cumhuriyetleri, İngiltere ve Fransanın bir kısmı ile Amerika Birleşik Devletlerinde sınırlı sayıda klinik ve hastanelerde uygulanmaktadır.
1994-1996 yılları arasında İngilterede gerçekleşen doğumların %0.6sı suda olmuş ve bu doğumların da %9u evde ebe yardımı ile gerçekleşmiştir. Bu doğumlarda bebek ölüm oranı binde 1.2 olup istatistiksel olarak normal doğumdan farklı değildir.

Suda doğum nasıl gerçekleşir?Tam teşekküllü hastanelerin bazılarında suda doğum için özel olarak hazırlanmış küvetler mevcuttur. İdeal olarak 37 santigrad dercede su içine gebe ve hekimin özel ekipmanlar ile girerek doğumun gerçekleşmesi sağlanmaktadır.
Burada suyun çok sıcak olması durumunda anne adayının kan dolaşımında değişim olabilir ve ani tansiyon düşüklüğü ile plasentaya giden kan akımlarında azalmalar yaşanabilir. Bu da hem anne adayını hem de bebeği risk altına sokabilir. Ayrıca suda uzun süre kalınması durumunda anne adayında terlemeye bağlı sıvı kaybı da görülebilir.

Suda doğumun avantajları nelerdir?Teorik olarak en büyük avantajı; ılık suyun kasları gevşetmesi, zihinsel rahatlık sağlaması ve bu sayede plasentaya giden kan akımının artarak daha az ağrılı ve daha kısa bir doğum sürecinin yaşanmasıdır. Diğeri ise 38 hafta boyunca suda gelişen fetüsün yine sıvı bir ortamda yaşama adım atacağı düşüncesidir.

Suda doğumun dezavantajları nelerdir?Gebenin ağrı eylemi sırasında bebeğin NST (External tokografi) ile kalp atımlarının izlenememesi bir dezavantajdır.
Yine, bebeğin göbek kordonunun kısa olması gibi durumlarda aniden su yüzüne çıkan kordon kopabilir ve bebek kan kaybedebilir. Bu da kan transfüzyonu gereksinimini arttırabilir.

Sonuç olarak...
Konuyla ilgili yapılan ve normal doğum ile suda doğumu karşılaştıran pek çok araştırmalarda yarar veya zarar etkisi açısından her iki doğum şeklinin birbirine karşı çok üstün avantaj ya da dezavantajları bulunmamakla birlikte, suda doğum özellikle son yıllarda pek çok çift tarafından tercih edilen alternatif bir doğum yöntemi haline gelmiştir..
Bu konuda hekim tecrübesi, hastane koşulları ve çiftlerin görüşleri ortak olarak değerlendirilmeli ve karar bu yönde şekillendirilmelidir.

Ankara/ Cebecideki Zekai Tahir Burak Hastanesinde (Büyük Doğumevi) 2006 yılı başı itibari ile suda doğum ünitesi açılarak -dileyen hastalara hizmet vermek üzere- hizmete girmiştir.
frm47.com

Op.Dr. Süleyman ESERDAĞ

Gönderen Melike zaman: 00:25 0 yorum
Etiketler: HAMİLELİK, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Lazer Epilasyon Hakkında Merak Ettikleriniz
LONG PULSED ALEXANDRİTE LAZER:
Lazer teknolojisi son yıllarda sağlık alanında kullanılmaktadır. Lazer adı zaman zaman insanlara ürkütücü gelse de teknolojik gelişiminin takip edilmesi, hekimin ve tedavinin başarısını arttırır.Güzellik kavramı objektif kriterlere sahip olmakla birlikte daha subjektif görünür. Amacımız kadınların ve erkeklerin arzuladıklarına ulaşılabilir hedefleri onlara sunmaktır. Çünkü modern çağın gereği, insanların zihinsel performansları arttıkça, bedensel beklentiler artmaktadır. Günümüz insanı genetik veya hormonal de olsa istenmeyen tüylerle mücadele etme şansına lazer teknolojisi sayesinde sahiptir

Ancak bazen, lazer işlemleri bittikten bir yıl sonra o bölgede bazı tüyler çıktığı görülebilir. Gerçi bu tüyler tedavi öncesi sıklıklarında ve kalınlıklarında değillerdir ancak 2-3 tane tüy çıkması bile yanlış olarak sonucun kalıcı olmadığı şeklinde yorumlanabilmektedir. Oysa gerçekte durum böyle değildir. Lazerle tüy giderme tedavi ilkelerini gözden geçirecek olursak; etkili bir lazer tedavisinde her bir seansın sonucu kıl köklerini sayıca azaltmak şeklinde kendini göstermektedir. Bu azalmanın oranı kişiden kişiye değişir ancak her durumda, devam eden tedavilerde azalma da devam eder. Bu sırada, kıl köklerinde sayıca sayıca azalmanın yanısıra zayıflama da meydana gelir. Zayıflamış kökler ise ancak çok uzun süren dinlenmeden dönemlerinden sonra büyüme dönemine girebilir. Bu da tedavinin ilerlemesiyle birlikte tüy çıkarması için gereken sürenin uzaması anlamına gelir. Dolayısıyla belli bir seansın sonucu seans olup olmadığı anlayabilmek için sonuncu işlemden sonra 1 yıl beklemek gerekebilir. Bir yıl sonra tüy çıkması halinde ise bu, sonucun kalıcı olmadığına değil, tedavinin henüz bitmemiş olduğuna işaret eder.

Lazer epilasyon; CE belgesi olan son teknoloji LONG PULSED ALEXANDRİTE Lazer sistemleri ile artık daha başarılı sonuçlar alınmaktadır.
Alexandrite lazer 755 nm dalga boyundaki ışınlardan olmaktadır. Bu dalga boyu kılın yapısında bulunan melanin pigmenti (siyah boya maddesi) tarafından yoğun şekilde emilen ışın demetlerini içerir. Bu sayede lazer epilasyonla amaçlanan kıl kökü tahribatı kolayca sağlanabilir. Alexandrite lazer ışınları Diod ve Nd-yag lazerlere göre melanin pigmenti tarafından daha yoğun emilmektedir. Bu durum epilasyon için avantajdır.

Lazer kıl köklerine nasıl etki gösterir?Lazer, Selektif Foto-Termonoliz (ışık ısısıyla seçici tahrip) adı verilen mekanizma üzerinden etki gösterir. Deriye lazer atışı yapıldığında, ışık milisaniyeler içinde deriden emilmeksizin geçer ancak kıl kökü ve kıl gövdesi tarafından emilir ve kıl kökü içinde yüksek ısı meydana getirerek kıl kökünün tahrip olmasına yol açar.

Lazer vücuduma bir hasar verir mi?
Lazer çoğu zaman radyasyon gibi değerlendirilip sağlığa zarar vermesinden gereksiz yere korkulmaktadır. Oysa lazer ile radyasyon arasında bir ilişki yoktur. Lazerin deriye uygulanması sırasında deri altındaki doku ve organlara herhangi bir etkide bulunduğuna dair bir bulgu da gözlenmemiştir. Esasen, çok güçlü epilasyon lazerleri ile dahi, etkili dozlarda ancak kıl kökü seviyesine dek ulaşılabilir.

İşlemler acı verir mi?Lazerlenen kıl kökü tahrip olurken, cımbızla çekildiğinde meydana gelen acının benzeri bir his algılanır. Bu kaçınılmazdır. Vücudun bazı bölgelri daha duyarlı olduğundan, doğal olarak bazı bölgelerde bu his daha güçlü olabilir. Lazer soğutucu ile birlikte kullanılmakta olduğundan derinin ısınmasına bağlı bir ağrı-acı meydana gelmez. Soğutucu, işlem sırasında lazer atışı öncesi-atış sırası ve sonrasında deriyle sürekli temas halinde tutularak işlem bölgesini soğutur ve deri üst tabakasını lazerin ısısından kurur. Soğutucu sayesinde kıl kökündeki reaksiyon da nisbeten az hissedilir. Örneğin dudak üstündeki ince tüyler lazerlenirken hiçbir şey hissetmezsiniz. Tedaviler sırasında herhangi bir lokal anestezik ya da ağrı giderici hiçbir bölgede gerekmez.

Lazerli epilasyon hangi bölgelerde uygulanır?
Lazer, bütün vücuda uygulanabilir. Yüz, ense, boyun, kulaklar, kaşlar, kol, koltukaltı, bacak, göbek, kalça, sırt, omuzlar, belde uygulandığı gibi, göğüs, meme, bikini çizgisi gibi hassas bölgelerde de tehlikesizce uygulanabilir.

İşlemler ne kadar sürer?Bu işlem yapılan bölgenin genişliğine göre değişir. Örneğin dudak üstü 1 dakikada biterken sırt 1-2 saat sürebilir.

Kaç kez yapılır?Lazer kıl köklerine gelişme dönemlerindeyken etki eder. Dinlenme dönemindeki bir kök lazerden ötürü geçici bir süre için baskılanabilir ancak tahrip olmaz. Belli zaman diliminde tüm kıl kökleri birden büyüme döneminde olmayacağından, bütün kökleri yok etmek için de tek bir tedavi yetmeyecektir. İşlemler, kökler büyüme fazına girdikçe, 4-6 hafta aralıklarla ya da tüyler çıktıkça yapılır. Toplam işlem sayısı vücut bölgesine göre değiştiği gibi, genetik faktörler, yaş, cinsiyet, hormonal profil gibi özelliklerinize bağlı olarak da farklılıklar gösterir. Ancak literatürde ortalama 3 ile 6 seansta çözüm bulunmaktadır. Tedavi planı tarafımızca kişiye özel yapılmaktadır burada önemli faktörler kişinin cilt yapısı kıl rengi ve kalınlığıdır En iyi sonucu beyaz tenli, siyah ve kalın kıllarda alırken, alexandrite lazeri çok esmer ve zencilerde kullanmıyoruz beyaz ve açık sarı renk tüylerdede uygulama önermiyoruz..[yenisayfa]

Tedaviden sonra deride ne gibi bir değişiklik gözlenir?Bazı ciltlerde pembelik veya kızarıklık olabilir. Ancak güçlü bir soğutucu ile birlikte kullanılan lazerlerde, işlem sonrası pembelik-kızarıklık hemen hemen hiç görülmez.

Tedaviden sonra yapmamam gerekenler nelerdir?Tedaviden sonra hemen günlük yaşantınıza dönebilirsiniz.

Tedaviden sonra losyon-krem kullanımı gerekli midir?Deride kızarıklık meydana getiren lazer işlemlerinden sonra koruyucu olarak bir takım kremler kullanmak gerekli olabilir ancak kızarıklık oluşmayan bir tedaviden sonra herhangi bir koruyucu krem uygulamasına da gerek kalmaz.

Yüze uygulanan bir tedaviden sonra makyaj yapılabilir mi?Deride kızarıklık meydana getiren bir lazer tedavisinden sonra kimi makyaj malzemelerinin kullanımı sakınca yaratabildiği akılda tutulmalıdır ancak kızarıklık oluşmayan bir tedaviden sonra işlem gören bölgeye makyaj malzemeleri rahatlıkla uygulanabilir.

Lazer tedavileri sırasında güneşe çıkmak sakıncalı mıdır?İşlem sırasında cildinizde kızarıklık meydana gelmişse güneşe çıkmaktan sakınmalısınız. Zira deride kızarıklık meydana getirebilen lazerlerle işlem görmeden önce ve işlemden sonra güneşe çıkmak son derece zararlı olabilir. Bu nedenle tedavi süresince güneşten sakınmak tavsiye edilir. Ayrıca solaryuma da girilmemesi hastaya söylenmelidir.

Lazer uygulamasından sonra işlem bölgesindeki tüylere ne olur?İşlemden sonraki 3 gün içinde lazerlenmiş olan tüyler yavaş yavaş yüzeye çıkar ve dökülmeye başlarlar. Tüylerin yüzeye çıkması yeniden büyüme olmayıp, köklerin içindeki tüylerin dökülmeleri için gereken bir süreçtir. Dökülme tamamlandıktan sonra o bölgede birkaç hafta süreyle yeni tüy çıkmaz. Yeni tüyler çıktığı zaman ise yeni seans zamanı gelmiş demektir. (Bu süre bölgeye göre değişmekle beraber ortalama 4-6 haftadır)
frm47.com

Lazer işlemlerine başlamadan önce ne yapılması gerekir?
Lazer işlemlerine başlayabilmek için o bölgedeki tüylenme maksimum yoğunluğa ulaşana dek tüyleri kökten almadan beklemek gerekir. Yapmamız gereken bölgeye göre değişen 2 haftadan 6 haftaya kadar bir süre boyunca sarartıcı veya cımbız/ağda kullanmadan beklemektedir. Bu sürede uzayan tüyleri isterseniz kesebilir ya da tüy dökücü krem kullanabilirsiniz. Tüy dökücü kremler köklere işlemediğinden lazerden önce kullanılmalarında sakınca yoktur. Zira işleme başlamak için tüylerin uzun olmaları gerekmez, köklerin tüy çıkarmış olması yeterlidir. Kesme işlemi için makas ya da isterseniz jilet de kullanabilirsiniz, bir sakıncası yoktur.

Jilet hiçbir zaman kökleri güçlendirmeyecek, ayva tüylerini kalınlaştırmayacaktır. Sadece, jilet ya da makasla kesme sonrasında tüylerin ucundaki zayıf ve ince kısım kesildiğinde dipte kalan nisbeten kalın kısım kendini gösterecek, bu görünüm ise tüylerin kalınlaştığı şekilde bir göz aldanması yaratacaktır. Oysa, aslında tüyün kalitesinde bir değişiklik meydana gelmemektedir. Tabii, isterseniz hiç bir şey yapmadan da bekleyebilirsiniz.

Sonuçlar kalıcı mıdır?
Hormonal nedenli tüylenme vakalarında yeniden bir hormanal düzensizlik meydana gelecek olursa yeniden tüylenme artışı görülmesi tabiidir. Bunları bir tarafa bırakacak olursak, günümüzün gelişmiş yüksek güçteki lazerleriyle etkin dozlarda yapılan bilinçli tedavilerde bir bölgede bitmiş bir tüylenmenin yeniden başlaması olası görünmemektedir.

Op.Dr. Nejdet ŞİŞMAN


Gönderen Melike zaman: 00:23 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Tatil bitti, Okula devam
Uzun bir yaz tatilinin ardından yeniden okula dönmek birçok çocuğa için zor gelebilir. Bu noktada çocuğun yaz boyunca yaptığı faaliyetlerle okul arasında köprü kurmasının yararı çok büyüktür. Okula geri dönüş konusunda her çocuğun tepkisi farklı olmakla birlikte, gerilim yaşayan çocuklara yardımcı olmak ve okula geçişi kolaylaştırmak için yapabileceğiniz tek şey öncelikle çocuğunuzun kaygılarının nedenini belirlemektir. Yeni bir sınıfın yeni bir zorluk anlamına gelir, çocukların dersleri başaramama korkusu karşısında savunma amaçlı saldırganlık gösterebilmesi mümkündür.

Organize olmak ve güven verici rutinler oluşturmak çocuğun kendini ehil hissetmesi açısından önemli katkılar sağlayabilir. Yeni bir okul ya da sınıf arkadaş bulma konusunda endişeler duymasına neden olabilir. Okul dışı faaliyetler ya da hobilerin başka çocuklarla konuşma başlatması ve kendi olağan çevresi dışındaki çocuklarla tanışma fırsatı sağlaması açısından yararlı olabilir. Ayrıca geçmişte başarıyla atlattığı zor durumlar hakkında konuşmanız da özgüvenini destekleyecektir. Her çocuğun okula yeniden başlama konusunda kendine has bir tepki vermesi normaldir. Bu durum sizde çocuğunuzun yaşamına kendi deneyimlerinizi tatbik etme eğilimi oluşturabilir. Kendi deneyimlerinizi hatırlamanız konuya ilişkin anlayışınızı derinleştirebilir.

Çocukların yeni döneme yapacakları başlangıç, onların tüm senelerini etkileyebiliyor. Çocuklarının bu yeni tempo artışına daha kolay uyum sağlayabilmeleri için anne-babaların bu sürece hazırlıklı olmaları son derece önemlidir.

Çocuğunuzun tatil sonrasında okula yeniden adapte olması için dikkat edilmesi gereken bazı hususlar şunlardır:

-Çocuğunuzun her insanın yeni başlangıçlarda yaşadığı stresi ve kaygıyı yaşamasını normal karşılayın ve bu duruma onu önceden hazırlamaya çalışın.

-Olumlu fiziksel ve ruhsal gelişim önemlidir. Çocuğunuzun fiziksel ve ruhsal sağlığının yerinde olduğundan emin olun. Çocuk ve diş doktoruyla v.b. görüşmelerinizi erken dönemde ayarlayın. Çocuğunuzun duygusal veya psikolojik gelişimiyle ilgili endişelerinizi uzmanlarla paylaşın. Uzmanlar kaygılarınızın yaşa uygun konulardan mı ya da ayrıntılı olarak değerlendirilmesi gereken gelişmelerden mi kaynaklandığını belirlemenizde yardımcı olurlar.

-Okuldan gönderilen tüm belge ve notları dikkatle takip edin.

-Uyku ve yemek saatlerini yeniden düzenleyin. Okullar açılmadan en az bir hafta önce uyku ve yemek düzeninizi özellikle kahvaltı saatlerini yeniden planlayın. Bu değişikliğe çocuğunuzu hazırlamak için onunla ödev ve etkinlikler nedeniyle aşırı yorgunluk hissetmemek için düzen oluşturmanın yararları üzerinde konuşun.

-Televizyonu kapatın. Çocuğunuzu sabah saatlerinde t.v. izlemek yerine yap- bozla uğraşma, boyama, kitap okuma v.b. etkinliklere yönlendirin. Bu faaliyetler çocuğunuzun öğrenme sürecine ve okul düzenine alışmasını kolaylaştıracaktır.

-Çocuğunuzla birlikte okulunu ziyaret edin. Çocuğunuz küçükse ya da yeni bir okula başlıyorsa onunla birlikte okula gidin. Öğretmenle tanışmak, sınıf, yemekhane, bahçeyi görmek okul öncesi hissedilen endişenin azalmasını sağlar. Yeni çevre hakkında soru sorması için çocuğunuzu yüreklendirin.

-Arkadaşlarıyla program yapmasını destekleyin. Okul açılmadan önce çocuğunuzu sınıf arkadaşlarıyla buluşarak olumlu sosyal ilişkiler kurması için destekleyin.

-Ev ödevleri için uygun alan seçin. İlköğretim çağındaki çocuklar kendi odalarında veya evin sessiz bir köşesinde çalışabilirler. Okula yeni başlayan çocuklar için ise oturma odası ya da mutfak gibi ortak kullanım alanlarında erişkinlerin denetim ve gözetimlerine olanak sağlayan bir çalışma köşesi oluşturulabilir.

-Okul ve beslenme çantaları için yer belirleyin. Okul eşyaları, anne-babanın okuması için eve gönderilen yazılı belgeleri v.b. koymak için bir yer belirleyin. Her akşam okul çantasının düzenlenmesinin çocuğunuzun sorumluluğu olduğunu hatırlatın. Çocuğunuz sorumluluklarını yerine getirmediğinde onu sabırla uyarın, hiçbir şekilde “ne de olsa o yapmıyor bari ben yapayım” tutumu içerisinde olmayın

-İşlerinizi azaltın. Okulların açıldığı hafta programınızı sadeleştirin. İş seyahatleri, gönüllü çalışmalar, projeler v.b. mümkün olduğu ölçüde erteleyin. Yeni okul döneminde çocuğunuzun hissedebileceği endişeyi yenmesi ve okul düzenine alışmasına yardım olabilmek için serbest zamana ihtiyaç duyabilirsiniz.

-Okul sonrası saatleri planlayın. Eve döndüğünde sizi bulamadığı zaman neler yapılması gerektiğini çocuğunuzla konuşun.

-Kitap ve defterlerini gözden geçirin. Yıl içinde öğreneceği bilgiler hakkında onunla konuşun. Konulara ilişkin merak ve ilginizi onunla paylaşın. İçerikleri kavrama yeteneğine olan güveninizi ona açıklayın. Okul yılı boyunca öğrenme sürecini pekiştirin. Öğrenme becerilerinin gelişmesi zaman alır, sık tekrar gereklidir. Çocuğunuzu sabırlı, dikkatli ve olumlu olması konusunda yüreklendirin.

-Öğretmeniyle yakın ilişki ve iletişim halinde olun. Aynı şekilde diğer velilerle de iletişim kurmaya özen gösterin

-Okul ortamında yardım alacağınız kaynakları belirleyin. Siz ve çocuğunuza yardımcı olacak kişileri belirleyin; müdür, psikolojik danışman, serbest zaman etkinlikleri koordinatörü v.b. Görevleri ve gereksinim duyduğunuzda nasıl ulaşacağınız hakkında bilgi edinin.

-Çocuğunuzun sorunlarına ilgi gösterin. Çocuğunuzun okul konusunda endişeleri varsa beslenme veya okul çantasına onu yüreklendirecek özel notlar yazıp bırakın. Yeni bir durumda insanların endişe duymalarının doğal olduğunu ve öğretmen, akranlarını tanıyıp okul düzenine uyum sağladıktan sonra her şeyin düzeleceğini kendisine anlatın.

-İlk birkaç hafta çocuğa fazla tepki göstermemekte fayda vardır. Anaokuluna ya da birinci sınıfa başlayan çocuklarda özellikle anneden ayrılık önemli bir anksiyete yaratabilir. Bu durumlarda sakin olmak çok önemlidir. Bu durumun normal olduğunu bilmek ve soğukkanlı davranmak yerinde olacaktır. Çocuğun eğitmenine güvenmek anne babaya da bir rahatlık verecektir. Eğitmenlerin bu durumlara karşı çok önemli deneyimlere sahip olduklarını unutmamak gerekir.

-Okula gitmek ve derslerde annesi olmadan oturmak ve beklemek konusunda sorun yaşayan çocuklara özellikle anne ve baba tarafından verilecek mesajlar çok açık ve net olmalıdır. Çocuklar genellikle sınıftan çıktıklarında bir daha annelerini görememe endişesi yaşarlar. Bu noktada çocuğuna açık bir şekilde bilgi verilmelidir. Anne çocuğuna derse girmesi gerektiği, ancak ders bittiğinde kendisinin onu bekliyor olacağı mesajını net bir biçimde verirse çocuk için bu süreç daha kolay hale gelecektir.

-İlk haftalar aşırı tepki vermeyin. Özellikle yuvaya, birinci sınıfa başlayan çocuklar ayrılık endişesi veya çekingenlik yaşayabilirler. Eğitimciler bu durumun üstesinden gelebilecek deneyime sahiptirler. Onu bıraktıktan sonra fazla oyalanmadan, onu sevdiğinizi ve gün boyunca düşüneceğinizi, okul bitiminde onu gelip alacağınızı söyleyin. Sakin ve olumlu davranın.

Uzm.Psikolog Yasemin MERİÇ

Gönderen Melike zaman: 00:20 0 yorum
Etiketler: ÇEŞİTLİ BİLGİLER, ÇOCUK HASTALIKLARI
Diş Beyazlatma
Dişlerdeki şekil ve renk bozuklukları hepimizde rahatsızlıklık oluşturabilen estetık bir sorundur. Diş Hekimliğinde estetik ve restoratif maddelerin gelişmesiyle dişlerdeki pek çok renk, şekil, konum bozuklukları rahatlıkla tedavi edilebilir hale gelmiştir. Estetik kaygılarla,renkleşmenin ortadan kaldırılması için yapılan beyazlatma(bleaching-ağartma), oksidasyon ve redüksiyon yoluyla ,renkleşmeye neden olan bileşiklerin değiştirilmesidir. Ağartma işlemi yapılamadan önce dişteki renklenmenin nedeni ve tipi belirlenip, ona göre beyazlatma uygulanmalıdır.

Önceki yıllarda dişlerdeki renk değişikliğinin çözümü için protetik yollara başvuruludu. Estetiği sağlamak adına hastanın bir veya birden fazla dişi kesilerek porselen veya akrilik kron -köprüler yapılırdı. Doğal olarak bu sistem sonucu dişlerde madde kaybının yanı sıra pekde ekonomik olmayan ,zahmetli ve uzun süren tedaviler idi. Oysa diş ağartma sistemi eski sisteme göre, hem çok çok daha ekonomik,hem zahmetsiz ve dişte herhangi bir yapısal değişikliğe neden olmayan, hem de çok kısa sürede (en fazla bir saat gibi bir süre) sonuç alınabilen bir uygulamadır.
frm47.com

Diş ağartma tüm sağlıklı canlı dişlere uygulanabildiği gibi,tek tek herhangi bir nedenle (kanal tedavisi,gümüş dolgu v.b.g) rengi değişmiş dişlerede uygulanabilir.

DİŞ AĞARTMA ÇEŞİTLİ ŞEKİLLERDE UYGULANABİLİR.
1-Home bleaching (Hekim kontrol ve işbirliğiyle kişinin evde uyguladığı sistem )
2-Ofis bleaching (Hekim tarafından klinikte uygulana sistem)
3-Kombine ( 1 ve 2 nin birlikte uygulandığı sistem )

Dt. Ferhat UZDAŞ
Gönderen Melike zaman: 00:16 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Sonbahar Depresyonu
Yaz bitti , güneşli günler yerini bulutlu ve yağmurlu günlere bırakacak, yazın vermiş olduğu neşe ve enerji hepimizde yavaş yavaş azaldı, işe -okula yeniden başladık ve son zamanlarda yataktan kalkmakta zorlanıyoruz.

Güneşi az görmek, iş yükümlülüğünün artması, okulların başlaması, havaların serinlemesi kişilerde birtakım ruhsal sorunlar yaratabiliyor. Sabah uyanmakta güçlük, yataktan kalkmak istememe, kendini gün içinde yorgun ve bitkin hissetme, enerjide azlama , çalışmak istememe, karamsarlık, hüzün, cinsel enerjide azalma, çabuk sinirlenme gibi belirtiler “sonbahar depresyonuna” girmiş olabileceğinizi gösterebilir. Sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte kişilerin yetersiz güneş ışığı alması beyindeki kimyasal maddelerin düzeninde bozulma yaratır bu bozulma da depresif duyguların yaşanmasına sebep olur. Uyku ve hormonları düzenleyen biyolojik saatin bozulması da bahar depresyonun ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Bilimsel araştırmalarda mevsimlerin insanların ruh hallerinde bir takım değişiklikler yapmış olduğu belirlenmiştir. Sonbahar ve kış aylarında kişilerde depresif belirtilerin arttığı, geçmişte depresyon yaşayan kişilerde bu belirtilerin yeniden tekrarlandığı araştırmalarla desteklenmiş olup kadınlarda erkeklere göre bu oranların daha yüksek olduğu gözlenmiştir.

Bahar depresyonu ile birlikte yaşanan yorgunluk, bitkinlik, enerji kaybı, isteksizlik, çabuk sinirlenme, karamsarlık, libidodaki azalma, konsantre olmada güçlük, uykusuzluk, yorgun ve bitkin uyanma vb şikayetlerin bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekebilir. Çünkü yaşanan bu belirtiler farklı bir ruhsal rahatsızlığın başlangıcı da olabilir. Bahar depresyonu yaşayan kişilerin hava bulutlu olduğunda dışarı çıkmak isteği olmamasına rağmen dışarı çıkmak için çaba göstermesi, vücudu için gerekli enerjiyi sağlamak için düzenli beslenmesi , düzenli spor ve egzersiz yapması, işyerindeki isteksizliğini azaltmak için sık ve kısa keyifli molalar vermesi, sosyal yaşamını yeniden planlayarak keyif alabileceği aktiviteler planlaması depresif belirtilerin azalmasına yardımcı olacaktır. Belirtilerin çok yoğun yaşanması durumunda profesyonel bir destek kesinlikle alınmalıdır. İlaç tedavisi ve psikoterapi süreci ile tedavisi mümkündür.

Psikolog Eda GÖKDUMAN

KAYNAK: http://health-lifes.blogspot.com/2007_09_01_archive.html

=MaGmA=
10-07-2008, 14:12
Akdeniz Diyeti Alzheimer Düşmanı



Balık, taze sebze ve meyveden oluşan Akdeniz diyeti ile şarap Alzheimer hastalarının ömrünü uzatıyor.

Amerikan Nöroloji Akademisi'nin dergisinde yer alan çalışmaya göre, ABD'li bilim adamları 4.5 yıl boyunca 192 Alzheimer hastasını izledi.

Araştırmada, daha çok taze meyve ve sebze ile balık yiyen, hafif ve sağlıklı yağlar tüketen, orta düzeyde şarap içen ve hayvansal gıdaları az tüketen hastaların, tersini yapanlardan ise 1.3 ila 4 yıl daha uzun yaşadıkları belirtildi.
Gönderen Melike zaman: 00:30 0 yorum
Etiketler: ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Cinsel Gelişim
Biyolojik özelliklerimizi temel aldığımızda erkek ya da dişi olarak belirlenen bir cinsiyetimiz vardır. Cinsellik ise bu biyolojik yapı üzerine eklenen sosyolojik, psikolojik ve felsefi boyutları da içeren daha geniş bir tanımlamadır. Doğum öncesinden ölüme kadar duyguları, düşünceleri, inançları, davranışları ve yaşantıları içeren gelişimsel bir süreçtir. Belirli bir yaşam döneminde beklenen cinsel duygular, inançlar ve davranışlar o yaşa uygun cinsel gelişimi belirler.

Cinsel gelişim ile ilgili bilgilerimiz psiko****üel gelişim kuramı ile ilgili temel bilgilere dayanmaktadır. Döneminde birçok olumlu ve olumsuz eleştiri ile karşılaşan bu kuram 1915 yılında Freud tarafından geliştirilmiştir. Psiko****üel gelişim kuramı günümüzde de sarsılmaz yerini korumaktadır.

Başlangıçtaki eleştiriler, bu kuramda aktarılan çocuk cinselliğinin yetişkin cinselliği ile karıştırılmasından kaynaklanmıştır. Aslında çocuklarının cinsellikleri ile ilgili danışmanlık isteyen anne babaların da çocuk ve yetişkin cinselliğini karıştırdıklarını görmekteyiz.
frm47.com

Psiko****üel gelişime göre cinsel enerji değişik gelişim dönemlerinde değişik beden bölgelerine yönelmektedir. İlk bir yılda ağız gereksinimler, doyumlar ve dış çevre ile ilişkilerde kullanılan organdır. Bebekler tanımak için her şeyi ağızlarına götürmekte, dünyayı ağızları ile tanımakta ve bundan hoşlanmaktadırlar. Bebekler annelerini emmedikleri dönemlerde parmaklarını emmektedirler. Birinci yaştan sonra ağız bölgesinin verdiği haz yerini çocuğun çişi ya da kakasını kontrol edebilme yeteneğine bırakmaya başlar. Çocuk bu kontrolün kendi elinde olmasından çok hoşlanmaktadır. İkinci yılda bu yeteneğin yanında çocuk altının temizlenmesi sırasında ya da idrar yolu iltihabı ve bu bölge pişikleri sonucunda cinsel organlarının farkına varır. Genel olarak bedenine dokunulmasından hoşlandığı bu dönemde cinsel bölgelere dokunulması da haz vericidir. Ayrıca kız ya da erkek olma ile ilgili ilk farklılıklar da bu yaşlarda başlamaktadır.
Çocuk cinsel oyunlarla anne ya da babadan hangisine benzediğini anlamaya çalışmakta, sonrasında aynı cinsiyetten ebeveyn ile özdeşim kurarak o dönemi tamamlamaktadır. Özetle çocuğun cinselliğe olan ilgisi bu özdeşim çabaları ve bedeni ile ilgili hazların sürmesine yöneliktir. Yaklaşık 3-5 yaşları arasında giderek azalan bu ilgi yerini daha haz veren ve doyurucu olan kişilerarası etkileşim, arkadaşları ile oynama ve öğrenme çabalarına bırakmaktadır.

Ergenlik ile daha önceki bu özdeşimler ve cinsiyet hormonlarının etkisi ile cinsel kimlik oluşacaktır. Burada sözü edilen artık erişkin cinselliğine yönelik adımları içermektedir. Çünkü yetişkine benzeyen düşünce sistemi ve hormonların etkisi başlamıştır.

Burada cinselliğin de doğal ruhsal ve bedensel gelişimin bir parçası olduğunu vurgulamak için bilgiler aktarılmaya çalışıldı. Anne baba, öğretmenler ve okul yöneticilerinin burada aktarılandan daha fazlasını öğrenmelerini, iletişimde oldukları çocuklara bilimsel bir temelden doğru bilgiler vermeleri gerekir. Bilmediğinizde "bilmiyorum" diyebilmeli, onlarla anlayacakları bir dilde konuşmalısınız. Onların dili ile tıp dilini ilişkilendirmeli, tepkilerinizi onların bedensel, zihinsel ve psikososyal gelişim düzeyine göre uyarlamalısınız. Çocukları her türlü konularda olduğu gibi cinsel bilgi sağlamada da anne babaları ile konuşmaya cesaretlendirmeliyiz.

Hazırlayan: Doç. Dr. Selahattin Şenol
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Bölümü
Gönderen Melike zaman: 00:27 0 yorum
Etiketler: AİLE, ÇEŞİTLİ BİLGİLER

=MaGmA=
10-07-2008, 14:14
Dikkat Eksikliği Sendromu Nedir?
Çocuğun, yaşamının her anını etkileyen nörobiyolojik bir bozukluktur.

Kimlerde görülür?
Çocukların %5 inde. Erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3 kez daha fazla. Her sınıfta ortalama bir ya da iki öğrencide görülür.

Yeni bir buluş mudur?
Hayır. Değişik isimlerle anılmakla birlikte, 1900 lü yılların başlarından beri tanınan bir sendromdur. Günümüzde yaygın olan adları, Dikkat Eksikliği Sendromu ve Dikkat Eksikliği Sendromu ile Hiperaktivite Sendromudur.

Sorun nedir?
Dikkati, tek bir noktaya odaklayamamak ve organize olamamak.

Bu sendromun tıbbi bir açıklaması var mıdır?
Evet. Dikkat Eksikliği Sendromu olan ve olmayan bireylerin beyinlerinin kimyasal metabolizmaları arasında farklılıklar saptanmıştır.

Nedeni nedir?
Tek bir nedeni yoktur. Konsantrasyonu sağlamak için milyonlarca beyin hücresi birarada çalışırlar.

Neden olmayan nedir?
Şeker ve diğer gıdalar
Alerjiler Anne babaların yetiştirme tarzları.

Çocuğumda Dikkat Eksikliği Sendromu varsa bunu nasıl anlarım?
Dikkat Eksikliği Sendromu, her çocukta kendisini değişik olarak gösterir. Dikkat Eksikliği Sendromu olan bütün çocuklar, dikkatlerini yoğunlaştırmakta ve başladıkları işleri bitirmekte zorlanırlar. Bu zorluğun yoğunluğu çocuklar arası değişiklik gösterir.
Ders dinlemenin ve yazıları tamamlamanın gerekli olduğu okul hayatında sorunlar başgösterir. Okul ödevleri yapılmaz ya da tamamlanmaz. Dinlemekte ya da direktiflere uymakta zorluk yaşanır. Çevredeki en ufak olaylarla ya da kendi düşünceleri ile kolayca dikkati dağılır.

Nasıl emin olabilirim?
Bu sendrom için ne tıbbi, ne nörolojik, ne de psikolojik tek bir test vardır. Dikkat Eksikliği Senromu olan çocukların %30 unda hiperaktivite yoktur. Onların ana sorunu dikkatlerini toplayamamak ve konsantre olamamaktır. Genellikle "uyurgezer" görünümünde, sessiz, uyuşuk ve aşırı duygusaldırlar.

Dikkat Eksikliği Sendromu olan çocukların çoğu ise hiperaktif, düşüncesizce davranan ve organize olamayan bireylerdir. Genellikle, sürekli kıpırdanırlar ve vücutlerinin bir parçası sürekli hareket halindedir. Bir yerde oturamazlar. Eşyalarını unuturlar ve kaybederler. Başladıkları işi bitirmeden bir diğerine başlarlar. Müdaheleci ve rahatsız edicidirler. Sıra bekleyemezler. Cevapları soruları beklemeden ağızlarından kaçırırlar. Düşünmeden tehlikeye atılırlar. Normal faaliyetleri "sıkıcı" bulurlar.

Gönderen Melike zaman: 22:06 0 yorum
Etiketler: ÇOCUK HASTALIKLARI
Kurdeşen
Kurdeşen hastalığının en belirgin özelliğinin, ciltte 1-2 santim çapında kırmızı, kabarık, kaşıntılı, yer değiştiren döküntüler olduğu belirtildi.Toplumda sık görülen bir cilt hastalığı olmasına rağmen fazla önemsenmeyen kurdeşenin en önemli nedeninin stres olduğu belirtildi.
frm47.com

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Necdet Tokgöz, halk arasında “kurdeşen” olarak bilinen ürtikerin, dermatoloji polikliniklerine başvuran hastaların yüzde 5’inde rastlandığını söyledi. Kurdeşenin en önemli nedeninin stres olduğunu da kaydeden Tokgöz, “Hastalık yüzde 60-70 oranında strese bağlı olarak ortaya çıkıyor. Ancak bazı antibiyotik ilaçlar, ağrı kesiciler, ev tozları, gıdalar, çürük diş ve vücudun herhangi bir yerindeki iltihaplanmalar da kurdeşene neden olabiliyor” dedi.

“Bakıldığında ‘yamalı asfalt’ görüntüsü verir”
Kurdeşen hastalığının en belirgin özelliğinin, ciltte 1-2 santim çapında kırmızı, kabarık, kaşıntılı, yer değiştiren döküntüler olduğunu anlatan Tokgöz, kabarıklıkların genellikle yüzde, kollarda, bacaklarda ve parmaklarda oluştuğuna dikkati çekti.

Tokgöz, kurdeşen hastalığının ilk bakıldığında “yamalı asfalt” görüntüsü verdiğini kaydederek, şunları söyledi: “Kurdeşen hastalığının ‘anjioödem’ denilen kronik bir türü daha vardır. Anjioödem de genelde ciltteki kızarıklıklara ek olarak dudak ve gözlerde balon gibi şişlikler oluşur ve tablonun ciddiyetini artırır. Anjioödemde derinin alt tabakaları da olaya iştirak ettiği için şişlik çok ön plandadır. Şişliğe kaşıntıdan ziyade yanma hissi eşlik edebilir.”

Rastgele ilaç kullanmayın..
Hastalığın tedavisi için mutlaka bir cilt doktoruna başvurulması gerektiğini hatırlatan Tokgöz, “Alerji testlerini içeren araştırmaların yapılması çok önemli. Kurdeşen, hastalık etkenlerinin ortadan kaldırılmasıyla genel olarak kendiliğinden geçer ve tekrar etmez. Geçmediği durumlarda ise ilaç tedavisi uygulanır. Hastalara stresten uzak durmaları ve rastgele ilaç kullanmaktan kaçınmaları tavsiye edilir” diye konuştu.
Gönderen Melike zaman: 21:24 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Ulnar Sinir Sıkışma Sendromu
Dirseğinizi bir yere çarptığınızda tüm kolunuza yayılan bir elektriksel akım yada ağrı hissettiğinizde ulnar sinirinizi hissetmiş olursunuz. Ancak zaman zaman ulnar sinirin oluşturduğu bu tablo kalıcı olabildiği gibi, elin parmaklarını ve el bileğini rahatsız eden bir tablo oluşturabilir.
Ulnar sinir tüm kol boyunca uzanır ve dirseği ,el bileğini geçerek sonlanır. Elin küçük parmağı ve yüzük parmağının his duyusundan ,elin parmaklarının hareketinin bir bölümünden sorumludur. Dirseğin iç yanından mevcut olan eliniz ile de hissedebileceğiniz bir tünelden geçer. Dirseğin almış olduğu bir travmadan ulnar sinir etkilenecek olursa (dirsek kırıkları sonrası gibi) sinirde gelişen ödeme bağlı olarak sinir bu tünel içerisinde sıkışır. Bu tabloya kubital tünel sendromu yada ulnar sinir sıkışma sendromu adı verilir.

Bu durumun uzaması sonrasında sinirin üzerinde yer alan koruyucu myelin tabakası el bileği ve dirseğin hareketleri sonrasında sürtünmeye bağlı olarak aşınabilir. Bu sinir de kalıcı bir hasar oluşma ihtimali demektir. Burada elin kaslarında zayıflama kavanoz açma gibi hareketlerde zorlanma gibi şikayetler ortaya çıkar. Problem dirseği ilgilendiren bir patolojiden kaynaklansa da esas şikayetler sinirin etkili olduğu alan olan elde ve parmaklarda ortaya çıkar. Hem motor hem his duyusu ile ilgili sorunlar yaşanır.

Dirseğin iç kısmında oluşan gerginlik hissi
Özellikle geceleri oluşan elin küçük ve yüzük parmağında uyuşma hissi
Araba kullanma veya telefonla konuşma gibi dirseğin uzun süre katlı pozisyonda kalması sonrasında uyuşmanın oluşması
Müzikal bir instrumanı kullanırken yada elin parmaklarını ilgilendiren bir iş yapmada güçlük
Kavrama yada ayıklama işleminde güçsüzlük hissi
Tüm kolun iç yüzünde ağrı hissetme gibi şikayetler oluşabilir.
Bunlardan herhangi biri mevcut ise doktorunuza başvurun,erken tanı kolay tedavi seçeneklerini getirecektir.

Hastalığın tanısı koymada mevcut birçok yöntem mevcuttur. Hastadan alınan bilgi bunların en önemlisidir. Dirsek ile ilgili geçirilmiş bir sorununuz varsa doktorunuz sizden çeşitli röntgenler istiyebilir. Ayrıca elin, elbileğinin kaslarının ve sinirlerinin elektriksel yanıtını görmek üzere EMG istenebilir.
Dirseğinin üzerine düşenler
Dirsek hareketi ile ilgili işlerde çalışanlar (sekreterler, şöförler gibi)
Diabetikler
Artrit problemi olanlar veya troid problemi olanlar
Alkolikler risk altında olan kişilerdir.

Cerrahi olmayan tedavi seçenekleri
Dirseği olabildiğince düz tutarak sinirin sıkışmasını engellemek,
Gögüs üzerinde kolların çaprazlaşmasını engellemek,
Sık telefon görüşmeleri yapıyorsanız dirseği kullanmayacağınız bir sistem oluşturmak (megafonla konuşmak gibi)
Çalışma masanızı ayarlayarak dirseğin kırılmış pozisyonda kalmasını engellemek,
Geceleri kullanacağınız,kolun pozisyonunu ayarlayan ateller,
Spor esnasında dirseği koruyan dirsekliklerin kullanımı
Kortikosteroid enjeksiyonu (ödemi azaltmak üzere)

Cerrahi tedavi
Eğer konservatif tedavi ile kas güçsüzlüğü ortadan kaldırılamıyorsa yada ağrı şikayetleri sürüyorsa ileri tetkikler yapılarak cerrahi tedavi planlanmalıdır. Cerrahi de birçok yöntem mevcuttur, ancak en sık olarak anterior submuscular transpozisyon adı verilen sinirin geçtiği kemik tünelin arkasından önüne alınması olarak tarif edilebilecek işlem uygulanır. Cerrahi tedaviden sonra rehabilitasyon planlanarak elin gücünün tekrar kazanılması sağlanır.





Gönderen Melike zaman: 21:20 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Topuk Dikeni ( EPİN KALKENEİ )

Topuk dikeni çok yaygın bir sorundur. Topuk kemiği altında yani ayak tabanında bir kemik uzantısı oluşur. Bu uzantı ya da diken, sert tabanlı ayakkabılarla sert zeminlerde yürüyüp koşma sonucu yada artrozu olan ileri yaşlardaki kişilerde sıklıkla görülür. Ayrıca aşırı kilolularda, uzun süre ayakta durarak çalışanlarda ve bazı romatizmal hastalıklarda görülür. Ayak tabanında topuk üzerine bastırıldığında ağrı vardır.

Tedavide ortası delik topuk tabanlığı, ya da ayakkabının topuğunnu altına gelen kısmın oyulması, ağrı kesici ve enflamasyon dindirici antiromatizmal ilaçlar ve bunlara rağmen ağrı geçmezse, topuğa, kemik çıkıntısının olduğu bölgeye kortizon enjeksiyonu yapılır. Yine geçmez ise ameliyatla bu çıkıntı alınır.

PLANTAR FASİİT
Bu rahatsızlığı olan kişiler, uzun bir dinlenme süresinden sonra örneğin, sabah kalktıklarında ilk adımlarını atarken daha fazla olan, yürüdükçe azalan ancak, günün ilerleyen saatlerinde ayakta dururken yine artan topuğun tabanından ayağın iç kısmına doğru yayılan bir ağrı duyarlar.

Ayak tabanında ve deri altında, topuktan başlangıç alıp parmaklara dek uzanan yelpaze tarzında bir kalın lif tabakası vardır. Bu tabakaya plantar fasiya denilir.

Bu fasiyanın asıl fonksiyonu, kas ve kemikleri korumanın dışında, ayağa, yandan baktığınızda iç tarafındaki eğimi vermektir.

Her yaşta görülebilir, ayak tabanına gelen ve sık tekrarlayan travma, spor aktiviteleri, aşırı yürüme ve ayakta kalmayı gerektiren işlerde çalışanlarda görülebileceği gibi, kilolu ve ileri yaşlardaki kişilerde daha sık ortaya çıkar. Genellikle topuk dikeni ve plantar fasiit birlikte görülür.

Tedavide, topuğa ortası delik tabanlık, eğer ayak tabanında düzlük varsa, plantar fasia üzerindeki gerginliği azaltmak amacı ile, özel aletler ve evde plantar fasiaya yönelik germe egzersizleri verilir. Israr eden ağrılarda plantar fasia ve topuğa tabandan kortizon enjeksiyonu yapılabilir.

=MaGmA=
10-07-2008, 14:15
Hamilelik Döneminde Sigara Kullanımı

Hamilelik döneminde içilen sigara bebeği doğrudan etkiler. Sigara içen annelerin bebekleri, içmeyen annelerin bebeklerine göre daha zayıf doğmaktadır. Daha da kötüsü, nikotin bebeğinizin gelişimi için çok gerekli olan oksijeni yok edecektir. Bebeğin gelişimi tehlikeye girecektir. Doğumdan sonra bebek kilo alsa bile ileride yaşıtlarından çok daha zayıf ve daha kısa boylu olma ihtimali yüksektir. Zekasında da azalma gözlenebilir.

Sigaranın içindeki maddelerden biri olan NNK kimyasalı gebelik sırasında bebeğe geçerek onun DNA yapısını bozmaya çalışır ve ileriki yaşlarda kansere yol açar. Yani sigara içen bir kişi bozulan DNA yapısını çocuğuna da aktarır. Emziren annelerin bebeklerinin ilk idrarlarında NNK tespit edilmiştir.

İçilen sigaranın sayısı arttıkça hamile kalma süresi de o kadar uzuyor. Danimarkalı 11 bin kadın arasında yapılan araştırmaya göre günde 5-9 adet sigara içen kadınların hamile kalmak için 1 yıldan fazla bekleme oranı 1.8 kat daha fazla. Bu gecikme pasif içiciler için de geçerli.

İstatistiklere göre, sigara içen annelerin düşük yapma ve ölü doğum yapma oranı içmeyenler göre %50 daha fazladır. Ayrıca, sigara içenlerin bebekleri 21/2 oranında aniden ölüm riski taşır. Eğer hamile olmadan önce sigarayı bırakırsanız, tüm bu riskler dört ay içinde yok olacaktır.
Gönderen Melike zaman: 16:06 0 yorum
Etiketler: HAMİLELİK
Seviyorum Ama Dinleyemiyorum
Uzmanlara göre boşanmaya varan çatışmaların baş nedeni eşlerin birbirini dinlemesini bilmemek. Psikolog Yasemin Abdalla, 'dinleme'nin püf noktalarını yazdı.

EŞİNİZİ YETERİ KADAR DİNLEDİĞİNİZE İNANIYOR MUSUNUZ?
Çiftler arasında en az yaşanan, en az hissedilen duygu dinlenilmektir. Özellikle kadınları evlilikte ziyadesiyle öfkelendiren, erkeklerin dinlememesidir. Dinlemek ya da dinlenilmek sevgiyi, saygıyı, değeri ifade eder. Öğrenmek, anlaşılmak, yakınlaşmak için dinlemek ilişkiye değer katacaktır. Her ne kadar aşkla, sevgiyle çiftler birbirine bağlı olsalar bile yetersiz dinleme bu bağı zaman içinde zedelemektedir.

Peki evlilik için bu kadar önemli olan dinleme dinamiği nasıl kazanılır?

- Dinlemek için önce konsantre olmak yani istekli olmak gerekir. Bunun için önce dinlemeyi bozucu unsurlar kontrol altına alınmalı. Eğer konsantre olamıyorsanız; dinlemeyi bir başka zamana erteleyebilirsiniz. Kötü bir dinleyici olmaktansa bu iş için uygun zaman dilimi ayırmak çok daha etik bir davranıştır.

- Eşinizi dinlerken elinizden geldiğince cümlesini bitirmesine fırsat verin. Zira çiftler herhangi bir problemle alakalı olarak birbirleriyle konuştuklarında, henüz birinin cümlesi bitmeden diğeri konuşmaya başlar. Bu eşlerin duygu ve düşüncesini hem ifade etmesine engel olur hem de karşı tarafı rencide eder. Ötekinin konuşmasının sonucunu beklemeden yorum yapmak yanlış çıkarımlara sebebiyet vereceğinden amaçlanan sonuca ulaşmak mümkün olmaz. Dinlemek sabrı en güzel gösteren ibredir. Sabırsa eşler arasındaki ilişkiye yapılan en güzel yatırım ve emektir.

- Eşinizi dinlerken onu doğru anlayıp anlamadığınıza dair sorular sorun. Eşinizin söylediklerini ona özetleyebilirsiniz. Ayrıca tam olarak ne demek istediğini anlamaya çalışın.

Böyle davranmanın iletişimde iki büyük faydası vardır:
1- Tam bilgi aldığınızdan emin olursunuz.
2- Ona değer verdiğinizi ifade etmiş olursunuz.

- İletişimde en önemli unsurlardan biri eşiniz konuşurken o anki ihtiyacı nedir?
a) rahatlamak mı?
b) öfkesini çıkarmak mı?
c) ikna etmek mi?
d) anlaşılmak mı?
Bu şıklardan hangisine ihtiyacı olduğunu doğru anlamak gerekir. Zira eşinizin ihtiyacı bizden ne beklediğini gösteren ibre oluğundan, sonuca daha çabuk ulaşmanızı sağlar.

Yapılan araştırmalarda erkeklerin daha çok problemin çözümüne odaklandıklarını, kadınların ise sonuçtan çok anlaşılmaya değer verdikleri gözlenmiştir. Eşler, ilişkilerinde bu unsuru her zaman aklında tutmalıdır.

Psikolog Yasemin ABDALLA
Gönderen Melike zaman: 11:23 0 yorum
Etiketler: AİLE, İLİŞKİLER, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
MULTIPLE MYELOM
Multiple myelom, kemik iliğinin kanseridir.
Nedeni immün sistemde görevli beyaz kürelerin bir türü olan, plazma hücrelerinin kontrolsüz büyümesidir. Normalde plazma hücreleri immünglobülün veya antikor adı verilen bağışıklık sistemine ait maddeleri üretirler.
Ancak, multiple myelom da plazma hücreleri kontrolsüz bir şekilde çoğalırlar ve çok aşırı miktarda tek tip immünglobülin üretirler. Diğer tür immünglobülinlerde ise tehlikeli düzeyde azalma meydana gelir; bu durumda hasta enfeksiyonlara karşı duarlı hale gelir.
Dahası, kanser hücreleri kemiklerde ve kemik iliklerinde toplanarak, kemik dokusunu harap eden tümörler (kitleler) meydana getirirler, bu durum kemiklerin zayıflamasına ve kırıklara neden olabilir.

Multiple myelom, son derece nadir bir kanser türüdür, ABD de her 100.000 kişide 3-4 kişide görülür. Bu hastalıkta yaş önemli bir risktir, hastalık genelde 60 yaş civarında ortaya çıkar.

Diğer risk faktörleri; radyasyon, asbest, benzen ve pestisidlerdir. Hastalığın ilk başlarında herhangi bir şikayet olmayabilir.

Bununla birlikte multipl myelom geliştikçe, aşağıdaki belirtiler ortaya çıkabilir:
- Kemik ağrıları, özellikle sırt, kaburga ve bazen de kollarda. Bu ağrıların ortaya çıkabilmesi için myelom hücrelerinin sayısı kemikte harabiyet oluşturabilecek kadar çok olmalıdır,
- Sık sık enfeksiyonlara yakalanmak,
- Halsizlik,
- Kanamaların artması, özellikle burun ve dişetlerinde,
- Vücutta kolayca çürüklerin meydana gelmesi,
- Ciltte genel bir hissizlik,
- Ciddi böbrek şikayetleri,
- Tat duyusunun kaybolması,
- Bulantı ve kusma,
- Zihin bulanıklığı.

Tanının konmasında doktorunuzun şüphelenmesi, ve kan tahlilleri yönlendiricidir. Kanser hücrelerinin kemik iliğini işgal etmesine bağlı olarak, normal kırmızı kan hücrelerinin üretimi azalır ve hastada kansızlık (anemi) ortaya çıkar. Kan testlerinde ayrıca artmış immünglobülinlerden dolayı protein miktarınd artış saptanır. 24 saatlik idrarda, hastalığa yönelik anormal proteinler saptanabilir. Vücuttaki uzun kemiklerin, kafatası ve göğüs röntgenlerinin çekilmeis myelom tanısının konmasında destekleyici bilgiler verir ve kemiklerdeki zayıflamayı ortaya koyar. Plazma hücrelerinin anormal derecede arttığını ispatlamak için kemik iliği biyopsisi yapmalıdır.
Normalde plazma hücreleri kemik iliğindeki hücrelerin %5 inden daha azını teşkil ederler. Ancak myelomlu hastalarda bu oran %10-%90 arasında olabilir. Tanısal amaçla yapılan kemik iliği biyopsisinde, %30 dan fazla plazma hücresi saptanası multipl myelom tanısı koydurur. Tanı konduktan sonra, kanserin yaygınlığını saptamaya yönelik testler yapılmalarak hastalığın evresi saptanmalıdır. Evreleme karmaşık bir işlem sayılabilir ve protein düzeyine, kalsiyum seviyelerine, böbrek fonksiyonlarına ve kemik hasarına göre belirlenir.
frm47.com
Aşağıdaki evreleme, her klinik tarafından uygulanmıyor olabilir veya değiştirilerek uygulanıyor olabilir.
- Evre - I : az miktarda kanseri hücresi vücuda yayılmıştır ve hastada herhangi bir şikayet olmayabilir. - Evre - II : yayılım birinci evreye göre daha fazladır.
- Evre - III : çok sayıda kanser hücresi vücuda yayılmıştır.
Aynı zamanda kansızlık, kemik hücrelerinin yıkımına bağlı olarak kan kalsiyum miktarının artışı, üçten fazla kemikte tümöral kitle veya kanda M-protein adı verilen protein miktarının artışı olabilir. Hastaların yaklaşık olarak %15 i tanı konulduktan sonraki ilk üç ay içinde yaşamlarını yitirirler. Çoğu hastada ise hastalık 2-5 yıl süresinde yavaş yavaş ilerler ve durumun aniden kötüleştiği bir dönemle sona erer. Kişileri radyasyon, asbest, benzen ve pestisidlerden koruyarak multiple myelomalı hastaların sayısını bir miktar azaltmak mümkündür.

Tedavi
Eğer hastada her hangi bir belirti (şikayet) yoksa tedavi hastalık ilerleyene kadar ertelenebilir, ancak hastanın genel durumu iyi değerlendirilmelidir.
Tedavi başladığında :
- 1 veya 2 yıl boyunca sürecek 4-6 haftalık ilaç tedavileri (kemoterapi) uygulanır. Bu tedavi ile hastaların %70 inde bir miktar iyileşme ve %10 unda tam remisyon (tam iyileşme dönemi) elde edilebilir.
- belirli kemiklerin tutulduğu hastalarda radyasyon tedavisi uygulanabilir.
- ciddi enfeksiyonların oluşmasının engellenmesi için intravenöz (damar içine) immünglobülin verilebilir. - kemik iliği transplantasyonu. Bu tedavi 65 yaşın altındaki hastalarda ve özellikle hastalığın ilk başlarında fayda sağlayabilir.
- ancak yukarıda açıklanan tedavi yöntemlerinden herhangi birinin hastaları tam olarak tedavi edebileği kesin değildir, ancak bu yöntemler hastaların uzun yıllar yaşamasına katkıda bulunabilir.
Eğer sizde sık sık enfeksiyon gelişiyorsa, kemik ağrısı, sık burun kanaması, küçük bir kesik sonucu uzun süreli kanama, kolay çürük oluşumu ve anormal derecede halsizlik şikayetleriniz varsa vakit geçirmeden hekiminize müracaat edin.
Özellikle 50 yaşın üzerindeki kişiler bu tür şikayetler konusunda dikaktli olmalıdır. Multipl myelomlu hastaların %29 u tanı konulduktan sonra 5 yıldan fazla yaşamaktadırlar.
Ancak multiple myelomlu her hangi bir hasta için 5 yıllık yaşam süresi, hastalığın evresine bağlıdır:
- Evre I : %25 - %40
- Evre II : %15 - %30
- Evre III : %10 - 25
Gönderen Melike zaman: 00:35 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, KANSER ÇEŞİTLERİ
Vejetaryen Beslenme
Vejetaryen beslenme genel olarak et yememek olarak bilinse de kendi içinde bir çok çeşide ayrılır. Veganlar hayvansal hiç bir gıdayı yemezler, bunlara süt, peynir ve bal gibi gıdalar da dahildir. Lakto-, ovo-, lakto-ovo vejetaryenlerin yiyecek grupları Latince kelimelerden anlaşılır. Lakto süt, ovo ise yumurta demektir. Lakto vejetaryenler süt ürünleri, ovo vejetaryenler yumurta, lakto-ovo vejetaryenler ise süt ürünleri ve yumurtayı birlikte tüketebilirler.

Makrobiotik beslenme Çin tedavi yöntemleri ile aynı felsefeyi paylaşır. Makrobiotik olarak beslenen insanlar işlenmemiş yiyecekleri tüketir ki bunlara un ve tatlandırıcılar da dahildir. Diğer bir vejetaryen sınıfı fruteryen olarak adlandırılır. Bu kişiler sadece bitkisel kaynaklı, bitkiye zarar vermeden elde edilmiş ürünleri yerler. Bu çeşit beslenmede yenebilecek ürünlere bir kaç örnek meyve, kuruyemişler ve çekirdeklerdir. Bunlara ek olarak zaman zaman vejetaryen beslenmeyi seçenler de vardır. Gittikçe artan vejetaryen yanlısı sağlık haberlerinin bu gelişmede büyük payı olduğu kaçınılmaz.

Hayat tarzı olarak vejetaryen beslenme:
Eğer vejetaryen olmak istiyorsanız ve çeşidine karar veremiyorsanız, neden vejetaryenliği çekici bulduğunuza karar vermeniz gerekir. Her yeni vejetaryen motivasyonlarını düşünüp hayat tarzına en uygun düşeni seçmeye dikkat etmelidir. Vejetaryen beslenmede en önemli problem alınan protein miktarında azalma olarak dile getirilir. Hayvansal gıdalardaki proteinler tam proteinler olarak adlandırırlar ve insan vücudu için gerekli olan bütün amino asitleri içerirler. Bitkisel proteinler ise gerekli olan amino asitlerin hepsini içermezler. Bu yüzden bir kaç bitkisel gıdanın birleşimiyle gerekli protein bütünlüğü sağlanır. Bu tür birleşimin klasik örneği arpa, çavdar, yulaf gibi tahıllar mercimek, fasulye ve bezelye gibi baklagillerle eşleştirilir ve böylece tam protein elde edilmiş olur.
Gönderen Melike zaman: 00:16 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ
27 Eylül 2007 Perşembe
Migren İçin Öneriler
frm47.com

Gerekli olanlar:

Defne yaprağı, Oğul otu, Fesleğen Kullanılışı: 2 su bardağı kaynar su içerisine birer tatlı kaşığı hafif ezilmiş defne, oğul otu ve fesleğen koyularak 15 dakika demlenecek.
Ilık olarak yudumlayarak yavaş yavaş içilecek.
Şeker hastalığı olmayanlar bir kaşık bal ile tatlandırabilirler. Günde 2-3 bardak içilebilir. Düzenli olarak en az 1 ay devam edilmelidir.
Gün içerisinde çay kahve yerine adaçayı, ıhlamur, oğul otu bitki çayları içilmesi faydalıdır. Çay, kahve, sigara, alkol mümkün olduğunca kullanılmamalıdır.
Gönderen Melike zaman: 21:36 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Anaokulu Seçerken
Çocuğunuzu anaokuluna başlatmaya karar verdiniz. Ona verebileceğiniz en güzel hediyenin "okul öncesi eğitim" olduğunun farkındasınız.

Çocuğunuzu 1 gün bile herhangi bir insana emanet edemeyeceğinize göre,1 yıl boyunca devam edeceği anaokulunu seçerken de herhangi bir kuruma emanet edemezsiniz. Hatta 3-5 yakın akrabanızdan birine kısa bir süre emanet etmeniz gerekse bile seçici davranır, çocuk sevgisi ve merhameti yüksek,emanet ve adalet duygusu gelişmiş, temiz, titiz ,cömert olanı hangisi ise ona emanet edersiniz.

Peki, anaokulu seçerken nasıl bir yol izlemeliyiz?

1-MEKAN:
Öncelikle vakit ayırıp ,okulu( mümkünse eğitim saatlerinde) iyice gezmek şart.Temizlik,estetik ,güvenlik konularında gözlem yapıp mekan hakkında fikir sahibi olun.Bu ilk yapacağınız iş olup çok önemlidir fakat tek başına yeterli ve EN önemli husus değildir. Neticede güçlü bir sermaye ile etkileyici bir mekan tanzim edilebilir ve siz yavrunuzu altın bir kafese koyabilirsiniz.Mekanda önemli olan hususlar, ev ortamı kadar sıcak,okul ortamı için elverişli, tertemiz ,yeterli oyun gruplarına ve güvenlik tedbirlerine sahip olmasıdır.

2-İDARİ PERFORMANS :
Mekanı genel olarak beğendiniz,şimdi ikinci aşamada okulun idari performansı hakkında kanaat sahibi olmak gerekir.Yavrunuzu emanet edeceğiniz kurumun/kişinin idari performansı karakteri ve hayat felsefesi, yüksek fedakarlık isteyen bu sektöre uygun olmalı,hizmet heyecanı daima ticari hesapların üstünde olmalıdır.Tabii yarım saatlik bir görüşmede bunun tespiti zor.Bu nedenle bazı somut göstergelerin de iyi okunması gerekir:

A)Referans: Öncelikle bu okulda çocuğu olan “fikrine güvendiğiniz” bir velinin tavsiyesi
B)Okulun yaşı ve mevcut öğrenci sayısı :Okula olan güven konusunda bir anlam ifade edebilir.
C)Okul ücretlerinin pahalı yada ucuz değil makul seviyede olması iyi bir göstergedir.
D)Şeffaflık: Velilerin evden yada işyerinden okulu izleyebilecekleri kamera sisteminin olması "çocuğum kapalı kapılar ardında ne durumda" diye merak eden duyarlı veliler için şeffaflık adına önemli bir özellik,okul idaresi için de tüm sınıfları aynı anda denetleme imkanıdır.Ayrıca zamanımızda iyi tanzim edilmiş sıkça güncellenen bir web sitesi mutlaka olmalıdır.Şeffaf olma gayreti iyi niyetin ve iyi hizmetin en önemli göstergesidir.
E) Resmi Makamlardan ruhsatlı olması:Günümüzde birçok denetimsiz korsan anaokulu vardır.Milli Eğitim' e bağlı okullar oldukça iyi denetlenmektedir.
F)Eğitim Kadrosu: Okulun mutlaka iyi bir danışman psikologu olması önemlidir. Öğretmenlerin çocuk gelişimi diploması olması ve pozitif şahsiyetli,ahlaki seviyesi yüksek olması ve işinin ehli olmaları esastır.

3-YEMEK:
Yemekler çocuk gelişiminde ve güvenliğinde önemli bir yer tutar.Öncelikle gıdada güvenilir markalar,alışverişte güvenilir işletmeler tercih eden bir anlayışın aranması gerekir.Çocuğun doyması önemli ama sağlıklı beslenmesi çok daha önemlidir.Velilerin arasıra yemek vakti okula gelip misafir olmaları bu konuda kanaat edinmek için iyi bir yöntemdir.

4-SERVİS:
Okul öncesi servisleri en zahmetli ,en dikkat isteyen servislerdir.Bu konuda "güvenlik" en önemli unsur olduğu için servis araçlarının yeni olması,sürücülerin ve servis hosteslerinin yetenekli olması gerekmektedir.Veliler için eve en yakın anaokulu tercih nedenidir.Ancak ,servis ücretini ve hergün serviste geçen 20-30 dakikayı hesaplarken,yavrunuz için epeyce ücret ödemiş olduğunuz koca bir eğitim dönemini çöpe atmış olabilirsiniz.
Gönderen Melike zaman: 17:04 0 yorum
Etiketler: AİLE, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Spastisite
Spastisite, kas gerildiğinde meydana gelen, anormal kas tonüsü artışına neden olan bir nörolojik durumdur. Spastik kaslar, kullanım sırasında normal gerilmeye karşı dirençlidir ve uzun sürelerle anormal şekilde kasılmış durumda kalabilir.

Kimde spastisite olur ?
Spastisite, motor yolların kimi kısımlarına, sinir sisteminin istemli hareketleri denetleyen bölgelerine hasar veren nörolojik bozukluklarda meydana gelebilir. Spastisiteye en sık olarak yol açan bozukluklar serebral palsi, omurilik yaralanması, mültipl skleroz, inme ve travmatik beyni hasarları, sözgelimi oksijensizlikten, fiziksel travmadan, kanamadan ya da infeksiyondan dolayı oluşan hasarlardır.

Spastisiteye yol açan nedir ?
Adaleler, gevşemiş durumla kalmaları (fleksiyona geçmemeleri) gerekirken kasılmalarına (kısalmalarına ya da fleksiyona geçmelerine) neden olan yanlış sinir sinyalleri aldıkları zaman spastisite meydana gelir. sinyallerin doğru kontrol edilememesi, beyindeki ya da omurilikteki bir hasardan kaynaklanır.

Spastisiteyi tetikleyen nedir?
Spastisite her zaman mevcut olmayabilir. Hızlı hareket ya da duyusal uyarım sonucunda ortaya çıkabilir. Spastisite tedavisinin önemli bir yönü, bu durumu tetikleyebilecek uyaran (stimulus) tiplerinin, örnek olarak ağrı, basınç yaraları (uzun süre yatma/ oturmayla oluşan yaralar), idrar yolu infeksiyonu, ayak tırnağının geri dönmesi (batan tırnak), sıkı giysiler ve kabızlık gibi uyaranların asgariye indirilmesidir.

Spastisiteyle ilişkili hareket problemleri nelerdir?
Spastisitenin şiddeti, hafif kas sertliğinden deformiteye ve kontraktür denilen kalıcı adale kısalmasına kadar değişebilir. Dinamik (spastisitenin indüklediği) kontraktür denilen olay çoğu zaman ilaç tedavisiyle azaltılabilir. Bu durum tedavi edilmezse, dinamik kontraktürün yerini sabit (fikse) kontraktür alabilir, bu durumda adalede oluşan hücresel değişiklikler adalenin kalıcı şekilde kısalmış olarak kalmasına yol açar. Bu durum ancak cerrahi girişimle tedavi edilebilir. Klonüs ya da hızlı, yinelenen kas spazmı da oluşabilir.
Spastisite, özellikle eğer eklemleri anormal pozisyonlara çekiyorsa ya da normal hareket açıklığını engelliyorsa ağrı verebilir. Spastisite herhangi bir kas grubunu etkileyebilmekle birlikte, bazı sık rastlanan klinik örüntüler vardır.

Spastisitenin komplikasyonları nelerdir?

Günlük yaşam etkinlikleri: Kasların bağımsız olarak kontrol edilememesi, giyinme, yemek yeme ve kişisel bakım gibi günlük yaşam etkinliklerinde çekilen güçlüğün artması anlamına gelebilir.

Temizlik: Sert, kısalmış ya da spastik kaslar avuç içi, koltukaltı ya da kasık gibi bölgelere ulaşmayı engelleyerek temizliği zorlaştırabilir. Kötü koku ve ciltte bozulma meydana gelebilir. Büyük ve küçük aptese çıkmak güçleşebilir.

Hareketlilik: Bacak kaslarındaki spastisite hareketliliği, oturup kalkmayı ve yataktan tekerlekli sandalyeye geçmeyi ya da bunun aksini yapmayı zorlaştırabilir.

Rahatlık: Spastisite rahat şekilde oturmayı ya da eklem ağrısını ya da basınç yaralarını önlemek için yeterli sıklıkla pozisyon değiştirmeyi güçleştirebilir. Ayaklardaki spastisite ayakkabıların ayağa rahat oturmasını engelleyebilir. Ciddi spastisite ağrılı eklem kaymalarına neden olabilir.

Spastisite tedavi edilebilir mi?
Evet, ama bazı vakalarda hiçbir tedavinin gerekli ya da arzu edilir olmadığını belirtmek önemlidir. En iyi tedavi sürecini belirlemek için, bir tıp profesyoneli tarafından değerlendirme yapılması kritik önem taşır.

Spastisite için kullanılabilecek birkaç tip tedavi vardır. Bunların en önemlisi, bir fizik tedavi uzmanının önereceği germe egzersizlerinin düzenli olarak yapılmasıdır. Kontraktür gelişiminin erken evresinde yapılacak düzenli germe egzersizleri (“hareket açıklığı egzersizleri”) kalıcı kısalmanın önlenmesine yardımcı olabilir. Bu, spastisite bulunan bazı kişiler için gerekli olan tek tedavidir. Vücudun birkaç bölgesini etkileyen spastisite için kullanılabilecek kas gevşetici ilaçlar vardır, bunlar ağız yoluyla alınır ya da omurilik sıvısına şırınga edilir.
Aşırı aktif kası zayıflatan ya da felç eden ilaçların (kemodenervasyon ajanlarının) lokal injeksiyonları daha izole durumdaki spastisite için etkili olabilir. İlaçlarla ya da injeksiyonlarla etkili şekilde tedavi edilemeyen ciddi spastisite, omurgadaki bazı aşırı aktif sinirlerin cerrahi yolla yıkımına yanıt verebilir. Kontraktür, tendonların uzamasına olanak veren seri olarak kalıba almayla (serial casting) ya da gerekirse ortopedik cerrahiyle tedavi edilebilir.
Gönderen Melike zaman: 17:00 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Bu Egzersizlerle Bacaklarınızı Güzelleştirin.
Mutlaka harika biçimli bacaklara sahip olmanız gerekmiyor. Bakımlı bacaklar da yeterince güzel ve dikkat çekici görünüyor...

Dizlerin, baldırların ve ayak bileklerinin kalın ve dolgun oluşu, genellikle kalıtımsal faktörlere bağlıdır. Dolaşım sorunları veya şişmeler bu problemin daha da kötü boyutlara varmasına neden oluyor.

Ancak çok az bitkisel yağ ile bol miktarda lifli besin içeren, alkol ve tatlı tüketiminin sınırlı olduğu, vitaminler ve mineral tuzlar açısından zengin bir beslenme pek çok şeyi değiştirebilir. Taze meyve ve sebzenin de güzel bacaklara sahip olmak için şart olduğunu unutmayın. Bilinçli beslenmeyle selülitten kurtulup, biriken yağlarınızı yakabilir ve şişliklerin indiğini gözlerinizle görebilirsiniz.

Güzel ve bakımlı bacaklar için egzersiz
Bacaklarınızı kuvvetlendirecek en iyi egzersiz seçenekleri; bisiklet, yürüyüş, koşma ve yüzme. Bu sporları düzenli olarak yaptığınızda bacaklarınızın biçimlendiğini fark edeceksiniz.

1- Yere uzanıp yan dönün. Ağırlığınızı poponuzla baldırınıza verin. Sol dizinizi kendinize çekin. Ayak tabanınız yere değmeli. Sağ bacağınızı iyice uzatın. Ayak parmaklarınız dışarıya bakmalı. Bacağınızı 10 kez aşağı yukarı hareket ettirip, diğer yanınıza dönün.

2- Yüzüstü uzanın, ellerinizi çenenizin altında birleştirin. Bacaklarınızı yukarıya kaldırın ve makas şeklinde hareket ettirin. Egzersizi 30 kez tekrarlayın.

Gönderen Melike zaman: 11:19 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Panik Atağı ve Panik Bozukluğu
Birden ortaya çıkan, giderek yoğunlaşan, kişiyi yoğun endişe ve korku içine sokan, zaman zaman tekrarlayan nöbetlere panik atağı denir.

PANİK ATAĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?
.Çarpıntı, kalp atışlarını hissetme ya da kalp hızında artış
.Terleme
.Titreme ya da sarsılma
.Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma duyumları
.Soluğun kesilmesi
.Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi
.Bulantı ya da karın ağrısı
.Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma
.Kendisini ya da çevresini değişmiş, sanki dışarıdan kendisini gözlüyormuş gibi hissetme
.Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu
.Ölüm korkusu
.Uyuşma ya da karıncalanma hissi
.Üşüme ürperme ya da ateş basmaları

Bu yakınmalardan en az dördü birden başlar, 10 dk içinde en yüksek düzeyine ulaşır ve bu sırada yoğun bir korku ve rahatsızlık duyulur.

PANİK ATAĞININ ÇEŞİTLERİ NELERDİR?
Panik atağı tetikleyici bir durum olup olmadığına göre üçe ayrılır.
1.Beklenmedik panik atakları; birden kendiliğinden ortaya çıkar.
2.Duruma bağlı panik atakları;hemen her zaman bir tetikleyici ya da böyle bir beklenti,ile ortaya çıkar.(örn:yılan görmek,kapalı yerde kalmak)
3.Durumsal yatkınlık gösterilen panik atakları; daha çok bir tetikleyici ile ortaya çıksa da her zaman duruma bağlı tetikleyici buna eşlik etmez.
Örneğin ataklar araba sürerken ortaya çıkmaktadır ancak kişinin araba sürdüğü ancak panik atağı olmadığı zamanlar da vardır.

PANİK BOZUKLUK
Yineleyen, beklenmedik panik atakları ve en az bir ay süre ile başka bir panik atağı geçireceğine ilişkin sürekli bir kaygı duyma; Panik ataklarının sonunda kalp krizi geçireceği,çıldıracağı, felç geçireceği gibi düşüncelerle sürekli meşgul olma; Ataklara ve sonuçlarına bağlı olarak davranış değişiklikleri gösterme (işe gitmeme,otobüse binmeme, yanında ilaç taşıma vb.) gibi belirtilerin görüldüğü ruhsal hastalıktır.

PANİK BOZUKLUĞU NASIL OLUŞUR?
Bir neden yokken ortaya çıkan çarpıntı, terleme, titreme, göğüs ağrısı gibi belirtiler nedeniyle kişi büyük bir korku yaşar. Kalp krizi geçirdiğini, felç geçirdiğini düşünerek ölüm korkusuna kapılır. Bazen de sersemlik, bayılma hissi kendisini ve çevresini bir tuhaf hissetme gibi nedenlerle çıldıracağı, denetimini yitirip kendisi ya da çevresine zarar vereceği kaygısına kapılır. Hasta çevredekiler tarafından hemen en yakın acil servise götürülür, orada yapılan tetkikler sonucunda bir şey bulunamaz ve bir şeyi olmadığı söylenir.
Hasta bir süre tatmin olur ancak ataklar tekrarlamaya başlar ve her atakta aynı şeyler yaşanır. Her yapılan tetkik kişinin hastalığı ile ilgili kaygısını geçici olarak yatıştırsa bile zamanla bedensel kaygıların daha da yoğunlaşmasına neden olur. Kişi kendisinde kötü bir şey olduğuna, ancak doktorların bunu bulamadığına daha ayrıntılı tetkik yapılsa durumun anlaşılacağına inanmaya başlar ve doktor doktor dolaşır. Bu arada bulunan önemsiz fizik muayene ve laboratuar bulguları kişinin o konuya saplanmasına yol açar. Bazen de yanlış tanı konularak gereksiz tedaviler uygulanır. Bazen de hekimler hastayı rahatlatmak düşüncesi ile sinirlerin gerilmiş, kansız kalmışsın, çok yorulmuşsun gibi açıklamalar ile anlamsız reçeteler düzenler, çeşitli sakinleştirici ilaçları gelişi güzel verirler. Bütün bunlar hastanın kafasının daha da karışmasına yol açar. Ataklar sürdükçe kişi, ataklar arasında gergin,huzursuz ve endişeli bir biçimde her an yeni bir panik atağının geleceğini beklemeye başlar, buna beklenti anksiyetesi denir. Ataklar sıklaştıkça korkular pekişir. Evde yalnızken ya da sokakta kalp krizi geçireceğinden, hastaneye yetişemeyeceğinden, kontrolünü kaybedip çevresine zarar vereceğinden, herkese rezil olacağından korkmaya başlar ve bunlardan yoğun bir üzüntü duyar. Bir süre sonra bu kaygılara karşı kişi kendince önlemler almaya başlar. Atağa yol açtığını düşündüğü yemekleri yemez, içecekleri içmez, yalnız kalmamaya sokağa yalnız çıkmamaya çalışır, otobüse, vapura binmez, yanında ilaç, su taşır hastaneye yakın yerlerde bulunmaya çalışır.

AGORAFOBİ NEDİR?
Agorafobinin anlamı açık alan korkusudur, ancak panik bozukluğunda farklı bir anlam kazanmıştır.Hastaların çoğu atakların ortaya çıktığı yer ve durumlardan kaçmaya başlar. Panik atağı geçireceğini düşündükleri yerlere gitmemeye o tür yerlerde kalmamaya agorafobi adı verilir.

PANİK BOZUKLUĞU GÖRÜLME SIKLIĞI
Panik bozukluğu görülme sıklığı %3-4'dür. En sık 20-35 yaşlarında başlar, kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat fazla görülür.

PANİK BOZUKLUĞU NEDEN OLUŞUR?
1. Panik bozukluğu beynimizdeki sinir hücrelerinde iletişimi sağlayan ve duygusal yaşantımızı düzenleyen bazı biyokimyasal maddelerin düzensiz çalışması sonucu oluşur. Bu maddelerden en önemlisi serotonindir.
2. Panik bozukluğu günlük yaşantımızda doğal ve olağan olarak ortaya çıkan çeşitli fiziksel belirtilerin zihinsel çarpıtmalar nedeniyle yanlış yorumlanması sonucunda oluşur.

PANİK BOZUKLUĞUNDA TEDAVİ
Panik bozukluğu tedavisi mümkün olan bir hastalıktır.
1.İlaç tedavisi: İlaçlar beyindeki nörotransmitter dediğimiz maddelerin düzensiz çalışmasını gidererek yararlarını gösterirler. Bu konuda kullanılan ilaçlar etkilerini 15-20 günden önce göstermezler, hatta başlangıçta olumsuz yan etkilere yolaçabilirler. Tedavinin yaramadığı düşüncesi ile doktor doktor dolaşmak hastalığın kronikleşmesine yol açar.İlaç tedavisi etkin dozda en az bir yıl sürdürülür ve kesilirken yavaş yavaş azaltılarak kesilir.
2.Bilişsel davranışçı tedaviler: Bu tedavide amaç panik atağı hakkında kişinin zihninde ürettiği yanlış bilgilerin, zihinsel çarpıtmaların düzeltilmesi ve panik atak belirtileri ile korkmadan baş edebilmesinin sağlanmasıdır.

Panik atağını tekrar yaşarsam endişesi ile belli durumlara karşı kaçınma reaksiyonu ortaya çıkan hastaların, belli bir plan dahilinde korkularının üzerine gitmesi amaçlanır. Alıştırmalar ve ev ödevleri ile kişi duyarsızlaştırılmaya çalışılır.
Gönderen Melike zaman: 00:19 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR

=MaGmA=
10-07-2008, 14:16
Hemoroid (Basur) İçin Öneriler

Gerekli olanlar:

Civanperçemi, meyan kökü, kırmızı kantaron otu, kudret narı. Kullanılışı: 3 su bardağı kaynar su içerisine birer tatlı kaşığı ezilmiş veya toz halinde civanperçemi, meyan kökü ve kantaron otu koyularak 20 dakika demlenecek. Sabah, öğlen, akşam aç iken bir su bardağı içilecek.

Günde 1 defa aç iken bir kaşık kudret narı yenilecek veya su ile içilecek. Düzenli olarak 1 ay devam edilmelidir.

(Şeker hastalığı olanlar Meyan kökünü kullanmamalıdır.)

Gönderen Melike zaman: 21:38 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Naylon Ayakkabı Giymeyin!


Hava sıcaklıklarının artmasıyla ortaya çıkan mantar hastalığının, yanlış giysi ve ayakkabı seçiminden kaynaklandığı belirtiliyor.


Mantarın, sıcak ve nemli ortamlarda çok hızlı bir şekilde yayılma ve bulaşma özelliğine sahip olduğunu söyleyen Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Aktaş; yaz döneminde vücutta baskı oluşturup terlemeye neden olabilecek naylonsu ve dar giysilerin kullanımından uzak durulması gerektiğini vurguluyor.
Ayak mantarlarına karşı ayakkabı seçiminin de çok önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Aktaş, şu bilgileri veriyor:
"Ayakları terletecek naylonsu ayakkabı kullanılmamalı ve başkasına ait terlik veya ayakkabı giyilmemeli. Ayrıca ayakta mantarın oluşmaması için ayakların nemli kalmaması gerekiyor. Yaz aylarında sandalet tipi ayakkabılar kullanılmalı, ter emen çoraplar giyilmeli ve ayaklar yıkandıktan sonra iyice kurulanmalı. Başkasına ait iç çamaşırı ve havlu gibi eşyalar da kesinlikle kullanılmamalı.
Çünkü mantar çok çabuk bulaşır!"
Gönderen Melike zaman: 11:57 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Batık Tırnak
Ayak baş parmaklarımda tırnak batması var, sürekli iltihaplanıyor ve ağrı yapıyor.
Bunun doğal yollardan bir tedavisi var mıdır?

Bir kova sıcak suya yarım kase nane ve 20 gram kafur atıp kaynatın.
İyice kaynadıktan sonra bir süre ılıklaşmasını bekleyin.
Bu suda ayaklarınızı 30 dakika bekletin.
Ardından bir çorba kaşığı vazeline beş dövülmüş aspirin karıştırıp, masaj yaparak ayaklarınıza sürün.

Ama bir uzmana görünmeyi de ihmal etmeyin.

Suna Dumankaya
Gönderen Melike zaman: 11:42 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
25 Eylül 2007 Salı
Emzirme Döneminde Doğum Kontrol Yöntemleri
Emzirme sirasinda salgilanan hormonlar annenin rahim adelesinin kasilmasini rahimin küçülmesini ve kanamanin azalmasini saglar. Emzirme anne ile bebek arasindaki iletisim ve bebegin psikososyal gelisimi için de önem tasir.
Bu dönemde yeni dogan bebegi ile ilgilenmek isteyen anne için yeni bir gebelik düsüncesi ürkütücü olmaktadir.Emzirme döneminde dogurganlik (fertilite) azalir. Dogumdan sonra dogurganlik (fertilite) nin yeniden kazanilmasi emzirme süresi, sikligi adetin baslamasi ile ilgilidir.Ovulasyon(yumurtlama) genellikle ilk adetten birkaç hafta sonra baslar. Bebek anne sütü aliyorsa 6 ila 8 ay koruyabilir.
Fakat bebek ek gida(mama) aliyorsa dogumdan sonra 3. haftadan itibaren korunma yöntemi uygulanmalidir. Emziren kadinlarda bu risk % 1-2 den az olmakla beraber ilk adetten önce ovulasyonun baslayabildigi de gösterilmistir.

Emzirme döneminde adet olamama (amonere) gebelikte korur mu ?

Emzirme veya pompa ile sütün sagilmasi yumurtlama ve yumurtlama gelisimini baskilayan prolaktin hormonunu arttirir ve gebelikten koruyabilir.
Dünya saglik örgütünün yaptigi çok merkezli bir çalismada ; bebek sadece anne sütü ile besleniyorsa, 6 aydan küçükse, annenin adeti baslamamissa %98,1 oraninda gebelikten korudugu gösterilmistir.
Gündüz ve gece emzirme olmalidir(günde en az 6 kez). Bu yöntem çalisan annelerde basarili degildir.
Bebege 6. aydan sonra ek gidalara baslanmasi ile emzirme devam etse de koruyuculuk azalir.

Bariyer yöntemi ;

Basarisizlik orani %10 civarindadir. Prezervatif kullanimi gebelikten korudugu gibi cinsel yolla bulasan hastaliklardan da korur. Diafram (Vajinaya uygulanan esnek kap) dogumdan sonra 6 haftadan önce kullanilamaz. Vaginal tablet (spermisit) kullanimi emzirme döneminde olusan vaginal kurulugu arttirir.

Hormonal Yöntemler ;

Dogum kontrol haplari(kombine haplar) : Östrogen ve progesteron içerirler. Yapilan çalismalarda bu haplarin östrogen içeriginin süt miktarini azalttigi gösterilmistir. Östrogen içerdigi için gebelikte olusan kanin pihtilasma egilimi nedeniyle damar tikanikligi riski tasir dogumdan sonra 6 haftadan önce baslanmamalidir.
Anne emzirmese bile dogum kontrol hapina baslamak için en az 6 hafta beklenmelidir.

Sadece progesteron içeren dogum kontrol haplari : Dogumdan 6 hafta sonra baslanmalidir. Emzirme döneminde güvenle kullanilabilir.

Progesteron Içeren Igne (3 aylik igne) : Uzun yillardir denenmistir. Yan etkisi yoktur sütü az da olsa arttirdigi saptanmistir. Adet görmemeye neden olur ve bu durum igne kesilince düzelir.

Aylik Igneler : Östrogen içerdigi için sütü azaltir ve bu emzirme döneminde kullanim konusunda yeterli bilgi yoktur.

Implant : Kolda cilt altina uygulanan hormon içeren yaklasik 3 cm lik çubuk seklinde bir yapidir. Üç yil koruyuculugu vardir. Süte geçen az miktarda hormon bebegi etkilemez. Adet görmemeye neden olabilir.

Rahim içi araç (spiral) : Basarisizlik orani % 1-3 olarak saptanmistir. En erken dogumdan 4-6 hafta sonra uygulanabilir. Daha erken uygulanirsa rahim kasilmalari ile atilabilir. Hormonlu veya bakirli spiral uygulanabilir. Hormonun vücuda geçisi çok azdir ve sütü etkilemez.

Cerrahi Yöntem : Kalicidir. Erkek kisirlastirilmasi (vazektomi) anne sagligini ve emzirmeyi etkilemeyen , kolay, riski olmayan daha ucuz bir yöntemdir. Kadinin kisirlastirilmasi batin boslugu açildigi için enfeksiyon, kanama, karin içi organlarda yaralanma riski tasir ve genel anestezi gerektirir. Dogum sonrasi göbek altindan veya sezaryende uygulanimi emzirmeyi etkilemez.

Sonuç olarak emzirme döneminde uygulanacak dogum kontrol yöntemi seçimi bir çok faktöre baglidir. Bunlar önceden kullanilan alisilmis metod, gelecekte çocuk istegi, esin katilimi, emzirme durumu gibi faktörlerdir. Hangi yöntemin uygun oldugu bu faktörlere göre belirlenmelidir.
Gönderen Melike zaman: 17:01 0 yorum
Etiketler: HAMİLELİK
Bel Sağlığı İçin 100 Tavsiye


1- Herhangi bir ağırlığı taşımanız gerekirse yükü vücudunuza simetrik olarak paylaştırdıktan sonra taşıyın.
2- Cisimleri bir yerden başka bir yere taşırken belinizin eğik değil de dik pozisyonda olmasına dikkat edin.
3- Ağır bir yükü kaldırmayı denemeyiniz. Kaldırmak zorundaysanız başkalarından yardım isteyin.
4- Hafif dahi olsa yerden bir cismi alırken dizlerinizi kırın ve çömelerek alın. Belden eğilmeyin. Yükü belinizle değil, bacaklarınızla kaldırın.
5- Bir eşyayı alırken ona doğru uzanmayın, yanına iyice yaklaşınız ve öyle alın. Bir cismi yerden alırken de önce onu bedeninize doğru yaklaştırıp sonra yükseltin.
6- Bir eşyayı taşırken de onu gövdenize yakın tutun. Taşınacak eşya vücudunuza ne kadar yakın olursa omurganıza binen yük o kadar azalacaktır.
7- İki kişi iseniz ve bir eşyayı iki ucundan tutarak taşımanız gerekiyorsa, birbirinize haber vermeksizin eşyanın bir ucunu asla bırakmayın.
8- Bir cismi kaldırmadan önce onun ne derecede ağır olduğunu tahmin etmeye çalışın, ondan sonra yaklaşın. Kaldırma işlemine geçmeden önce cismi hafifçe yoklayarak bir kez de test edin ve ağırlığı hakkında tam bir fikir edindikten sonra kaldırın.
9- Cisimleri bedeninizle değil de önce beyninizle kaldırdığınızı unutmayın. Bunun için ağır bir yükü mutlaka kaldırmanız gerekiyorsa, haltercilerin yaptığı gibi çok iyi konsantre olun. Kaldırırken yavaş ve temkinli hareket edin, ani hareketlerden kaçının. Adalelerinize ani yük bindirmeyin. Kaldırma esnasında karın kaslarınızı kasarak bütün kas gruplarınızı aynı anda çalıştırın. Karın ve sırt adalelerinizin kasılması omurganızı destekler.
10- Ağır bir yükü belinizden daha yükseğe kaldırmayın. Hele bu yükü başınızdan yukarı kaldırmayı denemeniz tam bir felaket olabilir.
11- Ayakta iken belinizi sağa veya sola doğru rotasyon yaptırıp eğilerek yerden bir şey almayın.
12- Yük elinizde iken dönmeniz gerekiyorsa belinizle değil, ayaklarınızın yerini değiştirerek dönün.
13- Beliniz geriye doğru eğilmiş vaziyetteyken sırtınıza ağırlık yüklemeyin. Mutlaka yüklemeniz gerekiyorsa dizleriniz biraz kırılmalı ve vücudunuz öne doğru hafif eğik olmalı.
14- Ağır bir cismi bir yerden bir yere çekerek veya iterek tek başınıza götürmeyin.
15- Bir cismi taşırken ayaklarınızın yere sağlam basması gerekir. Her iki ayağınız arasındaki mesafe de yaklaşık omuz genişliğinde olmalı ve ayak uçlarınız dışa bakmalı.
16- Sandalye veya koltukta otururken dik bir pozisyonda olmaya gayret edin ve bunu alışkanlık haline getirin. Bu esnada diz eklemlerinizin kalça eklemlerinden daha yüksekte bulunmasında, ayak tabanlarının yere temas ederken düz konumda olmasında ve yere rahatça basmasında yarar vardır. Otururken zaman zaman pozisyon değiştirmeniz de iyi olur.
17- Yumuşak, alçak ve derin koltuklarda oturmayın. Stabil olmayan bozuk koltukların ve yumuşak iskemlelerin belinizi tehdit ettiğini unutmayın. Kol konacak sandalye ve koltukları tercih edin.
18- Sandalyede otururken ayaklarınızın altına bir basamak çekerseniz daha rahat edersiniz.
19- Abdest alırken, dişlerinizi fırçalarken ya da elinizi, yüzünüzü yıkarken lavaboya doğru eğilmeyin; belinizi olabildiğince dik tutmaya gayret edin. Bu yüzden evinizdeki lavaboların mümkünse biraz daha yüksekçe yapılmasını sağlayın.
20- Her gün ez az 15 dakika yürüyün. Yürüme mesafesini giderek artırın.
21- Bir defa bel rahatsızlığı geçirmiş ve iyileşmişseniz, uzman doktorunuz size vereceği egzersizleri aksatmadan yapın. Çünkü düzenli egzersiz yapanlarda ağrının tekrarlaması daha seyrek görülür. Kronik ağrısı olan hastalar hafif ağrılı dönemde bile egzersizlerden yararlanırlar.
22- Sağlıklı olsanız bile her gün kaslarınızı güçlendirici egzersizler yapın. Karın, sırt ve kalça adalelerinin vücudun tabii korsesi olduğunu unutmayın.
23- Egzersizleri, altında sunta veya tahta bulunan halı veya battaniye gibi sert bir zemin üzerinde yapın.
24- Egzersiz hareketlerinin sayısını gün geçtikçe yavaş yavaş artırın. Başlangıçta aşırılığa kaçmayın.
25- Spor veya egzersiz yaparken ani ve zorlayıcı hareketlerden kaçının.
26- Spor veya egzersize başlamadan önce mutlaka ısınma hareketleri yapın.
27- Egzersiz sonrasında şiddetli ve 15 dakikadan fazla süren bir rahatsızlık ortaya çıkarsa uzman doktora danışın. Bir saati geçen rahatsızlık söz konusu ise o hareketi yapmayın.
28- Günlük yaşantınızda ani hareketlerden sakının. Özellikle yataktan veya koltuktan kalkarken ani hareket yapmayın.
29- Sandalyeden kalkarken bir ayağınız diğerinin önünde olmalı, bacak kaslarınız ve kollarınızın yardımıyla kendinizi yukarıya doğru iterken sırtınız dik pozisyonda bulunmalı.
30- Yüksek iskemlelerde veya benzeri yüksek yerlerde oturmak bele binen yükü artırır. Bundan kaçının. 31- Televizyon seyrederken veya herhangi bir gösteriyi izlerken koltukta sırtımızı kamburlaştırmak rahatsızlıklara yol açar.
32- Her gün beyaz peynir ve bir tabak yoğurt yemeyi yada bir bardak az yağlı süt içmeyi adet haline getirin Güneş ışığından yeterince istifade edin.
33- Vücut ağırlığınızı sürekli kontrol altında tutun. Alınan her fazla kilonun vücudunuz ve beliniz için ilave bir yük olduğunu, bunun da belinizin biyomekaniğini olumsuz yönde etkilediğini unutmayayın.
34- Uzman hekime danışmadan bel korsesi kullanmayın. Çelik balenli korselerin uzun vadede bel ve karın adalelerini zayıf bırakacağını unutmayın.
35- Kesin teşhis konulup bel ağrınızın nedeni anlaşılmadan belinizi asla çektirmeyin ve maniplasyon (el ile müdahale) yaptırmayın. Bunun bazen felce kadar giden sonuçlara yol açtığını unutmayın.
36- Üzüntü ve streslerin bel sağlığınızı da olumsuz yönde etkilendiğini bilerek ruh sağlığınıza özen gösterin. Ailevi sosyal veya iş hayatınızla ilgili problemlemlerinizi çözmek için gerekirse ilgili doktor ve şahıslardan yardım isteyerek köklü bir çözüme gidin. Lüzumu halinde bulunduğunuz ortamı geçici de olsa değiştirin veya tatile çıkın.
37- Yaptığınız işi sevin. Stres altında ve iş yerinde mutsuz olan kişilerde bel rahatsızlıkları daha sık görülür. Bu nedenle meslek seçimi konusuna henüz hayatın başındayken gereken önemi verin.
38- Günlük yaşamda gerginlikten kurtulmanın yollarını öğrenin.
39- Uzun topuklu veya topuksuz ayakkabı giymeyin. Ayakkabınızın topukları normal, ökçeleri yumuşak olsun. Orta topuk ayakkabılara alıştığınızda bunu mümkün mertebe değiştirmeyin.
40- Sandalye veya koltuğa oturmak için kendinizi oturağınızın üstüne sanki düşüyormuş gibi bırakmayın. Yavaş yavaş kontrollü olarak oturma pozisyonuna geçin.
41- Sandalye veya koltukta otururken, bir cismi (hafif dahi olsa) öne doğru eğilerek yerden almayın. 42- Beliniz ağrıdığı dönemlerde alafranga tuvaletleri tercih edin. Tuvalete otururken en azından tek elinizi destek olarak kullanın.
43- Tuvalet ihtiyacınızı giderirken oturur pozisyonda öne doğru eğilmeyin. Ağrılı dönemde alafranga tuvalette ters oturmanız bu açıdan yarar sağlayabilir.
44- Mutlak sert yatak istirahatinde iken ayaklarınızın altına birkaç yastık koyarak yükseltmeniz daha iyi olacaktır. Bu esnada yemeklerinizi yatarak yiyebilirsiniz. Namazlarınızı sağ yanınıza doğru yatarak işaretle kılabilirsiniz. Yastığınızın alçak olmasında da yarar var. Bu pozisyonda yorulursanız yan yatabilirsiniz.
45- Yan yatışta kalça ve dizlerinizden çekerek bacaklarınızı toplar ve ana rahmindeki gibi kıvrılarak durursanız rahat edersiniz. İki bacağınızın arasına yumuşak bir yastık koymanız da iyi olur.
46- Doktorunuz mutlak yatak istirahati vermişse tavsiyesine uyun. Bu tedavi esnasında ağrınız artıyor, durumunuz kötüye gidiyorsa doktorunuza bildirin. Birkaç gün içinde iyileşirseniz yine doktorunuzu haberdar edin. Uzman doktor hastanın tedaviye vereceği cevaba göre bu süreyi artırıp azaltabilir. Zaten ilk birkaç gün sonrasında hastalığın genel seyri kendisini belli eder. Prensip olarak hasta becerebildiği anda normal yaşantısına dönmelidir. Kriter hayat kalitesidir. Lüzumsuz uzamış yatak istirahati de doğru değildir.
47- Yorgunluğa bağlı olarak beliniz ağrıyorsa usulüne uygun yapılan 10-15 dakikalık istirahat en iyi ilaçtır. Tam rahatlamak ve gevşemek için ayaklarınızı sandalyeyle yükseltirken boynunuzun altına da küçük bir yastık koyabilirsiniz.
48- Sırtüstü yatarken yüksek yastık kullanmayın.
49- Yatağınız bel hizasından itibaren kırılabiliyorsa 45 derecelik bir açı oluşturacak tarzda ayarlayarak sırtınızı dayar ve dinlenebilirsiniz. Böyle bir yatağınız yoksa iskemleyi devirerek arkalığın üzerine yastık koyup aynı şekilde dinlenebilirsiniz.
50- Bacaklarınız düz pozisyondayken, ayakta dimdik uzun süre hareketsiz kalmayınız. Münavebeli olarak bir ayağınızı öne doğru uzatıp pozisyon değiştirin veya yürüyün.
51- Sağlıklı iken düzenli olarak spor yapın. Yüzmeye önem verin, yürümeyi ihmal etmeyin.
52- Daha önce bel rahatsızlığı geçirmişseniz, güreş, boks, judo, futbol, basketbol gibi mücadele sporlarından ve halter, jimnastik, golf, tenis gibi uğraşlardan uzak durun. Bunların yerine yürüme ve yüzme gibi sporları tercih edin. Beli fazla eğmeden bisiklete binmek de faydalıdır.
53- Çocuklarınız hızlı gelişsinler diye onlara aşırı antrenman veya gereğinden fazla spor yaptırmayın.
54- Çocuklarınızı oturarak ders çalışırken öne veya yana eğik durmamaları konusunda onları sık sık uyarın. Masada uzun süre çalışması gereken kişilerin öne eğilmemeleri için çalışma yüzeyinin bir miktar eğimli olmasında yarar vardır. Masanızın altına da ayak dinlendirme basamağı koyunuz.
55- Raflardan kitap veya herhangi bir eşyayı alırken önce ayağınızın altına yükseltici bir şey koyunuz ve o eşyanın hizasına yükseldikten sonra alınız.
56- Çamaşır asarken yukarıya doğru uzanarak belinizi germeyiniz. İpin seviyesini boyunuza göre ayarlayınız.
57- Ayakkabınızı bağlamanız veya benzer bir hareket yapmanız gerekiyorsa, çömelerek veya yüksekçe bir cismin üstüne basarak yapın.
58- Yataktan kalkarken önce tam yan dönün, daha sonra ellerinizle yandan destek alarak oturur pozisyona geçin ve öyle kalkın. Yatmak için ise önce yatak kenarına oturun ve bacaklarınızı yukarıya çekerken gövdenizi yatağa uzatın.
59- Otomobil kullanırken koltuğunuz sert olsun, arkaya dayandığınızda koltuk belinizi desteklesin ve adeta kavrasın. Uzun yola çıkarken de belinizi ince bir yastıkla destekleyin.
60- Otomobile bindiğinizde koltuğunuzu pedallara yakın olacak şekilde ayarlayın. Dizlerinizin de kalçanızın biraz yukarısında durmasını sağlayın. Aksi halde beliniz rahat etmez.
61- Uzun süre araç kullanmayın. Şayet önünüzde kat edilecek çok uzun bir yol varsa sık sık mola vermeyi ve bu esnada biraz yürümeyi tercih edin.
62- Arabanızın bagajını boşaltırken de eşyaları öne, ileriye doğru uzanarak almayın. Önce bir ayağınızı tamponun üzerine koyun, sonra belinizi fazla eğmeden bagajı boşaltın.
63- Çocuklarınız okula giderken çantalarında mümkün mertebe az yük taşıtmaya çalışın. Bunun için sadece o günkü dersleri ilgilendiren kitap ve ders gereçlerini yanlarına almaları konusunda onları eğitin.
64- Ütü yaparken tek ayağınızın altına 15-20 santimetre yükseklikte bir cisim koyarak hafifçe yükseltin, belinizin rahatladığını göreceksiniz. Bir süre sonra basamağın üzerine öbür ayağınızı koyun.
frm47.com

65- Elektrikli süpürgeyle veya paspasla yerleri temizlerken öne doğru eğilmeyin ve belinizi dik bir pozisyonda tutmaya gayret edin. Bu nedenle uzun saplı süpürge kullanmak daha yararlı olacaktır. Bahçede çalışırken de uzun saplı aletleri tercih edin.
66- Yatağınız sert olsun. Yattığınız zaman vücudunuz yatağa gömülmesin. Vücudu değişik şekillere sokan, stabil olmayan yumuşak veya çöküntülü yataklar sağlıklı değildir. Altında sunta veya tahta olan yataklar ile üzerine yatıldığında omurganın fizyolojik kıvrımlarına uyum gösterebilen kaliteli ortopedik yatakları tercih edin.
67- Bilgisayar karşısında saatlerce hareketsiz veya uygun olmayan pozisyonda kalmak beli rahatsız eder. Bilgisayarda çalışırken başınız dik, beliniz ve kalçalarınız arka kısmı destekli, köprücük kemikleriniz yere paralel durumda olmalı. Gözleriniz ekranın üst düzeyi hizasına yakın konumda ve ekranı tam karşıdan görecek pozisyonda bulunmalı. Kollarınız rahat, önkol ve bilekleriniz aynı çizgi üzerinde yere paralel olmalı. Ayaklarınızı da bir destek üzerine koymanız daha iyi olur.
68- Daha önce bel rahatsızlığı geçirdiyseniz zıplama hareketi yapmayın ve yüksek bir yerden asla atlamayın.
69- Sağlıklıyken, günlük yaşantınızda tembel olmayın, hareketliliği tercih edin. Fazla harekete izin vermeyen iş ve hayat düzeni belinizi tehdit eder. Buna karşılık otobüs ya da metroda bir durak önce inmek, asansör yerine merdiveni kullanmak size çok şey kazandırır.
70- Yürürken veya ayakta dururken vücudunuzun dik bir pozisyonda olmasına özen gösterin. Ağırlığınızı her iki bacağınıza eşit olarak paylaştırın. Ayakta dururken her iki omuz ve kalçanızın aynı hizada olmasına dikkat edin. Doğru duruşta çene içeri çekilmiş, baş dik, sırt ve bel düzdür. Bu duruşta kulaktan yere indirilen dik çizgi omuz ve kalçanın ortasından ve ayak bileği önünden geçer. Ayakta dururken sırt kambur, bel çukur, karın öne sarkık, göğüs yassılaşmış ve çene öne çıkmış olursa bu yanlıştır. Böyle bir pozisyon bele rahatsızlık verirken iç organlar da basınç altında kalır.
71- İşyerinde devamlı oturarak çalışıyorsanız, bu nun beliniz için sakıncalı olduğunu biliniz. Bu nedenle ara sıra kalkıp dolaşınız. Çünkü oturur pozisyonda iken belinize binen yük, aya kta iken olduğundan belirgin şekilde daha fazladır. Hatta yapılan araştırmalarda günlük mesaisinin büyük bir kısmını oturarak geçirenlerde bel fıtığına yakalanma riskinin ayaktakilere oranla daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Oturarak çalışırken belinizi ince bir yastıkla desteklemenizde yarar vardır.
72- Sırtüstü yattığınızda veya bir halıya uzandığınızda bacaklarınızı dizlerinizden kırarak yukarıya doğru toplayın. Bu pozisyonda beliniz rahatlar ve ağrılarınız daha çabuk geçer.
73- Yan veya sırtüstü pozisyonda yatarak uyuyun. Yüzüstü yatmayın. Sırtüstü dümdüz uzanmak da doğru değildir.
74- Daha önce bel ağrısı tecrübesi yaşadıysanız testereyle odun kesmeyin. Şayet bu işlem esnasında alet takılırsa ileri ve geri doğru zorlayarak kurtarmaya çalışmayın.
75- İri cüsseli hayvanları yakalamak, yere yatırmak veya taşımak gibi zor bir işle meşgul olmak zorundaysanız tek başınıza çalışmayın. Bu işlemi birden fazla kişi beraberce yapın. İşi ehline bırakmak en iyisidir.
76- Saçınızı yıkarken öne doğru iki büklüm eğilmeyin. Yere diz çöktükten sonra dirseklerinizi küvetin kenarına dayayıp başınızı yıkayabilirsiniz. Daha da iyisi küvetin içine girip oturarak yıkanmaktır.
77- Bel rahatsızlığınız varsa kamyon, kepçe, greyder gibi belinizi sürekli sarsan iş makinelerini kullanmayın.
78- Koltukta kitap okurken sırtınız arkaya yaslanmış ve başınız dik pozisyonda olmalı. Baş ve boyun öne eğilmiş şekilde okumak beli de rahatsız eder.
79- Masaya veya herhangi bir yere dayanarak dinlenecekseniz beliniz çukur vaziyette olmasın. Kalça ve dizlerinizi bükerek kendinize daha rahat bir pozisyon verin.
80- Ayakta çalışırken ayağınızın altına alçak bir cisim çekin. Vücut ağırlığını zaman zaman bir bacaktan diğerine aktarın. Bulaşık yıkarken lavabonun altındaki dolabı açarak bir bacağınızı içeriye doğru sokarsanız rahat ettiğinizi göreceksiniz.
81- Çalışırken kendinizi aşırı yormayın. Bazen bir işten diğerine geçmek de dinlendirici olabilir.
82- Merdivenlerden inerken bastığınız basamaklara çok dikkat edin. Bazen son basamağa geldiğinizi sandığınızda bir basamak daha vardır ve siz farkında olmadan tüm vücudunuzla aşağıya doğru düşersiniz. İşte bu çok tehlikeli bir harekettir, bundan kaçının.
83- Tarlada, inşaatta, işyerinde, evde çalışırken veya kar kürerken beliniz aniden ağrımaya başladıysa geri kalan işi bitirmek üzere gayret sarf etmeyip hemen istirahata çekilin. Sert bir zeminde sırtüstü uzanıp dizlerinizi hafifçe bükerek bacaklarınızı yukarıya doğru toplamış vaziyette 15-30 dakikalık istirahat oldukça rahatlatıcı olur. Eğer bu süre sonunda iyiye gidiş yoksa doktorunuza müracaat edin. Hastalığınız esnasında istirahat süresinin uzun mu yoksa kısa mı olacağını önceden kestirebilmek çok zordur ancak manyetik rezonans görüntüleme metodu uzman doktora bu konuda bir fikir verir.
84- Sık sık eğilip bükülmenizi gerektiren bir iş yapıyorsanız belirli aralıklarla dinlenin. Bu dinlenme esnasında da belinizi aksi yönde esnetin.
85- Bebeğinizi beşikten veya yattığı yerden alırken ona doğrudan uzanmayın. Önce dizlerinizi kırarak çökün ve bebeğe yaklaştıktan sonra kucağınıza alın.
86- Bir yaşını geçmiş çocuklarınızı kucağınıza alıp sevmek için belinizden eğilerek ileriye doğru uzanmayın. Mutlaka dizlerinizi kırarak kucaklayın ve severken de yanınıza oturtarak veya beraberce yatarak sevin.
87- Beliniz ağrıyor ve özellikle de ağrı bacağınıza vurmaya başlamış ise vakit geçirmeden uzman doktora müracaat edin. Doktor olmayan kişilerle kaybedeceğiniz vaktin bazen telafisi mümkün olmayan zararlara yol açabileceğini unutmayın.
88- Kapı veya pencereyi açarken zorlanıyorsanız bu işi yapmak üzere daha güçlü bir kişiden yardım isteyin.
89- Karın kaslarının kasılmasıyla oluşan etki disk içindeki basıncı bariz miktarda azaltır. Günlük yaşantınız esnasında çeşitli yerlerde beklerken karnınızı içeri çekerek adalelerinizi gerin ve gergin vaziyette 10’a kadar sayarak soluk almadan öylece durun. Sonra yavaş yavaş gevşeyin. Soluk tutma süresini haftalar ilerledikçe giderek artırın. Karın kaslarınız kasılmış vaziyette soluk alıp vermeye alışın.
90- Bel fıtığının en çok etkilediği alanlardan biri de kişinin cinsel hayatıdır. Bu konudaki sıkıntılarınızı doktorunuza anlatmalısınız. O size cinsel perhiz ve aktif cinsel hayatınızın ne şekilde olacağı konusunda geniş bilgi verir. Ancak ağrının şiddetini koruduğu süreçte ve akut dönemlerde cinsel perhiz uygundur. Şikayetler gerileyip kişi kendini aktif cinsel hayata hazır hissettiğindeyse çiftlerin yan yattıkları pozisyon (erkek arkada) tercih edilmelidir. Hastalığı geçirmiş olan kişinin altta bulunduğu ve belini hafif bir yastıkla desteklediği pozisyon da nispeten tavsiye edilebilir.
91- Bel rahatsızlığı geçirmiş bir kişi olarak uçak biletinizi alırken ayağınızı rahatça uzatabileceğiniz bir yeri tercih ediniz. Uzun süreli yolculuklarda koltuğunuzu hafifçe arkaya yatırınız ve belinizi ince bir yastıkla destekleyiniz. Yolculuk esnasında sürekli oturmayıp ara sıra ayağa kalkarak bir miktar yürüyünüz. Yolculuk bitiminde valizlerinizi tekerlekli arabaya koyarak taşıyınız. Zaten valizleriniz tekerlekliyse problem olmaz. İmkan varsa sonunda sıcak bir küvete veya jakuziye girerek adalelerinizi rahatlatınız.
92- Belinizin ağrıdığı günlerde çevrenizdeki insanlardan yardım istemekten çekinmeyin. Evde eşiniz ve çocuklarınız, iş yerinde ise arkadaşlarınız rahatsızlığı atlatmanızda size yardımcı olabilirler. Arabanızı bile birkaç gün süreyle başka birileri kullanabilir. Her işi bizzat kendiniz yapmak zorunda değilsiniz.
93- Doktorunuzun verdiği ilaçları tavsiye edildiği gibi kullanmaya özen gösterin. Mide problemi veya herhangi başka bir yan etki ortaya çıkarsa doktorunuza bildirin.
94- Bel ve sırt ağrılarının bir kısmı günlük hayatta yaşanan stres, endişe, kızgınlık, kıskançlık, üzüntü ve bastırılmış öfke gibi duygular sonucunda ortaya çıkar. Devam eden bu tip duygular karşısında belirli bir çözüm ve rahatlama sağlanmazsa beyin vücudun herhangi bir bölgesinde ağrıyı başlatma komutunu sizden habersiz olarak verir. Böylece asıl meseleden kaçılarak ilgi başka tarafa çekilir. Bel de bu tip olaylardan sıklıkla nasibini alan bölgelerden biridir. Böyle bir mekanizmanın tuzağına düşmüş olan kişi minicik ağrılarını büyütür. Aslında bu şekilde çözülememiş duygusal problemlerden kaçılmaktadır. Doktora müracaat ettiğinizde yapılan tetkikler neticesinde ciddi bir hastalık teşhisi net olarak ortaya konamamışsa yukarıda anlattığımız mekanizma aklınıza gelsin. Bir taraftan asıl probleminizi bulup çözmeye çalışırken diğer taraftan telkinle hasta olmadığınıza kendinizi inandırıp “Hasta değilim!” deyiniz. Ağrılarınızın hafiflediğini hatta kaybolduğunu göreceksiniz.
95- Tedaviniz bitip yeniden iş hayatınıza döndüğünüzde faaliyetlerinizi yavaş yavaş arttırın. Hatta ilk birkaç gün yarım mesai ile yetininiz. Belinize aşırı yükleme yapmayınız. İş, aile ve sosyal hayatınızda bu kitaptaki öğütleri daima göz önünde bulundurunuz.
96- Alkol diğer birçok zararlarının yanı sıra kemik sağlığını da olumsuz yönde etkiler. Omur kemiklerindeki mineral kaybı ve sağlıksız yapı dolaylı olarak disklere etki eder. Alkol kullanmamaya özen gösterin.
97- Sigara içenlerin vücudundaki tüm hücreler yeterli oksijen alamaz. Bu olaydan kalp, akciğer ve beyin başta olmak üzere bütün organlar etkilenir. Omur kemikleri arasındaki diskler de oksijensiz ortamda daha kolay dejenere olur ve zamanla kendilerini tamir etme yeteneklerini kaybeder. Böylece bel fıtığı gelişmesi riski de artar. Sigara ayrıca öksürüğü başlatır. Öksürük ise dejenere olmuş ve zayıflamış disklerin üzerine aşırı bir basınç uygulayarak bazen bardağı taşıran son damla olabilir. Sigara içmeyin, içiyorsanız mutlaka bırakın. Gönüllü kuruluşlardan ve kendi doktorunuzdan da yardım alabilirsiniz.
98- Tek bir çeşit bel fıtığı olmadığı gibi, tek bir çeşit bel fıtığı tedavisi de yoktur. Öyle bir bel fıtığı vardır, yalnızca ilaç ve istirahat yeterli olur. Öylesi de vardır ki fizik tedavi ve diğer konservatif tedavi türleriyle iyileşir. Fakat bazı bel fıtığı hastaları da vardır ki mutlaka cerrahi girişim gerekir. Bu nedenle elindeki tek bir tedavi çeşidiyle tüm bel fıtığı hastalarını iyi ettiğini söyleyen şahıslara inanmayın. Sağlığınızı uzman doktorlara emanet ediniz.
99- Uzman doktor yaptığı muayene ve tetkikler neticesinde sizdeki bel fıtığının cerrahi girişim gerektirdiğine karar vermiş ise ameliyattan kaçmayın. Lüzumsuz kaybedilen zamanın bazen telafisi imkansız sonuçlara yol açtığını bilin. Prensip olarak cerrahi girişim son çaredir ancak yapılan bütün konservatif tedavilere rağmen iyileşme görülmüyor ve inatçı bir ağrı varlığını sürdürüyorsa cerrahiden çekinmeyin.
100- Her yere araba ile gitmek, televizyonu bile uzaktan kumanda ile açıp kapamak, sürekli oturarak çalışmak, kilo aldıracak her türlü besini umursamadan yemek doğru bir yaşantı değildir.
Gönderen Melike zaman: 16:50 1 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER

=MaGmA=
10-07-2008, 14:17
Aft ve Uçuk
Aft ağız içerisinde sıklıkla yanak ve dudak mukozasında, dil üzerinde, yumuşak damakta, farenkste, diş eti üzerinde görülen solgun sarı-kırmızı hale ile çevrili oldukça ağrılı ülserleşmiş lezyonlardır.
Toplumun %18-20 az ya da çok aft sorunu ile karşı karşıyadır. Bayanlarda daha sıklıkla rastlanır. Aft genellikle tek olarak seyretse de aynı anda birkaç bölgede birden görülebilmektedir.

Aftın oluş nedenini belirlemek için çeşitli araştırma yapılmıştır. Ancak aftın oluşumunu hızlandırıcı ve seyrini kötüleştirici birçok faktör saptanmasına karşın oluş nedeni tam olarak belirlenememiştir.

Bu nedenle aft oluşumunu hızlandıran ve iyileşmesini geciktiren faktörlerden bahsetmek mümkündür.


Aft oluşumunda hangi faktörler önemlidir?

STRES
Günümüzde migren, yüksek tansiyon ve gastrit gibi birçok hastalığın nedenleri arasında kabul edilen stres aft oluşmasının en önemli nedenlerinden birisidir. Hanımlarda premenstural gerginlik(adet öncesi dönem) de aft oluşumunu hızlandıran faktörlerdendir.

YİYECEKLER
Turunçgiller, sirke, turşu, patates cipsi, tuzlu ve baharatlı çerezler gibi ağız mukozasını tahriş edebilen yiyecekler aft oluşumunu hızlandıran önemli faktörler arasında sayılmaktadır.Bunların yanı sıra bazı bünyeler için alerjik olabilen kara buğday, çavdar, arpa, çikolata, fındık, kabuklu deniz hayvanları, soya, domates, bazı patlıcan, elma, incir, peynir gibi yiyecekle.de aft oluşumunu hızlandırırlar.

TRAVMA
Yanak dil dudak ısırma, sert yiyeceklerin tahrişi ve yumuşak olmayan diş fırçalama işlemleri ve iyi adapte olmayan protezlerin neden olduğu vuruklar aft için uygun zeminin oluşmasına yardımcı olurlar.

DİŞ MACUNU
Diş macunlarının temizleme özelliğini artırmak için köpük yapıcı olarak yapılarına katılan "sodyum lauryl sulhate" ( SLS ) mukoza hücrelerinin yıkımını artıran tahriş edici bir kimyasaldır. SLS bu özelliği ile aft oluşumu üzerine direkt etkili olan bir maddedir. Özellikle aft sorunu olan kişilerin kullanabilmesi için günümüzde daha az oranda (%1.25) SLS içeren diş macunları üretilmektedir. (Tom's of Maine Natural Toothpaste , Oral-B Sensitive Fluoride Toothpaste.)

SİSTEMİK HASTALIKLAR
Behçet Hastalığı: Genital ülser, konjuktivit, retinit, lokositoz gibi, birçok sistemik belirtiler yanında ağız içerisinde oluşan tekrarlayıcı aftlarla kendini gösteren bir hastalıktır. Birçok malign ve otoümmin hastalıklarla birlikte de tekrarlayıcı aftlar görülebilmektedir.

DİĞER NEDENLER
B12 vitamini ve demir noksanlığı,sigara içme, tütün çiğnemenin gibi alışkanlıkların de aft oluşumuna katkıda bulunan önemli faktörler olduğu bilinmektedir.
Gönderen Melike zaman: 16:44 2 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Diş Fırçalama Tekniği
Öncelikle fırça 45 derecelik bir açıyla dişe yaklaştırılmalı ve dişin eni doğrultusunda ileri-geri hareketlerle fırçalanmalıdır.

En son dişetinden aşağıya doğru bir süpürme hareketiyle işlem tamamlanır. Dişlerin iç yüzeyleri , özellikle ön bölgeler dar olduğundan fırça dik olarak sokularak fırçalanmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, bakteri plağı ve yiyecek artıklarının yoğun olduğu dişlerin arka yüzleri, arka dişler ve dil de temizlenmelidir.

Genellikle sadece ön dişlerin ön yüzeyleri fırçalandığından çürükler daha çok arka bölgelerde oluşmakta , diş taşları ise çok az fırçalanan alt ön bölgede olmaktadır.
Gönderen Melike zaman: 16:41 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
24 Eylül 2007 Pazartesi
Dünyanın Güzellik Sırları
İtalya:
Ninelerinin ve annelerinin eskiden sıkça uyguladığı ve kullandığı hintyağı cilt bakımı, şu aralarda İtalya'da yine popüler. Hintyağı özellikle saçları güçlendirmede ve cildi beslemede çok etkilidir.

Çin:
Bir-çay kaşığı biberiye yağı, bir fincan yeşil çayla karıştırılır. Bir süre beklenir ve en son saçlar durulanır. Saçlara doğal bir parlaklık verir. Güzellik kremlerinin bazılarının bileşiminde de bulunan ile yıkanan saçlar gürleşip güzelleşir. Ayrıca şampuanla yıkanmaktan yıpranan saçları canlandırır. Bir bez torbaya konulan biberiye yaprak ve taze sürgünleri banyo musluğunun altına asılarak üzerine sıcak su akıtılıp böylece doldurulan küvette banyo yapıldığında cildi derinden temizler, teni kayganlaştırır ve güzelleştirir. Çin beyaz çayı ise gençleştirici gizemi taşır! Gıda, sağlık ve kozmetikte yeni yeni popüler olmaya başlamıştır. Yaşlanma, kırışıklık ve sarkmalara karşı kullanılmaktadır. Cildi kuvvetlendirici, yeni cilt hücre yetişmeyi destekleyicidir. Çevre ve günlük cilt yıpranmalara karşı cildi koruyucudur. Pürüzsüz ve yumuşak bir deri oluşumunda etkin rol oynar.

Yunanistan:
Yunan gençleri, vücutlarını bebe yağı ile ovarak ölü deriyi kumsala bırakırlar. Ve denizde durulanırlar.
Polonya Balı, bir güzellik ürünü olarak cildi yumuşatmak ve parlatmak için kullanırlar. Bal cildin yorgun ve yıpranmış görüntüsünü alır ve geriye ışıl ışıl bir cilt bırakır.
frm47.com

Brezilya:
Brezilyalı kadınların güzellik sırlarıysa Brezilya'nın mükemmel plajlarında saklıdır. Çünkü dünyada en güzel kadınların güneşlendiği yer olarak nam salmış bu plajlarda, kadınlar avuç dolu kumlarla vücutlarını ovarlar ve bol bol güneşlenirler. Kumlar, selüliti gidermekte ya da sülülite karşı cilteki kan dolaşmını hızlandırmakta. Pürüzsüz bir cilte sahip olmak açısından faydası olan bu "kumla ovma"dan esinlenmiş olmalı ki, son zamanlarda, İngiltere'de bazı ticari firmalar tarafından kumların bu özelliğinden faydalanılarak kozmetik ürünleri piyasaya sürülmüş.

Hindistan:
Hindistan'da, her gece yoğurt ve bademden yapılan maskın yapılması zorunludur. On adet badem ezilir ve sonra yoğurtla karıştırılarak cilde sürülür. 25 dakika bekledikten sonra cilt temizlenir.

Avustralya:
Avustralya kızları, yalınayak yürümek ve ayak parmağını açan sandallet giymeyi severler. Ayaklarının pürüzsüz olması için avakado ile ovarlar. Avakodo kuru ciltlere yumuşaklık kazandırır.

İspanya:
İspanya'da gençler zaman zaman göz kapaklarını dinlendirmek içn patatesten yararlanırlar. Çok ince dilimler halinde kestikleri patatesi, 10 dakika boyunca gözlerde tutarlar.

Jamaika:
Karayip Adalarında, soyulmuş muz kabuklarını cilt bakımlarına uygularlar. Güneş yanıklarına karşıda iyi gelen muz kabuklarında, bazı proteinler sayesinde cilde yumuşaklık ve dirilik kazandırmaktadır.

Rusya:
Soğuk bir iklime sahip Rusya'da, gençler ciltlerini soğuktan korumak için kaliteli paltolar ve kotlar giymekteler. Ve özelikle sarımsak yağıyla ciltlerini sıklıkla ovarlar. Sarımsak antibiyotik, antiseptik özellikleri ile akneye karşı savaşırken antioksidan özelliği ile de cildi korur ve onarır. Ayrıca sarımsak suyu uçuğa iyi gelmektedir.

Japonya:
Japonya'da cilt bakımında kamelya yağı sıklıkla kullanılır. Beyaz kamelya ve fındık yağı cildi nemlendirmek, beslemek, yumuşaklık vermek için kullanırlar. Doğum sonrası oluşan cilt kırışıklıklarını gidermekte ve saçları gürleştirmekte kullanırlar.

Türkiye:
Türkiye'de, yeni yeni popüler olan kefir artık doğal güzellikte de kullanılmakta. Bir bakteri kültürü olan kefir, özelikle içerdiği etkin maddeleriyle cilde de faydalı olmaktadır.

İskandinavya:
İskandinav kadınları, güzel ciltlerini korumak için saf memba sularından istifade ederler. Her gün en azından 1.5 litre buz gibi memba madensuyuyla, yüzlerine 15-20 kere yıkarlar. Bu ciltlerine canlılık verir. Pahalı losyonlara ihtiyaç duymadan, buz gibi bu memba sularıyla da ciltlerini diri tutabilmekteler.

Gönderen Melike zaman: 14:57 1 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
40 Yaş Altı Sigara Kullanıcıları DİKKAT!
Dünya Sağlık Örgütü, 40 yaşın altındaki sigara tiryakilerini uyardı. Buna göre, genç tiryakiler sigara kullanmayan yaşıtlarına göre 5 kat daha fazla kalp krizi riski taşıyor.

BBC’den yayınlanan habere göre, Dünya Sağlık Örgütü ile çeşitli ülkelerin sağlık kurumlarının işbirliği ile yapılan araştırmalarda, 21 ülkedeki 33 ve 64 yaş arasındaki kişilerin kalp krizi riskleri değerlendirildi.

Avrupa, Çin, Avustralya, Yeni Zelanda ve Kuzey Amerika merkezli olarak yürütülen araştırmalarda, 1985 ve 1994 yılları arasında kalp krizi geçiren ancak ölmeyen toplam 23 bin kişiye rastlandı.

Bu sayının 4/5′inin ise 35-39 yaşları arasında olan sigara tiryakileri olduğu tespit edildi. Bu saptamayla 35-39 yaş arasındaki tiryakilerin, sigara kullanmayan akranlarına göre 5 kat fazla kalp krizi riski taşıdığı belirlendi. Bu oranın erkeklerde ve kadınlarda hemen hemen aynı olduğu ifade ediliyor.
Gönderen Melike zaman: 11:17 1 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Ortakulak Rahatsızlıkları


Akut Otitis Media:
Genellikle bir üst solunum yolları infeksiyonunu takiben infeksiyonun orta kulağa ilerlemesi sonucu akut orta kulak infeksiyonu gelişir. Genel hastalık belirtilerinin yanında kulak ağrısı ve işitmede azalma bulunur. Östaki tüpünün tam gelişmemesi sonucu çocuklarda daha sık görülen bu hastalık iyi tedavi edilmezse ilerler ve orta kulakta infeksiyon (iltihap) birikir. Daha ileri aşamada ise kulak zarı delinerek iltihaplı bir akıntı oluşur. Uygun bir tedaviyle tamamen iyileşebilen bu infeksiyon iyi tedavi edilmediğinde veya çok şiddetli bir infeksiyon varlığında kulak zarındaki bu delik kalıcı hale gelebilir. Böylece zaman zaman iltihaplı akıntı ile karakterize kronik orta kulak infeksiyonları (kronik otitis media) gelişir.


Kronik Otitis Media:
Kulak zarında delinme ve iltihaplı kulak akıntısı ile karakterize infeksiyonlar yıllar sürebilir ve ilaç tedavilerine direnç gösterirler. İnfeksiyon ilerleyerek orta kulağın tamamına, kafa kemiklerine, boyuna, beyine ve yüz siniri gibi önemli sinirlere yayılabilir. Bu durumda yüz felci, menenjit ve beyin apseleri gibi komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Kronik otitlerin kesin tedavisi cerrahidir. Yapılan ameliyatla infekte bölgeler temizlenir ve kulak zarındaki delik bir yama ile kapatılır. (timpanoplasti ameliyatı).


Efüzyonlu (Seröz) Orta Kulak İnfeksiyonları:
Orta kulak içerisinde kulak kemikçikleri (örs, çekiç ve üzengi) olan hava ile dolu bir boşluktur. Bu kemikçiklerin sesi iletebilmesi için orta kulak boşluğunda sıvı olmamalı ve içerisindeki hava basıncının dengeli ve dış basınca uyumlu olması gerekir. Bu basınç ayarlamasını geniz ve orta kulak arasında bağlantıyı sağlayan Östaki tüpü yürütür. Östaki tüpünün bazı nedenlerle (genizeti ve infeksiyonlar gibi) işlevini görmemesi sonucu orta kulakta basınç bozularak kulak zarında çökme ve orta kulak boşluğunda sıvı birikmeye başlar. Bu sıvı zamanla koyulaşır ve yapışkan bir hale gelerek kemikçiklerin hareketini engeller. Böylece bir işitme kaybı ortaya çıkar.
Gönderen Melike zaman: 11:12 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
23 Eylül 2007 Pazar
Andropoz
Yaşa bagli degisimler sunlardir;

Testislerde küçülme ve sertlesme ( testosteron azalmaz )
Ereksiyonda güçlük, oldugunda uzama
Yavas ve güçsüz meni çikarma Bu degisimleri etkileyen en önemli faktörler ise söyle siralanabilir ;
Vücut degisimleri, kas gücünde azalma, çabuk yorulma
Kalp-damar hastaliklari
Solunum sistemi hastaliklari
Seker hastaligi
Dejeneratif eklem hastaliklari
Prostat hastaliklari, operasyonlar
Kullanilan bazi ilaçlar ( tansiyon, depresyon vb.)
Alkol, sigara
Basarisizlik korkusu
Cinsel iliski sirasinda ölme korkusu
Monotonluk
Beklentilerin azalmasi
Toplumun yasli cinselligini yok farz etmesi
Kendine ait bir mekana sahip olamama
Sosyo-ekonomik güçlükler

Hanimlarda oldugu gibi hormon tedavisine gerek yoktur çünkü üretim azalmamistir. Ancak genel saglik sorunlarinin yaninda özellikle damar hastaliklarina bagli olarak gelisen sertlesme problemi ve prostat büyümesine bagli idrar sikintilari nedeniyle düzenli hekim kontrolleri gereklidir.

Eger sertlesme olamiyorsa, günümüzde çok çesitli ve güvenli penil protezler (mutluluk çubugu) basit operasyonlar ile uygulanabilmektedir.

Prostat büyümesi önemlidir çünkü idrar yolunu tikayarak çok rahatsiz eder. Bu durumda kolay ancak dikkatle gerçeklestirilen operasyonlar basari ile yapilmaktadir. Bu operasyonlardan sonra sertlesme biraz güçlesmekte, meni çikarma islevi son bulmaktadir.
Gönderen Melike zaman: 16:57 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, İLİŞKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER

=MaGmA=
10-07-2008, 14:18
Dirsek Kararması
Dirseklerimde kararma var. Nasır tutmuş gibi görünüyorlar. Ne yapmamı önerirsiniz?

Eklem yerlerinde nasırlaşan ve rengi kararan cilt, sindirim bozukluğuna işaret edebilir. Bu yüzden bir tutam maydanozu 5 dakika kaynatıp, her gün bundan için.
Bu arada kese yapmanız ve limonla ovmanız da gerekiyor. Tüm bu işlemlerden sonra limon suyu ve limon yağını karıştırıp dirseklerinize sürün.

Suna Dumankaya
Gönderen Melike zaman: 11:44 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Sinüzit
Burun çevresindeki sinüs adı verilen boşlukların iltihaplanmasına sinüzit adı verilir. Sinüsler burnun her iki yanında ve 4 ayrı isimde bulunurlar. Burnun hemen yan taraflarında bulunan ve sinüslerin en büyüğü olan sinüs maksiller sinüs' tür. Bunun dışında burnun üst tarafında, alın kemiği içide bulunan sinüse frontal sinüs, burnun arka ve üst tarafında bulunan ve orta hatta tek olan sinüse sfenoid sinüs denir. Ayrıca burnun yan ve üst taraflarında bir çok küçük boşluktan ibaret bölümlere de etmoid sinüs denir. Bütün bu sinüsler bir delik aracılığı ile burun içine açılırlar. Buruna açılan bu delikler sinüslerin havalanmasını da sağlarlar.

Sinüsler Ne İşe Yarar:
Aslında bu sinüslerin fonksiyonları tam olarak aydınlatılmış değildir. Ancak sesin resonansının sağlanması, solunum havasının nemlendirilmesi ve ısıtılması ile zararlı partiküllerin tutulması gibi görevleri vardır. Ayrıca baş ağırlığının azaltılması işine de yararlar. Bütün sinüslerin içini döşeyen mukoza hergün belli oranda salgı yaparlar. Bu salgılar burun içine dökülerek oradan da boğaz ve mideye giderler.

Sinüsler Herkeste Var mıdır :
Her erişkinde sinüs mutlaka vardır. Ancak sinüslerin gelişimi zaman alır. Doğumda sadece maksiller ve etmoid sinüsler mevcuttur. Onlarda filmlerde bile görülemeyecek kadar küçüktürler. Maksiller sinüs 3 yaşında anlamlı büyüklüğe gelir ve ancak puberte çağında erişkindeki boyutuna ulaşır. Frontal sinüs doğumda yoktur. 6 yaşında filmlerde görülebilecek boyuta gelir. Yine puberte çağında erişkin boyutuna ulaşır. Etmoid sinüsler doğumda var olmasına rağmen giderek büyür ve 12 yaş civarında erişkindeki boyutuna ulaşır. Sfenoid sinüs doğumda yoktur. 5 yaşından itibaren gelişimi hızlanır ve puberte çağında erişkin boyutuna ulaşır. Sinüslerin büyüklüğü kişiye göre değişir. Frontal sinüsün hiç olmaması seyrek görülen bir durum değildir.

Sinüsler Nasıl İltihaplanır:
Burun ve sinüsler; bakteri ve virüslerin sık sık yerleşip iltihap yaptığı bölgelerdir. Bu bölgelerde her zaman iltihaba yol açacak bakteri ve virüs bulunur ancak normal çalışan bir sinüste iltihap her zaman olmaz. Eğer sinüsün normal çalışmasına engel olacak bir durum varsa kolaylıkla sinüs iltihabı (sinüzit) gelişir. Bakteri ve virüs dışında nadiren de olsa mantarlar da iltihap yaparlar. Sinüzit en çok nezle, grip gibi üst solunum yolu infeksiyonları sonrası gelişir. Bu tür infeksiyonlarda sinüslerin burun içine açılan delikleri ödem nedeniyle kapanır ve sinüs salgıları burun içine boşalamaz. Ayrıca sinüslerin havalanması da bozulur. Bu durumda sinüs içerisinde kolayca iltihap gelişir. Bunun dışında sinüs ağızlarını tıkayan alerji, burunda kemik eğriliği, et büyümesi, yabancı cisim, geniz eti gibi durumlar da sinüzit gelişmesini kolaylaştırır. Vücut direnci başka sebeplerle düşük olan kişiler daha kolay sinüzit geçirirler.

Kaç Tür Sinüzit Vardır:
Sinüzit genel olarak akut ve kronik (müzmin) olarak ikiye ayrılır. Akut sinüzit yeni oluşan sinüzit anlamına gelir. Uygun tedavi edildiğinde tamamen iyileşir. Ancak kronik sinüzit sinüslerde sürekli bir iltihap anlamına gelir ve tedavisi de zordur. Birçok kez ameliyat gerektirir.

Sinüzitin Belirtileri Nelerdir:
Akut ve kronik sinüzitin belirtileri biribirinden farklıdır. Akut sinüzitte şikayetler daha şiddetlidir. Hastayı en çok rahatsız eden şikayetlerden biri ağrıdır. Bu hangi sinüsün iltihaplandığına göre baş ağrısı, yüz ağrısı, göz çevresinde ağrı şeklinde olur. Genellikle öne doğru eğilmekle artar. Ayrıca burun tıkanıklığı, burun akıntısı, koku duyusunda azalma, geniz akıntısı, ateş, çene ve dişlerde ağrı, ağız kokusu, burun kanaması, göz kapakları ve yüzde şişme gibi belirtiler olur. Öksürük hem akut hem de kronik sinüzitin belirtisidir. Kronik sinüzitte şikayetler daha uzun süreli olmasına rağmen daha hafiftir. Ağrı daha seyrek hatta bazen yoktur. Hastayı en çok geniz akıntısı ve buna bağlı boğaz ağrısı ve öksürük rahatsız eder. Bunun dışında yine burun tıkanıklığı, yüzde dolgunluk hissi ve ağız kokusu olur. Kronik sinüziti olan hastalar bazen akut dönemler yaşayabilirler.

Muayenede Ne Görülür:
Sinüzitli bir hastanın muayenesinde en çok görülen bulgu, burun içinde iltihaplı akıntı, ödem, boğaza doğru akıntı ve yüzde hassasiyettir. Bu gibi bulguların görüldüğü ve sinüzitten şüphelenilen hastalara uygun tetkikler yapılır. Ancak hastanın muayenesinde çok belirgin bir bulgu olmadan da sinüzit olabileceği akılda tutulmalıdır.

Teşhis Nasıl Konur:
Hastanın şikayetleri ve muayene bulgularına göre sinüzit düşünülse bile kesin teşhis radyolojik olarak yani çekilen filmlerle konur. Bunun için en çok çekilen film Waters filmi denilen ve daha çok maksiller sinüsü inceleyen bir filmdir. Diğer sinüsler içinde değişik açıdan çekilen filmler vardır. Ancak bu çekilen normal filmler pratikte faydalı olmasına rağmen yanılma payları az değildir. Bu amaçla özellikle tedaviye cevap vermeyen veya ameliyat düşünülen hastalarda mutlaka bilgisayarlı tomografi çekilmelidir. Bilgisayarlı tomografi burun içi ve sinüsler hakkında bize çok faydalı bilgiler vermektedir.

Sinüzitin Ne Gibi Tehlikeleri Vardır:
Sinüzit uygun antibiyotik ve yardımcı ilaçlarla veya gerektiğinde ameliyatla tedavi edildiğinde ciddi problemlere yol açmayan bir hastalıktır. Ancak iltihabın yayılmasına bağlı bazı komplikasyonlar gelişebilir. Bunlardan en önemlileri iltihabın göz çukuru içine yayılması ve körlüğe kadar gidebilen hastalıklar, beyin zarına veya beyin içine yayılarak abse oluşması, iltihabın sinüs içinde abseleşmesi ve kemik iltihabı sayılabilir. Bu tür durumlar oluştuğunda tedavi daha ciddi yapılmalıdır ve ilaç tedavisiyle birlikte ameliyat gerektirir

Nasıl Korunabilirim:
Hastaların sinüzit olmamak veya olunursa kolay tedavi edilebilmek için dikkat edebilecekleri birkaç şey vardır. Bunun için soğukta kalmamak, saçların ıslak kalmaması, yaşadıkları ortamın nemi ve ısısının uygun olması, sigaranın dumanında dahi kalınmaması,alerjiye yol açabilecek toz, duman veya diğer irritan maddelerden uzak kalınması gibi önlemler alınabilir.

Nasıl Tedavi Edilir:
Sinüzit tedavisinde amaç bakterilerin yok edilmesi ve sinüslerin buruna açılan deliklerinin açılmasını sağlamaktır. Bu delikler açılmazsa sinüs iltihapları yok edilemez. Bakterilerin yok edilmesi antibiyotikler olur. En çok sinüzite sebep olan bakteriler hesaba katılarak antibiyotik seçilir. Antibiyotik seçimi için kültür ve antibiyogram yapılması çok seyrek başvurulan bir yöntemdir. Antibiyotik tedavisi en az 10 gün hatta bazen 15-20 gün sürmelidir. Bunun dışında sinüs deliklerinin açılması için dekonjestan amaçlı kullanılan tablet ya da spreyler, ağrı kesiciler ve sinüzite yardımcı olan alerji gibi durumlar varsa bunlara uygun ilaçlar verilir. Dekonjestan spreyler 5 günden fazla kullanılmamalıdır. İlaçlara cevap alınmayan durumlarda sinüziti kolaylaştıran başka faktörlerin varlığı araştırılır ve uygun şekilde tedavi edilir. Ancak bazen ameliyat gerekebilir. Kronik sinüzitlerde de yine önce ilaç tedavisi uygulanabilir. Ancak sık sık alerji ya da kemik veya et gibi bir anatomik problem olduğu için ameliyatla tedavi gerekli olmaktadır.

Hangi Durumlarda Ameliyat Gerekli Olur:
Akut sinüzitler genellikle ilaç tedavisine yanıt verdikleri için ameliyata nadiren ihtiyaç duyulur. Ancak kronik sinüzitlerde, burunda et veya kemik eğriliği ( deviasyon ) bulunması gibi durumlarda ya da komplikasyon gelişen vakalarda sinüzit ameliyatı gerekir.

Ameliyat Nasıl Yapılır:
Sinüzit için yapılan ameliyatlar son yıllarda çok ilerlemiştir. Bu ilerlemenin en önemli sebebi endoskop denilen ve burun içine sokulan bir kamera aracılığı ile monitörden ameliyat yapmaya imkan veren cihazların kullanılmaya başlanmasıdır. Endoskopik yöntemle (görüntülü muayene ve ameliyat) hem burun içi gibi dar ve karanlık bir yerde çalışmak kolaylaşmaktadır hem de sinüzite yol açan asıl faktör düzeltilip diğer sağlam bölgelere dokunulmamaktadır. Bu ameliyat hem lokal hem de genel anestezi ile yapılabilir. Ameliyatta en önemli amaç, sinüz ağızlarının açılmasını sağlamak ve sinüslerin içini temizlemektir. Genellikle sadece burun içinden girmek yeterlidir. Bazen maksiller sinüse girmek için dudak altından çalışmak gerekebilir. Bu yöntemle burun içindeki et, kemik eğriliği gibi diğer hastalıklar da tedavi edilebilmektedir. Ameliyattan sonra hekimin tercihine göre burun içine tampon konabilir.

Ameliyatın Ne Gibi Komplikasyonları Vardır :
Anestezi komplikasyonları dışında endoskopik ameliyatta en sık görülen problem kanamadır. Bu bazen cerrahın çalışmasını engelleyecek kadar şiddetli olur ve ameliyatta asıl amaç kanamayı durdurmak haline gelir. Bunun dışında burun ve sinüslerin çevresinde önemli organlar bulunduğu için ciddi komplikasyonlar gelişebilir. Bunlar arasında göz çukuru içine girilerek göz küresi ve sinirinin zedelenmesi, beyin zarının delinerek beyin sıvısının burun içine akması, beyine giden büyük damarların yaralanması, beyin absesi gibi ciddi problemlerin yanı sıra bazı küçük ve daha sonra tedavi edilebilen komplikasyonlar da vardır.

Ameliyattan Sonra Nelere Dikkat Etmeliyim :
Endoskopik yöntemle yapılan ameliyattan sonra en önemli konu pansumanların uygun yapılmasıdır. Sinüzit ameliyatında pansuman burun içinin uygun şekilde temizlenmesi anlamına gelir. Bunun için başlangıçta birkaç günde bir daha sonra daha seyrek olarak doktorunuza gitmeniz gerekecektir. Kaç günde bir temizlenmesi gerektiği ameliyatın seyrine ve doktorun tercihine göre değişir. Doktorunuz her pansumandan sonra bir sonraki görüşme zamanını söyleyecektir. Hasta kendisi burun içini serum fizyolojikle yıkayarak yapışma ve birikintileri önlemeye çalışabilir.

Ameliyattan Sonra Sinüzitim Tekrarlar mı :
Endoskopik yöntemle ameliyat yapılmaya başlandıktan sonra sinüzitin tekrarlama oranı son derece düşmüştür. Ancak yine de özellikle alerjinin rol oynadığı sinüzitlerde tekrar problem oluşması görülebilir. Alerji toplumumuzda sanıldığından çok daha sık görülmektedir.

www.kbbhastanesi.com
Gönderen Melike zaman: 11:28 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
21 Eylül 2007 Cuma
Zona Hastalığı
Normal sağlıklı kişilerde ve gençlerde nadir görülen artan yaşla birlikte görülme sıklığı artan bu hastalık,kişinin yaşam kalitesini bozan bir virüs hastalığıdır. Günümüzde çok sık görülür ve tedaviye rağmen tekrarlama eğilimi sıktır.

Bu hastalık genelde çocukluk çağında su çiçeği virüsünün (mikrobunun)sinirlere yerleşerek yıllar sonra kendiliğinden büyük bir nedenle de vücudun savunma mekanizması bozulunca tekrarlayan bir hastalıktır.

Daha çok kişinin göğüs ve sırt bölgelerinde görülür. Ender olarak boyun,bel ve baş bölgesinde de görülebilir.Bu hastalık döküntülü bir hastalıktır. Bu döküntüler aşırı ağrılı ve dokunmaya çok hassastır. Hastada ender de olsa ateş ve halsizlik olabilir. Döküntüler yaklaşık 10 gün sonra kabuklanır. Sağlıklı kişilerde 2-3 hafta içinde lezyon kayıp olur. Bazen döküntüler uzun süre etkisini gösterebilir.

Bu hastalığın en rahatsız edici yanı çok şiddetli batıcı ve yanıcı ağrı dokunmakla artan hassasiyettir. Bazen döküntü iyileştikten sonra da uzun süre bu ağrılar devam eder. Bu durumu post herpetik nevralji denir.

Bu hastalık sadece ağrı yapmaz.Kişinin hayatını ve hayati organlarını etkileyen hasarlara da sebep olabilir.

Örneğin baş bölgesinde en çok göz tutulur. Önlem alınmazsa körlüğe gidebilen durumlar olur.

Yine bazen bu hastalıktan dolayı felç gelişebilir. Özellikle döküntünün olduğu ilk 3 ile 5 hafta arasında felç geçirme olasılığı vardır. Bu felç kas güçsüzlüğü şeklindedir.

Bu hastalık sinir sistemini etkileyen ve büyük oranda da orta ve daha çok ileri yaşta görülen bir hastalıktır. Çok basit izah edersem çocukluk çağında bu su çiçeği geçirildiği zaman bu hastalığa sebep olan mikrop sinirlere yerleşir ve ileriki dönemlerde vücut direnci düşünce aktif hale gelir ve hastalık oluşur. Tedaviyle hastalık belirtileri geçer. Fakat vücut direnci düşünce tekrarlama,vücut direncini düşüren en önemli etken aşırı üzüntü,kronik depresyon gibi sinir sistemini zarara uğratan etkenlerdir. Bunun yanında vücut direncini düşüren diğer hastalıklarda (diabet ..vs) bu hastalığın açığa alınmasına neden olur. Bunun için hastalığın tedavisinde hastalığa yol açan mikroba karşı yapılacak tedavinin yanında vücut direncini düşüren etkenlerde mücadele etmek gerekir. Örneğin;depresyonu olan hastanın tedaviye paralel bu durumunun düzeltilmesi gibi.

Tedavide klinik tablonun ağırlığına göre ağızdan veya damardan mikroba karşı olan ilaçlar ve ağrıya yönelik tedavi yapılır. Tedavinin yanında en önemli yapılması gereken vücut direncini arttırmaya yönelik destek tedavisidir. Hastalığın tekrarlamaması için vücut direncinin arttırmak hastalığa yol açan mikrobun yok oması veya inaktif hale gelmesi gerekmektedir. Moral ve vücut direncinin iyi olması bu hastalık için çok önemlidir.

HASTALIĞIN NEDENİ NEDİR ?
Su çiçeği geçiren herkes zona hastalığına yakalanabilir. Çünkü bu iki hastalığa sebep olan virüs aynıdır. Bu virüs insan vücuduna ilk girişinde su çiçeği hastalığına sebep olur. Su çiçeği geçiren kişilerdeki virüs sinir hücrelerinin köklerinde yerleşir. Uzun yıllar hiçbir belirti ve rahatsızlık yapmadan sinir köklerinde kalabilir. Uygun ortam bulduğunda virüs aktive olarak zona hastalığını yapar.

VİRÜSÜN AKTİVE OLMASINA SEBEP OLAN NEDİR?
Temel olarak virüsün aktive olmasında etkili olan sebep vücutta ‘’hastalıklara karşı koyma gücünde’’ (dirençte) meydana gelen azalmalardır. Direncin azalması ile virüs bulunduğu yerde üremeye, sinir kökünden sinirlerin dallarına doğru yayılmaya başlar ve deriye kadar ulaşarak belirtileri oluşturur. Direnç düşmesinde stres, aşırı yorgunluk, yaşlılık, vücuttaki yaralanmalar en sık görülen sebeplerdir. Hastalığın beklenenden şiddetli ve yaygın olduğu durumlarda direnç düşmesinin habis (malign) hastalıklar, AİDS hastalığı, kanser ilaçları ( kanser kemoterapisi ) ve ışın tedavisi (radyoterapi) ile de ilgili olabileceği hatırlanmalıdır.
frm47.com

ZONA HASTALIĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?
Belirtiler vücutta orta hattın sağ veya sol tarafında kuşak gibi vücudun tek tarafını saran veya bir hattı izleyen bir alanda gelişen ağrı, iğnelenme, hassasiyet gelişimi ile başlar. Beraberinde hafif ateş ve başağrısı da görülebilir.
Genelde 1-3 gün içinde aynı alanda kızarıklık, kabarcık gelişimi meydana gelir. Bölgedeki kabarcıklar birbirine bitişik içi su dolu hale gelirler (vezikül). Zamanla içi irin dolu hale gelebilirler. Kabarcıkların üzeri açıldığında kurur ve üzeri kabukla kaplanır. İlk oluşumlarından itibaren bu kabarcıkların geçiş süresi 2-3 hafta arasındadır. Ancak ağrı daha uzun süre içinde iyileşmektedir. Bazı hastalarda sadece derideki belirtiler veya sadece ağrı gelişimi ile zona geliştiği görülmüştür.

NE KADAR DEVAM EDER?
Hastalığın deride oluşturduğu kabarcıklar 2-3 hafta içinde iyileşmektedir. Ancak ağrının geçme süresi daha uzun zaman içinde olmakta, bazen kalıcı olabilmektedir.

VÜCUTTA HANGİ DOKU VE ORGANLARA YAYILIR?
Zona hastalığı deri üzerinde görüntüleri ile tanı konan bir hastalıktır. Saçlı deriden ayak ucuna kadar her yerde belirtileri olabilen hastalık en çok göğüs, kalça ve yüzde görülmektedir. Ancak hastalığa dahil olan sinir köklerine göre deri dışında da belirtiler olur. Yüzde meydana gelen zonada ağız içinde kabarcıklar olabileceği akılda tutulmalıdır. Yüzdeki hastalık gözde de virüs yerleşmesine sebep olabileceği için doktorunuz sizi göz doktoru muayenesi için yönlendirecektir.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ VAR MIDIR?
Zona hastalığı bir kaç hafta içinde kendiliğinden iyileşir. Verilen tedavinin amacı hastanın bu süreyi rahat geçirmesi ve başka istenmeyen hastalıkların gelişmemesidir. Ağrı kesiciler, sulu pansumanlar hastayı rahatlatmak için kullanılmaktadır. Sulu pansumanlar kabarcıkların hızla kurumasına yardımcı olur. Bazı hastalarda ağızdan alınan ‘’asiklovir’’ veya ’’valasiklovir’’ içeren kapsüllerin kullanılması doktor tarafından önerilebilir.
Bu ilaçların kullanımında tedaviye ne kadar erken başlanırsa başarı o kadar iyi olur. Yaygın hastalığı olanlarda, göz tutulumu olanlarda ve ağrısı fazla olanlarda kortizol içeren ilaçlar kullanılabilir. Zona sonrası ağrısı gelişen hastalarda antidepresan ilaçlar ve ağrı kesiciler kullanılabilinir.

Nörolog Doç. Dr. Serdar Dağ
Gönderen Melike zaman: 16:18 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Parfüm Kullanımı
Parfüm kullanmanın altın kuralı: çok fazla parfüm kullanmayın. Bir odaya gireceğiniz zaman, parfümünüz sizden önce girmesin...

Parfümleri nabzınızın attığı yerlere, yani bileklerinize, boynunuza, göğüslerinizin arasına, kulaklarınızın arkasına, hatta dirsek ve dizlerinizin arkasına, ayak bileklerinize, baldırlarınızın iç kısımlarına sıkınız. Buralarda kanınız derinizin üst kısmına yakın olduğunundan, bu bölgeler daha sıcaktır ve parfümünüzün daha iyi yayılmasını sağlayacaktır.

Coco Chanel diyor ki: "Parfümünüzü öpülmek istediğiniz yerlere sıkınız". Dikkate almaya değer...
Parfümü yaklaşık 30 cm. uzaklıktan sıkınız. Estee Lauder tarafından önerilen diğer bir yöntem de, parfümü havaya sıkmak ve oluşan parfüm bulutunun içine girmek...

Ayrıca saçınızı fırçalamadan önce saç fırçanıza bir miktar parfüm sıkmanızı öneririz.

Parfümü kıyafetlerinize sıkmayınız. Parfümün içerisindeki yağlar özellikle ipek gibi hassas kumaşlarda lekeye sebep olabilir. Parfümleri sadece vücudunuza, kokunun gelişebileceği yerlere sıkınız. En iyisi, parfümü giyinmeden önce kullanmaktır.

Eau de toilette türü parfümler yaklaşık 4 saat, eau de parfum türleri ise 8 saat kadar üzerinizde kalır (Bir parfümün yağ oranı ne kadar yük****e, kokusu o kadar kalıcıdır).

Parfümünüzün kokusunun vücudunuzda daha kalıcı olması için, parfümü sürmeden önce aynı markaya ait vücut losyonu, nemlendirici, pudra gibi yan ürünleri kullanınız, parfümü bunun üzerine sıkınız. Bu ürünlerin içerisindeki yağlar, parfümü tutarak daha kalıcı olmasını sağlayacaktır.

Parfümler kuru ve açık renkli ciltlerde daha az kalıcıdırlar (Parfümler bu cilt tiplerinde daha uçucu olurlar). Bu yüzden ğparfümler kuru ciltlerde daha sık tazelenmeli ve yan ürünlerle birlikte kullanılmalıdırlar.

Parfümü şişesinden parmağınızla sürmeyiniz. Derinizdeki yağ, şişenin içerisine girerek parfümünüzün kokusunun bozulmasına sebep olabilir. Bu yüzden püskürtmeli parfümleri tercih edin, ya da bir parça pamuk üzerine döktükten sonra üzerinize uygulayın.

Gönderen Melike zaman: 16:08 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
20 Eylül 2007 Perşembe
Kabızlık İçin Öneriler
Gerekli olanlar:

Keten tohumu (çekilmiş, toz), sinemaki, rezene, anason. Kullanılışı: Bir su bardağı kaynar su içerisine 5-6 yaprak sinemaki yaprağı, birer çay kaşığı anason ve rezene havanda ezilerek koyulacak. 15 dakika demlenerek aç iken günde 1-2 bardak içilecek. (sinemaki miktarını artırmayınız, bağırsak tembelliği yapabilir)

Günde 1 defa aç iken bir yemek kaşığı keten tohumu tozu su ile içildiğinde de bağırsakları çalıştırmaktadır. Yan etkisi yoktur. Günde 3 yemek kaşığı yenebilir.

Ayrıca kayısı, erik, incir kurusu veya tazesi öğün aralarında yendiğinde bağırsakların çalışmasını hızlandırır. Çay, kahve, kola, muz, çikolata, bira ve şarap kabız olmanızı kolaylaştıran yiyeceklerdendir.
Gönderen Melike zaman: 21:29 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
18 Eylül 2007 Salı
Zeytinyağı Güzelliktir
-Beyaz dişler için: Dişetlerinizi zeytinyağı ile çalkalayınız ve uzunca bir süre ağızınızda tutunuz.
-Parlak ve yumuşak saçlar için: Bir yumurta sarısını, 1 kaşık zeytinyağı, 1 limonun suyu ve yarım bardak bira ile karıştırınızve saçlarınıza uygulayınız. Bir süre bekleyiniz. sonra da başınızı sabun yada şampuanla yıkayınız. 2 kahve kaşığı zeytinyağı, 1 kaşın ricin ve 10 damla kekiközünden hazırlanan bir karışım yapabilir saçlarınıza friksiyon ile uygulayabilir, saçlarınızı parlaklaştırabilirsiniz.
-Kepeğe karşı: 20 gr. risin, 20 gr. kolonya ile 150 gr. zeytinyağını karıştırıp saçlarınıza friksiyon yapabilirsiniz.
-Kuru cildi nemlendirmek için: Sızma zeytinyağı ile iyice ezilmiş avakado meyvası hamurunu yüzünüze sürüp 10-15 dakika bekletiniz. Sonra yüzünüzü yıkayınız.
-Yüz kırışıklıkları için: Haftada 2 kez, yatmadan önce zeytinyağı ve limon karışımı ile yüzünüze masaj yapabilirsiniz.
-Kol ve Bacaklara yumuşaklık kazandırmak için: Kalın tuzla karıştırılmış zeytinyağı ile masaj yapınız, sıcak su ile yıkayınız.
-Güneş yağına karşı saf zeytinyağını sürebilirsiniz.
-Kolay çizilen veya kırılan tırnaklara karşı: Parmaklarınızı 5-10 dakika zeytinyağında tuttuktan sonra, iyotlu alkol ile ovuşturunuz.
-Parmaklarda oluşan nasıra karşı: Zeytinyağı ve sarımsak veya kuru soğanla hazırlayacağınız merhemi üzerlerine sürünüz.
Gönderen Melike zaman: 23:51 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Yeşil Çay



Yeşil çay, Camellia sinensis yapraklarından elde edilen çay. Aynı bitkiden elde edilen siyah çay için yapraklar yavaş yavaş kurutulur, yeşil çay ise yaprakların toplanır toplanmaz kavrulup hızla kurutulması ile elde edilir. Siyah çay kurutulurken oksijenle tepkimeye girer, yeşil çayın ise tepkimeye girmesine izin verilmez.
Her iki çayda da kafein bulunmaktadır, ancak yeşil çaydaki kafein oranı daha düşüktür. Siyah çayın da, yeşil çayın da antioksidan özellikleri vardır, ancak daha az işlem gördüğü için yeşil çaydaki antioksidan miktarı daha fazladır.


Yeşil çay çeşitleri
Japon Yeşil Çayları
Gyokuro
Matcha:bebek pudrası gibi toz halindedir, Japon seremonilerinin vazgeçilmez çayıdır.
Sencha
Kamairicha:Sencha çayından farkı üretim aşamasında yapraklar sıcak su buharı ile değil fırında şok soldurmaya tabi tutulmuş olmalarıdır.
Bancha:kaba çay, düşük kaliteli çaylardan yapılıp, niteliksiz olmasına karşın günlük kullanımda özellikle kırsal ve dağsal bölgelerde yaygın olarak içilmektedir. Halk tarafından evde basit düzeneklerle el yapımı olarakda üretilmektedir. Dünya yeşil çay üretiminde pek bilinmemektedir.


Çin yeşil çayları:
Gunpowder (GP)
Imperial, Young Hyson (YH)
Hyson
Twankay
Hyson Skin
Chunmee (CH)
Sowmee (SW)
Dust


Yeşil çayın faydaları


Yeşil çay içindeki kateşinler sayesinde :
-Kanser riskini azaltır.
-Yeşil çay yemek borusu kanserini erkeklerde %57, kadınlarda %60 oranında önlemektedir.
-Yeşil çay düzenli içilmesi halinde prostat kanseri riskini üçte iki azalmaktadır.


-Yeşil çay deri kanserine yol açan ultroviyole ışınların zararından korur.
-Tümörü küçültür.
-Antioksidandır.
-Yeşil çaydaki antioksidan E vitaminindekinden 20 kez daha kuvvetlidir.
-Kolestrolü düşürür.
-Tansiyonu ayarlar.
-Kan şekerini ayarlar.
-Bakterileri öldürürür.
-Grip virüsünü öldürür.
-Ağız kokusunu önler



Yeşil çay içindeki C vitamini sayesinde :
-Stresi azaltır.
-Gribi önleyicidir.



Yeşil çay içindeki kafein sayesinde :
-Performansı etkiler,yorgunluk ve uyku halini ortadan kaldırır.
-İdrar söktürücüdür.
-İdrar söktürücü özelliğinden dolayı zayıflama rejimlerinde kullanılıyor.



Yeşil çay içindeki flavonoidler sayesinde :
-Kan damarlarını güçlendirir.
-Yeşil çay içindeki polisakkaridler sayesinde :
-Kan şekerini düşürür.



Yeşil çay içindeki fluorid sayesinde :
-Diş çürümesini engeller.



Yeşil çay içindeki E vitamini sayesinde :
-Antioksidan olarak rol oynar.
-Yaşlanmayı geciktirir.



Yeşil çay içindeki EGCG (Epigallokateşin Gallat) adlı kimyasal madde sayesinde :
-Kanser hücrelerinin gelişmesini önlüyor.
-Akciğer, mide, bağırsak karaciğer ve deri kanserlerini önleyici etki yapıyor.
-Alzheimer'i önleyici
-Sigara kullanımının toksik etkisini azaltıyor.
-Yeşil çay içen hamile kadınlar sorunsuz bir doğum gerçekleştirebilirken, sakat çocuk dünyaya getirme riski de azalacak.
-Diş çürüklerine sebep olan bakterileri öldürerek çürükleri önler.



İçeriğindeki kateşin maddesi nedeni ile kolesterolü düşürür.
Antioksidan özellikleri vardır. Bu özelliği ile kansere ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu olabilmektedir. İspanya’daki Murcia Üniversitesi ve İngiltere’deki Norwich Üniversitesi’nin ortaklaşa yürüttüğü araştırmalar, yeşil çayda bulunan ‘polipenol EGCG’ maddesinden üretilecek olan ilaçlarla, çeşitli kanser hastalıklarının tedavisinin gerçekleştirilebileceğini ortaya koymuştur.
Zihinsel aktivitelerde yarar gösterdiği ileri sürülmektedir.
Gönderen Melike zaman: 23:45 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ

=MaGmA=
10-07-2008, 14:19
Parkinson
Parkinson hastalığı el, ayak ve başta titreme; hareketlerde yavaşlama gibi belirtilerle seyreden ve yavaş gelişen bir hastalıktır. Belirtileri yaşlılıkla birlikte ortaya çıkan bazı şikayetlere benzediği ve hastalığın kendisi pek bilinmediği için çoğunlukla doktora geç başvurulmaktadır.

Teşhis koymayı sağlayacak özel bir kan tetkiki ya da görüntüleme yöntemi yoktur. Özellikle hastanın ve birlikte yaşadığı insanların vereceği bilgi ve nöroloji uzmanı bir hekim tarafından yapılan muayene ile teşhis konabilir. Genellikle 50 yaş üzerinde görülür. Hastaların % 5-10’unda ise başlangıç yaşı 20-40 yaşları arasındadır. Parkinson hastalığında esas olan, beyinde dopamin adı verilen kimyasal bir maddenin salgılandığı bölgedeki hücrelerin hasara uğramasıdır.

Dopamin, bilgilerin hücreler arasında iletimini sağlayarak vücut hareket ve dengesinin düzgün olmasını sağlar. Yetersiz dopamin varlığında hastalık belirtileri ortaya çıkar. Bu yetersizliğin nedeni, bugün için kesin olarak anlaşılamamıştır. Damar sertliği veya beyin kan dolaşımının azalmasıyla ilişkili olmadığı da bilinmektedir.

Hastalığın seyri çok yavaştır. Genellikle hasta, yakınmalarının kesin başlangıç tarihini söyleyemez. Ayrıca her hastada belirtiler, belirtilerin şiddeti farklı seyreder. Bulgular başlangıçta tek uzuvda ve tek vücut yarısında görülürken zaman içerisinde yayılım gösterir.

Tedavi
Parkinson hastalarının beyinlerindeki değişikliklerin anlaşılmasıyla ilaç tedavisine başlanabilmiştir. Dopamin hücrelerinin hasarını onaracak kesin bir tedavi henüz yoksa da; ilaçlar, egzersiz ve fizik tedavi ile hastanın günlük yaşamını kolaylaştırmak, aktif ve üretken bir şekilde yaşamını sürdürmesini sağlamak hedeflenir.
Yeni ilaçlarla tedaviye bağlı yan etkilerin azaltılması mümkün olduğundan, tedavi sırasında yan etkiler ortaya çıktığında hekime başvurulması önemlidir. Erken başlanan tedavi ve düzenli kontrollerle hastalığın etkilerini azaltmak ve belli bir yaşam kalitesini korumak mümkün olabilecektir.


Gönderen Melike zaman: 14:15 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Meyan Kökü


1-Bağışıklık sistemini sürekli güçlü tuttuğu için tüm hastalıklara karşı etkin koruma sağlamaktadır.Bu durum tıbben kanıtlanmıştır.Yılda iki aylık bir meyan kürü sizi gripten kanser türlerine kadar korumaya büyük ölçüde yardımcı olur.Hem organik, hem zararsız bir doğal ilaçtır.


2-Bağışıklık sisteminin bozulmasından doğan tüm hastalıkların tedavisinde (Behçet, sedef, vitiligo, lupus türleri,pernisiöz anemi, hashimoto vs.gibi) sorunlarda diğer tıbbi ve bitkisel tedavilerle birlikte uygulanmaktadır. Bağışıklık sisteminin depresyon nedenli olduğu bilimsel olarak açıklandığı için, meyan kökünün depresif Sinirsel) hastalıklara karşı da iyi bir ilaç olarak kullanılabileceği görülmüştür.


3-Mikro dolaşımı temizleyip hızlandırıcı etkileri tespit edildiği için, başta beyinsel sorunlar olmak üzere tüm damar tıkanıklıklarında olağan üstü tedavi edici etkileri görülmektedir.


4-En bilinen tedavileri akciğer ve karaciğer hastalıkları üzerinedir. Bileşimindeki etken maddeler, bu iki organı 2 ayda temizlemekte ve hayat kurtarmaktadır.
Akciğer ve karaciğerin diğer sorunları yanında bu iki organdaki kanserlerin tedavisinde en güçlü ilaçlardan daha etkili olduğu görülmüştür.Meyan’ın pektoral(göğse ait) ve yumuşatıcı,acı dindirici etkileri vardır. İyi bilinen ve yaygın olarak kullanılan bu ilaç, genellikle öksürükler ve göğüs hastalıkları için tüketilmekle beraber özellikle de en çok bronşitler için kullanılır. Yaygın olarak öksürük ve ağrı kesici olarak kullanılan meyan kökünün karışımındaki neredeyse tüm maddelerin her biri bir ilaçtır.


5-Addison hastalığının tedavi edici ilacı olarak kabul edilmiştir. Addison,adrenal bezlerdeki bir fonksiyon bozukluğuna bağlı ciddi bir hastalıktır. Halen meyan dışında kalıcı bir tedavisi ve ilacı yoktur.


Addison (*3 :birincil adrenal yetersizlik. En sık suçlanan neden otoimmünitedir. Adrenal bezin her üç tabakası da etkilenmiştir. Halsizlik, kilo kaybı, iştahsızlık, hipotansiyon, hiponatremi, hiperpotasemi en sık bulgulardır. Kronik olduğunda hiperpigmentasyon görülür. Ömür boyu sürecek kortikosteroit ile yerine koyma tedavisi, belirtileri kontrol altına alır. Genellikle glukokortikoit “ kortizon veya hidrokortizon” ve mineralokortikoit “fludrokortizon” kombinasyonu verilir ve ayrıca Addison hastalığı; böbreküstü bezlerden aldesteron ve kortizol üretiminde azalma sonucu oluşan zafiyet, hipotansiyon, anemi, hipoglisemi ve elektrolit bozukluklarıyla karakterize, seyrek görülen hormonal bir hastalıktır) hastalığının belirtilerinden kurtarmaya yardımcı olduğu bulunmuştur. Kortizol yetersizliği, steroit hormonu ve arasındaki diğer etkenler Addison hastalığına neden olur.


6-Meyan, idrar tutulmasını ve tansiyonu düzenler. Eski herbalistler meyanın bu hastalığı tedavi ettiğini bilirlerdi. 1960 lara kadar hipertansiyon araştırmacıları olan Christopher R. Edwards ve Paul M. Stewart meyanı bilmiyorlardı. Sonra Genel Batı Hastanesi, Edinburgh, İskoçya ve diğerleri meyanın, sorunları çözen bir lütuf, bir nimet olduğunu düşünmeye başladılar.


7- Kanser ve lösemi tedavilerinde bitkisel destek olarak kullanılır. Diğer yüzlerce faydaları yanında aynı zamanda iyi bir anti-oksidant, yani kanser önleyici olduğu da bilinir.Kanserden korunmak için yılda iki ay, günde bir tatlı kaşığı meyan ekstresi kullanılmalıdır.

8- Meyan şekerlidir ve içeriğindeki glisurutenik asit, şekerden elli kat daha şekerdir. Beyin zarından(korteks) salgılanan hormonları uyarır, faaliyete geçirir ve bezeleri iyileştirmeye yardımcı olur.Aynı zamanda hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda östrojen hormonunu faaliyete geçirdiği ve “hap” şeklinde kullanımında adet dönemiyle ilgili dengeleri sağlayabildiği görüldü.


Meyan kökü, dalak ve ciğerler için de mükemmeldir. Öksürükler,boğaz ağrısı,astım,mide ve on iki parmak bağırsağına ait ülserler,hepatitler,duyu bozuklukları(türlü ruh karışıklıkları;çırpınma, kasılmalar ve inlemeler ile kendini gösteren sinir bozuklukları) ve yiyecekten zehirlenmeler için kullanılmaktadır. Aynı zamanda iyi bir anti-oksidant,yani kanser önleyici olduğu da bilinir.


9-Tıbbi Etkisi ve Kullanımı : Meyan’ın pektoral(göğse ait) ve yumuşatıcı,acı dindirici etkileri vardır. İyi bilinen ve yaygın olarak kullanılan bu ilaç, genellikle öksürükler ve göğüs hastalıkları için tüketilmekle beraber özellikle de en çok bronşitler için kullanılır.
Yaygın olarak öksürük ve ağrı kesici olarak kullanılan meyan kökünün karışımındaki neredeyse tüm maddelerin her biri bir ilaçtır. Anodyne(Ağrı Kesici), Antioksidant, Antipasmodic, Anti-inflamatuar, mukoza koruyucu, Depurative, idrar söktürücü, Yumuşatıcı ve Acıyı Dindirici, Estrogenic,balgam söktürücü, Pectoral(pektoral) dir.


10-Hipoglisemi,bronşitler,kolitler(kalın bağırsak iltihabı),gastritler, stres,soğuk algınlığı (nezle),mide bulantısı, ve iltihaplanmalar için çok yararlıdır.Kolonların temizlenmesini sağlar, ileri derecede olan beze rahatsızlıklarını, kas zayıflıkları ya da iskelete ait spazmları tedavi eder.Bronşitler ve ciğerlerde oluşan balgamı akışkan hale getirerek söktürmeyi sağlar.
Meyan’ın içeriğindeki östrojen benzeri hormon, sesi değiştirir. Araştırmalarda kan hücrelerinin salgıladığı protein üretiminin meyan kökü aracılığıyla teşvik edildiği görülmüştür.


11-Meyan kökünün içerdiği glisirizin,sıkroz şekerinden 50 kere daha şekerlidir,örneğin hidrokortizon hormonlarının ürettikleri gibidir. Buradan da anlaşıldığı üzere, rahatsızlıkları giderici etkisinin yanı sıra, aynı zamanda steroid tedavisinin ardından beyin zarı ile ilgili uyarılarda da büyük rol oynar. Meyan kökü, gastrit ve ülseri iyileştirebildiği gibi aynı zamanda etkili bir kuvvetlendiricidir.


Etkileri : Yatıştırıcı, anti-artrit(mafsal yani eklem iltihabını giderir),korteks(beyin zarı) için kuvvet verici bir ilaçtır, kolestrolü düşürür, müköz zarlarındaki gastriti hafifletir,yatıştırır;balgam söktürücüdür, alerjik durumlara karşı ferahlık sağlayabilir.

12-Endokrin sistemi üzerindeki belirgin etkisiyle de meyan kökü, bir grup bitkilerden bir tanesidir. Meyan Kökü, Addision hastalığında olduğu gibi, bezelerle ilgili problemleri de tedavi eden faydalı bir bitkidir.
Meyan kökünün Cattarh hastalığı gibi bronşlarla ilgili problemler,bronşitler ve genelde öksürükler olmak üzere geniş bir kullanım alanı vardır. Geleneksel Çin tıbbında da büyük bir yeri olan meyan, bitkisel bir şifa aracı olarak bilinir.


13-Genellikle, bilhassa ısıtıldığında dalak yetersizliği durumlarında kullanılır.Aynı zamanda Qi yetersizliği veya kansızlıkla düzensizleşen kesik kesik olan nabız atışı yada çarpıntılar için kullanılır. Ciğerleri nemlendirir ve öksürük keser; hırıltı ve öksürükler için kullanılır. Meyanın nötr bir tabiatı olduğu gibi, ciğerlerdeki sıcaklık yada soğukluk için de kullanılabilir.


Ham meyan; çıbanlar, ağrılar yada boğaz ağrısından meydana gelen ateşli zehirlenmeler için kullanılır. Spazmları yatıştırır : karın ve bacaklardaki ağrılı spazmlar için kullanılır. Aynı zamanda lokal ve dahili olarak türlü zehirli maddelere karşın bir panzehir olarak kullanılır.


14-Doğu ve Batı kültürlerinde birkaç bin yıla dayalıdır. Esasen balgam söktürücü,mukoza koruyucu ve hafif laksatif olarak kullanılırdı.


Geleneksel olarak kullanımında; hazmı kolaylaştırıcı, astım,yutak iltihabı(farenjit), sıtma(malarya),karın ağrısı,uykusuzluk ve enfeksiyonlar yer alır.


Meyan kökünün, birçok farmakolojikal (ilaç bilimsel) etkileri olduğu bilinir. İçerdiği östrojenik, endokrine benzer; göğüs rahatsızlığı gidericidir (kortizol gibi) ; anti alerjik; bakteri giderici, virüs giderici,antiTrichomonas; antihepatotoxic; çırpınmaları gidercici; fitoterapik; kansere karşı; balgam söktürücü ve antitussive etkilerini sergiler.


İlaç biliminin çok odağında olan glisirizin ve glisurutenik asit, flavonoidler gibi meyanın birleşiminde bulunan diğer maddeler de farmolojide önemli etkiler sağlar.
frm47.com

15-Meyan kökü, genç ve yaşlı,hem kadın hem erkek,sağlıklı yada hasta olmak üzere herkes için tavsiye edilebilir.Yazarların görüşlerine göre meyan, dünyanın en muhteşem toniğidir. Bu nedenle, iskelet sisteminin korunmasında önemli bir tonik olduğunu tavsiye ettim.
Meyan Kökü’nün göğüs hastalıklarını, vücudun içi ve dışı olmak üzere tüm bölgelerini iyileştirici etkisi insanı hayrete düşürüyor. Meyan Kökü yalnızca deriye değil, müköz zarlarındaki rahatsızlıklara da iyi gelir ve bağırsak sistemini düzenlemeye yardımcı olur.


16-Bu bitki, patojen mikrobunun çeşitlerinden hiçbirinin yaklaşmasına izin vermeyecek kadar vücudu güçlendirme yetisine sahiptir.Bu nedenle meyan kökü,iskelet sistemi için bir tonik olarak kullanılmalıdır.




Genel bir spektrumda bakıldığında görülüyor ki, koruyucu tonik olması, sağlığı koruması ve yara iyileştirici olması gibi özellikleriyle meyan kökünden daha iyi bir şifalı bitki yoktur. Beyin damarlarını açarak ve tıkanıklıkları temizleyerek tüm beyinsel hastalıkların tedavisinde bile başarı ile kullanılabilmektedir.
Gönderen Melike zaman: 14:10 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
17 Eylül 2007 Pazartesi
Aspirin ve Reye Sendromu
Reye sendromu ölümcül bir hastalıktır. Üstelik hiç bir belirti vermeden bebeklerde ve yetişkinlerde görülebilir. Hastalık vücudun bütün organlarına olduğu gibi özellikle akciğerlere ve beyne büyük zarar verir. Halen hastalığa neyin sebep olduğu ve tedavisi bilinmemektedir. Ancak viral hastalıklar sırasında asprin veya salisik asit içeren ilaçların alınmasıyla yakından ilişkili olmasından şüphelenilmektedir.

Reye sendromu özellikle bir su çiçeği, grip gibi bir viral hastalığın iyileşme aşamasında ortaya çıkar.
İki aşamalı bir hastalıktır. Hastalığın ilk aşamasında sık sık ve iyileşmeyen kusma, uyuşukluk, halsizlik görülür. İkinci aşamada ise saldırganlık, sinirlilik, mantıksız hareketler, hızlı kalp atışı ve solunum görülür. Ateş görülmeyebilir. Belirtiler pek çok hastalıkla aynıdır. Hatta bebeklerde bazı belirtiler değişik seyreder. Mesela kusma yerine hızlı kalp atışı ve solunum görülür. Bu sebeple Reye sendromu konusunda tecrübeli olmayan doktorlar kolaylıkla yalnış teşhis koyabilir.
Hastalık organlarda ve özellikle akciğerlerde hızlı ve anormal bir yağ depolanmasına sebep olur. Buna bağlı olarak beyinde tehlikeli bir basınç artışı olur. Hastalığın erken aşamalarında bu konuda tecrübeli doktorlar tarafından yapılan tedavi ile kurtuluş mümkündür. Ancak eğer erken tanı ve uygun tedavi yapılmazsa bir kaç gün içinde ölüm kaçınılmazdır.

Özellikle suçiçeği veya grip gibi bir hastalıktan yeni kurtulan çocuğunuz sürekli kusuyorsa Reye sendromundan derhal şüphe etmelisiniz. Çocuğunuzu hiç vakit kaybetmeden hastaneye götürün ve bu şüphenizi doktorunuza söyleyin. Hastalığın erken teşhisinde iyileşme ihtimali %90′ a yakındır. Akciğerlere yapılan iki farklı testle hastalık hemen teşhis edilebiliyor. Çocuğunuz viral bir hastalık geçiriyorsa ağrı kesici veya ateş düşürücü olarak asla aspirin veya aspirin içeren herhangi bir ilaç vermeyin.

Uzmanlar 19 yaşından önce herhangi bir viral hastalık sırasında asprin içilmemesini tavsiye etmektedirler.
Gönderen Melike zaman: 00:34 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, ÇOCUK HASTALIKLARI

=MaGmA=
10-07-2008, 14:20
Dişleri Korumanın Yolu!



Beslenmenize ekleyeceğiniz birkaç ufak değişiklik daha sağlıklı dişlere sahip olmanızı sağlar..

Dişlerinizi fırçalıyor, diş doktorunuza gidiyorsunuz ancak beslenmenize de dikkat etmelisiniz. İyi bir beslenmenin mükemmel bedenin inşası için gerekli olduğunu biliyoruz. Dişleriniz zarar veren sadece şeker değil, bazı sağlıklı yiyecekler bile dişlerinizin sağlığını bozabilir. Diş sağlığınız için öncelikle doğru beslenmek şart..
Karbonhidratlarla beslenin
Bir avuç dolusu patates cipsi ya da buğday patlakları sakız ya da çikolatalı bisküviler kadar dişlerinize zarar verebilir.Tüm karbonhidratlar az miktarda şeker içerir, ağızdaki bakteriler tarafından tabakaya dönüştürülür. Ekmek, kraker gibi karbonhidrat içeren besinler dişe yapışır, diş etlerindeki bakterileri toplar. Bu nedenle ara öğünlerde karbonhidrat içeren yiyecekleri tüketin.

Çay için
Siyah veya yeşil çay bakterilerin üremesini önleyen antioksidant 'polyphenols' içerir. Çay aynı zamanda kokuya neden olan bakterilerin oluşumunu önlediği için kökü ağız kokusunu engeller. Çoğu çay florid içerdiği için diş ve diş etleri sağlığını önler.

Kamış kullanın
Çoğu soda, şekerli, diyet, şekersiz içecekler ve meyve suları asitli oldukları için dişlere zarar verir. Bu tür içecekleri kamışla içmek, içecekler hemen dişinize temas etmediği için dişlerinizi korumanıza yardımcı olur.

C vitamini alın
C vitamini genel sağlık sorunları kadar diş ve diş eti hastalıklarını önler. Günde 60 mg'dan daha az C vitamini alan kişilerde diş ve diş eti hastalıklarının daha fazla olduğu görülmüş. Günde 180 mg ve daha fazla V vitamini alanların ise daha az diş sağlığı sorunları yaşadığı ortaya çıkmıştır.

Günde 800 mg kalsiyum alın
Kemikve dişlerin 99'u kalsiyumdan oluşur. Peynir, süt ve yoğurt gibi kolay bulunan yiyeceklerden ihtiyacınız olan kalsiyumu alabilirsiniz. Her genç kadının ortalama günlük 1000 mg, 50 yaşından büyük olanlara da 1200 mg kalsiyum alması öneriliyor.

kadiniz.com
Gönderen Melike zaman: 23:28 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ
Kış Aylarında Beslenme
Kış mevsiminin etkisini iyice göstermeye başladığı şu günlerde hava sıcaklığının azalmasıyla birlikte grip, soğuk algınlığı, bronşit gibi pek çok hastalık pusuda beklemektedir. Bu durumda kış mevsimini sağlıklı geçirmek için bağışıklık sistemini biraz daha güçlendirmek gerekmektedir. Güçlü bir savunma mekanizmasının temelinde ise yeterli ve dengeli beslenme yer almaktadır.

Antioksidanlar, hücrelerdeki oksitlenmeyi önleyen maddeler olarak nitelendirilirler. Bunu vücuttaki bazı enzimleri artırıp, savunma mekanizmasını daha da güçlendirerek gerçekleştirmektedir. Bu sayede vücut direnci artmakta, böylelikle enfeksiyonlara yakalanma riski azalmakta, eğer hastalık oluşmuşsa daha kısa sürede atlatılmasını sağlanmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü bu dönemde vücut direncindeki azalmaya dikkat çekerek antioksidan etkiye sahip olduklarından A, C, E vitaminlerin, selenyum, çinko, magnezyum gibi minerallerin, omega - 3 ve omega - 9 yağ asitlerinin alımını artırmayı önermektedir. Tabi bu öğelerin besinlerden doğal olarak alınması gerekmektedir. Aksi taktirde hekim kontrolünde olmadan preparat kullanımı kansızlık, şiddetli baş ağrısı, sinirlilik, saç dökülmesi ve bulantı gibi birçok yan etkiye yol açabilmektedir.

Gerek günlerin kısalması gerekse havaların soğuması ile birlikte fiziksel aktiviteler azalmaktadır. Lifli besinlerin tüketiminin de azalması sonucu kabızlık sorunu kendini göstermektedir. Bu nedenle kış mevsiminin vazgeçilmez yiyeceklerinden kuru baklagillerin, kepekli tahılların (esmer ekmek, bulgur, kepekli makarna / pirinç / erişte / un) ve özellikle C vitamininden zengin sebze ve meyvelerin tüketimine ağırlık verilmelidir. Günde 10 - 14 bardak su içilmesi de kabızlığı önlemeye yardımcı olacaktır. Kuşburnu, ıhlamur, adaçayı, zencefil, rezene, anason, kekik otu gibi bitki çaylarının da yaygın görünen kış hastalıklarına karşı olumlu etkileri bulunmaktadır.

Ayrıca kış mevsiminde güneş yüzünü daha az gösterdiğinden, D vitamini gereksinmesini karşılamakta sıkıntılar yaşanmaktadır. Bu nedenle havanın güneşli olduğu günlerde 20 dakika kadar güneş ışığından direkt olarak yararlanmaya ve haftada 2 - 3 kere balık yenilmesine özen gösterilmelidir. Yazın olduğu gibi kışın da kızartma ve kavurma işlemlerinden kaçınmalı; haşlama, ızgara, buğulama veya fırında pişirme yöntemleri tercih edilmelidir. Sık sık ve azar azar beslenmek yine önem taşımaktadır. Böylelikle bir sonraki öğünde hem yavaş hem de az yemek yenilmesi söz konusu olmaktadır. Kış yaklaştıkça, vücudumuz ısı değişikliğine uyum sağlayabilmek adına harcadığı enerjiyi düşürür. Azalan fiziksel aktiviteye paralel olarak yağ ve şeker tüketimi de kısıtlanmalıdır.

Yemekler zaten yağ ile pişirilmektedir. Et, süt, yoğurt, peynir, yumurta ve yağlı tohumların içerisinde de yağ bulunmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta; kızartma ve kavurma işlemlerinden kaçınmak, ekmeğe yağ sürmemek, zeytinyağı bile olsa aşırı miktarda kullanmamaktır. Sonuçta 1 gram yağ 9 kkal. enerji vermektedir. Şeker açısından durumu değerlendirirsek; bazı şekerler besinlerde doğal olarak bulunurlar (meyvelerdeki fruktoz, sütteki laktoz, tahıllardaki nişasta gibi). Bazıları ise sonradan ilave edilirler (çay şekeri ve şeker içeren besinler). Dengeli beslenme çerçevesinde şeker ihtiyacı besinlerden doğal olarak karşılanmaktadır. O halde tatlı tüketiminden kaçınmak, yenildiği taktirde tüketim sıklığına ve miktarına dikkat etmek, lokma ve tulumba gibi ağır tatlılar yerine; sütlü ve meyveli tatlıları tercih etmek daha sağlıklı olacaktır.

Hızla ve tamamen kana karışan, rafine şeker içeren besinler kan şekerinde ani bir dalgalanmaya neden olur, böylelikle tekrar tatlı yeme isteği doğurarak bir kısır döngüye yol açarlar. Şeker tadından vazgeçemeyen, iştahını baskılayamayan, formuna önem veren bireyler ve aileleri için çok iyi bir alternatif olan yapay tatlandırıcıların şeker yerine kullanılması daha uygun görülmektedir. Tatlıların yapımında güvenle ve rahatlıkla kullanılabilecek olan bu yapay tatlandırıcıların enerji değeri yok veya göz ardı edilecek kadar düşüktür. Kan şekeri üzerinde de olumsuz etki yaratmamaları nedeniyle rafine şeker yerine tercih edilmeleri daha sağlıklı olmaktadır.

Tüm bu ilkelere ilave olarak mutlaka egzersiz yapılmalıdır. Dünya Sağlık Örgütü en çok tempolu yürümeyi önermektedir. Bunun dışında; bisiklete binme, yüzme, dans, aerobik, jimnastik tarzı kalbi çalıştıran sporlar da uygun görülmektedir. Haftanın 5 - 6 günü 45 - 60 dakika kadar egzersiz yapılması yeterli olacaktır. Amaç; metabolizma hızını düşürmemek, kış aylarını kilo almadan geçirmek, hatta verilen kiloların kalıcı olmasını sağlamak ve en önemlisi sağlıklı yaşama adım atmaktır.

www.etikdiyet.com
Gönderen Melike zaman: 23:22 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ
Su ve Faydaları
Su, insan yaşamı için oksijenden sonra gelen en önemli öğedir. İnsan yemek yemeden haftalarca canlılığını sürdürebilirken susuz ancak birkaç gün yaşayabilir. Kanın %92'si, kemiklerin %22'si, beynin ve kasların %75'i sudur. Hücrelerin yaşamsal faaliyetleri, vücut fonksiyonlarının yerine getirilmesi vücudun su dengesinin korunması ile mümkündür. Vücutta biriken toksinleri atmak, vücudun ısı dengesini sağlamak için idrarla 1500, deri yoluyla 500, dışkı ve solunum ile 300'er ml (toplamda yaklaşık 2,5 lt) su kaybedilmektedir.

İnsan vücudundaki

Karbonhidratlarının tümünü
Yağlarının tümünü yitirirse
Proteinlerinin yarısını
Suyunun %10'unu yaşam tehlikeye girer.

% 1'lik su kaybında Hipotalamusta susama merkezini uyarılır.
% 3'lük su kaybında Kan hacmi ve fiziksel performans azalır.
% 5'lik su kaybında Birey konsantre olamaz.
% 8'lik su kaybında Baş dönmesi, aşırı yorgunluk, soluma güçlüğü oluşur.
% 10'luk su kaybında Kas spazmı, aşırı yorgunluk, dolaşım - böbrek yetmezliği gibi ciddi sağlık sorunları ortaya çıkar.
% 20'lik su kaybında ÖLÜM!

Vücuttaki su oranının yeterli düzeyde tutulması yaşamsal önem taşıdığından vücuttan kaybolan miktarlarda su alınması zorunludur. İdeal vücut su oranları; metabolizmayı tetikler, hücrelerin kendini yenilemesini sağlar, yaşlanmaya karşı etki gösterir. Kanın akışkanlığını sağlar, böylelikle kalp ve damarların yükünü azaltır. Omurga dahil bütün organlar bundan faydalanır; su oranının bel fıtığına karşı bile büyük katkısı olduğu düşünülmektedir. Ayrıca cildin dolgun, pürüzsüz ve genç kalmasını sağlamaktadır.

İnsan vücudunun su içeriği yaş, cinsiyet, boy uzunluğu, vücut ağırlığı ve fiziksel aktiviteye göre değişir.

Çocukların vücudunun su oranı yüksektir (% 70, yeni doğan bebekte ise % 90) ve yaş ilerledikçe suyun yerini yağ dokusu almaya başlar. Dolayısıyla yaş ilerledikçe suyu daha çok tüketmek gerekir. Yetişkinlerde vücut su oranı % 60, yaşlılarda ise % 50'dir. Sporcuların su oranı ise standart kişilerden % 5 daha yüksek seviyede olması gerekmektedir. Yapılan egzersize bağlı olarak su içimi artırılmalıdır.

Vücutta egzersiz sırasında kaybedilen suyun yerine konulması ve tekrar vücut su dengesinin sağlanması için yeterli su tüketimi şarttır. Su tüketimi egzersiz sonrasında olabileceği gibi, vücudu su kaybına hazırlamak adına egzersiz öncesinde hatta egzersiz esnasında da (15'er dakikalık aralıklarla yudum yudum su içilmesi şeklinde) olabilir.

Böbreklerin görevini yerine getirebilmesi ve dolayısıyla vücuttaki yağ akımının dengeli olabilmesi için bol su tüketilmelidir. Çünkü karaciğerin görevini yapabilmesi, böbreklerin yeterli çalışmasına bağlıdır. Karaciğerin başlıca görevlerinden biri, vücutta depolanmış yağları bedenin kullanabileceği enerjiye çevirmektir.
Yeterince su içilmediği takdirde böbrekler yeterince çalışamaz ve süzme işlemini gereği gibi gerçekleştiremez. Karaciğer de böbreklerin görevini üstlenmeye başlar, kendi görevi ikinci plana düşer ve daha az yağ yakmaya başlar. Yakılmayan yağlar vücutta birikmeye başlar. Kilo kaybı yerine kilo alımı söz konusu olur.

Suyun zayıflama üzerine olan etkisi göz ardı edilemeyecek kadar fazladır. Gerek midede yarattığı hacimden dolayı alınan besinlerde kısıtlama yapması, gerekse metabolizmayı çalıştırıp günlük harcanan enerjiyi artırması ve bir de sindirime olan katkısı! Tüm bunlar düşünüldüğünde su içmek eziyet olmamalı, aksine keyif vermeli .

Suyun sağladığı faydalar bunlarla sınırlı değil elbette:

Hücrelere oksijen ve besin öğelerinin taşınmasını, ayrıca atık ürünlerin taşınarak böbreklerden atılmasını sağlar.
Ağız, göz ve burun gibi vücut dokularının nemlenmesini sağlar.
Vücuttaki kan, gastrik sıvı, tükürük, amniyotik sıvı (gebelikte) ve idrar gibi vücut sıvılarının büyük bir kısmı sudur.
Dışkının yumuşamasını sağlayarak kabızlığın önlenmesine katkıda bulunur.
Cilt sağlığında, bağışıklık sisteminde, vücut ısısının denetiminde, ödemin atımında rolü vardır.
Tükürük ve mide salgısında besinlerin sindirilmesinde görev alır.
Kilo alıp vermeden dolayı oluşan sarkmaları sporla birlikte önler.
Vücudun ihtiyaç duyduğu iz minerallerin pek çoğunu sağlar.
Soğuk algınlığı, idrar yolu enfeksiyonları, böbrek taşları ve mesane kanseri riskini düşürür.
Zayıflama diyetlerinde metabolizmayı çalıştırmanın yanında, midede hacim oluşturarak tokluk hissi vermede işe yarar.

Su yaşamın vazgeçilmezleri arasında olmasına rağmen asıl problem su içme kültürünün geliştirilememesidir. Hiçbir sıvı içeceğin suyun yerini tam anlamıyla tutmadığını unutmamak gerekir.



Gönderen Melike zaman: 23:18 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ
İdrar Yolu Enfeksiyonları
Su, vücudumuzun ihtiyaç duyduğu yaşamsal açıdan en önemli maddedir. Vücudun çeşitli işlevlerini sürdürmesini sağlayan temel kimyasal reaksiyonlarda önemli rol oynar. Bu kimyasal reaksiyonlarda ortaya çıkan yan ürünlerin birçoğu, böbreklerde işlenerek "idrar" denilen sıvıya dönüştürülür ve idrar yolları aracılığıyla vücuttan atılır.

Üriner sistemin normal işlevi, idrar yollarındaki yapısal anormallikler ya da hastalık nedeniyle bozulabilir. Örneğin mikroplar, üriner sistemin normal çalışmasını engelleyen bir enfeksiyona yol açabilir. İdrar yolu enfeksiyonundan kuşkulandığınızda ya da üriner sistemle ilgili bir sorununuz olduğunu düşündüğünüzde, test yapması ve uygun bir tedavi önermesi için doktorunuza başvurmalısınız. Eğer tedavi edilmezse, idrar yolundaki bir enfeksiyon, daha ciddi, hatta yaşamı tehdit eden sorunlara ve idrar yollarında kalıcı hasara neden olabilir.

İDRAR YOLU ENFEKSİYONLARININ TİPLERİ
En sık rastlanan idrar yolu enfeksiyonları şunlardır:

• Üretrit - Üretra (idrarın mesaneden çıkarak vücut dışına atılırken geçtiği tüpe benzer oluşum) iltihabı
• Sistit - Mesane (üretra yoluyla dışarı atılmadan önce idrarın biriktiği bolona benzer organ) iltihabı
• Piyelonefrit -Böbrekleri ve üreterleri (her bir böbrekle mesane arasındaki 2 tüpe benzer oluşum) içeren üst idrar yollarının iltihaplandığı daha ciddi bir durum

Bir enfeksiyon nedeniyle antibiyotik verildiğinde, belirtiler geçtikten sonra ve kendinizi daha iyi hissetmeye başladığınızda bile ilaç almaya devam ederek bütün hapları bitirmeniz gerekir.

SIK GÖRÜLEN BELİRTİLER:
• Az miktarlarda idrar çıksa bile daha sık idrar yapma gereksinimi
• İdrar yapma sırasında acı ya da yanma hissi
• Penis ya da vajinadan yeşil-sarı ya da beyaz akıntı

Bu belirtilerden herhangi biri bulunduğunda doktorunuza başvurun; idrar yolu enfeksiyonu ya da cinsel yolla bulaşan bir hastalığınız olabilir.

Cinsel yolla bulaşan hastalık tanısı konulursa, cinsel ilişkide bulunduğunuz kişilere bildirerek onların da tedavi edilmesini sağlamanız gerekir.

-Belin tam üzerinde ağrı
- Yan tarafta ya da kasıkta ağrı
- Ateş, üşüme, bulantı ve kusma
- İdrarda cerahat ya da kan

Yukarıdaki belirtilerden herhangi biri bulunduğunda, hemen doktorunuza başvurun; piyelonefrit ya da başka bir ciddi sorununuz olabilir.

İDRAR YOLU ENFEKSİYONLARINI ÖNLEME YOLLARI:

• Bol miktarda sıvı almak; günde en az 8-10 bardak su. Fiziksel olarak etkin ya da sıcak bir ortamda bulunan kişilerin, sıvı miktarını artırması gerekir.
• Daha sık idrar yapmak.
• Edep bölgesini, özellikle cinsel ilişkiden önce ve sonra olmak üzere her gün yıkamak.
• Cinsel ilişkiden sonra idrar yapmak.
• Güvenli cinsel ilişki (cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanmak)
• Kadınların tuvalet temizliğini önden arkaya doğru yapması
• Deodoran içeren hijyen ürünlerinin kullanılmaması

ÇOCUKLARDA GÖRÜLEN İDRAR YOLU ENFEKSİYONLARI:
İdrar yolu enfeksiyonları, çocuğun üriner sisteminde yaşamı tehdit edici ve kalıcı hasara neden olabilir. Bu nedenle çocuğun mümkün olduğu kadar çabuk tedavi edilmesi gerekir, idrar yolu enfeksiyonlarının belirtileri, çocuklarda ve erişkinlerde benzer olmasına karşın, çocuklarda gözlenmesi daha zor olabilir.
Çocukta ateş ve üşüme, bulantı ve kusma olabilir; karın, sırt ya da pelvis ağrısından yakınabilir; idrar yaparken acı duyduğunu söyleyebilir. Bunun yanı sıra, çocuk sinirli olabilir ya da yemek istemeyebilir.
Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları olan çocuklarda idrar yollarında bir anormallik olup olmadığını görmek için, doktor test yapılmasını isteyebilir.
Gönderen Melike zaman: 23:14 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, ÇOCUK HASTALIKLARI
Aşkınız Hangi Mevsim?
Her ilişki bir bahçeye benzer. Eğer yeşerip gelişmesi isteniyorsa, düzenli olarak su verilmelidir. Beklenmedik hava değişiklikleri kadar mevsimleri de dikkate alarak özel bakım gösterilmelidir. Yeni tohumlar ekilmeli ve yabani otlar ayıklanmalıdır. Tıpkı bunun gibi, aşkın büyüsünü canlı tutmak için de, mevsimlerini anlamalı ve aşkın kendine özgü ihtiyaçlarını doyurmalıyız.

Neşeli bahar: Aşık olmak, ilkbahar gibidir. Sonsuza dek mutlu olacakmışız gibi bir duyguya kapılırız. Eşimizi sevmemek aklımızın ucundan bile geçmez. Bu bir saflık dönemidir. Aşk ölümsüz gibi görülür. Her şeyin kusursuz sanıldığı ve tıkır tıkır işlediği büyülü bir dönemdir bu. Eşimiz tıpatıp bize uygun görünür. Hiç çaba harcamaksızın, uyum içinde dans ederiz ve şansımızın yüzümüze gülmesinin tadını çıkarırız.

Terleten yaz: Aşkımızın yaz mevsimi boyunca eşimizin sandığımız kadar kusursuz olmadığını ve ilişkimiz üzerinde çalışmamız gerektiğini anlarız. Eşimiz sadece başka gezegenden gelmiş olmakla kalmaz; hata yapan, bazı bakımlardan aksayan bir insan olarak da karşımıza çıkar. Sürtüşmeler ve düş kırıklıkları belirmeye başlar; yabani otların kökünden sökülmesi ve yakıcı güneş altındaki bitkilerin fazladan sulanması gerekir. Artık aşkı vermek de, gereksindiğimiz aşkı almak da, o kadar kolay değildir. Birçok çift, bu noktaya geldiğinde düş kırıklığına uğrar. Oysa, aşkın yazında, kendi sevgi ihtiyacımızı olduğu kadar eşimizin ihtiyaçlarını da doyurmamız gerekir.

Hüzünlü güz: Yaz mevsimi boyunca bahçemize iyi baktıysak, bu sıkıcı çalışmanın sonucu olarak hasadımızı alırız. Güz mevsimi gelmiştir. Bu altın bir çağdır, zengin ve doyurucu. Gerek kendimizin, gerekse eşimizin kusurlarını kabullenen ve anlayışla karşılayan daha olgun bir aşktır yaşadığımız. Bir şükran ve paylaşma zamanıdır bu. Yaz boyu sıkı çalıştığımız için, şimdi dinlenebilir ve yarattığımız aşkın tadını çıkarabiliriz.

Üşüten kış: Sonra hava yeniden değişir ve kış bastırır. Kışın o soğuk, verimsiz ayları boyunca doğa kendini tümüyle içine çeker, kapanır. Bu bir dinlenme, düşünme ve yenilenme dönemidir. Yaraların iyileşmesi, acıların dindirilmesi zamanıdır.
Gönderen Melike zaman: 20:14 0 yorum
Etiketler: İLİŞKİLER, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Saç Lastiğiyle Harika Saçlar!
1- Atkuyruğu şeklinde arkada sıkıca toplanan saçlar şık bir görünümü de garanti ediyor. Peki nasıl yapacaksınız?
Saçlarınızı geriye doğru tarayın ve başınızın arkasındaki en üst noktada toplayın. Kalan kısa tellerinizi ise ıslak parmaklarınızla saçlarınıza yapıştırın.

2- Örgü saçlar yazın en hit modelleri arasında şu sıralar. Özellikle de dağınık görüntüsüyle...
Saçlarınıza parmaklarınızla hafifçe krepe yapın. Daha sonra tümüyle geriye doğru alıp düzensiz bir saç örgüsü uygulayın.

3- "Yataktan kalkmış" görüntüsünü yakalamak için tek yapmanız gereken saçlarınızı hafif yana doğru gevşek ve dağınık bir biçimde toplamak.
Parmaklarınızla başınızın arka tarafında saçlarınızın diplerini krepe yapın. Ardından saçlarınızı yana doğru toplayarak lastikle sabitleyin. Saçlarınızın uçlarını da biraz dağıtabilirsiniz. Birkaç tutam saçınızı yüzünüze düşürebilirsiniz.

4- Basit topuz modeli aynı zamanda tam bir yaz saçı olarak öne çıkıyor.
Saçlarınızı başınızın üzerinde avucunuzun içinde dağınık bir şekilde toplayın ve çevresini saç lastiğiyle tutturun. İşlem sonunda parmaklarınızla birkaç tutamı topuzdan ayırabilir ve gevşek krepelerle hareketlendirebilirsiniz.
Gönderen Melike zaman: 20:12 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Kanser ve Bitkiler
Kayısı:
Antioksidan olan betakaroten açısından zengindir. Hücrelere ve dokulara zarar veren moleküllerin etkisini ortadan kaldırarak kansere karşı koruyucu etkisi vardır. Lifli olduğu için bağırsakları koruyucudur.
Tahıllar:
Arpa, mısır, buğday, yulaf gibi tahıllar B ve E vitamini, potasyum ve kalsiyum içerir. Kanserojen maddelerin vücuttan atılması sürecini hızlandırır. Tahıl ağırlıklı bir beslenme rejimi, bağırsak kanseri riskini yarı yarıya azaltıyor.
Fasulye:
Fasulye, C vitamini ve betakaroten gibi kalp hastalığı ve kanseri önleyen antioksidanlar açısından zengindir. B vitamini de **** hormonlarını kuvvetlendirir.
Pancar:
Demir ve folik asit açısından zengin olan pancar eski çağlardan beri kan hastalıklarının tedavisinde kullanılmaktadır. Amerikalı uzmanlar pancar suyunun sarılık tedavisinde de etkili olduğunu belirtiyor.
Lahana:
Kanserli hücrelerin çoğalmasını önleyen karoten maddesi içerir.
Havuç:
Tam 40 araştırma havuç tüketimi arttıkça kanser riskinin azaldığını ortaya koymuştur. Bunun temel nedeni betakaroten, C ve E vitaminleri gibi antioksidanlar açısından zengin oluşudur.
Nohut:
Yağ düzeyi düşük olan ve kolesterol içermeyen nohut kalsiyum, magnezyum, fosfor, potasyum, bakır, manganez, betakaroten ve folik asit açısından zengindir. Göğüs kanserine karşı korur.
İncir:
Potasyum, demir ve kalsiyum içerir. Sindirim sistemine yardımcı olur. Eski çağlarda kanserli hücrelerin tedavisinde kullanılan incir, modern tıp tarafından da kansere karşı koruyucu olarak öneriliyor.
Sarımsak:
Bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve kansere, yüksek kolesterole, kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarına karşı koruyucu etkisi vardır.
Fındık:
Kalp krizine karşı koruyucu olan E vitamini açısından en zengin besinlerin başında gelir. Her gün yenilen bir avuç fındık kansere ve kırışıklıklara karşı koruyucudur.
Mercimek:
B vitamini, demir, kalsiyum, magnezyum, fosfor ve potasyum içerir. Lifli özelliği kandaki kolesterol oranını düşürür, şeker ve kalp hastaları için yararlıdır.
Zeytinyağı:
İçindeki omega yağ asitleri, kandaki kolesterol düzeyini dengede tutar. Antioksidan özelliği olan E vitamini açısından da zengindir. Bu sayede kalp krizi, felç, kanser ve erken yaşlanmaya karşı beyni koruyucu etkiye sahiptir.
Soğan:
Bağışıklık sistemini güçlendirir. İçerdiği allicin ve sülfür; mide ve bağırsak kanserine karşı koruyucu etkiye sahiptir. Son araştırmalar kemik erimesine karşı, peynir ve sütten daha etkili olduğunu göstermiştir.
Şeftali:
Teki bile insanın C vitamini ihtiyacının yüzde 50,sini karşılayabilir. Sindirimi kolaydır. Kansere ve kalp krizine karşı koruyucu olan betakaroten açısından da zengindir. Bir tanesinde 33 kalori vardır.
Pirinç:
Pirinç mükemmel bir enerji kaynağıdır. E ve B vitaminleri açısından zengindir. Bağırsak kanserine karşı koruyucu olan pirinç, kolesterolü düşürerek kalp krizi riskini de azaltır.
Çilek:
Kolesterol düzeyini düşürür ve sindirim sistemini düzenler. Ellegic asit adı verilen kansersavan bir maddeyi de içerir.
Domates:
Likopen açısından zengin ender bitkilerden biridir. Likopen, pankreas gibi çeşitli kanser hastalıklarını önleme konusunda hayati önemdedir. C vitamini açısından zengindir ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Lifli bir besin olması da bağırsak kanseri riskini azaltır.
Gönderen Melike zaman: 20:02 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, KANSER ÇEŞİTLERİ, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Doğum Çantası
Bir anne adayının hastane çantasında olması gerekenler aşagıda sıralanmıştır. Ancak çantanızı hazırlarken dogum yapacagınız mevsime çok önem vermeli ona göre giysi koymalısınız.

Ayrıca doğum yapacagınız hastane ile görüsmeli sizin ve bebeginiz için temin edecekleri seyleri ögrenmelisiniz. Böylece çantanızı gereksiz, kullanmayacağınız esyalarla doldurmus olmazsınız

Bebek için :
2 tane bady (Mevsime göre kisa veya uzun kollu)
2 tane tulum
2 tane çorap
2 tane agiz mendili
2 tane pijama alti
2 tane sapka ve eldiven
2 takim kiyafet (zibin takimi, pijama takimi ,patigi,basligi vs)
Yelek ve hirka
Battaniye
3-4 tane bebek bezi
Araba koltugu/ana kucagi veya portbebe
Havlu
2 tane önlük
2 tane yelek
2 adet Patik
Göbek Bagii
Saç Fırçası
Burun Temizleme Aspiratörü
Biberon

Anne için :
2 adet gecelik
1 adet pijama
1 adet sabahlik
Alti kaymayan terlik
2 adet çorap
3-4 adet kilot
1-2 adet atlet
2 adet emzirme sütyeni
Hirka ya da sal
Koyu renk havlu
Hijyenik Ped
Gögüs Pedi
Gögüs Kalkani
Gögüs ucu için krem
Gögüs pompasi
Tarak
Dis Macunu-Dis firçasi
Sampuan
Sabun
Toka, Parfüm, makyaj malzemeleri
Kulak Pamugu
Kagit,kalem

Malzemeler :
Fotograf Makinesi veya kamera
Telefonlar ve sarj aletleri
Yedek piller
Kolonya, islak Mendil
Kagit Havlu
Kitap, dergi v.s.
Çikolata
frm47.com

Gönderen Melike zaman: 19:56 0 yorum
Etiketler: HAMİLELİK, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Gebelikte Seyahat
Kadınların çoğu basit püf noktalarına dikkat ettikleri takdirde doğum tarihine kadar güvenle seyahat edebilirler. Çoğu gebe kadın için seyahatin en iyi olduğu zaman, gebeliğin orta dönemleridir.
Bu dönemde vücudunuz bebeğe daha iyi adapte olmuştur ve daha fazla enerjiye sahipsinizdir. Sabah yorgunluğu daha az görülür, komplikasyonlar daha azdır. En iyi rehber kendinizi nasıl hissettiğinizdir.

Seyahat tercihini yaparken gideceğiniz yere ne kadar sürede ulaşacağınızı hesap etmelisiniz. En hızlı olanı (uçak) en idealidir. Hangi tür seyahati seçerseniz seçin, aşağıdaki kural ve önerileri göz önünde bulundurursanız daha rahat yolculuk yapabilirsiniz.
Yolculuk sırasında

· Her iki saatte bir hafif yürüyüş yapın. Bacaklarınızdaki şişmeler azalacak ve kendinizi daha rahat hissedeceksiniz.
· Bağsız olan geniş, rahat elbise ve ayakkabılar giyiniz.
· Kraker, meyve suyu yada diğer hafif gıdalardan alarak, mide bulantısını önleyebilirsiniz.
· Evinizden uzakta iken yemeklerinizi düzenli yiyin. Yemekleri besleyici ve dengeli olduklarından emin olun. Böylece daha fazla enerji toplayacak, kendinizi daha rahat hissedeceksiniz. Lifli gıdalar alarak seyahatte sorun olabilecek kabızlığın önüne geçebilirsiniz.
· Bol sıvı alınız.
· Seyahat uykunuzu bozabilir. Bu durumda doktorunuzla görüşmeden önce herhangi bir ilaç almamalısınız.
· Daha fazla uyumaya ve istirahat etmeye çalışınız. Böylece yorgunluk ve huzursuzluk hissetmeyeceksiniz.
· Evden uzakta iseniz, gebeliğin seyri ve bazı tetkik sonuçlarını içeren bir sağlık raporunun kopyasını yanınızda taşıyınız.
· Birkaç haftadan daha uzun süre tatil düşünüyorsanız doktorunuzda acil durumlar için başvuracağınız yer veya doktor ismi önermesini isteyiniz.

Yabancı ülkelere seyahat
Eğer yurtdışı gezisi planlıyorsanız, planlarınızı doktorunuzla tartışınız. Yurtdışı gezisinin sizin için güvenli olup olmadığına karar vermenizde yardımcı olacaktır. Seyahatte ne gibi adımlar atmanız gerektiği konusunda size bilgi verecektir.
Gönderen Melike zaman: 19:51 0 yorum
Etiketler: HAMİLELİK, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Labioplasti
Labioplasti kadının dış genital organlarını temsil eden dudakçıkların (labium major ve labium minus) düzeltilmesi ve belirli bir şekil verilmesi amacıyla yapılan estetik cerrahi işlemdir. Genellikle dudakçıkların küçültülmesi amaçlanır.
Kadınlar genellikle bu ameliyatı 3 nedenden dolayı isteyebilirler. Dışarıya doğru fazla uzantı veren dudakçıkların iç çamaşırı giyimi ile tahriş olması ve bunun günlük yaşamda rahatsızlık vermesi bir sebeptir. Bunun yanında sadece estetik bir görüntü olmaması nedeniyle talep edilebilir ve bazen bu görüntü kadınlarda bir utanç kaynağı olabilmektedir. En önemli sebep ise cinsel ilişki sırasında fazla olan dokuların ilişkiyi zorlaştırması ve rahatsızlık vermesidir.
Dudakçıkları fazla uzun ve sarkık olan bayanlar bu ameliyat için adaydırlar. Bu durum bazı kadınlarda doğumsal olabileceği gibi doğumlar sonrası ve yaşın ilerlemesiyle de bu durumla karşılaşılabilir. Labioplasti iç dudakların düzeltilmesi operasyonu daha önceden doğum yapmamış kişilerde de uygulanabilir. Hatta bakire kızlarda bile yapılması kızlık zarı açısından hiç bir problem yaratmayacaktır.
Bu ameliyat cinsel ilişkiye, orgazma, gebe kalmaya ve doğum yapmaya hiç bir zararı veya engeli yoktur. Ameliyattan sonra idrar yapma ile ilgili bir sorun olmaz,doktor tarafından önerilen temizlik yöntemleri ile bakım yapılır.
Rahatsızlık verecek derecede ağrı ve yanma olmaz. Yara iyileşmesi ile ilgili problemlerle sık karşılaşılmaz. Ameliyatı ertesi günü duş alınabilir, normal hayata dönülebilir. Yara iyileşmesi 1 haftada tamamlanır, Ameliyattan 3-4 hafta sonra cinsel ilişkiye girilebilir. Dışardan bakıldığında ameliyat izi fark edilmez.Ameliyat sonrası iyileşme tam olana kadar ameliyat bölgesinde şişlik, hafif ağrı ve rahatsızlık hissi olabilir.Ancak bu çok uzun sürmez. Dikişler estetik teknikle atılır ve alınmaz. Dikişler kendi kendine vücut tarafından emilecektir.
Gönderen Melike zaman: 00:20 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, SAĞLIK ÖNERİLERİ
15 Eylül 2007 Cumartesi
Güneş Lekelerine Cerrahi Müdahale
Cerrahi açıdan bakıldığında güneş lekeleri deyince ilk akla gelen lezyonlar şunlardır:
1) Solar keratoz
2) Bazal hücreli kanser
3) Yassı hücreli kanser
4) Malign melanoma

1) Solar keratozlar: Kronik olarak güneşe maruz kalan vücudun açık olanlarında gelişen premalign (kanser öncüsü) lezyonlardır. Ciltte kırmızımtırak bir zemin üzerinde sert ve pul pul olmuş bir yüzey gösterir. Uzun bir süre tedavi edilmeden bırakılırsa % 10-20’si yassı hücreli kansere dönüşür. Bununla birlikte bu dönüşme 25 seneye kadar uzayabilir. Genel olarak solar keratozu olan bireylerin çoğu açık renk derili ve zayıf bronzlaşma kabiliyeti olan kişilerdir. Siyah derililerde solar keratozu oluşmaz. 40 yaş üstünde görülür

Tedavisi:
Solar keratozun başlıca değişiklikleri sadece, derinin en yüzeyel tabakası olan epidermisi içine aldığından tedavi için bütün deriyi harap etmek veya çıkartmak gereksizdir. Eğer kanserleşme değişiklikleri düşünülüyorsa biopsi yapılarak patolojik tahlile gönderilmelidir. Yüzünde yaygın miktarda keratozise sahip hastalarda geçtiğimiz yıllarda krioterapi, elektrikli zımpara (dermabrazyon), kimyasal peeling ve 5-FU maddesi içeren kremler uygulanmış olup, halen geçerli tedaviler olarak kabul görmektedir. Ancak bu tedavilerin yerini günümüzde lazer uygulaması almıştır.

Lazer cerrahisi dahi hızla gelişmekte olup birkaç yıl öncesine kadar kullanılan ultrapulse C02 lazer yerini, bu tip yüzeysel lezyonlarda erbium yağ lazer almıştır. Erbium yağ lazer uygulaması, lokal anesteziye gerek duyulmaksızın yapılabilmekte olup, tedavi sonrası iyilişme ve kızarıklık süresi C02 lazere göre daha kısadır. Lekelerin bu şekilde tedavisinden sonra daha genç ve canlı bir deri elde edilir ve koruyucu şapka, kıyafetler, güneş koruyucu kremler kullanıldığı takdirde cilt senelerce iyi durumunu muhafaza eder.

2) Bazal hücreli kanser:
Tıbbi pratikte en çok karşılaşılan deri tümörüdür. Açık tenli kişilerde ve 40 yaş üstünde sık rastlanır. Vücudun diğer bölgelerine sıçrama özelliği yoktur. Teşhis konulduğunda tedavi şansı % 95-100’dür. Cerrahi olarak çevresinde en az 0,5 cm sağlam cilt şeridi bırakılarak çıkarılır ve mutlaka patolojiye gönderilir. Patoloji uzmanı ise lezyonun tam olarak çıkarılıp çıkarılmadığı hakkında operatöre açıklayacı bilgileri ulaştırır.

3) Yassı hücreli kanser:
Derinin ikinci sıklıkta görülen tümörüdür. Major faktör cildin uzun süre U.V. ışınlarına maruz kalmasıdır. Alt dudakta sıktır. Lenf bezlerine sıçrayabilir. Bu nedenle bu tür lezyonlardan şüphelenildiğinde lenf bezleri mutlaka muayeneden geçirilmelidir. Günümüzde geçerli tedavisi cerrahi eksizyondur. Erken müdahale edildiğinde tedavi şansı bu kanser türünde de sevindirici olup % 95-100 civarındadır.

4) Malign melanoma:
Vücudumuzdaki çok sayıda kahverengi leklere “ben” (melanositik nevüs) denmektedir. Bunlar melanosit dediğimiz cildin koyu renkli hücrelerinin o bölgede yoğunlaşması ile oluşur. Benlerin renk değiştirmesi, büyümesi, koyulaşması halinde mutlaka doktora başvurulmalıdır. Bu değişiklikler son derece tehlikeli bir tümör olan malign melanomanın habercisi olabilir. Malign melanomanın tedavisi ise cerrahi eksizyon, antikanser ilaçları ve radyoterapiden ibarettir.

Op. Dr. Ahmet Köremezli
Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı


Gönderen Melike zaman: 20:49 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER

=MaGmA=
10-07-2008, 14:22
Fizik Tedavi ve Faydaları
Başlıca hareket sistemini ilgilendiren hastalıkların, vücudun dışından uygulanan ancak eklem ve yumuşak dokuları etkileyebilen aletlerle tedavi etme yöntemi olarak tanımlanan fizik tedavinin kelime anlamı; onarmak, yeniden işe yarar hale getirmek. Amacı ise kişinin herhangi bir hastalık veya kaza sonucunda günlük yaşamını sürdürmesi için gerekli olan vücut fonksiyonlarının kaybolması veya azalması halinde; hastayı fizik tedavi, egzersiz, eğitim ve diğer tedavi tekniklerini kullanarak, mümkün olan en fonksiyonel düzeye getirmek. Bu anlamda fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanın tedavisinde bir bütün olarak düşünülüyor.

Fizikom Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Meral Kozakçıoğlu, fizik tedavinin amacını ağrıyı azaltmak, eklem hareket açıklığını korumak ve günlük yaşamı kolaylaştırmak olarak özetliyor.

Rehabilitasyon
Herhangi bir sebeple engelli hale gelen kişileri topluma kazandırmak için uygulanan tedavilerin bir bütünü. Rehabilitasyon aynı zamanda bir ekip tedavisi. Ekipte fizik-tedavi uzmanı ve terapistler (fizyoterapist, iş ve meşguliyet terapisti, psikolog, sosyal hizmet uzmanı vs.) yer alıyor. Ülkenin gelişimine bağlı olarak rehabilitasyon da gelişiyor. Tedavide, hastaneden taburcu olduktan sonra hastanın işinin ve evinin de düzenlenmesi yer alıyor.

Fizik tedavi süresi
Her seans 1-1.5 saat sürmek üzere 15-20 seans uygulanıyor.
Rehabilitasyon ise çok daha uzun sürüyor; hasta senelerce rehabilitasyon görebiliyor.

Fizik tedavi ağrılı mı?
Hayır ama eğer hastada eklem kısıtlılığı mevcutsa, örneğin omzunu kaldıramıyorsa, o zaman fizyoterapist, germe egzersizleri yapacağından hafif ağrı olabilir.

Fizik tedavi metotları
Fizik tedavide çok çeşitli cihazlar kullanıyoruz. Ağrı tedavisinde tens, derin yapışıklıkları açmak için ultrason, kas güçlendirici cihazlar, magnetoterapi, ozon tedavisi, traksiyon, masaj, mezoterapi bunlardan bazıları. Yaklaşık 30-50 sistem fizik tedavide kullanılıyor.

Yararı
Herhangi bir şey yapmak gerekmez. Günümüzde sadece ağrıya yönelik tedavi yapmıyoruz, ayrı zamanında bozulan mekanizmayı ve kas desteğini tamamen yerine getirebiliyoruz. Dolayısıyla eskisi gibi tedaviden sonra aylarca egzersiz yapmaya gerek kalmıyor.

Kaplıca tedavisi
Doğal enerji kaynaklarından yeraltı termo-mineral suyun, gazın, mineralli su ile organik unsurları içeren çamurun, kaynağın çıktığı yöreye özgü iklim koşulları, meteorolojik unsurların, biyolojik ortam gerginliği ile bütünleştiği organizma üzerinde tedavi etkinliği kanıtlanmış, kür tarzında uygulanan tedavi sistemidir. 15-20 seans kür şeklinde uygulanıyor. Bazı eklem hastalıklarında kaplıca, fizik tedavi ile uygulanıyor.

Son teknolojik gelişmeler
Son yıllarda fizik tedavide birçok yeni sistem, tedavi protokollerine dahil edildi. Özellikle, kas cihazları, hasta pasifken de kasları güçlendirilebildiğinden, çok ileri yaşlarda bile çok pozitif sonuçlar veriyor. Örneğin, bacak kasları çok zayıflamış ve bu yüzden eklemleri bozulmuş, yürüyemeyen hastalar tedavi sonrası yürüyerek gidebiliyor ve bu da onların yaşamlarını çok olumlu etkiliyor.
Magnetoterapi, kırık kemiklerin kaynamasını kolaylaştırıyor.
Ozon terapi diyabetli veya felçli hastalarda oluşan dolaşım bozukluklarını ve açık yaraları tedavi edebiliyor. Fizikomda dünyada fizik tedavide kullanılan tüm sistemler mevcut. Son beş-altı aydır omurga ile ilgili bir dinamik egzersiz cihaz sistemimiz var. Sistemin özelliği, boyun-sırt ve bel kaslarının gücünü bilgisayar ile ölçülmesi ve zayıf kasları tek tek güçlendirebilmesi.
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi'nde görev yapan Doktor Vildan Çerçi, fizik tedavide hastanın da ciddi sorumlulukları olduğunu söylüyor. Çerçi; "Tedavi sırasında hasta kendisine verilen egzersiz programlarını aksatmadan uygulamalı ve tedavi bittikten sonra kontrollere düzenli olarak gelmeli" diyor.

Uygulanabilecek kişiler
Omuz, kol, bacak eklemlerinde ağrıları olanlara, romatizmal hastalıkların aktif döneminde olmayanlara, ortopedik ameliyatlar sonrasında kaslarında güçsüzlük, eklemlerinde ağrı ve hareket kısıtlılığı gelişenlere, kırık, çıkık, incinme nedeniyle alçı sonrasında eklemlerinde sertleşmeler olanlara fizik tedavi uygulanır. Beyin, sinir hasarı sonucunda kol ve bacaklarda felç gelişenlere, hareket sistemi dışında lenf dolaşımının bozulması sonucu kol ve bacaklarında şişme oluşanlara uygulanır.

Sakıncalı olduğu durumlar
Romatizmal hastalıkların aktif dönemleri (eklemlerin şiş, sıcak ve ağrılı olduğu dönemler). Damar tıkanıklıkları, varisler, açık yaralar ve iltihaplı bölgeler üzerine uygulama.

Gönderen Melike zaman: 20:44 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Suna Dumankaya'dan Öneriler-1
Merhaba Suna Hanım, ben 28 yaşında çalışan bir bayanım. Sorunum ciltteki kuruluk! Karma bir cilde sahibim. Yanak çevrem kuru ve kaşınıyor. Nemlendirici kullansam da fayda göremedim. Sizden bir ricam var, bana ne önerirsiniz günlük bakım için. Teşekkürlerimi sunarım.
Dışarı çıkarken güneşten koruyucu kullanın. Cildiniz karma ve kuruya dönük. Yanaklarınıza doğal peeling yapın. Bir yemek kaşığı toz şekeri, bir yumurta akı ile karıştırın ve cildinize sürün. Yavaşça ovarak çıkarın. Kırışık gidermek için talk pudrasını deneyin

Sayın Suna Hanım, ben fazla kozmetik kullanmıyorum. Sizden ricam, bana kırışık giderici bir güzellik kremi önermeniz. Bir de sedef için bitkisel bir formülünüz var mı?
Bir kilogram suya bir su bardağı zeytinyağını koyun ve dört saat kısık ateşte kaynasın. Ilıdıktan sonra alabildiği kadar talk pudrası koyun. Ama dikkat edin çok katı olmasın. Kek hamuru gibi olsun. Yüzünüze ve vücudunuza sürün. Ara sıra elma suyu ile kompres yapın.

Pastane mayası sivilce izine
Sevgili Dumankaya, köşenizi sürekli takip etmeye çalışıyorum. Benim sorum sivilcelerden sonra kalan izler ve gözeneklerin genişlemesiyle ilgili.
Bir yumurta akını, bir çay kaşığı limon suyunu ve aynı ölçüde balı, iki yemek kaşığı pastane mayası ile karıştırın. 20 dakika ciltte kalsın.

Selülite susam yağlı ve limonlu bir formül
Sayın Suna Hanım, cildiniz ay gibi, inşallah bu güzelliği önerdiğiniz formüllere borçlusunuzdur. Benim obeziteye yakın kilo problemim vardı, nihayet o problemi hallettim, ama vücudumda deformasyonlar oluştu. Ayrıca cildimde açık gözenekler ve derin siyah noktalar var. Kitabınızı aldım, selülit için en basit tarif aspirinli olan gibi görünüyor. Yalnız miktarı anlayamadım! Ve bacaklardaki varis için geçerli bir formülünüz var mı?
Yüzün, hamama gidin. Ardından cildinize bolca maskeler yapıp sürün. Böylece deformasyondan çabuk kurtulursunuz. Selülit için 20 aspirin, 10 limon suyu çıkarın. Limon suyu kadar susam yağı karıştırın ve cilde masaj yapın. Varis için ara sıra haşlanmış lahana yaprağını sarmayı deneyin.Sirke limon egzamaya iyi gelir

Ben 31 yaşında çalışan bir kadınım. Benim en büyük problemim göz kapaklarımın üzerinde egzamam var. Hangi doktora gittiysem çare bulamadılar. Başlangıcı ise şöyle oldu: Bir gün çamaşır suyu değdi göz kapağıma. O günden bugüne iki yıldır çare bulamadım.
Egzama su ve sabunu sevmez. Yoğurt ve süt kullanmayın. Sirke-limon karışımıyla ellerinizi yıkayın, kimyasal maddeler kullanmayın.

El tırnaklarına tuz
Merhabalar, el tırnaklarımda çizgiler var. Yol yol çizgiler tırnaklarımın tamamında var ve beni çok rahatsız ediyor. Bu çizgileri yok edebilir miyim.
Eşit miktarda badem yağı, bir çay kaşığı tuz, yarım limon suyunu karıştırın ve bekletin. Haftada üç gün E vitamini alın.

Göz morlukları patatesle geçer
Sayın Suna Dumankaya, 28 yaşında bir okurunuzum. Köşenizi büyük bir beğeniyle takip etmeye başladım. İyi ki varsınız da bize yardımcı olabiliyorsunuz. Suna Hanım, benim özellikle merak ettiğim bir konu, göz altlarımdaki sorunla ilgili. Göz altlarımda morlaşma oldu son yıllarda. Bir de küçük küçük benekler var. Bu benekler yaz bezesiymiş öğrendiğim kadarıyla.
1- Bu morluk problemini gidermek için ne yapmalıyım?
2- Yağ bezelerinin yok olması için bir formülünüz var mı?
3- Genel olarak göz çevresi bakımı için önerebileceğiniz maske ya da buna benzer şeyler var mı?
4- Bir de yüzümde kırmızılıklar var. Bunları yok etmek ya da yatıştırmak için bir yöntem var mı? Size şimdiden teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Unutma, her şeyin çaresi doğada saklı, yararlanmayı öğrenelim.
1- Morluklar genelde uykusuzluk, yorgunluk sorunu yaşayan alerjik yapıdaki insanlarda olur. Sağlığın için doktora görünmelisin. Ayrıca patates suyu kompresi yapmayı dene.
2- Yağ bezlerinin sebebi kolesterolüne baktırmalısın. Tecrübeli uzmanlar alabilir de...
3- Bir tutam pirinci haşlayarak suyunu göz kenarında kompres yapabilirsiniz.

At kestanesi varisin ilerlemesini durdurur
Suna Hanım, benim varis sorunum var. İğne ve lazerle tedavi oldum, ama hálá morluklardan kurtulamadım. Bir de buna lazer yanıkları eklendi üstelik. Cildim de çok kuru. Bana ne önerirsiniz? Varisler birçok insanın sorunu, daha oluşmadan önce veya rahatsızlığın başlangıcında önlem almak en iyisi... Çünkü ilerleyen vakalarda kişiyi epey uğraştırıyor. Size iyi bir damar hastalıkları uzmanına gitmenizi öneririm. Ayrıca artık aktarlarda elma sirkeli at kestanesi solüsyonu satılıyor. Bundan bir bardak suya 10 damla damlatıp içebilirsiniz. Sorunun ilerlemesini önleyecektir. Bir de varisli bölgeyi rahatlatmak için bir soğanı haşlayıp ezdikten sonra o bölgeye sürün, sarıp bir süre bekletin. Geçmiş olsun.

Güneş lekesine yulaflı maske
Suna Hanım, ben 34 yaşındayım. Yüzümün özellikle T bölgesi çok yağlı. Bu nedenle sivilceler ve sivilce izleri hiç eksik olmuyor. Ayrıca son üç senedir yoğunlaşan kahverengi güneş lekelerim var. Koruyucu güneş kremleri de yüzümü parlak ve daha yağlı gösteriyor. Bu durumdan nasıl kurtulurum?
Güneşten yararlanırken ölçülü olmak gerek. Bu nedenle mutlaka 20 faktörlü koruyucu krem kullanın. Temiz cilde sürdüğünüzde parlamaması lazım. Ayda bir de cilt bakımı yaptırın. Evde uygulayabileceğiniz yöntem ise şu:
Eşit miktarda yulaf, kil, el kremi ve suyu karıştırın. Cildinize sürün, 5 dakika beklettikten sonra ovarak çıkarın. Bunu haftada bir uygulayın. Lekelerin açılmasını sağlar.

Sevgilerimle, Suna Dumankaya
www.ekolay.net
Gönderen Melike zaman: 20:06 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ, UZMANLAR
Burçlara Göre Sağlık
KOÇ-MART 21- NİSAN 21
Olaylar karşısında çok çabuk etkileniyor ve duygularınızı kontrol altına almakta zorlanıyorsunuz, buda sağlığınızı etkiliyor. Sağlıklı beslenerek , çeşitli spor aktivitelerinde bulunarak kalbinizi yormadan ve risklerden uzak yaşayabilirsiniz. Günde yapacağınız yarım saatlik yürüyüş ile sinir sisteminizi kuvvetlendirebilirsiniz Gerekli spor aktivitelerine zaman ayıramıyorsanız size sisselden step-fit step aletini tavsiye ederiz.

BOĞA- NİSAN 22- MAYIS21
Kalp sağlığınıza dikkat etmelisiniz, Sağlıklı beslenerek, kalp sağlığınıza katkıda bulunabilirsiniz. Bol bol soya tüketiniz ve spor yapmayı ihmal etmeyiniz. Gündelik spor aktivitelerinizde marshal sportif ürünleri tavsiye ederiz

İKİZLER- MAYIS 22 – HAZİRAN 21
Bu gün güne işlerinizi planlayarak başlayınız. Düzenli ve kararlı bir çalışma içinizde duyduğunuz güvensizlik ve öfkeyi azaltacaktır. İş yoğunluğu ve stresinden bir nebze uzaklaşmak, dinlenmek ve kasılan kaslarınızı rahatlatmak için size sisselden pro masaj aletini öneririz.

YENGEÇ- HAZİRAN 22 – TEMMUZ 22
Biraz gergin ve öfkeli bir tutum içerisindesiniz. Sakin olup olayları sabır ve sükünetle karşılayın. Yemeklerinizde mümkün olduğunca bitkisel yağlar tüketin ve bol bol C vitamini içeren portakal, mandalina , greyfurt gibi meyvaları tercih edin.

ASLAN- TEMMUZ 23 – AĞUSTOS 23
Çalışmalarınızı keyifle sürdüreceğiniz bir dönem. Eski arkadaşlarınızla görüşecek ve keyifli zamanlar geçireceksiniz. Çok ağır öğünler yemek yerine hafif ama daha sık yemek yemeniz, metabolizmanızın devamlı ve hızlı çalışmasına ve daha fazla enerji tüketmenize sebep olur. Kilonuza dikkat !

BAŞAK AĞUSTOS 24 – EYLÜL 23
Alacağınız bazı üzücü haberler duygusal heyecanlara neden olabilir. Beslenmenize özen göstermeye devam ediniz. Bolbol meyva ve sebze tüketip, kırmızı etten uzak durunuz. Et ihtiyacınızı balık ve tavuk tüketerek gideriniz. Evden işe giderken, otobüste, televizyon karşısında seyahat esnasında kullanabileceğiniz sissel buchi dinlenme yastıklarını tavsiye ederiz.

TERAZİ EKİM 24- KASIM 23
Yeşil çayın içinde bulunan mineraller, gündelik mineral ihtiyacınızın büyük bir bölümünü karşılar. Düzenli spor yararak kalp krizi riskini azaltabilirsiniz. Sağlıklı beslenme planınıza göre bol bol balık ve sebze tüketmeniz gerekiyor.

AKREP EKİM 24 – KASIM 22
Bu gün alacağınız tekliflerden etkilenebilirsiniz. Ancak hızlı karar vermek için acele etmeyiniz. Güzel bir yürüyüş yapınız. Bu yarım saatlik yürüyüş kan dolaşımınızı hızlandıracak ve doğru kararlar almanıza yardımcı olacaktır. Evde spor yaparken size sissel jimnastik topundan yararlanmanızı tavsiye ederiz.

YAY KASIM 23 – ARALIK 21
Yepyeni ve farklı isteklerle dolu bir dönemdesiniz. Enerjinizi istediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz. E vitamini kullanarak kalp damarlarınızın yağlanmasını engelleyebilir, düzenli spor yaparak sağlıklı yaşarve kalp krizi riskini azaltabilirsiniz. Ayak sağlığınıza özen gösteriniz. Ayak sağlığınız içiğn size podogel ayak bakım ürünlerini öneririz.

OĞLAK ARALIK 22 – OCAK 21
Balıkların derilerinde bulunan omega 3 ve omega 6 yağları kanın akışkanlığını arttırır ve kalbe giden damarların yağlanmasını engeller. Sağlığınız için düzenli spor ve jimnastik yapmanız, ilerleyen yaşlarda kireçlenme, yüksek tansiyon ve kalp yetmezliği riskinizi azaltır. Tansiyonunuzu devamlı kontrol etmek için size Medlife Tansiyon Aletini öneririz.

KOVA OCAK 21- ŞUBAT 22
İnsan vücudunda bulunan gut kısmında iyi huylu bakteriler yaşar ve bu bakteriler çeşitli yağ asitleri üretirler. Bu bakterilerin ürettiği yağ asitleri kötü huylu kolestrolü azaltır. Nişastalı yiyecekler tüketmeniz bu bakterilerin bu yağ asitlerini üretmesini sağlayacaktır. Tatlı sevenler ama kilosuna dikkat etmesi gerekenler için Cicilight ürünlerini tavsiye ederiz.

BALIK ŞUBAT 23 - MART 20
Dikkatinizi ve konsantrasyonunuzu yapmak istediğiniz işe yöneltin. Sağlıklı beslenme özellikle Akdeniz tarzı beslenme konsantrasyonunuzu arttırır. Akdeniz tarzı beslenmede doymuş yağlar, sebze ve balık ön plana çıkar. Bu tarz beslenme kanda bulunan kötü kolestrolü düşürür. Her besin grubundan azar azar ama sık sık tüketiniz.. Düzenli spor ve hareket vücudunuzu zinde ve sağlıklı tutacaktır. Kolestrolünüzü sürekli ölçebilmeniz ve kontrol altında tutabilmeniz için size GCT kolestrol ölçüm cihazını öneririz.

Gönderen Melike zaman: 18:53 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ, ÇEŞİTLİ BİLGİLER
Kan Grubu & Kişilik
Kan gruplarının insanın kişilik özelliklerini yansıttığı ileri sürülüyor. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yayın organı Polis Dergisi'nde yer alan bir makaleye göre, kan grupları, insanın psikolojik yapısı ve kişiliği hakkında bazı ipuçları ele veriyor.

İşte kan gruplarına göre kişilik özellikleri :

A RH POZİTİF :
Sakin tabiatlı ve daha rahat hareket edebilen insanlardır. Sabırlıdırlar. Söze hemen kırılmazlar. Ama kalben kırıldıklarında ilişkilerde zorlanırlar.

B RH POZİTİF :
Beyin gücünü daha fazla kullanırlar. Az ve öz konuşurlar. Düşünerek hareket ederler. Kararlarını uzun vadede verirler. Bilgili ve istikrarlı bir yapıya sahiptirler. Toplum ile diyalogları, kendi kuralları ön planda olmak üzere uzlaşırlar. Başladığı işi yarım bırakmazlar. Kendilerine olan öz güvenleri oldukça fazladır. Acele etmeyi pek sevmezler. Soğuk kanlıdırlar. Sakin görünürler. Hakimiyeti severler. Kesinlikle taviz vermezler. Ters hareketlerden saygısızlıktan hoşlanmazlar.

0 RH POZİTİF :
Hareketli insanlardır. Yalnız bu hareketliliği, canları isterse yaparlar. Çoğu zaman düşüncelerini söylemezler. Yaptıkları işin sonuçlanmasını beklerler. Çünkü herhangi bir durumdan dolayı açık vermek onları yıpratır. İçine kapanık, düşüncelerini belli etmeyen, soğuk kanlı bir yapıya sahiptirler. Sağlık konusunda fazla duyarlı değildirler. Hassas yapılı olmalarına rağmen, bu yapılarını yansıtmazlar. Saygılı insanlardır. Haksız oldukları zaman barışçıl bir arayış içine girerler. Küsmeleri çok kısa sürer.
Gönderen Melike zaman: 18:45 0 yorum
Etiketler: ÇEŞİTLİ BİLGİLER
İmmün Trombositopenik Purpura (İTP)


İTP NEDİR?


İTP, immün/ idyopatik trombositopenik purpura hastalığının baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. Bu hastalık


1) İmmün bir hastalıktır. İmmün hastalıklar bağışıklık sisteminde oluşan bozukluklar nedeniyle vücudun kendi yapılarına saldırdığı hastalıklardır.


2) İdyopatik, yani neden oluştuğu tam olarak bilinmeyen bir hastalıktır.


3) Trombositopeni , yani trombosit sayısının düşüklüğü ile seyreder.


4) Trombosit sayısının düşüklüğü vücutta purpura denen kırmızı-mor renkte döküntülere neden olur.


Trombositler, kanamanın durdurulmasında rol oynarlar. Kanama bölgelerinde birbirlerine yapışarak bir tıkaç oluştururlar. Normalde kanın 1 mm3’ünde 150.000-400.000 adet trombosit vardır. Trombosit sayısının 150.000/mm3’ün altında olmasına trombositopeni (trombosit düşüklüğü) denir.


Trombosit sayısı azaldığında birbirlerine yapışmaları ve yeterli bir tıkaç oluşturmaları zorlaşır, buna bağlı olarak özellikle darbelerden sonra kanamalar uzun sürer. Trombosit sayısı 50.000/mm3 altına düşmedikçe genellikle bir belirti vermez, bu değerin altında olduğunda darbelerden sonra çabuk morarma meydana gelebilir. Trombosit sayısı 30.000/mm3 altına indiğinde diş eti, burun kanamaları ortaya çıkabilir. Kadın hastalarda uzamış adet kanamaları görülebilir.


Trombosit 10.000/mm3 ve altında olduğunda kendiliğinden ciltte nokta şeklinde veya geniş morartılar şeklinde kanamalar görülebilir. Hayatı tehdit eden kanamalara bağlı risk nedeni ile bu durumda mutlaka doktorunuzla görüşmeniz gerekir.


İTP’DE NEDEN TROMBOSİT SAYISI AZALIR?
Bağışıklık sistemimiz yabancı organizmaları (bakteriler, virüsler, kanser hücreleri ve benzeri) tanır, antikor denen maddeler ile işaretler ve çöpçü hücreler tarafından işaretlenmiş hücreler yok edilir. İTP’de bilinmeyen bir nedenle bağışıklık sistemi trombositleri yabancı olarak işaretler ve bu da trombositlerin başta dalak olmak üzere savunmada görev alan organlarda parçalanmasına yol açar.
www. frm47.com

İTP HASTALIĞI NEDEN ORTAYA ÇIKAR?
Nedeni tam olarak bilinmemektedir. Trombositlere karşı bağışıklık sistemi tarafından antikor adı verilen işaretler yapılır. Antikorlar trombositlerin üzerine bağlanır ve trombositlerin parçalanmasına neden olur.


Bu hastalık kadınlarda erkeklere kıyasla daha fazla görülür. Gebelikte İTP daha sıktır. İTP tanısı bilinen kadınlarda gebelik sırasında trombositler çok daha fazla azalabilir. Bu nedenle İTP hastalığı olan kadınlar gebelik boyunca yakından takip edilmelidir.Çocuklarda ve bebeklerde de İTP gelişebilir, ancak erişkinden daha farklı tedavi edilirler.


Genellikle çocuklarda görülen İTP kısa sürelidir, oysa erişkin hastalarda kronik (süreğen, uzun süreli) olma eğilimindedir.Bazen İTP, başka hastalıkların seyrinde (sistemik lupus eritematozus-SLE, lenf bezesi kanserleri-lenfoma, hepatit ve HIV virüsü ile oluşan enfeksiyonlar gibi) ortaya çıkabilir.


İTP TANISI NASIL KONUR?
Hastalığınızla ilgili öykü, fizik muayene bulguları, kan sayımı ve periferik yaymanın incelenmesi ile İTP ön tanısı konulabilir. Kesin tanı için diğer trombositopeni yapan hastalıkların (kemik iliğinin kanserleri, dalağı büyüten hastalıklar, hepatitler ve benzeri) olmadığının gösterilmesi gerekir. Bu amaçla bazı biyokimyasal testler, kemik iliği aspirasyonu ve batın ultrasonografisi yapılmaktadır. Şüphelenilen kişilerde viral enfeksiyonlar açısından gerekli kan testleri yapılabilir.


Başka bir hastalık bulunamayan bir kişide kanda trombositler düşük iken, kemik iliğinde anormal hücreler görülmemesi ve megakaryositlerin bulunması ile İTP tanısı konur. Trombositlere yapışan antikorların araştırılması, test metotlarının çok güvenilir olmaması nedeniyle önerilmemektedir.


İTP NASIL TEDAVİ EDİLİR?
İTP’li hastaların çoğunda trombosit değeri normalin altında olmakla beraber, tedavi vermeyi gerekmez. Trombosit sayısı 30.000-50.000/mm3 altında olup kanama bulguları olan hastalarda tedavi gereklidir. Tedavinin hedefi, bağışıklık sisteminin baskılanarak trombositlere karşı antikor gelişiminin engellenmesi ve dalakta trombositlerin parçalanmasının durdurulmasıdır.


Bu amaçla kortikosteroid ilaçlar (kortizon), intravenöz immünglobulin, Anti-D ve hayatı tehdit eden kanama durumunda trombosit süspansiyonları kullanılır. Bu tedavi ile erişkinlerin bir kısmında başarılı sonuçlar alınır.Eğer bu ilaçlarla kalıcı bir etki elde edilemezse, trombositlerin başlıca parçalandığı yer olan dalağın çıkartılması gerekebilir (splenektomi). Genellikle (% 50-80) bu ameliyattan sonra trombosit değerleri güvenli bir düzeye yükselir. Nadiren splenektomiye rağmen kanamaya yol açacak kadar düşük trombosit değerleri sebat edebilir. Bu durumda bağışıklık sistemini baskılayacak daha güçlü ilaçların kullanılması söz konusu olabilir.


İTP TEDAVİSİNDE KULLANILAN İLAÇLARIN YAN ETKİLERİ/ ZARARLARI NELERDİR?
Kortikosteroidler: İştahı arttırırlar ve vücutta su ve tuz tutulmasına neden olurlar. Kilo artışı, özellikle yüzde şişme, kızarma, gövdede yağ toplanması, kollarda ve bacaklarda incelme yapabilir. Bu nedenle kortikosteroid kullanırken, diyete dikkat etmeli, fazla şekerli ve tuzlu yememelidir. Özellikle daha önceden şeker hastalığı (diyabet) olan kişilerde çok dikkatli kullanılmalıdır. Bazen bilinen şeker hastalığı olmayan kişilerde kan şekerinde aşırı yükselmeye neden olabilir. Eğer çok su içme, çok idrara çıkma ve halsizlik yakınmaları başlarsa mutlaka doktorunuza başvurunuz. Kortikosteroidler su ve tuz tutucu etkileri nedeniyle kan basıncını yükseltebilirler (hipertansiyon), tansiyonu yüksek olan kişilerde ilaca rağmen dengesizlik olabilir. Kortikosteroid kullanırken mutlaka kan basıncınızı kontrol ettiriniz.



Kortikosteroidler ayrıca deride incelme, kızarma, karında mor çatlaklar, sivilceler, kadınlarda kıllanma ve adet düzensizlikleri yapabilir. Enfeksiyonlara, özellikle mantar enfeksiyonlarına eğilim artar. Bazı hastalarda psikolojik problemler (depresyon veya mani) görülebilir. Kortikosteroidlerin yan etkileri dozu ve kullanma süresi ile ilişkilidir. Bu nedenle özellikle kronik İTP hastalarında uzun süre yüksek doz kullanılmamaya çalışılır. Kronik olgularda splenektomi önerilir.


İntravenöz İmmünglobulin (IVIG): Genellikle kortikosteroid ile birlikte verilir. Damardan 2-6 saatte infüzyon şeklinde uygulanır, 1-5 gün arka arkaya tekrarlanabilir. Bunlar çok sayıda insanın plazmasından elde edilen antikorlardır. Bağışıklık sistemini şaşırtarak, işaretli trombositlerin parçalanmasını engeller. IVIG insanlardan elde edilirken, virüs bulaşmasını engellemek için çeşitli işlemlerden geçirilmektedir, bu nedenle güvenli oldukları kabul edilmektedir. Çok hızlı etki ederler, ancak etkileri geçicidir. Kırıklık, baş ağrısı, bulantı, ateş, titreme, nadir olarak ölümcül ilaç reaksiyonlarına (anafilaksi) neden olabilirler. Bu nedenle mutlaka hastanede, doktor kontrolünde uygulanırlar.


Anti-D (Anti-Rh): Rh-pozitif eritrositlere bağlanan bir antikordur. Eritrositleri işaretleyerek bağışıklık sistemi şaşırtılır, trombositler yerine eritrositler parçalanır. Kullanım sırasında hafif kansızlık (anemi) ve hafif sarılık oluşabilir. Ateş, üşüme, titreme, anafilaksi görülebilir.


İTP’Lİ HASTALARIN DİKKAT ETMESİ GEREKEN DURUMLAR NELERDİR?
Eğer trombosit sayınız normalden düşük ise aşağıdaki durumlarda dikkat etmelisiniz:


1) Ağrı kesici ilaç kullanımı: Herhangi bir nedenle ağrı kesici kullanmanız gerektiğinde doktorunuza başvurunuz. Aspirin ve pek çok ağrı kesici ilaç trombositlerin fonksiyonlarını bozar ve tehlikeli kanamalara neden olabilir. Özellikle aspirin içeren ilaçların alınması çok zararlıdır. Asetaminofen veya parasetamol grubu ilaçlar (Minoset, Parol, Tylol ve benzeri) kullanılabilir.


2) Diş tedavisi: Dolgu, diş çekimi, diş taşı temizliği gibi işlemlerde aşırı kanama olabilir, mutlaka doktorunuza danışınız.


3) Enfeksiyonlardan korunma: Bulaşıcı hastalığı olan kişiler ile yakın temastan kaçınınız. Viral enfeksiyonlar trombosit değerlerinizde düşmeye yol açabilir.


4) Cerrahi girişim: Herhangi bir cerrahi girişim yapılması gerekirse doktorunuza İTP hastası olduğunuzu mutlaka belirtiniz.


5) Gebelik: Gebelikte trombosit sayısı normal kişilerde de azalabilir, ancak genellikle hafif trombositopeni şeklindedir. İTP hastalığı olanlarda ağır trombositopeni gelişebilir. Bu nedenle mutlaka düzenli aralıklarla kan sayımı yapılmalıdır. Eğer trombosit değeri çok düşerse, gebeliğin üçüncü ayından sonra kortikosteroid ilaçlar güvenli bir şekilde kullanılabilir. Kortikosteroidler etkili olmazsa doğum sırasında IVIG veya trombosit süspansiyonu ile destek yapılır.
www.thd.org.tr
Gönderen Melike zaman: 18:37 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
14 Eylül 2007 Cuma
Devekuşu Yağı


Eski Mısır, Roma ve Afrika kültürlerinde devekuşu yağı, 3000 seneden beri kozmetikten ağrıların giderilmesine kadar birçok alanda kullanılıyordu. Tarihi kaynaklar devekuşu yağının milattan önceki devirlerde de yaygın bir şekilde kullanıldığını belirtiyorlar. Öyle ki M.S.1.yy'da yaşamış olan Romalı filozof Pliney devekuşu yağının faydaları üzerine yazılar yazmıştır.



21. yy'da devekuşu yağının Omega-6&Omega-9 yağ asitlerini içerdiğini biliyoruz. Bu temel asitler hücre zarlarının gelişmesine, vücudun daha etkin besin kullanımına çok büyük katkılarda bulunmaktadır. Ayrıca her ikisinde de cilt nemlendirici özellik bulunmaktadır. Devekuşu yağı moleküler büyüklük olarak insan yağıyla aynı olduğundan vücut tarafından absorbe edilmesi çok kolaydır. Özellikle gelişmiş toplumlarda sağlık amaçlı kullanılmaktadır.




Daha güçlü kaslar:
Devekuşu yağı ile kaslara günlük masaj yapılarak kas ağırlıklarının arttığı ve kasların geliştiği tespit edilmiştir. Bu nedenle kaslardaki zedelenmelerde kas zayıflıklarında kullanılmaktadır. Özellikle sporcuların yaralanması sonucuda oluşan kas ağrıları için birebirdir.



Kuru ciltler:
Kuru cilt vücudun temel yağ asidini kaybetmesinin bir sonucudur. Cilde devekuşu yağı uygulayarak cildinizin daha yumuşak ve pürüzsüz olmasını sağlayabilirsiniz.

Devekuşu yağı başağrıları, sinüs, tansiyon gibi hastalıklarda da faydalı bir şekilde kullanılmaktadır.
Devekuşu yağı ayrıca rahatlatıcı özelliği de bulunmaktadır.


Yağın Faydalı Olduğu Durumlar:
Güneş Yanığı
Su toplama
Kuru ciltler
Sedef Hastalığı
Deri kesilmeleri
Yatak Ağrıları
Deri Yanmaları
Kas Ağrıları
Deri Sıyrıkları
Gönderen Melike zaman: 13:23 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
13 Eylül 2007 Perşembe
Günde 40 Gram Badem


Kuruyemişler arasında gerçek bir vitamin deposu olan badem; içerdiği omega- 3 sayesinde kanın pıhtılaşmasını önlüyor. Depresyona girenlerin, streste olanların, baş ağrısı çekenlerin doğal ilacı olan badem, aynı zamanda cildi güzelleştiriyor ve saçların parlamasına yardımcı oluyor. Günde yaklaşık 40 gram badem yiyenlerde koroner kalp rahatsızlığının daha az ortaya çıktığını belirten uzmanlar, bademin diğer yararlarını şöyle sıralıyor:

Badem; E vitamini bakımından zengin olması nedeniyle antioksidan ve yaşlılık engelleyici bir gıdadır. Adet döneminde kan şekeri düşüklüğünü engeller. İçerdiği E vitamini şeker hastalığının gelişimini engeller, kalp, damar, beyin ve sinir fonksiyonlarını düzenler, yaraların iyileşmesine faydalı olur ve prostat kanserinden korur. Uykusuzluk, yorgunluk ve baş dönmesi gibi belirtilerin azalmasına yardımcı olur. Vücut direncinin artmasında, yaraların iyileşmesinde, tat ve koku duyusunun oluşumunda faydalıdır. Sperm hareketlerini arttıran, büyüme, gelişme ve gebelik dönemlerinde ihtiyaç duyulan çinko minerali içerir.
Gönderen Melike zaman: 22:15 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ

=MaGmA=
10-07-2008, 14:23
Sigara - Bunları Biliyor musunuz?
• Türkiye’de sigaranın sebep olduğu hastalıklardan her yıl 100.000 kişi ölmektedir. (Sağlık Bakanlığı).

• İrade gücü ile sigarayı bırakma oranı sadece %3’tür. (Why People Smoke).

• Yapılan çalışmalar sigaranın ortalamada ömrü 12 yıl kısalttığı saptanmıştır. (Dünya Sağlık Örgütü).

• Sigara içen erkeklerde iktidarsızlığa yakalanma oranı %50 daha fazladır. (Dünya Sağlık Örgütü).

• Sigara içen 40-49 yaş arasındaki kişiler, onlardan 20 yıl daha yaşlı, sigara içmeyen kişilerle aynı görünüme sahiptir. (Dünya Sağlık Örgütü).

• Sigara içenlerin %50'si sigaranın sebep olduğu hastalıklardan ölüyor. (British Medical Journal).

• Sigara içen her 4 kişiden 1'i sigaranın sebep olduğu hastalıklar yüzünden orta yaşta ölüyor. (Dünya Sağlık Örgütü).

• İçtiğiniz her sigara, ömrünüzü 11 dakika kısaltıyor. (British Medical Journal).

• Dünyada her on üç saniyede bir kişi sigara yüzünden hayatını kaybediyor ve bu rakama ölmeden önce yıllarca acı çeken insanlar dahil değil. (Dünya Sağlık Örgütü).

• Sigara içenlerin işyerlerinde hem daha düşük performans gösterdiğini hem de daha fazla hastalık izni kullandığını ortaya koydu. (Tobacco Control Dergisi).

• Sigara içenlerin, ciltlerini güneşten korusalar bile vücutlarında kırışıklıkların oluşmasına engel olamadıkları kaydedildi. (Dermatoloji Arşivleri Dergisinde).

• Sigara dumanında bulunan katranın içinde 4 bin dolayında kimyasal madde vardır. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Sigara içenlerin öksürmesinin nedeni sigara dumanının asit özelliği taşıması ve boğazı tahriş etmesi. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Sigarayı bıraktıktan yıllar sonra dahi olsa bir tek sigara içilmesi halinde kolaylıkla tiryakiliğe dönülebilmektedir. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Pasif olarak sigara dumanına maruz kalan kişilerde de kalp hastalığı ve kanser riskinin arttığını göstermektedir. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Her bir sigara içiminde solunan nikotin oranının, 1998-2005 yıllarında yüzde 11 arttığının görüldüğü belirtildi. (Harvard Üniversitesi).

• Sigara içen öğrencilerin yüzde 65.9'unun merak nedeni ile, yüzde 56.2'sinin sıkıntı gidermek için yüzde 22.4'ünün zevk için, yüzde 14.9'unun arkadaşlarından etkilendiği için yüzde 10.5'inin anne babasından ve çevresindekilerden etkilendikleri için yüzde 7.2'sinin de televizyon ekranına gelen içicilerden etkilendiklerini belirttiler. (Ondokuz Mayıs Üniversitesi).

• Hamilelik döneminde sigara içen annelerin bebeklerinin yüzde 23'ünün, normalden daha zayıf olarak dünyaya geldiği ortaya çıktı. (Selçuk Üniversitesi).

• Devamlı sigara içen annelerin yüzde 4.5'inin bebeklerinin, ölü doğduğu tespit edildi. (Selçuk Üniversitesi).

• Gebelik sırasında sigara kullanımının, bebeğin gelişen kalbine uzun süreli zararlı etkileri olduğu belirlendi. (ABD Loma Linda Üniversitesi).

• Sigara, kadınlarda doğurganlığı azaltır. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Türkiye’de akciğer kanseri hastalarının yüzde 33’ü, sigara içmeyen ama sigara dumanına maruz kalan kişiler. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Hamileliğinde sigara tüketen annenin nikotininin, bebeğin davranışı üzerinde uyuşturucu tüketen annenin kullandığı eroin gibi etki yaptığı saptandı. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Yeni kanser tedavilerine sigara içmeyenlerin içenlerden 10 kat fazla yanıt veriyor. (ABD Karmanos Kanser Enstitüsü).
Gönderen Melike zaman: 16:05 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, SAĞLIK ÖNERİLERİ
12 Eylül 2007 Çarşamba
Kronik Böbrek Hastalığı
Kronik Böbrek Hastalığı, böbreğin tamamen veya %80 fonksiyonunu kaybetmesi ve görevini yerine getirememesi demektir. Türkiye'de birçok sayıda kronik böbrek hastası bulunduğu tahmin edilmektedir.Bütün bu insanların, yaşamlarını devam ettirebilmesi için tedaviye ihtiyaçları vardır. Şunu bilmeliyiz ki, böbrek hastalığı her insanda, her yaş döneminde oluşabilir.
Genelde hastalığın gelişmesi aşamalı olmaktadır.Bundan dolayı çoğu insan teşhis konulduğu ve tedaviye ihtiyaç duyulduğu ana kadar hastalığından habersizdir.

Nedenleri:
» Sistemik Hastalıklar(Yüksek Tansiyon, Şeker Hastalığı)
» Böbrek Hastalıkları(Nefrit, Taşlı Hastalıklar, Böbrek Kistleri)
» Ağır Kanamalar
» Bazı ilaç ve maddeler

Belirtileri:
» Halsizlik
» Kusma-Bulantı
» Vücutta şişme
» Kan basıncında yükselme
» Uyku hali
» Kansızlık
» Ciltte renk değişikliği
» Kaşıntı
» İştahsızlık

Tedavi:

PERİTON DİYALİZİ
Periton; karın boşluğunda bulunan, karın duvarını ve organları saran bir zardır. Periton Diyalizi, karın boşluğuna küçük bir ameliyat ile yerleştirilen, ince, yumuşak, silikondan yapılmış kalıcı bir tüp (katater) aracılığı ile yapılır.
Periton Diyalizi iki şekilde uygulanır:
1-SAPD(Sürekli Ayaktan Periton Diyalizi)
2-APD (Aletli Periton Diyalizi)
Periton zarı filtre görevi yaparak kanımızı temizler.

HEMODİYALİZ
Hemodiyaliz kanın vücut dışında bir makine aracılığıyla temizlenip (suni böbrek) vücuda geri verilmesi işlemidir. Normalde hastanelerin böbrek diyaliz ünitelerinde yapılır. Hastanın sağlık durumuna göre haftada 2-3 kez uygulanmalıdır. Her seans yaklaşık 4-5 saat sürmektedir.
Hemodiyalizin gerçekleştirilmesi için küçük bir cerrahi operasyona ihtiyaç vardır. Bu operasyon hastaya yapılan hemodiyaliz işlemini hızlandırmak ve kolaylaştırmak için uygulanır ve damarların birleştirilmesi şeklinde gerçekleştirilir.
Hemodiyaliz atık maddeleri vücuttan hızla ve başarıyla uzaklaştırır. Uzman hemşireler ve hekimler tarafından yapılmalıdır.

TRANSPLANTASYON
Bir başka insandan (yaşayan veya ölü) alınan böbreğin, böbek fonksiyonlarını yitirmiş olan hasta insana, cerrahi operasyonla nakledilmesidir. Cerrahi oprasyon 3-4 saat kadar sürmektedir. Nakledilen yeni böbrek normal böbreklerden daha aşağı bir seviyeye yerleştirilir. Bazen böbreklerin çalışmaya başlaması için bir kaç hafta geçmesi gerekebilir. Bu dönemde tedaviye diyaliz ile devam edilebilir. Uygun böbrek bulma zorluğu gibi özel sağlık sorunları dolayısıyla oldukça güç ve pahalı bir yöntemdir.
Bazen de nakledilen organ vücut tarafından reddedilir. Bu nedenle hastalar ömür boyu reddi önleyen kullanmak zorundadır.
Gönderen Melike zaman: 22:13 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Migren


Bulantı,kusma,ışığa ve sese aşırı duyarlılık gibi belirtileri olan bu hastalık, miğrenli kişi ve aile için genellikle çok sıkıntı verir. Migren ataklar sırasında kişinin tüm faaliyetlerini tamamen durdurabileceği gibi, ataklar sırasındaki dönemde de yaşam kalitesini azaltabilir.

Çoğunlukla ataklar halinde gelen bir baş ağrısı tipidir.Ataklar arasında kendini tamamiyle normal hisseder, ancak bir sonraki atağın endişesi içindedir.Eskiden ‘sadece bir baş ağrısı’ olarak görülen migren,artık başlı başına bir nörolojik hastalık olarak kabul edilmektedir.
Migren kadınlarda erkeklerden daha fazla görülür. Kadınlarda %18.6 ve Erkeklerde %6.5 oranında görülmektedir.Yapılan çalışmalarda bir hekim tarafından tanı konulmamış olan migren hastasının oranının kadın hastalıklarda %59’a erkeklerde ise % 70’e ulaştığı gözlenmiştir.

BAŞAĞRISININ BELİRTİLERİ
Aniden ortaya çıkan yoğun baş ağrısı
Bulantı ve kasılmayla görülen baş ağrısı
Başın yaralanma sonucu ağrıması
Ense tutulması ve yüksek ateş
Görme bozuklukları ve problemleri

BAŞAĞRISI SEBEPLERİ
Stres
Sıkıntı
Havasız ve kötü ortamda bulunma
Sürekli televizyon bakma zorunda olma
İş yerinde uygun olmayan çalışma ortamları
Hava değişimi
Uyku rahatsızlığı
Alkol,sigara
Ense tutulması
Enfeksiyon(üşütme,grip)
İltihaplı hastalıklar(diş eti iltihaplanması,sinuzit)
Kadınlardaki hormoanormalikleri sayabiliz.
Gönderen Melike zaman: 22:02 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Refleksoloji
Leonardo da Vinci’ ye göre, bir mühendislik harikası olan ayaklarımız, beden ve ruh sağlığımızın adeta bir aynası! Öyle ki, stresten baş ağrısına kadar pek çok şikayetleri ayaklarımız aracılığıyla tespit etmemiz mümkün. Nasıl mı? Tabii ki kökeni eski Mısır’ a kadar uzanan Refleksoloji masaj tekniğiyle..!

Refleksoloji, ayaklara uygulanan özel el teknikleriyle vücudun belli bölgelerinde bloke enerjiyi çözerek, bedenin kendi kendisini iyileşme gücünü harekete geçirmesidir. Refleksoloji dengesel bir terapidir. Stres, yorgunluk, uykusuzluk, migren, baş ağrısı, menopoz, regl sorunları, sırt ağrısı, romatizma, siyatik gibi sorunları gidermede yardımcıdır.
Refleksoloji, hamileliğin ilk üç ayında tavsiye edilmez.


Çocuk Sağlığı
Zatürreye yakalanan küçük çocuklara ilaç tedavisiyle birlikte refleksoloji uygulandığında sadece ilaç tedavisi görenlerden çok daha hızlı iyileştikleri görülmüştür.

Kolite yakalanmış çocuklara refleksoloji uygulandığında %50 oranında ağlama süresinde azalma ve çok daha hızlı iyileşme görülmüştür.

50 çocuğa uygulanan bir klinik çalışmada refleksolojinin idrar tutamama sorununu çok büyük ölçüde çözdüğü saptanmıştır.

Yüksek doz kemoterapi gören akut lösemi hastası çocuklara uygulanan el masajının bulantı, kusma, endişe durumunda ortaya çıkan hızlı nabız ve yüksek kan basıncı problemlerini gidermede etkili olduğu görülmüştür.
Beyin felci olan çocuklarda, refleksoloji uygulananlarda uygulanmayanlara kıyasla önemli ölçüde iyileşmeler görülmüştür.

Ayak refleksoloji uygulanan zihinsel özürlü çocukların boyunda, kilosunda, sağlık durumunda, sosyal ve zihinsel gelişiminde refleksoloji uygulanmayanlara göre ciddi ilerlemeler görülmüştür.

Kadın Sağlığı
Sancılı adet gören kadınların %95’ inde ayak refleksolojisi etkili olmuştur.

Adet öncesi semptomların (PMS) yaşayan kadınların %46’ sında refleksoloji etkili olmuştur.

Menopozlu 42 kadına ayak refleksolojisi uygulanmış, bunlardan 17’ si (%40.5) tam, 20’ si (%47.6) önemli ölçüde iyileşmiş, 4’ ünde (%9.5) etkili sonuçlar alınmıştır. Hastalardan yalnızca 1’ inden sonuç alınmamıştır.

İyi Yaşlanma
Ayak refleksolojisinin kanser, yaşlanma ve çeşitli hastalıklarda hücrenin yapısına zarar veren kimyasalların sayısını azaltarak yararlı antioksidantların ise sayısını artırarak iyileştirici rol oynadığı görülmüştür.

Ayak refleksolojisi uygulanan bireylerde kandaki yüksek kolesterol ve yüksek monogliseridin düştüğü gözlenmiştir.

Kabızlık sorunu çeken bireylerin refleksoloji uygulanması sonucunda bağırsaklarının normal çalıştığı saptanmıştır.

Refleksoloji uygulanan kişilerde kan dolaşımının düzeldiği görülmüştür.

Ayak refleksolojisi böbreklerdeki kan dolaşımını düzenleyerek daha sağlıklı çalışmalarını sağlar.

Refleksoloji paspasında yürümek kan basıncını düşürür, ağrıları azaltır.

Refleksoloji uygulanan boyun kasılması olan bireylerde çok yüksek oranda iyileşme görülmüştür.

Ağrılı ve düzensiz sindirim sorunlarında ayak refleksolojisinin ilaçlardan daha etkili olduğu görülmüştür.

Yorgunluk, uykusuzluk ve mide sorunları gibi rahatsızlıklar için kullanılan ilaçların yan etkilerinin giderilmesinde ayak refleksolojisi başarılı olmuştur.

Ayak refleksolojisinin beyaz kan hücre sayısının eksikliğini (leukopenia) gidermede ilaçlardan daha etkin olduğu görülmüştür.

Ağrıyı İyileştirme
Refleksoloji böbrek ve idrar yolu taşlarının neden olduğu ağrıları azaltmaktadır.
Refleksoloji diş ağrısı çeken hastaların %66’ sınınağrısını azalttığı gibi %26’ sının semptomlarını ortadan kaldırmıştır.
Gönderen Melike zaman: 22:00 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
BAL


Bal insanoğlunun tükettiği en eski gıdaların başında gelmektedir.
Bal binlerce yıldan beri hem enerji sağlayan değerli bir besin maddesi olarak, hem de yara ve yanıkların tedavisinde ve bir çok hastalıklarda ilaç niyetine kullanılmaktadır.
Balın şifa verici özellikleri başta Kur'an olmak üzere birçok kutsal kitapta da belirtilmektedir.

Balın fizyolojik özellikleri ve kullanımı konusunda yüzlerce literatür bulunmaktadır.

BAL bir doğal enerji kaynağıdır. Bu nedenle bebekler, yaşlılar, sporcular, hasta ve düşkünlerle birlikte normal sağlıklı insanlar tarafından da severek ve bilinçli olarak tüketilmektedir.

BAL yeni doğan bebeklerde sütten yararlanmayı ve kemiklerde Kalsiyum fiksasyonunu artırmaktadır. Sadece süt ile beslenen bebeklerde oluşan kansızlığı (anemi) ve anorexia yı önlemektedir.
BAL iştah artırmakta, enerji ve direnç kazandırmaktadır.

Balın Sindirim Sistemine Etkileri

Bal besinlerin daha hızlı sindirilmesine neden olmakta, sindirim sistemi enfeksiyonlarında, kabızlığın giderilmesinde oniki parmak bağırsağı ülserlerinde, ve karaciğer rahatsızlıklarında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Balın Solunum Sistemine Etkileri

Bal karasal iklime sahip ve gün içi ısı farkının fazla olduğu bölgelerde soğuğa ve soğuk algınlığına karşı, ağız, boğaz, ve bronşlardaki rahatsızlıklarda ve enfeksiyonlarında doğal bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Bu özellikler balın antimikrobiyel etkisinin yanı sıra baldaki fruktozun doku ve kasları yumuşatıcı ve gevşetici özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Balın Yara ve Yanıklarda Kullanımı

Bal günümüzde modern tıpta besleyici ve nemlendirici özelliği nedeniyle birçok kozmetik kremlerinde, açık yaralarda, yatak yaralarında, ülserlerde, ve yanıklarda doğrudan sürülen ilaçların yapımında kullanılmaktadır.
Bal enfeksiyonları önlemekte, doku oluşmasını hızlandırmakta ve yara ve yanık izlerini azaltmaktadır (Hutton 1966; Manjo, 1975; Armon, 1980 and Dumronglert, 1983). Eşit miktardaki Bal, çavdar unu ve zeytin yağı karışımı ile hazırlanan kremin günde 3 kez kullanımı ile inek ve atlarda görülen ve kangrene dönüşen yaraları dahi tedavi ettiği bildirilmektedir (Lu~hrs, 1935; Lu cke 1935)

Balın Göz Hastalıklarında Kullanımı

Balın bazı ülkelerde doktorlar tarafından katarakt ve kojuktivit ile bazı kornea rahatsızlıklarında başarı ile kullanıldığı bildirilmektedir (Mikhailov, 1950). Ayrıca kornea ülserinin de saf bal ile veya vazelin yerine bal ile hazırlanan % 3 lük sulphidine pomadı ile başarılı bir şekilde tedavi edildiği bildirilmektedir.

Şeker Hastalığı ve Bal

Zaman zaman hakiki balın şeker hastalığına iyi geldiği şeklinde yazılar çıkmakta veya söylentiler duyulmaktadır. Bunun bilimsel bir dayanağı yoktur ve yanlıştır.
Bal da kan şekerini yükseltir ve fazla alındığında şeker hastalarını komaya sokabilir. Ancak eşit miktarda alınan bal, kan şekerini çay şekerine oranla daha az yükseltmektedir. Bu nedenle şeker yerine az miktarda bal kullanılabilir.

Balın Antimikrobiyel Aktivitesi

Balda mikrop üreyemez çünkü;
Şeker konsantrasyonu çok fazladır.
Balın pH sı 3.5-4.0 civarındadır.
Baldaki enzimler inhibin (H2O2) oluşmasına neden olur.

Not: Isıtılmış ballarda antimikrobiyel aktivite görülmez veya yok denecek kadar azdır.

Balın Kullanım Alanları

Sofralık olarak kullanımı (Petekli, süzme, krem bal, meyveli bal, aromalı bal, kuruyemişli bal, polenli bal, arı sütlü, propolisli bal vb.)
Gıda sanayiinde besin elementi veya tatlandırıcı olarak kullanılmaktadır.
Pasta ve fırıncılıkta tatlandırıcı ve bayatlamayı önleyici olarak kullanılmaktadır.
Şeker, şekerleme, helva reçel ve marmelat sanayii.
Süt, yoğurt, dondurma sanayiinde.
Alkollü ve alkolsüz içki sanayiinde.
İlaç sanayiinde (Öksürük şurubu vb)
Gönderen Melike zaman: 16:39 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Hamile Kalmadan Önce Neler Yemeliyim?


Ben üç yıllık evli bir kadınım. Eşimle artık bebek yapmaya karar verdik. Hamile kalmadan önce sağlıklı bir bebeğe sahip olabilmek için beslenirken nelere dikkat etmeliyim? Özellikle yememem gereken gıdalar ya da mutlaka almam gereken vitaminler var mı?
Ayşe E.
Eğer hamile kalmayı planlıyorsanız bebeğiniz için sağlıklı bir başlangıç yapmak önemlidir ve bu yolda dikkat etmeniz gereken bazı beslenme kuralları vardır.
Cıva ve toksoplasma hamile kalmadan önce de bebeğinizi kötü etkileyebilecek, besin kaynaklı risklerdir. Hamile kalmadan önce folik asit almak ise iyi bir başlangıçtır ve bebeğinizi bazı doğumsal hastalıklardan koruyacaktır.
İşte hamile kalmadan önce dikkat edilecek besinlerle ilgili aklınıza takılabilecek sorular ve yanıtları:
BESİNLERDEKİ CIVA
Bazı balıklar yüksek miktarda cıva içerir ve anne karnındaki bebeğin merkezi sinir sistemine zarar verebilir; hem de hamile kalmadan önce!
* Cıva nedir?
Kılıç, uskumru, palamut gibi balıklarda bulunan bir metaldir.
* Hamile değilim neden sorun çıksın?
Eğer bu tür balıkları düzenli yerseniz, zamanla kanınızda cıva birikir. Vücudunuz kendi kendini temizler ancak bu bir yıl kadar zaman alabilir. Bu arada eğer hamile kalırsanız cıva bebeğin kanına karışabilir.
* Cıva anne karnındaki bebeği nasıl etkiler?
Henüz gelişmekte olan beyin ve sinir sistemine zarar verebilir.
* Fazla cıva aldığımı nasıl anlarım?
Belirtileri yoktur, anlayamazsınız, eğer şüpheniz varsa doktorunuza danışmalısınız.
* Diğer balık türlerini yiyebilir miyim?
Evet; haftada iki kez, çiğ olmamak koşuluyla, düşük miktarda cıva içeren deniz ürünleri yiyebilirsiniz. Mesela, karides, konserve light ton ve somon uygun örneklerdir.


TOKSOPLASMA
* Nedir?
Çiğ veya az pişirilmiş etten, kedi dışkısından ve yıkanmamış sebze ile meyvelerden bulaşma ihtimali olan su, toz ve topraklarda bulunan bir zararlı parazittir.
* Hamile değilim neden endişeleneyim?
Eğer kediniz varsa ve hamile kalmayı planlıyorsanız risk altında olabilirsiniz. Evin dışına çıkan hemen hemen tüm kedilerde toksoplasma bulunur. Kediler bunu ağız yoluyla alır ve dışkılarında çıkarırlar. Kediniz hastalanmayacağı için siz fark edemezsiniz.
Kedi dışkısına bulaşmış herhangi bir şeye temas eder ve elinizi ağzınıza götürürseniz bu paraziti alabilirsiniz. Özellikle bahçe işleri yaptıktan ve kedi kumu temizledikten sonra dikkat etmelisiniz. Bir hafta içinde parazit kanınıza geçebilir ve bu arada hamile kalırsanız bebeğinize de bulaşır. İçtiğiniz sularda da toksoplasma bulunabilir.
* Toksoplasma aldığımı nasıl anlarım?
Teşhis etmek zor olabilir. Genellikle belirtileri; bezelerde şişme, ateş, baş ve adale ağrılarıdır. Hastaların sadece yüzde 10'unda belirtiler görülür; yani hiçbir şikayetiniz olmadan da aslında bu hastalığı geçiriyor olabilirsiniz. Şüpheli durumlarda kan testleri ile tanı konur.
* Bebeğimi nasıl etkiler?
Bebeklerde zeka geriliği, işitme kaybı ve körlük yapabilir. Bazılarında bu, yıllar sonra ortaya çıkabilir. Erken teşhis ve tedavi bu hasarları azaltmak için şarttır.
* Hastalığı geçirdikten ne kadar sonra hamile kalabilirim?
İlaçla tedavi olduktan altı ay sonra hamilelik önerilir.
* Nasıl önlenebilir?
Eğer kediniz varsa; kedinin kumunu başkası temizlemeli veya siz yapacaksanız eldiven kullanmalı ve sonrasında da ellerinizi çok iyi yıkamalısınız. Kedinin kumu her gün değiştirilmelidir. Bahçe işleriyle uğraşırken de eldiven kullanın ve sonrasında ellerinizi çok iyi yıkayın.
Kedinize sadece hazır mama verin, asla çiğ et yedirmeyin. Dışarı çıkmasına izin vermeyin, sokak kedisini eve almayın. Hamileyken asla yeni kedi almayın. Eğer ev kediniz dışarı çıkarsa kendinize test yaptırın.


FOLİK ASİT
Folik asit eksikliği bebeklerde beyin ve omurilik sorunlarına neden olabilir. Bu nedenle hamile kalmadan bir süre önce ve hamilelik süresince folik asit desteği alınmalıdır. Bunun için hazır vitaminler mevcut; doktorunuza danışın ve kullanmaya başlayın.
sabah-gunaydın ekinden..
Gönderen Melike zaman: 12:34 0 yorum
Etiketler: HAMİLELİK
5 Büyük Aşk Yalanı
1- Romantizm şart
Eğer "Beni sadece romantik bir ilişki mutlu eder" diye bir bakış açısıyla hayata bakıyorsanız, daha çok bakakalırsınız. Çünkü romantizm, her koşulda, her durumda, hayatın her döneminde insanı mutlu edemez.

2- Yıllar boyu ihtiras
Bir ilişkide yakınlık, sevgi, saygı, güven, uyum gibi kavramlarla aşk, cinsellik, ihtiras gibi kavramlar bir arada yürütülemez. Eğer aynı heyecanı, aynı aşkı, aynı cinselliği 30 yıl sonra da yaşadığınızı söylüyorsanız, yalan söylüyorsunuz. Mutlu olmak için ilişkiyi olduğu gibi kabul etmek daha doğru.

3- Aşkın tek sahibi
Yazara göre tek bir "aşk" veya "sevgi" biçimi yok. İnsan her şeye aşık olabilir. Aşk zamanla şekil değiştirir. Bir çocuk için aşk, el ele tutuşmayı çağrıştırırken, bir genç için cinselliği çağrıştırabilir. Tıpkı aşk gibi, cinselliğin de farklı boyutları var. Bu nedenle ilişkinizi birtakım "kurallara" veya "kalıplara" oturtmaya çalışmayın.

4- Teknik takıntısı
"Her işin bir tekniği var canım. Kitapta okumadın mı?" diyenlerdenseniz, ilşkiniz çoktan bitmiş demektir. Her adımınızı kitaplara göre atmaktan vazgeçin. Herkes için geçerli olan belli kalıplar, kurallar yok. Bunlar yalan!

5- Hayranlık iddiası
Bir insan, partnerinin her şeyine asla hayran olamaz. Onun 1-2 huyundan nefret ediyorsunuzdur. Yoksa, diş macunu tüpünü tam ortasından sıkma veya kredi kartıyla bol bol alışveriş yapma gibi huyları ona daha fazla hayran olmanıza neden olur.

Kaynak : Maksimum.com

Gönderen Melike zaman: 12:24 0 yorum
Etiketler: İLİŞKİLER
**** Yapmak İçin 10 Sağlıklı Neden


Yapılan araştırmalar, düzenli bir cinsel hayatın çiftlerin sağlığına büyük katkı sağladığını ortaya koydu. ****, zinde kalmanın, form tutmanın ve kendini iyi hissetmenin en zevkli yöntemi oldu
Yapılan araştırmalar, çiftleri daha sık **** yapmaya yönlendiriyor. Uzmanlara göre, 20'li 30'lu yaşlarındaki çiftler haftada bir kez yarım saat **** yapıyor ve bu sayı yaşlandıkça azalıyor. Ancak, ****in vücuda sağladığı faydalar da saymakla bitmiyor.

İşte size **** yapmak için en iyi 10 neden:


DOĞAL AĞRI KESİCİ

1- Soğuk algınlığından korur. Haftada bir ya da iki defa **** yapan çiftler soğuk algınlığına, mide ağrılarına daha az yakalanırlar.

2- Ağrıları hafifletir . **** her zaman acıyı hafifletici olarak bilinir. Doğal bir ağrı kesicidir ve aspirin içmekten daha zevklidir. Bu iddiaya göre beyin cinsel ilişki sırasında acıya karşı daha dayanıklı olur. **** sırasında kan vücudun her yerine dağılır ve orgazm olduğunuzda bu basınç beyine doğru yönelir. Orgazm olduktan sonra ise vücuttaki tüm kaslar rahatlar, bu kaslar arasında boyun ve sırttakiler de vardır.

3- Koku alma duyusuna yardımcı olur. Cinsel ilişki sırasında koku alma konusunda daha duyarlı olursunuz. **** sırasında gizli kalmış kokular nefesle ve tükürüklerle yayılır.

4- Ruh halinizi güçlendirir. ****ten sonraki uyuşukluk orgazm sırasında tüm vücudunuza yayılan kandan kaynaklanmaktadır. Oksitosin kimyasalı sayesinde ise rahatlama ve sıcaklık duyguları ortaya çıkar. Bu işlem sevişmeden sonra da devam eder.

5- Sizi genç tutar . Royal Edinburgh Hastanesi'nden Doktor David Weeks, 10 yıl boyunca yaptığı araştırmalar sonucunda, haftada en az üç defa **** yapan çiftlerin, haftada iki ya da daha az **** yapan çiftlerden 10 yıl daha genç kaldıklarını ortaya çıkardı.

EN ZEVKLİ EGZERSİZ

6- Ömrü uzatıyor. Bin erkek arasında yapılan araştırmada haftada iki ya da daha fazla orgazm olan erkeklerin ayda bir orgazm olanlara göre çok daha fazla yaşadıklarını ortaya çıkardı.

7- Formda kalmanızı sağlar . 100 ya da 250 kalori yakmak için oldukça eğlenceli bir yoldur. Eğer haftada iki defa **** yapıyorsanız yılda ekstra 5 bin kalori yakıyorsunuz demektir. **** ve egzersiz fiziğinizi korumanız açısından da yararlıdır.

8- ****in kadın sağlığı açısından önemli yararları vardır. Ostrojen seviyelerini ayarlamakta yararlı olur ve yapılan araştırmalar adet düzeninde ****in çok yararlı olduğunu göstermiştir.

9- Prostat kanseri ile savaşmanızı sağlar . Araştırmalar düzenli bir cinsel yaşamın ilerde görülebilecek prostat kanserini önleyebiliceğini gösteriyor. Haftada en az bir kere cinsel ilişkiye girmek prostat bezlerini temizler ve orgazm sırasında sıkışmasını sağlar. Erkeklik hormonu testesterona yastık görevi görerek kalbe karşı gelebilecek zararlardan da korur.

10- Hamilelik riskini azaltır. 1994 yılında yapılan bir araştırmaya göre uzun süreli ilişkiler hamilelik riskini de azaltır. Araştırmacılara göre bu risk ilk bir yılda çok daha fazladır. Ayrıca sık yapılan **** vajinal kasların yağlanmasını ve güçlenmesini sağlar. Bu da doğum sırasında çok önemlidir.
Gönderen Melike zaman: 12:21 0 yorum
Etiketler: İLİŞKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ

=MaGmA=
10-07-2008, 14:24
Hala Bekarsınız.. Neden?
Sürekli yeni birileriyle tanışıyor, fakat ilk buluşmadan öteye bir türlü geçemiyorsunuz. O zaman bu yazımız tam size göre.


İlk buluşmalardan artık bıktınız ve uzun bir ilişki yaşamak istiyorsunuz. Hayatınızın erkeğinin gelip sizi bulma zamanı geldi; ama o hala ortalarda yok. Sabrınız tükenmeye başlıyor ve ümidinizi yitiriyorsunuz.
Üzülmeyin! Bunun yerine hala bekar olmanızın olası 5 nedenini öğrenin ve kendinizi değiştirin.

1.Eğer gerçek aşkı asla bulamayacağınızı düşünüyorsanız, bulamazsınız:Siz oturup karalar bağlarken ve aşkın gelip sizi bulmasını beklerken, belki de o yanınızdan geçip gitti bile. Sizse gözlerinizi sabitlediğiniz o noktadan kaldırıp bakmadığınız için onu göremediniz. Hayatınızın aşkını bulmayı saplantı haline getirmeyin ve açık fikirli olun. Bir erkeğe saplanıp, onu sevebileceğiniz hale getirmeye çalışmayın, bunun yerine zaten sevdiğiniz gibi olan başka bir erkek bulun, yani hayallerinizdeki erkeği.
Siz istediğiniz gibi birinin sizi asla bulmayacağını düşünürken, farkında olmadan sevilmeye layık olmadığınız hissine kapılıyorsunuz. Bu hataya düşmeyin, dışarıda bir yerlerde sizi çok fazla sevecek bir erkek var. Bu yüzden bir günlük tutmaya başlayın ve her akşam günlüğünüze sevilmeye değer bir yanınızı yazın. Bu güveninizi yerine getirecektir.

2.Kötü çocuk tutkusundan kurtulun:
Kadınların asi ve bağlanmayı sevmeyen erkeklerden hoşlandığı bir sır değil. Çoğu kadın kendini üzen ve onunla az ilgilenen erkeği daha çekici bulur. Kaçan kovalanır misali, bu tür erkeklerin peşinde koşar.
Ama sağlam bir ilişkiniz olmasını istiyorsanız, bu tutkudan kurtulun. Size iyi davranan, sizi seven erkekleri değerlendirmeye alın. Göreceksiniz bu sizi daha mutlu edecek. Her kadın değişik karakterli ve gizemli bir erkekle beraber olmak ister, fakat bu tür erklerle sonu evliliğe uzanan bir yola çıkmak mümkün değildir.

3.Aşk erkeğinizi kendinize bağlamanız demek değildir:
Çoğu kadın ilişkilerinde aynı hataya düşüyor. Bir erkekle beraber olduklarında, sevgililerinin veya eşlerinin boş olan her saniyesini kendileriyle geçirmesi gerektiğini düşünüyor. Erkek arkadaşı arkadaşlarıyla vakit geçirmek istediğinde ya da evde oturup maç izlemek istediğinde de sorunlar çıkarıyor.
Siz bu hataya düşmeyin, evlilik ve aşk eşinizin sizin dizinizin dibinde oturması demek değildir, onun da kendi hayatın olması gerektiğini bilin ve saygı gösterin. Aksi taktirde yine yalnız kalabilirsiniz.

4.Esprilerinizden bazılarını sevgilinize ayırın:
Size gerçeküstü gelebilir fakat insan aynı olayı günde birkaç kez anlatacak enerjiyi her zaman kendinde bulamaz. Eğer siz bütün sıkıntılarınızı, dertlerinizi ya da komik olaylarınızı işyerindeki arkadaşlarınızla paylaşırsanız, akşam eve gittiğinizde eşinize anlatacak pek bir şeyiniz kalmaz. Bu da ilişkinizi zedeleyebilir. Size komik gelebilir ama bu da bir çeşit aldatmadır.
Siz bütün sırlarınızı iş arkadaşlarınızla ve ya komşularınızla paylaşarak, sevgilinizi duygusal anlamda kendinizden uzaklaştırırken, diğer insanları yakınlaştırıyorsunuz. Bu da bir çeşit ihanet sayılır. Ona hayatınızda ne kadar çok yer kapladığını ve ne kadar önemli olduğunu hissettirmelisiniz.

5.İnatçı ve ısrarcı olmayın:
Özellikle haksızken haklı olduğunuzu iddia etmeyin. Tartışmalarınızda birbirinizi dinleyin ve kendi bildiğinizi okumayın.
Örneğin önemli bir şeyi ona söylemeyi unuttuğunuzda hatanızı kabullenin, üstüne gidip onu haksız duruma düşürmeye veya yaptığınızın o kadar da büyük bir şey olmadığını kanıtlamaya çalışmayın. Bu kavgaların daha da uzamasına neden olacaktır.
Özür dilemesini bilin, böylelikle her şey daha kolay tatlıya bağlanır. Her zaman özrü ondan bekleyemezsiniz.
Gönderen Melike zaman: 11:49 0 yorum
Etiketler: İLİŞKİLER
Yanlış Sütyen Kullanımı
Göğüslerde meydana gelen sarkma, yumuşaklık ve deformasyonda bedene uygun olmayan sutyen kullanımı büyük etken...

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemil Dalay, kadınların yüzde 80’inin sutyen alırken yanlış ölçü kullandığını ifade etti.Prof. Dr. Cemil Dalay, göğsü küçük olanların silikon destekli, çok büyük olanların ise bedenini tamamen saran ve rahatsızlık verecek kadar sıkan sutyen kullandığını ifade ederek, şunları söyledi:
“Göğsü derli toplu göstermeye çalışırken daha çok çirkinleştiriyorlar. Dar sutyen koltuk altlarında yağ birikimine neden oluyor. Sanki koltuk altında bir göğüs var gibi izlenim bırakıyor. Bunun yanı sıra göğsü dik tutmak için yukarı çekilen askılar omuz ağrılarına da yol açıyor. Dar sutyenden koltuk altı ve beden çevresinden taşan yağ birikintileri zamanla vücutta kalıcı şekil bozukluğuna yol açıyor.”

Kadınları, sutyensiz dolaşmama konusunda da uyaran Dalay, “Çünkü, tamamen yağ ve süt bezlerinden oluşan göğüsler yer çekiminden daha fazla etkilenerek sarkar. Evde iş yaparken veya spor yaparken de sutyen çıkarılmamalı. Sadece gece yatarken çıkarılmasında sakınca yok” dedi.
Dalay, göğüs derisinin güneşin zararlı ışınlarından vücudun diğer bölümlerine göre daha fazla etkilendiğini, bu nedenle üstsüz güneşlenmeyi de önermediklerini belirterek, “Kadınlara sık kilo alıp vermeyi tavsiye etmiyoruz. Çünkü, kilodan dolayı büyüyen göğüs kilo verildiğinde tamamen sarkabiliyor” diye konuştu.
Dalay, kadınların beden çevresi ve göğüs çapını dikkate alarak sutyen seçmeleri gerektiğini, aksi takdirde göğüs estetiğinin bozulacağını, yumuşaklık ve deformasyon oluşacağını vurguladı.


Göğüs estetiğini korumanın yolları
Dalay, göğüs estetiğini korumanın en iyi yolunun da aşırı sıcak sudan kaçınmak olduğunu belirterek, “Sıcak su yerine ılık su ve ardından soğuk duş şoku yapılabilir. Bu durumda kılcal damarlar harekete geçecek ve göğüs dirilik kazanacaktır.
Ayrıca, sürekli yüz üstü yatmamayı da öneriyoruz. Çünkü, yüzüstü yatışta vücut göğüse aşırı baskı yaptığından deformasyon daha hızlı görülür” dedi.
Göğüs için en ideal sporun da yüzme olduğuna dikkati çeken Dalay, ancak, bazı göğüslerin ne kadar özen gösterilirse gösterilsin genetik yapıdan dolayı mutlaka estetik ameliyata ihtiyaç duyulacağını kaydetti.

Gönderen Melike zaman: 11:47 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Pitahaya


Özellikleri ve Tarihçesi:
Pitahaya ağacı kaktüsgillerden olup üretimi ağacının güneş yanıkları ve kırağıdan çok çabuk etkilenmesinden dolayı çok büyük ilgi ve özen ister. Beyaz ve kırmızı olmak üzere iki çeşidi bulunmakla birlikte bu ayrım, aslında meyve kesildiği zaman ortaya çıkan iç rengindendir. Meyve kesildiğinde içerisinde küçük susam tanesine benzeyen çekirdekleri bulunur. Bu çekirdekler, tıpkı kivi deki gibi meyveyle birlikte tüketilir.Eğer Pitahaya dan uzun soluklu bir verim alınmak isteniyorsa, sapından kesim yapılmalıdır.

Yetiştirildiği Yerler:
100 yılı aşkın bir süredir Vietnam başta olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde yetiştirilen bir meyvedir. Başlıca Vietnam, Kamboçya, Tayland, Kolombiya, Ekvator ve İsrail de üretimi yapılmaktadır.

Faydaları:
İçerdiği besin ve mineraller itibariyle gözlerin görüş yetisini kuvvetlendirme ve yüksek tansiyonu önleme gibi bir takım özellikleri bulunmaktadır.Ayrıca içerdiği kalsiyum sayesinde güçlü iskelet sistemi ve kemikler için yararlıdır. Elektrolize yardımcı olur ve vücudun nem dengesini kontrol altında tutar.

Nasıl ve Nerede Kullanacağız?
Taze meyve olarak yiyebileceğiniz gibi; salatalarınızda, tatlılarınızda, yemeklerinize, kokteyllerinize ilave edebilirsiniz. Dekoratif görüntüsü, garnitür olarak kullandığınız yerlere renk katacaktır.

Muhafaza Koşulları:
7 ºC de %80 - %90 nemde muhafaza edilmelidir.

Besin Değerleri:
C, Potasyum, Kalsiyum, Magnezyum ve Lif ihtiva etmektedir
Gönderen Melike zaman: 00:00 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
11 Eylül 2007 Salı
Çerimoya


Özellikleri ve Tarihçesi
Çerimoya tüm dünya da 2200 çeşidi olan bir meyvedir. Temelde Annona ve Rollinia olmak üzere iki ayrı çeşidi bulunmaktadır. Bununla birlikte Asimina, Duguetia, Fusaea ve Porcelia da bu meyvenin en çok bilinen türlerindendir.
Meyvenin Annona türünün yaprakları 2-5 cm uzunluğundadır. Genellikle küçük bodur ağaçlarda yetiştirilmektedir. Yaprakları ovaldir.

Yetiştirildiği Yerler
Orta ve Güney Amerika, Avrupa ve Uzakdoğu ülkelerinde ve İsrail de yetiştirilmektedir. Meyvenin Annona türü, daha çok Amerika da tropik iklime sahip birkaç bölgede yetişmektedir. Özellikle ormanlık bölgelerde yetiştirilen Çerimoyalar 700-2400m rakıma sahip yamaçlarda daha verimli olmaktadırlar. Fakat özellikle Güney Amerika da 0-1500m rakıma sahip yerlerde de yetiştirilebilmektedir.

Florida, Belize ve Guatemala da Tikal, Canul, Sartenaya, San Pablo, Benque, Caledonia ve Chonox gibi adlarla bilinmekte ve tüketilmektedir.

Faydaları
Çerimoya, cildin saçların tırnakların diş etlerinin, dişlerin ve kemiklerin sağlıklı kalmasında faydalıdır. İçerisinde bulunan A vitamini sayesinde idrar yoları, solunum yolları enfeksiyonlarında vücudun direncini arttırıcı özelliği vardır. İhtiva ettiği B2 vitamini ile Migren türü baş ağrılarının önlenmesinde etkilidir. Ayrıca iştahı arttırır, hazmı kolaylaştırır.

Nasıl ve Nerede Kullanacağız?
Meyveyi taze olarak tüketebileceğiniz gibi aynı zamanda tatlılarınızda, meyve salatalarınızda ve dondurmalarınızda lezzet katması için de kullanabilirsiniz.

Muhafaza Koşulları
Çerimoya, 6 ºC de %85-%90 nem oranında 3-4 gün muhafaza edilebilen bir meyvedir. Çerimoya saklanırken bu hususlar mutlaka dikkate alınmalıdır.

Besin Değerleri
Çerimoya, A,B1,B2,B3,B6,C,Kalsiyum,Demir,Protein ve Fosfor gibi çeşitli vitamin ve mineralleri bünyesinde bulunduran bir meyvedir.
Gönderen Melike zaman: 23:57 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Curuba


Özellikleri ve Tarihçesi:
Curuba, üç loblu yapraklara sahip, çiçeği pembe, çekirdekli bir meyvedir. Meyvenin yenilen kısmı içerisindeki çekirdekli olan kısımdır. Olgunlaşmadan önce yeşil ve küçük olan curubalar olgunlaşınca sarı bir renk alırlar.

Yetiştirildiği Yerler:
Orta ve Güney Amerika ülkelerinde üretilmektedir.

Faydaları
İçerdiği özellikle B3 sayesinde sinir sisteminin düzenli çalışmasını destekler. kolestrol düşürücü olarak da kullanılabilir. Yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesinde etkilidir. İştahı arttırır, hazmı kolaylaştırır. Sağlıklı bir deri sağlar ve santral sinir sisteminin çalışmasına yardımcı olur.

Nasıl ve Nerede Kullanacağız?
Curuba’nın çekirdeklerini yiyebilir, kokteyllerinizde, dondurmalarınızda, pastalarınızda, meyve salatalarınızda vs kullanabilirsiniz.Yine Curuba dekorasyonlarınıza egzotik bir hava katacaktır.

Muhafaza Koşulları
-18 ºC de %80 nemde muhafaza edilmelidir.

Besin Değerleri:
Curuba C, B1, B2,B3, Demir ve Kalsiyum ihtiva eder. Kan basıncını normal seviyede tutar. Bütün vücuda oksijen taşıyan hemoglobin oluşumuna yardımcı olur. Kanın pıhtılaşmasında gereklidir.
Gönderen Melike zaman: 23:56 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Kaş Alma Tekniği
Elinize bir kalem alın. Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi burun deliklerinizden birinin yan tarafından kalemi yüzünüze dik gelecek şekilde tutun.kalemin ucunun geldiği yer kaşınızın ideal başlangıç noktasıdır. Daha sonra kalemi oynatmadan kaşınızın üzerinden çapraz şekilde şakağınıza kadar götürün. Burası ise kaşınızın ideal bitme noktasıdır.
Kaş kavisinizi ise bu sınırlar arasında kendiniz belirleyebilirsiniz. Eğer kaşlarınız kısa ise ve ideal kaş bitim noktasına kadar uzamıyorsa, uygun bir kaş kalemi ile kuyruğunu uzatabilirsiniz.

Kaş Şekilleri


Gözlerinizi daha büyük göstermek ve göz çukurunuzu gölgeleyebilmek için aşağıdaki gibi kaşlarınızın kıvrımını daha bariz bir şekilde belirginleştirmeli ve burnunuzun iki yanından kaşlarınızı alarak kaş aralarını açmalısınız.

Kavisli ve yay biçiminde kaş kadını ****i, çekici ve alımlı gösterir.


Yüzünüze ve bakışlarınıza ciddi ve sert bir anlam kazandırmak istiyorsanız aşağıdaki üçgen kaş biçimini deneyin.


Ark biçimindeki kaş yüzünüze ve bakışlarınıza sürprizli ama aynı zamanda cilveli bir anlam katar.

Kaşlarınızın ucunu aşağıya doğru uzatırsanız yüzünüz ve bakışlarınız saf bir görünüm alır.
Gönderen Melike zaman: 23:46 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Yüz Tipine Göre Makyaj
Ortalama olarak altı farklı yüz tipi vardır. Acaba sizinki hangisi.
Makyaj yapmak sanat işidir. Ortaya iyi bir sonuç çıkarabilmek için mutlaka bilinmesi gereken hususlar vardır. Bunların başında yüz şeklinizi tanımak gelir.

Oval yüz

Oval yüz kusursuz yüz şekli olarak kabul edilir. Üç parça olarak ele alındığında, yanakların alna ve çeneye göre çok daha büyük olduğu görülür. Oranlara dikkat edildiği ve aşırıya kaçılmadığı sürece, bu yüze hemen hemen her türde makyaj gider.

Kare yüz

Keskin hatlara olan kare yüz derli toplu bir yüz tipidir. Yukarıdan aşağıya, alın, yanaklar ve çene olmak üzere üç bölümün hepsi de birbirine eşittir. Çene hatlarını yumuşatacak şekilde hafif ve dairesel hareketlerle makyaj uygulanmalıdır.

Kalp yüz

Kalp şeklinde ya da ters çevrilmiş üçgen şeklindeki yüzün büyük bölümünü alın oluşturur. Genel olarak, kenarlara doğru yumuşayan ve dikey çizgiler halinde uygulanan bir makyaj yüzün sönük kalan alt bölümünü dengelemeye yardımcı olur.

Üçgen yüz

Üçgen yüz gerçekten uzundur. Yüzün alt kısmı (çene) en büyük bölümünü oluşturur.

Uzun yüzlere makyaj yapılırken izlenebilecek tavsiyeler:

- İki kat yapılan makyaj yüzün uzun görünümünü azaltır.
- Hafif makyaj uzun yüzü daha da uzun gösterir.
- 'Kedi gözü' makyajı yüzün uzun görünümünü daha doğal hale getirir, çünkü yüzü daha büyük gösterir.

Dikdörtgen yüz

Kare yüz dikdörtgen yüzün kısasıdır. Alın, yanaklar ve çene aşağı yukarı aynı büyüklüktedir. Alın ya geniş ya da dar olur. Kardeşi olan dikdörtgen yüzdeki ile aynı nedenlerden ötürü, hafif ve dairesel hareketlerle uygulanan makyaj bu yüz tipine son derece iyi gider.

Yuvarlak yüz

Yuvarlak yüz oval yüzle büyük ölçüde benzerlik taşır. Bu yüzün küreye yakın şeklini hafifletmek için, yuvarlak yüzde düz çizgilerle ya da keskin açılarla uygulanan makyaj tercih edilmelidir. Siyah veya haki yeşili gibi yoğun renkler de son derece iyi sonuç verir.

Genel tavsiye

- Yüzün orta bölümüne soluk renkler uygulanması gözleri olduğundan daha büyük gösterir.
- Şeffaf tonlarla uygulanan bir makyaj çok daha iddiasız bir görünüm verir.
- Hafif makyaj küçük gözlere belirginlik kazandırır.
- Yüzün orta kısmına uygulanan yoğun makyaj burnu olduğundan daha kısa gösterir.
Gönderen Melike zaman: 23:35 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Meme Kanseri
Meme Kanseri Nedir?
Meme, süt bezleri ve burada üretilen sütü meme başına taşıyan kanallardan oluşur. Bu süt bezleri ve kanalları döşeyen hücrelerin, yukarıda tanımladığımız şekilde, kontrol dışı olarak çoğalmaları ve vücudun çeşitli yerlerine giderek çoğalmaya devam etmelerine meme kanseri denir.

Meme Kanseri Risk Faktörleri Nedir?
Bazı özellikleri taşıyan kadınlarda, meme kanserinin daha sık görüldüğünü biliyoruz. Bu özelliklere risk faktörleri diyoruz. Bu risk faktörlerini taşıyan kişilerin mutlaka meme kanserine yakalanacakları söylenemez. Sadece, bu faktörleri taşımayanlara göre, daha fazla meme kanserine yakalanma olasılıkları olduğunu biliyoruz.
Bu faktörleri taşımayan kişiler de meme kanserine yakalanabilirler. Meme kanserine yakalanan kadınların yarısı, bu risk faktörlerini hiç taşımamaktadır. Bu nedenle, risk faktörlerinin taşımayan kişiler de olağan kontrollerini yaptırmalıdırlar.
Meme kanserine yakalanma riskini artıran faktörleri kısaca şu şekilde sayabiliriz;
www. frm47.com

Yaş:
İleri yaş önemli bir risk faktörüdür. Yeni meme kanseri tanısı konan kadınların % 70'i, 50 yaş üzerindedir. Diğer bir deyimle, yaşı 50 yaş üzerinde olan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığı, yaşı 50 yaşın altında olan kadınlardan 4 kat daha fazladır. Bu nedenle, 50 yaş üzerindeki her kadın, mutlaka yılda bir defa hekime baş vurarak muayene olmalı ve mamografi dediğimiz meme filmini çektirmelidir.

Kişisel meme kanseri hikayesi:
Daha önce meme kanseri geçirmiş ve tedavi olmuş kadınlarda, diğer memede kansere gelişme olasılığı normal kadınlara göre 3-4 kat daha fazladır. Ailede meme kanseri hikayesi: Aile yakınları arasında meme kanserine yakalanmış kadınların, meme kanserine yakalanma olasılığı, diğer kadınlara göre daha fazladır.

Örneğin, kız kardeşi veya annesi meme kanserine yakalanan bir kadının, meme kanserine yakalanma riski, diğer kadınlardan 2- 5 kat daha fazladır. Bu kadınlar daha sık ve dikkatli izlenmelidir. Bu şekilde sorunları olan kadınlar, meme kanseri genetik danışmanlığının yapıldığı kliniklere baş vurarak risklerini hesaplattırmaları gerekir. Eğer aile geçiş riski yüksek bulunursa, genetik testi yaptırmalıdırlar.

Daha önce meme biopsisi yapılmış olması:
Memede bir kitle nedeni ile biopsi yapılmış ve iyi huylu bir tümör saptanmış olabilir. Bazı kanser olmayan iyi huylu tümörlerin bulunması, kanser gelişme riskini değişik oranlarda artırabilmektedir. Bu, tümörün hücresel yapısına göre değişir. Örneğin, yapılan bir biopside, çıkartılan kitlenin patolojik incelemesi sonucu atipik hiperplazi tanısı konmuş kadınlarda ( bu tamamen iyi huylu bir tümördür), meme kanseri gelişme oranı normal kadınlara göre daha fazladır.

Fertil çağ süresi:
Adet görmeye erken başlanması, menepoza geç girilmesi, fertil çağı uzatmaktadır. Bu sırada kadın daha uzun süre östrojen hormonu etkisi altında kalmakta, meme kanseri gelişme riski artmaktadır. Erken menopoza giren kadınlarda hormon tedavisi yapılmıyor ise, meme kanseri riski önemli ölçüde azalmaktadır. Elli yaşından sonra adet görmeye devam eden kadınlarda, meme kanserine yakalanma riski az da olsa artmaktadır.

Doğurganlık hikayesi:
İlk çocuğu doğurma yaşı önemlidir. İlk çocuğunu 30 yaşından sonra doğuran kadınlarda meme kanseri görülme oranı 20 yaşından önce doğuranlara göre 2 kat fazladır. Hiç çocuk doğurmayan kadınlarda risk hafif yükselmektedir

Sosyoekonomik seviyenin yüksekliği:
Varlıklı, sosyoekonomik düzeyi yüksek olan kadınlarda, meme kanseri görülme oranı daha fazladır. Bu ailelerin kızları daha iyi beslendikleri için daha erken gelişmekte ve erken yaşta adet görmeye başlamaktadır. Ayrıca bu çocuklar büyüdükleri zaman eğitim ve iş nedeni ile daha geç evlenmekte ve daha geç çocuk sahibi olmaktadırlar. Bu nedenlere bağlı olarak fertil çağın erken başlaması, geç doğurma gibi nedenler sebep olarak sayılabilir. Ayrıca bunların dışında başka faktörler de rol almaktadır.

Östrojen hormonu tedavisi görenler:
Menopoz nedeni ile uzun süre östrojen tedavisi ( 10 yıldan fazla) gören kadınlarda, meme kanseri oranı artmaktadır. Fakat, hormon tedavisi almayan kadınlarda da, kalp hastalıklarında ve osteoporoz gibi sorunlarda artış ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, menopoz yakınmalarının azaltılması amacı ile, östrojen verilmesi önerilebilir fakat, mutlaka bir hekim kontrolü altında yapılmalıdır.

Doğum kontrol hapı kullanılması:
Bu konuda farklı görüşler olmakla birlikte hafif bir risk artışı olduğu ileri sürülmektedir. On yıl önce doğum kontrol hapını bırakmış olan kadınlarda ise, bu risk tamamen ortadan kalkmaktadır.

Alkol kullanılması:
Fazla alkol alan kadınlarda, almayan kadınlara göre risk nispeten artmaktadır. Günde 3 bardak yüksek dereceli alkol içen bir kadının meme kanserine yakalanma riski, hiç içmeyen kadına göre 2 kat daha fazladır. Alkol alımının günde bir kadeh ile sınırlandırılması önerilmektedir.

Sigara:
Sigaranın kesin bir etkisi gösterilememiştir. Fakat, genel sağlığı etkilediğinden dolayı bırakılması önerilmektedir.

Şişmanlık ve yağlı beslenme:
Bazı çalışmalarda şişmanlığın, özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda meme kanserine yakalanma riskini artırdığı gözlenmiştir. Özellikle, doymuş yağların fazla bulunduğu yağlı et gibi yemekler ve yağlı süt ürünlerinin fazla alınmasının bu riski artırdığı ileri sürülmüştür.

Gönderen Melike zaman: 23:26 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, KANSER ÇEŞİTLERİ
Sebzeli Turta
½ Kg Kabak
2 adet kırmızı Dolmalık Biber
4 adet Domates
1 adet Kuru Soğan
4 adet Yumurta
100 gr rende Gravyer Peyniri
4 yemek kaşığı Süt (light)
2 yemek kaşığı Zeytinyağ
Tuz, Karabiber

Kabakları kabuklarını soymadan küçük küçük parçalara bölün. Domateslerin kabuklarını kaynar suda 30 sn tuttuktan sonra soyun ve sap ve çekirdeklerini çıkardığınız biberlerle birlikte küçük küçük kesin. Aynı şekilde soğanları çentin.
Tüm sebzeleri zeytinyağında ve kuvvetli ateşte 20 dakika kadar karıştırarak pişirin. Tuz ve biberini koyun.Diğer yanda yumurtaları kırıp iyice çırpın, içine sütü ve gravyer peynirini ekleyin. Sonra pişirdiğiniz sebzeleri de üstüne ekleyip, karıştırın.Hepsini bir kalıba döküp 200° C fırında 30 dakika pişirin.
Gönderen Melike zaman: 23:23 0 yorum
Etiketler: DİYET YEMEKLERİ, KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Serebral Palsi
Serebral Palsi (SP) tek bir hastalık değil, hastalıklar grubu. “Serebral palsi başlığı aslında bu hastaların aynı rehabilitasyon, eğitim ve tedavi yöntemlerine ihtiyaçları olduğunu gösteriyor” diyen Anadolu Sağlık Merkezi’nden Çocuk Nörolojisi Uzmanı Dr. Binnaz Özdemir, SP hakkında merak edilen sorulara cevap verdi.

Görülme sıklığı nedir?

Ülkemizde SP ve görülme sıklığı ile ilgili çok merkezli çalışmalar son yılarda artmakla birlikte henüz kesin bir rakam ortaya çıkmamıştır. Yapılan bir araştırmaya göre ülkemizde 60.000 üzerinde spastik SP hastası yaşamaktadır. Hamilelik döneminde yapılan takiplerdeki ve yeni doğanların bakımındaki ilerlemeler bu oranı azaltsa da çoğul gebeliklerin artışı, düşük doğum tartılı yeni doğanların ve erken prematürelerin mortalitesindeki azalma bu oranı hafif de olsa arttırmıştır.

Türleri var mıdır? Belirtileri nelerdir ?

SP başlıca spastik, ekstrapiramidal ve mikst olmak üzere sınıflandırılabildiği gibi şiddetine göre de tanımlanabilir. Spastik SP’de aşırı irkilme, refleksler ve tonusta artış, simetrik ve asimetrik tonik boyun refleksleri ve koruyucu normal reflekslerin gelişmediği görülür.
Spastik SP tutulum yerine göre isimlendirilir:
SP vakalarının yüzde 25 ile yüzde 40’ını oluşturan, vücudun tek bir tarafındaki kolun ve bacağın tutulduğu hemipleji; SP vakalarının yüzde 20 ile yüzde 33’ünü oluşturan, sıklıkla prematüre doğumlarda görülen, işlevsel olarak normal kalabilen kollardan çok bacakların tutulduğu spastik dipleji; SP vakalarının yüzde 5 ile yüzde 10’unu oluşturan, gebelik sırasında, doğumda veya hemen sonrasında yaşanan sorunlarla ortaya çıkabilen, tüm vücudu tutan spastik tetrapleji.

Ekstrpiramidal SP’de yüzde 9 ile 22 istemsiz hareket( atetoz, distoni ), pozisyon bozuklukları, ataksi ve tonus artışlarını içerir. Bu durum kalıtsal olabildiği gibi çocuğun oksijensiz kalmasına sebep olan bir kaza veya enfeksiyon sonrasında da olabilir. Mikst SP’de ise hem spastik hem ekstrapiramidal belirtiler görülür.

Daha çok kimlerde görülür?

SP sıklıkla prematürelerde ve düşük doğum tartılı yeni doğanlarda, çoğul gebeliklerde, gebeliğin erken ve geç döneminde ortaya çıkan hastalıklar sonrasında, kalıtsal hastalıklara bağlı olarak, doğum sırasında ve sonrasında yaşanan travmalardan sonra doğuştan itibaren görülebildiği gibi ilerleyen yaşlarda da bazı enfeksiyon, kaza ve zehirlenme gibi olaylar sonrasında da ortaya çıkabilir.

Ne zaman tanı konulabilir?

Tanı zamanı genelde sebebe göre değişiklik gösterir. SP gebeliğin erken döneminde oluşmuş olsa da yeni doğanda, 4 aydan küçük bir süt çocuğunda tanı her zaman kolay değildir. Nörolojik muayene normal olabilir. Sıklıkla orta hat gevşekliği, başı tam taşıyamama, yetersiz ve yavaş kalan bir göz takibi bulunabilir. Kesin tanıyı koymak 4 ile 12 ay arasında kolaydır. Sorun ne kadar ağırsa tanı o kadar kolaydır. Ani bir hastalık veya kaza sonrası o güne kadar sorunsuz olan bir çocukta ortaya çıkan SP’de tanı hemen konulabilir.

Önlenebilir mi, risk faktörleri nelerdir?

SP’yi ortaya çıkmadan önleyebilmek için; gebeliklerin iyi takip edilmesi, annelerde izoimmünizasyon için tedbirlerin alınması ve doğumun zamanında, tam teşekküllü hastanelerde yapılmasının sağlanmasının yanı sıra bebeklerde enfeksiyon risklerini ortadan kaldırmak, aşılamak, hastalıklara, kazalara ve zehirlenmelere karşı korumak da gerekmektedir.

Nasıl tedavi edilir?

SP’li hastaların tedavisinde başlıca üç hedef vardır:
Sosyal ve kültürel hayata katılımlarını sağlayabilmek için iletişim, günlük yaşamdaki temel ihtiyaçlarını tek başına karşılayabilmeleri için otonomi ve bir yerden bir yere gidebilmek için harekette bağımsızlık. Bunları sağlayabilmenin en iyi yolu mümkün olan en erken zamanda rehabilitasyona başlamak ve iyi bir takip ekibi oluşturmaktır. Bu ekipte bir çocuk nöroloğu, fizyoterapistler, özel eğitim uzmanları ve en önemlisi aile bulunur.
Bu ekibin görevi SP hastasını bu üç hedefe ulaştırırken ortaya çıkabilecek epilepsi, ortopedik sorunlar, göz sorunları, psikolojik sorunlar ve diğer sistemik sorunlara karşı takip edip önlem almaktır. Bu uzun ve sabır gerektiren bir tedavidir. Ne kadar erken uygulanmaya başlanır ve ne kadar iyi takip edilirse o kadar başarılı olunur.

Gönderen Melike zaman: 15:30 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, ÇOCUK HASTALIKLARI
Taşların Etkileri
Akik : Kullanıcısının engelleri başarıyla aşmasını sağlar. Ekonomik başarı ve özellikle de manevi güç verir. Cesaret ve kendine güven getirir. En büyük özelliği güçlü bir irade vermesidir.

Ametist : Zeka ile bağdaştırılır. Akla dinginlik ve sakinlik verir. Dengesiz duyguları ve gereksiz endişeleri uzaklaştırır. Sarhoşluğa karşı direnç sağladığı düşünülmüştür.

Aquamarine : Gençlik ve canlılık getirdiği, iyimserlik ve umut sağladığı söylenir. Özellikle deniz yolculuklarında ve denizi seven insanlarca kullanılmıştır. Kanaatkarlığın ve yaratıcılığın simgesidir. Enerjiyi yükseltici etkisi olduğu söylenir. Epilepsi ve nefrit hastalığına iyi geldiği söylenmiştir.

Ay taşı : Selenit olarak tanınır. Aşkı ve sağlığı pekiştirir. Sakinleştirici ve koruyucu etkisi olduğu söylenmiştir.

Citrine : Açık kalplilik sembolüdür. Geleceğe dönük umutlara ulaşmakla bağdaştırılır. Vücudu rahatlattığı, toksinlerden ve zararlı maddelerden temizlediği düşünülmüştür. Mide ve bağırsak sorunlarına iyi geldiği söylenir.

Elmas: Vücut ve ruhun dayanıklılığını arttırır. Kudret ve dayanıklılığın sembolüdür. Eski zamanlarda aşklarını arttırması için eşler tarafından kocalarına hediye edilirmiş. Aşkı kötü gözlerden koruduğu düşünülürmüş. Saflık ve masumiyeti simgeler.

Garnet : Lal taşı olarak bilinir. Dostluk, sadakat ve samimiyetle bağdaştırılır. Sağlığı güçlendirdiği ve özellikle seyahatlerde taşıyıcısını koruduğu düşünülmüştür.

İnci : Sadelik ve alçak gönüllülüğü simgeler. Böyle gözükmekle beraber, aslında çok kıymetli olmayı anlatır. Bu yüzden bilgeliğin ve alimliğin simgesi olarak da görülmüştür. Eski zamanlarda anne sütünü arttırdığı düşünülürmüş.

Kuvars : Özellikle pembe kuvars aşk konusunda çekicilik ve şans getirir. Uyumluluk ve adaptasyonu arttırıcı, zihni açıcı olduğu söylenir.

Kehribar : Kuzey altını olarak tanınır. Bademcik hastalıklarına iyi geldiği söylenir.

Malakit : Parasal konularda şans getiricidir. Sakin ve dengeli olmaya yardımcı olduğu ve aşırılıklardan uzaklaştırdığı söylenir.

Onyx : Öz kontrol ve dayanıklılıkla bağdaştırılır. Dürüstlüğü ve manevi gücü temsil eder. Eskilere göre, doğum sancılarını hafifletirmiş. Döl yatağı hastalıklarının tedavisinde kullanılmış. Uykusuzluğa iyi geldiği söylenir.

Opal : Sadakat ve kendine güvenle bağdaştırılmıştır. Zihni keskinleştirir, hüznü uzaklaştırır, dinsel inançları kuvvetlendirir. Kalp rahatsızlıkları için ve gözler için çok yararlı olduğu söylenir.

Peridot : Dostluk getirir, kıskançlık ve hasedi uzaklaştırır. İlahi konularda derinleşmek için yardımcıdır. Depresyon ve gereksiz endişelerden korur. Kullanılan ilaçların etkisini arttırır ve kişinin konuşma gücü üzerinde olumlu etkileri vardır.

Topaz : Kullanıcısına sakinlik ve sabır getirir. Aşk ve sadakatin sembolüdür. Görüşleri güçlendirir, çabuk ve pratik çözümler üretmede yardımcıdır. Birçok hastalığın tedavisinde kullanılmıştır. Kanlı yaraları, safrayı iyileştirdiği, kolera tedavisinde kullanıldığı söylenir.

Turkuaz : Özellikle sağlıkla ve sağaltımla bağdaştırılır. Göz tedavisinde kullanılırmış. Eski çağlarda Güneş' in ve ateşin sembolü olarak görülmüş. Tüccarlara bolluk ve servet getirdiği düşünülürmüş.

Yakut : Coşkunluk, ihtiras ve tutkunun sembolüdür. Mücadele gücü verir. Kullanıcısına dinçlik, şans ve aşk getirir. Dostça olmayan kötü enerjilere karşı koruyucu olduğu düşünülürmüş. Beyin ve zihin hastalıklarının tedavisinde, Ortaçağ' da veba salgınından korunmak için kullanılmış.

Yeşim : Nefrit taşı olarak bilinir. Aşkta cazibe getirir. Uzakdoğu' da altınla eşdeğer olarak görülmektedir. Mükemmelliğin simgesi olarak görülür. Eskilerce böbrek hastalarına iyi geldiği söylenmiştir.

Zafir : Aklı sakinleştirir ve zihni temizler. Kişisel hırslardan uzaklaştırır, inancı kuvvetlendirir. Aldatılmalardan, sahtekarlıklardan, düşmanca davranışlardan, nazardan korur. Eski zamanlarda çıbanların tedavisinde kullanılmıştır.

Zümrüt : Bereket ve neşe getirir. Serveti geleceği iyi bir şekilde yönlendirmek için kullanmayı kolaylaştırır. Samimiyet ve sadakatin sembolüdür. Geleceği okuyabilme gücü verir ve zihni keskinleştirir. Eski zamanlarda sara ve göz hastalıklarının tedavisinde kullanılmıştır.

Gönderen Melike zaman: 15:26 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER
Burçlar ve Taşlar
Koç: Yakut, Ametist, Garnet, Kan taşı, Kuvars, kırmızı Mercan.

Boğa: Zümrüt, Yeşim, Lapis Lazuli, Peridot, Kuvars.

İkizler: Topaz, Agate, Aventurine, Peridot, İnci, Ay taşı.

Yengeç: İnci, Ay taşı, Zafir, Yakut, Garnet.

Aslan: Elmas, Kehribar, Topaz, Garnet, Kuvars, Peridot.

Başak: Akik, Agate, Aventurine, Zafir, Aquamarine.

Terazi: Zafir, Yeşim, Turkuaz, Turmaline, Opal, Ametist.

Akrep: Kızıl Yakut, Kuvars, Topaz, Turmaline.

Yay: Mor Yakut, Ametist, Topaz, Turkuaz, Zafir.

Oğlak: Onyx, Hematite, Garnet, Turkuaz, Lapis Lazuli

Kova: Aquamarine, Turkuaz, Yeşim, Garnet, Fosil.

Balık: Ametist, Aquamarine, Kan taşı, Opal, Aquamarine


Gönderen Melike zaman: 15:22 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER
10 Eylül 2007 Pazartesi

=MaGmA=
10-07-2008, 14:25
Makyaj Hileleri


Cilt tipinize ve renginize uygun bir fondöteni bütün yüzünüze ve çenenizin altina doğru düzgünce yayın. Fondöteni ince bir tabaka halinde sürmeye özen gösterin, bu şekilde daha iyi sonuç elde edeceksiniz. Fondötenin ardından cildi biraz aydınlatmak için gözlerin altindaki, burun kanatlarının etrafındaki, dudakların altındaki koyu kısımları, yüzünüze sürdüğünüz fondötenden iki ton daha açık renk fondötenle yapabilirsiniz. Burun kemiginin üzerine ve elmacık kemiklerinin üst kenarlarına iyice yayılmalı ve geride sadece hafif bir parlaklık kalmalıdır.


Cildinizdeki kusurlari bir kapatıcının yardımıyla gizleyin. Bunun için cilt lekelerine veya sivilce gibi yerlere bir miktar kapatıcı sürmeniz yeterli. Eğer fondöteniniz ciltte parlama yapıyorsa matlaştırmak için bir pamuk veya kuru bir sünger parçası ile pudranın cilde yerleşmesini sağlamak için yüzünüze hafifçe bastırarak sürün ve fazlasını başka bir süngerle alın. Gözlerinize farı sürerken önce tüm gözkapagına bir aplikatör yardımıyla farı sürün. istediginiz kısımlarda rengi azaltın, artırın. Göze gölge yapmak istiyorsanız bunu bir göz kalemi ile yapabilirsiniz. Uygulayacagınız ton, göz farından daha koyu olmalıdır. Yaptığınız bu çizgiyi bir pamuklu çubuk yardımıyla hafifçe yukarıya dogru dagıtın.


Kirpiklerinizin daha sık görünmesi ve göz biçiminizin daha iyi farkedilmesi için göz çevresine yani kirpik diplerinize çizgi çekebilirsiniz ancak sert çizgilerden kaçının. Rimel mutlaka sürün üst kirpiklerinizin rimelini, önce içten dışa doğru, daha sonra asağıdan yukarıya dogru sürerek, kirpiklerinizin daha gür ve dik görünmesini sağlayabilirsiniz. Alt kirpikleri ise rimeli diplerden aşagıya doğru sürün. Kirpiklerinizde rimelin birikmemesine dikkat edin.


Kaşlar içinse bir fırça yardımıyla kaşlarınızı yukarı doğru tarayın. Kaş renginize uygun bir kalemle kaşlarınızı küçük darbelerle boyayın ve hafifçe dagıtın. Bunun için toz far da kullanabilirsiniz. Yanakları renklendiririken allığınızı yanak çukuruna iyice yayın. Allığı sürdüğünüz yerde sadece bir parlaklık olmalı. Boyanın nerede baslayıp bittiğini gösteren çizgiler olmamasına dikkat edin. Dudaklarınıza çekici bir görünüm verebilmek için dudak çevrenize rujunuzun bir ton koyusu olan kaleminizle çerçeve yapın. Bir ruj fırçasıyla dudaklarınızı boyayın. Bu işlemden sonra dudaklariniza biraz pudra sürüp ikinci bir kat ruj sürün. Alt dudağınıza biraz parlatıcı sürerseniz dudaklarınız daha çekici görünür


http://www.haberodasi.com/
Gönderen Melike zaman: 23:49 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Parfüm Kullanımı
Parfümü teninize sıktığınız anda etrafınızda bir koku haresi oluşur. Hafızalara kişiliğinizle olduğu kadar kokunuzla da yerleşmeye baslarsınız ...
Duygusal veya serinkanlı ...
Çocuksu veya kışkırtıcı ...
Gizemli ya da çılgın ...
Kim olursanız olun, titizlikle seçilmiş bir parfüm sizi tanımlamakta asla yanılmayacaktır. İlk aromasından şişesine dek adeta bir sanat eseri gibi hazırlanan parfümlerle, gelin, yasam tarzınızı teninize yansıtın.

Vücut
Parfümler kokularını yaymak için sıcaklık, hareket gibi faktörlere ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle parfüm sürmek açısından vücudun bazı bölgeleri ayrıcalıklıdır: Sıcak ve nemli noktalar. Koltuk altları, göğüs araları, ense, kulak arkaları ve göbek Kanın fazla pompalandığı noktalar. Bilek içleri, sakaklar ve boyun. Hareketli noktalar. Dirsekler ve diz içleri.

Saç
Saçınızı parfümlemek istiyorsanız, öncelikle temiz olmalarına dikkat edin. Kokuların birbirine karışmaması için şampuanınızı kokusuz olanlar arasından seçin. Saçlarınız kısa ise saç diplerinize, uzun ise uçlarına sıkmanız yeterli olacaktır.

Küçük bir hoşluk: Saçınızı fırçalamadan önce fırçanıza biraz parfüm sikin.

Giysiler
Parfümler pamuklu, yünlü gibi doğal lifle dokunmuş kumaşlarda çok kalıcıdır ve rahat yayılır. Sentetik liflerde yayılımı ve kalıcılığı azdır. Parfümün en kalıcı olduğu dokular ise kürkler ve muslin kumaştan yapılmış eşarplardır.Giysiler parfümlenebilir ama gelişi güzel değil:Parfümünüzü ceket ve mantoların astarlarına, etek ve elbiselerin etek baskılarına sıkın.Asla giysilerinizi farklı parfümler sıkmayın. Üst üste sıkılan parfümlerin molekülleri iyi bir karışım oluşturmaz ve kötü bir etki uyandırır.İpekli giysilerinize parfüm sıkmayın, kalıcı lekeler bırakır.
Eğer parfümünüzü sik sik değiştiriyorsanız, sadece vücudunuzu parfümleşmekle yetinin. Koku zaten giysilerinize de sinecektir.

Mücevher ve özellikle incilerinizin yakınında parfüm kullanmayın: Parfümlerdeki alkol mücevherlerin parlaklığını yok eder ve incileri sarartabilir.

Giysi dolabınızı parfümlemeyi unutmayın.

Küçük bir hoşluk: İç çamaşırlarınızın bulunduğu dolap veya çekmeceye parfümünüzle nemlendirdiğiniz yünlü bir kumaş parçası koyun.

Gönderen Melike zaman: 22:03 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Sağlıklı Dişler
İnsanları etkilemenin en önemli yollarından birisinin “güzel bir gülümseme” olduğu, güzel bir gülümseme için de süt dişlenme döneminden itibaren ağız bakımına büyük önem verilmesi gerektiği belirtildi. Güzel bir diş yapısına sahip olmak için çocuk yaştan itibaren düzenli diş bakımının büyük önemi bulunduğuna dikkati çeken Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Bülent Baydaş, güzel bir gülümse ve ideal bir diş yapısına sahip olmak için de, çocukluk döneminde ağızda bulunan süt dişlerinin ebeveynler tarafından önemsenmesi gerektiğini ifade etti.

Baydaş, anne ve babaların, çocuklarının süt dişleri için “Bunlar düşecek ve alttan yenisi gelecek” anlayışı ile hareket etmemeleri gerektiğini vurgulayarak, her süt dişinin, yerine gelecek sürekli diş için bir yer tutucu ve rehber görevi yaptığını bildirdi.
Baydaş, şunları söyledi: “Çocukların süt dişlerde oluşan çürükler vakit geçirilmeden tedavi ettirilmelidir. Zamanından önce süt dişlerinin çekiminden de kaçınılmalıdır. Çünkü bu dişlerin zamanından erken çekilmesi ve çürümesi, alttan gelecek sürekli dişlerin sürme düzenini bozmaktadır. Bu da dişlerde çapraşıklıkların oluşmasına neden olmaktadır ve diş yapısını bozmaktadır.”
Çocuklara erken yaştan itibaren diş fırçalama alışkanlığının kazandırılmasının şart olduğunu ifade eden Baydaş, süt dişlenme dönemindeki çocukların düzenli diş hekimi kontrolünde olmaları gerektiğini, böylece ileride oluşabilecek ortodontik problemlerin önlenmesinin sağlanabileceğini kaydetti.
Kaynak: habersaglik.com
Gönderen Melike zaman: 22:02 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Feng Shui


Feng Shui, kökleri 3500-4000 yıl önceki Çinliler’e dayanan bir yaşam sanatıdır.


Çin İmparatorluğu’nda üst düzey kişiler Feng Shui yöntemlerini yüzyıllarca kullanmışlardır. O zamanlarda Çin’de Feng Shui mastırları bulunurdu. Feng Shui üstadı olan bu kişiler çok iyi korunurlar hatta bilgilerini başkalarıyla paylaşmaları halinde ölüm cezasına bile çarptırılırlardı.

Feng Shui; yaşadığımız iç ve dış mekanları huzur, mutluluk, refah ve sağlık getirecek, hayatımız üzerinde olumlu etkenleri artıracak, olumsuz etkenleri ise önleyecek şekilde düzenleme sanatıdır.
Feng Shui yöntemleri ile doğada var olan güçleri ve enerjiyi nasıl yönlendireceğimizi öğrenebiliriz. Bu yöntemler ile evren içerisinde dengeli ve huzurlu bir yaşama sahip olabiliriz. Yaşadığımız mekanlara ve işyerlerine uygulayabileceğimiz Feng Shui sayesinde şansımızın artmasını, pozitif enerjinin bizi çevrelemesini sağlayabiliriz.


Kozmik üçlü:
Feng Shui'nin sözlük anlamı doğayı etkileyen iki akıcı güç olan "rüzgar" ve "su" dur. Feng Shui'ye göre şans 3 grupta toplanır ve buna "Kozmik Üçlü" adı verilir.

Doğuştan Gelen Şans (Değişmez)
İnsanın Kendi Yarattığı Şans (Değişir)
Dünyevi Şans (Değişir)

İnsanlar bir şansla dünyaya gelirler. Buna "Kader" denir ve bu kaderi değiştirmek mümkün değildir. Değiştiremediğimiz kaderin dışındaki diğer şansların kontrolü bizim elimizdedir. İnsanlar çalışarak, iyi bir eğitimle ve akıllarını kullanarak kendi şanslarını yaratırlar ve bu şansın kontrolü mümkündür. Olumsuz yönlerini, Feng Shui uygulayarak olumlu hale getirebiliriz. Doğada varolan enerjileri aktive ederek dünyevi şansımızı arttırabiliriz.


Chi nedir?
Feng Shui’ye göre tüm evren bir titreşime sahiptir ve bir enerji gücü ile bağlıdır. Bu yaşamsal enerjiye “Chi” adı verilir. Chi atmosferde sessizce ve görünmeden sürekli dolaşır, çok güçlüdür. Çinliler bu gücü "Ejderha'nın kozmik nefesi" olarak tanımlarlar. Feng Shui bu enerjiyi bize en faydalı olacak şekilde kullanmayı gösterir.

Çinliler’in “Chi” adını verdikleri bu kozmik yaşam enerjisi sürekli olarak çevremizde hareket eder haldedir. Feng Shui’nin amacı yaşadığımız ortamları belirli bir “denge”, uyum ve doğru “Chi” akışını sağlayacak şekilde düzenlemektir.
“Chi” dört farklı yaşamsal enerji taşır. Bu enerjiler dört farklı yöne aittir.
Doğu yönünün “bilge enerjisi” “Sheng Chi”, batı yönünün “yıkıcı enerjisi” “Sha Chi”, güney yönünün “güçlendirici enerjisi” “Yang Chi” ve kuzey yönünün “besleyici enerjisi” “T’sang Chi” olarak adlandırılır.


Atmosferde yaşamsal enerji hatları bulunmaktadır. Bu enerjiler pozitif ya da negatiftir.
Sheng Chi:
Pozitif enerjidir. Bulunduğunuz mekana bu enerjiyi çekerseniz çok büyük şans, bolluk ve mutluluk getirir.
Sha Chi:
Negatiftir. Bu enerjinin yoğunlaştığı mekanlarda eşyalar kaybolur, hastalıklar olur.


Feng Shui'nin Amacı:
Feng Shui iyi bir hayata, başarıya, zenginliğe, iyi bir aileye ve aşk yaşamına sahip olmak için pozitif enerji Sheng Chi’yi harekete geçirip, negatif enerji olan Sha Chi’den uzak durmayı amaçlar.
Chi her yerdedir. Kapınızı açığınız anda evinizden içeri girer. Evinizin konumu bu anlamda önemlidir. Eğer güzel bir manzaraya bakıyorsa doğal olarak Chi evinize güzellik getirir.
Ancak mezarlık gibi kötü bir manzaraya sahipse acı enerjiyi çeker.

Feng Shui aslında Tao’cu düşünceye dayanır. Tao’cu düşünceye göre yaşamın tümü birbiriyle bağlantılıdır. Geleneksel “Yin” ve “Yang” sembolleri bu bağlantıyı gösterir. Yin ve Yang yaşamı şekillendiren, dengeleyen iki kozmik güçtür. Yin negatif enerji ve karanlık alanları, Yang ise pozitif enerji ve aydınlığı sembolize eder.
Tao’cu düşüncede her şey kendi zıddını da içinde barındırır. Zıtlık aslında karşıtlık değil tamamlayıcılıktır. Yin ve Yang sembollerinde de siyahın içinde beyaz, beyazın içinde siyah vardır. Bunlar aslında zıtlığı değil birbirini tamamlamayı temsil eder. Birinin var olabilmesi için diğerine ihtiyacı vardır. Böylece bir denge sağlanır. Yin ve Yang dengesi evrenin bütünlüğünü simgeler.


Feng Shui uygulanmadan önce mekanın Yin-Yang incelemesinin yapılması gerekmektedir. Mesela bir oda düzenlenecekse, odanın boyutu, konumu, objelerin yerleşimi, aydınlık ve loş bölgeleri nemlilik ve kuruluk, parlak ve sönük renklerin konumları, katı ve sıvı maddeler gibi faktörler belirleyicidir. Fazla Yin enerjiye sahip mekanlar bolluk getirmez. Fazla Yang enerjiye sahip mekanlar ise enerji fazlası nedeniyle çok olumlu olmayabilirler.



Feng Shui'nin Özellikleri:
Feng Shui ateş, toprak, metal, su ve ağaçtan oluşan beş elementin birbirleriyle ilişkileri üzerinden çevreyi düzenlemeyi gerektirir.
Çinliler evrende insanlar da dahil her şeyin bu beş elementten birine ait olduğuna inanırlar. Chi bu beş elementte ayrı şekillerde vardır. Feng Shui uygularken elementlerin birbirleriyle ilişkileri çok önemlidir.
Herhangi bir mekanda objelerin ve yönlerin ait olduğu elementler birbirlerine zarar vermemelidir. Elementler kendi aralarında iki tarz ilişki içindedirler.


Elementlerin yaratıcı döngüsü:
Ateş toprağı yaratır, toprak metali içerir, metal suyu tutar, su ağacı besler, ağaç ateşi besler.

Elementlerin yıpratıcı döngüsü:
Ateş metali eritir, metal ağacı keser, ağaç toprağı tüketir, toprak suyu emer, su ateşi söndürür.

Bir ortamdaki Chi’yi iyileştirmek, dengelemek, çevremize her baktığımızda hoşumuza giden şeylerle çevrili olmamız, bu sembollerin etkisini arttırır.
Chi akışını düzenleyen sekiz araç şunlardır:
Işık: Her çeşit ışıklandırma malzemeleri ve aynalar.
Ses: Çanlar, ziller, su, müzik...
Renkler: Kuvvetli, parlak renkler.
Yaşam: Çiçekler, bitkiler, balıklar, evcil hayvanlar.
Hareket: Rüzgar çanları, havada salınan hareket eden objeler.
Durağanlık: Heykeller, kayalar, taşlar...
Mekanik aletler: Her türlü elektronik alet.
Düz hatlar: Bambudan yapılmış flütler, kılıçlar...


Bu şekilde Chi’yi bulunduğunuz mekana çekebilirsiniz. Odanıza ya da ofisinize yerleştirdiğiniz ışık, kişileri kesik kesik göstermeyecek şekilde aynalar, uygun renkler, güzel çiçekler, akvaryum gibi faktörlerle ortamınızı verimli, dengeli ve pozitif hale getirilebilirsiniz.
Evcil hayvan besleyerek de Chi enerjisini kendinize en iyi şekilde çekebilirsiniz.



Feng Shui ile Hayatınız Pozitif Olsun
Pozitif ve Negatif enerjiler insanların hayatını olumlu ve olumsuz yönde etkiler. Feng Shui doğru olarak uygulandığında bireyin kendisi ve ailesinde olumlu sonuçlar görmesi kaçınılmaz olur.
Feng Shui bize yaşadığımız mekandaki, işyerimizdeki yani çevremizdeki etkenleri olumlu yönde nasıl kullanacağımızı öğretir.
Gönderen Melike zaman: 21:53 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER
Emotional Freedom Techniques (EFT)
Emotional Freedom Techniques (EFT) ya da Türkçe karşılığı ile “Duygusal Özgürlük Teknikleri” Stanford Üniversitesi’nden Gary Craig tarafından geliştirilmiş enerji teknikleridir.

Enerji tekniklerinin tarihi aslında 5000 yıl öncesine, Çinlilere dayanıyor. Çinliler insan bedenindeki meridyenlerin sağlık üzerine etkili olduğunu biliyorlardı.

Binlerce yıl sonra, doğudan çıkan bu tekniklerle batının modern bakışı birleştirildi ve EFT ortaya çıktı. Çinlilerin keşfettiği enerji meridyenleri ve “kinesyoloji” ilminin birleşimi olan EFT yani “Duygusal Özgürlük Teknikleri” herkesin kısa sürede öğrenebileceği teknikler.

Duygusal sağlığınızı iyileştirmek için kullanabileceğiniz oldukça pratik, uygulaması kolay teknikler olan EFT’nin, fiziksel sağlığınıza etkileri de önemli. Her ne kadar göz ardı edilse de, duygusal sağlık, aslında fiziksel sağlığınızla yakından ilgili. İstediğiniz kadar beslenme stiliniz ve hayat tarzınız sağlıklı olsun, eğer duygusal sağlığınızda sorunlar varsa bedeninizin genel sağlığı da bundan etkilenir.

EFT pek çok psikolojik ve duygusal bozukluğun tedavisinde kullanılan bir yöntem. Bunları şöyle özetleyebiliriz: Travma, korku, fobi, vesvese, suçluluk duygusu, kızgınlık, yas gibi. Ayrıca iş dünyasında kariyer geliştirme ve insan ilişkilerinde de kullanılabiliyor.

EFT’nin bu kadar çok alana uygulanmasının altında yatan gerçek şu: Gerek fiziksel gerekse duygusal pek çok rahatsızlık aslında enerji sistemindeki tıkanmalardan kaynaklanır. “Blokaj” adı verilen bu tıkanıklıklar EFT sayesinde yok ediliyor. BU teknikleri isteyen herkes çok kısa zamanda öğrenebilir ve sadece birkaç dakikada uygulayabilir.

EFT Nasıl Uygulanır?

Çocuklar da dahil herkesin uygulayabileceği EFT, parmak uçları ile yüzün ve vücudun belli noktalarına hafif vuruşlarla gerçekleşiyor. EFT, geleneksel akupunktur yönteminin uygulandığı insan bedenindeki enerji meridyenlerine, aynı tedavinin iğneler olmadan uygulanışıdır. Bu, parmak uçları ile baş ve göğüsteki belirli meridyenler üzerine kinetik enerji uygulanması ile gerçekleşir. Parmak uçları ile basınç uygulanırken, bireyin kendisini rahatsız eden problem ne ise onun üzerine yoğunlaşması gerekiyor. Bu travmatik bir olay da olabilir, bir bağımlılık, ya da herhangi bir acı da. Aynı anda yapılması gereken diğer şey ise kişinin sesli kendi kendine olumlu telkinlerde bulunması.

Bir taraftan enerji meridyenlerine hafif vuruşlar uygulanırken diğer taratan sesli pozitif telkinler yapılması, bedeninizin bioenerji sisteminden duygusal tıkanıklığı atmanızı sağlar. Böylece hem zihninizi hem de beden dengenizi yeniden sağlamış olursunuz ki, bu da normal sağlık seviyesinin korunmasında ve fiziksel rahatsızlıkların azaltılmasında temel önem taşır.

Hangi Rahatsızlıklarda Etkilidir?

Negatif duyguları azaltır: Stres, takıntı, evham, keder, travma, uykusuzluk, kendini değersiz hissetme gibi.

Aşırı yeme isteğini ve olumsuz alışkanlıkları azaltır: Kilo problemi, sigara alışkanlığı, tırnak yeme, her türlü yiyecek zaafiyeti vb.

Fiziksel rahatsızlıklardan duyulan ağrıları azaltır: Migren, sırt ağrıları, boyun ağrıları gibi.

Pozitif enerji aşılar: Öfke, kızgınlık, dış faktörlerden aşırı etkilenme, utangaçlık,çekingenlik, stres, hiperaktivite, konsantrasyon ve motivasyon bozuklukları, başarısızlık korkusu, özgüven eksikliği, iş ortamında insan ilişkileri gibi.

Fobiler: Yükseklik fobisi, agorafobi, hayvan fobileri (yılan, köpek, fare vb.), toplum önünde konuşamama fobisi.

Sanat: Yaratma blokajı, yazma blokajı, müzik enstrümanı kullanımında performans düşüklüğü vb.

Yukarıdaki tüm sorunların giderilmesinde EFT etkili bir yöntemdir. Bireysel olarak uygulanabileceği gibi, grup seansları da düzenlenmektedir.

Kilo Vermek İçin EFT

Kilolarınızın aslında neden kaynaklandığını biliyor musunuz?
Cevabı zor değil, ama sandığınızdan daha farklı:
Çoğu zaman bedeninizin ihtiyacı olduğu için değil, duygularınızı bastırmak için yemek yemeye yöneldiğinizi kabul edin. Kısacası yemek yiyerek kendinizi mutlu etmeye çalışıyorsunuz. Hatta bazılarımız alkol ya da uyuşturucu kullananlarda olduğu gibi kendini yemek yiyerek uyuşturmaya çalışıyor. İşte sorun burada. Bedenimizi değil, duygularımızı besliyoruz. Onları bastırıyoruz. Bir düşünün bakalım. Hangi duygular sizi ihtiyacınızdan fazla yemek yemeğe yöneltiyor? Mutsuzluk,yalnızlık, içe kapanma, öfke, yorgunluk, stres, gelecek kaygısı?

İşte tüm bu duyular ve daha başkaları sizi onları bir şekilde bastırmaya, tatmin etmeye itiyorsa, hangi diyeti yaparsanız yapın kilo vermeniz pek mümkün olmaz. Olayın psikolojik olduğu gerçeğini aklınızdan çıkarmayın. Önce hangi duygu sizi aşırı yemeğe itiyor, onu çözün. Bunu başaramadığınız takdirde, kısa süreli başarıların dışında dönüp dolaşıp yeniden aynı yeme alışkanlıklarınıza sahip olursunuz.

Yapılması gereken en önemli şey sağlıklı beslenme sistemini benimseyip, hayata geçirmek. Sizi üzen, yoran tüm ruh halleri ve duygularınızdan kurtulmak için teselliyi çikolata, börek, çörekte ararsanız sorununuzu göremez, yedikçe yemeğe devam eder ve aldığınız kilolarla duygusal anlamda daha da olumsuzluğa kapılırsınız.

Peki EFT Ne Yarar Sağlıyor?

EFT bilinçaltınızda yeme ihtiyacınızı harekete geçiren faktörleri ortaya çıkarır, bunlar üzerinde yoğunlaşmanızı ve nihayet bunlardan kurtulmanızı sağlar.

Gerçek sorun kilolar değildir. Kilolar buz dağının görünen kısmı gibi işin görünen kısmıdır. Aslında çok daha derinlerde, bilinçaltınızda yatan huzursuzluklar ve olumsuzluklarda çözümü aramak gerekir. EFT ile sorunu kökünden çözmeye yönelirsiniz. Böylece hem bedeniniz sağlığına ve formuna kavuşur, hem de iç huzurunuzu yeniden sağlamış olursunuz ve hayata bambaşka gözlerle bakmaya başlarsınız.

EFT kilo probleminden şikayetçi olanlar için alternatif bir yöntemdir ve sorunun köküne indiği için çözümü çok daha kalıcıdır.
Gönderen Melike zaman: 21:51 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Çocuklarda Lifli Beslenme
Çocukların gelecekte kalp hastalıklarından, şişmanlıktan, tansiyon problemlerinden, barsak kanserlerinden, safra sorunlarından korunmasında lifli besinler ile beslenmesi gerekmektedir. 2 yaşına gelen tüm çocuklarda (normal sağlık ve metabolizma koşullarına sahip çocuklar) yağların genel enerji ihtiyacını karşılamada %30 seviyesine indirilmesi (günlük kalori ihtiyacının %30 u yağlardan olması) ve doymuş yağlarında (hayvansal yağlar, katı yağlar) %10 dan fazla olmaması Amerikan Kalp Derneğince önerilmektedir.
Aynı dernek çocukların ünlük olarak alması gereken lif miktarınıda yaş + 5 olarak önermektedirler. Yani 5 yaşındaki bir çocuk için 5 + 5 = 10 gr. lif gereklidir. Çocuklar büyüdükçe enerji gereksinimleri 1500 Kcal e yaklaştığında günlük 25 gr lif alımı uygun olmaktadır.
Gönderen Melike zaman: 21:43 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ
Kafein Bağımlılığı
Kahve ve kafein, insan sağlığına etkileri yıllardır üzerinde çalışılan bir konu. Bunun en önemli nedeni kafein tüketiminin giderek artması. Kafeinin sağlığa etkileri üzerinde yapılan çalışmaların büyük çoğunluğunu kadınlar üzerindeki etkileri oluşturuyor.
Özellikle de gebe kadınlar, göğüs hastalığı ve kalsiyum eksikliği olanlar. 1970’lerde ve 1980’lerde yapılan araştırmaların sonuçlarında, daha sonradan çıkan kimi çelişkiler, araştırmacıların bu konuya daha çok eğilmelerine neden olmuş ve açıklanmayan sorunları gün ışığına çıkartmaya yoğunlaşılmıştı. Yeni bulgulara göre, çoğu insan için merak konusu olan pek çok soruya da açıklık getirildi.
Ama önce kafeinin ne olduğuna bir bakalım.
Kafein, dünya üzerindeki 60’dan fazla bitki türünün meyvesinde, tohumların ya da yapraklarında bulunan doğal bir madde. Dolayısıyla, bu bitkilerden yapılan yiyecek ya da içeceklerimizin çoğunda doğal olarak bulunuyor. Ancak, tat vermek için özellikle yiyeceklere ve içeceklere katıldığı ya da etkilerini arttırmak için ilaçlara eklendiğinde oluyor.
Kafein en çok da hazır kahvede, çayda, kolada ve çikolatada bulunuyor. Aslında farkında olmadan, bir gün boyunca epey kafein alıyoruz. Günde 2-3 fincan hazır kahve içsek bile 250-300 mg kafein tüketmiş oluyoruz ki, bu pek de azımsanmayacak bir miktar.
Peki, bu kadar kafein tüketimini sağlığımıza ne kadar etkisi var? Aslında kafeinin en iyi bilinen etkisi, uyarıcı özelliği. İnsanın uyuması, beyinde üretilen adenozinle ilişkili. Adenozin, sinir hücrelerinin etkinliğini zayıflatıyor ve kan damarlarını genişleterek uykudayken daha fazla oksijen alınmasını sağlıyor.
Kafein alındığındaysa, sinir hücreleri bunu adonazin olarak algılıyor. Ancak adenozinin yaptığı gibi hücrelerin etkinliğini yavaşlatmıyor. Adenozin reseptörlerine bağlanarak, adenozini bloke etkinliğini yavaşlamak yerine artıyor.
Ayrıca beyindeki kan damarlarını da daraltıyor. Bu yüzden baş ağrısı için kullanılan kimi ilaçlarda kafein bulunuyor. Beyindeki nöronların etkisinin artması da, adrenalininizin artmasıyla sonuçlanıyor; gözbebekleri büyüyor, kalp daha hızlı atmaya başlıyor, kaslar kasılıyor. Kafeinin vücuttaki töleransı kişiden kişiye değişiyor.
Gönderen Melike zaman: 21:36 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Soya Filizli ve Tavuklu Roka Salatası
¤ 1 demet roka
¤ 2 havuç
¤ 50 gr soya filizi
¤ 100 gr tavuk göğüs eti
¤ 1 çorba kaşığı iri çekilmiş ceviz
¤ 1 çorba kaşığı zeytinyağı
¤ 1 çorba kaşığı sirke
¤ Tuz
¤ karabiber

Tavuk etini tuzlu suda haşlayıp süzün. Soğuyunca küp küp doğrayın.Rokayı temizleyip doğrayın. Havuçları temizleyip jülyen doğrayın.
Rokayı derin salata kâsesine alın. Tavuk, havuç, soya filizi ve cevizi ilave edip harmanlayın. Salatayı servis tabağına alın.
Zeytinyağı, sirke, tuz ve karabiberi karıştırıp salatanın üzerine gezdirerek dökün, servis yapın.
Gönderen Melike zaman: 21:33 0 yorum
Etiketler: DİYET YEMEKLERİ, KİŞİSEL BAKIM
Kuru Üzümlü Karnabahar Salatası
¤ 1 Karnabahar, çiçeklere ayrılmış
¤ 500 gr arpacık soğanı
¤ Tuz ¤ 125 ml su
¤ 5 yemek kaşığı zeytinyağı
¤ 2 yemek kaşığı sirke
¤ 3 domates (kabukları soyulup doğranmış)
¤ 3 yemek kaşığı kuru üzüm
¤ 1 Çay kaşığı şeker
¤ 1/2 çay kaşığı kekik
¤ 1/2 çay kaşığı kişniş karabiber

İki ayrı tencere dolusu suyu bir taşım kaynatın. Birine soğanları, diğerine ise karnabaharları koyun. Her ikisini de 5 dakika haşlayıp süzdürün. Kalan malzemeyi büyük bir tencereye koyun. Tuz ve biberle tatlandırın. İyice karıştırın. Bir taşım kaynatın. Ateşi kısıp tenceredeki malzemeyi 5 dakika pişirin. Bu sürenin sonunda soğan ve karnabaharı ekleyin ve ara sıra karıştırarak 10 dakika daha pişirin. Delikli bir servis kaşığı kullanarak sebzeleri servis tabağına aktarın. Tencerede kalan sosu tekrar kaynatın, Sosu 5 dakika ağır ateşte kaynatarak çektirin. Sebzelerin üstüne koyup soğuyuncaya kadar bekleyin ve servis yapın. Soğanların başlarını kesip, kabuklarını çıkartın. Soğanları bütün tutun.

Dikkat : Karnabahar çiçeklerini fazla pişirmemeye dikkat edin. Sert olup olmadıklarını anlamak için pişirirken keskin bir bıçakla kontrol edin.

Servis önerileri :Bu başlangıç olarak iyi bir yemektir. Çünkü önceden hazırlanabilir. Sıcak ekmekle sunun.
Gönderen Melike zaman: 21:31 0 yorum
Etiketler: DİYET YEMEKLERİ, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Havuçlu Kereviz Salatası
¤ 1 Adet orta boy havuç
¤ 1 Adet orta boy kereviz
¤ 2 Çorba kaşığı light yoğurt
¤ 1 Adet limon suyu
¤ Tuz
¤ Karabiber
¤ 1 Dal maydanoz

Mutfak robotunda havuç ve kerevizi rendeleyin.Derin bir kabın içerisinde limon suyu, yoğurt, tuz ve karabiber ekleyip iyice karıştırın. Maydanoz yaprakları ile süsleyerek servis yapın
Gönderen Melike zaman: 21:28 0 yorum
Etiketler: DİYET YEMEKLERİ, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Yulaflı Domates Çorbası
¤ 4 su bardağı su
¤ 3 adet domates
¤ 2 çorba kaşığı yulaf ezmesi
¤ 1 çorba kaşığı kuru fesleğen
¤ 2 çorba kaşığı sıvıyağ

Domatesi rendeleyin.
Yulaf ezmesi ve yağla tencereye alın.
Yavaş yavaş karıştırarak pişirin. Üstüne suyu ekleyip, kaynatın.
Tencereyi ocaktan almadan önce kuru fesleğeni serpin.
Gönderen Melike zaman: 21:26 0 yorum
Etiketler: DİYET YEMEKLERİ, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Mucize Lahana Çorbası
¤ 6 büyük soğan
¤ 4 ya da 5 tane domates
¤ 2 kırmızı biber
¤ 1 büyük lahana
¤ 1 demet kereviz sapı

3 litre su Son derece basit yani. Sebzeleri büyük parçalara göre kesebilir ya da püre haline getirebilirsiniz. Tamamen size kalmış. Verdiğim miktar bir ya da iki kişi için yeterli olacaktır.
Çorbanın hazırlanması 10 dakikanızı alır, pişirmesi ise en az bir buçuk saat. İçine istediğiniz baharatı atabilirsiniz. Kekik, karabiber, pul biber vs...
Bu köylü çorbasını diyet yapmadığınız dönemlerde de rahatlıkla tüketebilirsiniz. Sindirimi son derece kolaylaştıran bir etkisi vardır.

Gönderen Melike zaman: 21:24 0 yorum
Etiketler: DİYET YEMEKLERİ, DİYET ÖNERİLERİ, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Brokoli Çorbası
¤ 1/2 Kg. Brokoli
¤ 100 gr. sebze (pırasa ve kereviz sapı)
¤ 1 su bardağı Krema
¤ 1 su bardağı Tavuk Suyu
¤ Zeytinyağı
¤ 3 yemek kaşığı Maydanoz, Dereotu, Kekik (kıyılmış)
¤ 3 adet Arpacık Soğanı (ince kıyılmış)
¤ Tuz
¤ Karabiber

Brokolileri yıkayın ve saplarını kestikten sonra başlarını ince ince kıyın.Pırasa ve kereviz saplarını yıkayın ve zar şeklinde kestikten sonra, kısık ateşte zeytinyağında yumuşayana kadar pişirin. Sonra içlerine ince kıyılmış arpacık soğanlarını da katın.Ardından brokolileri, kıyılmış otları ve tavuk suyunu da ilave edin. Tüm sebzeler iyice pişene kadar 25 dakika kadar kaynatın. Sonra bu karışıma, kremayı da ekleyip mikserden geçirin.Kısık ateşte 5 dakika daha pişirin.
Gönderen Melike zaman: 21:22 0 yorum
Etiketler: DİYET YEMEKLERİ, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Haftada 3kg Verme
Uygulama: 4 gün

Sabah Kahvaltısı :
1 domates suyu
1 yumurta (suya kırılıp pişirilmiş veya rafadan)
3 ızgarada pişmiş domates
1 dilim buğday ekmeği

Öğlen Yemeği :
2 yumurta ile omlet veya 1 lop yumurta
2 domates,1dilim soğan,kıyılmış maydanoz salat

Akşam Yemeği :
Domatesli omlet veya domatesli yumurta salatası veya
kıyılmış maydanozla yapılmış 2 yumurtalı yağsız omlet
Şekersiz kahve veya limonlu çay
Gönderen Melike zaman: 21:18 0 yorum
Etiketler: DİYET ÖNERİLERİ, KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Talasso Terapi Teknikleri
Talasso terapi nedir?
Talasso sözcüğü Yunanca'da "okyanus" anlamına gelir.
Talasso terapi ;deniz ve çevresine özgü tüm yararlı unsurların,
yani deniz iklimi,deniz suyu yosununun ısınan birleşimi ile teninizde ve bedeninizde gözle görülebilecek olumlu değişiklikler yaratır.

Talasso terapi yöntemleri:

* Hidromasaj:
34 C-37C de ısıtılan deniz suyu jakuzili havuzlarda bitki özü veyosun ile yapılan masaj yöntemidir.
Lenf dolaşımını düzenler,kasları gevişetir,cilt alt dokularda sıvı dağolımını dengeler.

* Jet duş:
Termal deniz suyunun fıskiyelerle belirli mesafeden
püskürtülmesi ile yapılır.Kasları gevşetici,rahatlatıcı dolaşım düzenleyici, selülitleri giderici etkisi vardır.

* Multijet banyosu:
Fıskiyelerle vücuda uygulanan hidromasaj banyosudur.Ödem ve selüloitleri giderici etkisi vardır.

* Yosun uygulaması:
Tüm vücuda sıcak yosunun uygulanmasıdır.Ciltteteki ölü hücre tabakasını temizler,derinin dolaşımını ve elastikiyetini arttırır. Cildin nefes almasını sağlar.Toksinlerin cilt yoluyla atılmasını sağlar.

* Su jimnastiği:
32C -33c de ısıtılmış deniz suyu havuzunda yapılan egzersiz uygulamasıdır.dolaşımı ve metabolizmayı harekete geçirerek vücuttakiyağ kitlesini azaltırken kaslarında formda kalmasını sağlar.

* Afüzyon masajı:
Isıtılmış ısıtılmış deniz suyu duşu altında elle yapılan masajdır.Stres giderici kas gevişetici rahatlatıcı etkisi vardır.
Gönderen Melike zaman: 21:14 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, KİŞİSEL BAKIM
Dudak Bakımı
Dudaklarınızın güzel görünmesini istiyorsanız herşeyden önce kurumuş ve çatlamış olmamalarını sağlamalısınız. Bunun için yanınızda taşıyacağınız bir çatlak kremini (lipstick) gerektiğinde sürmeniz yeterli olacaktır. Makyaja başladığınızda dudaklarınız çatlak olmamalı çünkü bunu bir anda gideremezsiniz.

Ayrıca özellikle kışın, ruj seçiminizi dudak koruyuculu olanlardan yapmalısınız. Bazı pudralı rujlar güzel görünmelerine rağmen dudaklarınızı kurutabilir. Ruj sürmeye başlamadan önce ne kadar hafif makyaj yapıyor olsanız da dudak kalemi kullanmalısınız. Doğru sürülen bir dudak kalemi makyajın naturelliğinden hiç birşey eksiltmez. Önemli olan rengini doğru seçmek, süreceğiniz rujdan biraz daha koyu bir dudak kalemi kullanmalısınız.

Dudaklarınız inceyse kalemi dudağın biraz dışından çekebilirsiniz ancak bunu abartmayın. Kalemin ucunun biraz küt olması daha yumuşak bir etki yaratacaktır. Keskin ve koyu renkte çekilmesi dudaklarızın doğallığını bozacaktır, günlük makyajda bundan kaçının.
Dudak kaleminizi rujun üstünden de sürebilirsiniz, bu iki rengin daha iyi kaynaşmasını ve çizginin yumuşamasını sağlar.
Makyaj uzmanları genelde rujun fırça ile sürülmesini tavsiye eder ama bunu özellikle günlük makyajınızda yapmasanız da olur. Ruju sürerken dudak kalemininde hafifçe üstünden geçmelisiniz, sürdükten sonra dudaklarınızı birbirine yapıştırıp biraz hareket ettirirseniz de olur. Rujun fazlasını da bir parça kağıt mendille alırsanız daha pürüzsüz görünürler.
Sürdüğünüz rujun kalıcı olmasını istiyorsanız pek kolay çıkmayan ever-lasting rujlardan kullanabilir ya da dudaklarınızın kuruma problemi yoksa rujdan önce biraz pudra sürebilirsiniz.
Rujun rengine gelince, modadan önce kendinize, yaptığınız makyaja ve gideceğiniz yere uygun olmasına dikkat edin.
Mesela kahverengi tonlarında far kullanmışsanız kırmızı ya da pembe değil yine kahverengi tonlarında bir ruj kullanın. Gündüz, fazla iddialı renklerden kaçının, dudak renginizden biraz daha koyu ya da biraz daha açık, "ruj sürdüm" diye bağırmayan doğal renkleri tercih edin.
Gönderen Melike zaman: 21:09 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Makyajda Püf Noktaları
FONDÖTEN
Mutlaka temizlenmiş, nemlendirilmiş cilde tatbik edilmelidir.Nemli pamuk veya ufak nemli bir süngerle sürülmeli. Sünger her kullanıştan sonra sabun ile yıkanmalı ve kurutulmalı. Aydınlık bir yerde yapılmalı; Gündüz makyajı; gün ışığında, gece makyajı; iyi aydınlatılmış bir yerde. Saç dipleri ile yüzün birleştiği yerde renk farklılığı olmamalı. Fondöten bu bölgelerde küçük dokunuşlarla iyice yayılmalı. Seçilen fondöten yüz ile aynı renk olmalıdır. İnce bir tabaka halinde sürülmeli, sonuç doğal görünümlü olmalıdır.

PUDRA
Fondöten üzerine sürülecekse şeffaf olanları tercih edilmelidir. Tek başına kullanılacaksa ten renginize uygun (mutlaka yüzünüzün bir yerinde denediğiniz) olmalıdır. Büyük pudra fırçası ile ince bir tabaka halinde sürülmelidir. Fırçayı, yüzünüzdeki ince tüylerin çıkış yönünde kullanmalısınız. GÖZ Toz farlar, kullanmı ve dayanıklılık açısından daha çok tavsiye edilir. Sık sık temizlenen süngerli çubuk veya yumuşak fırçalarla sürülmelidir.
Açık renk farınızı gözkapağına sürdükten sonra, gölge yapacağınız renkte far ile gözkapağının bitiminden kaşa paralel çukurluğa hafifçe sürün. Gözlerinizin renginde far sürmek her zaman çok iyi netice vermez.

Örneğin mavi gözlere, mavi far yerine açık - koyu gri, pembe kombinasyonları çok uygun olur. Siz kendi renginizi deneyerek bulmalısınız. Gözlerinizi daha büyük göstermek isterseniz kirpik diplerine siyah veya kahverengi göz kalemi ile ince bir hat çekmeli, göz ucundan da biraz taşırmalısınız.
Alt kipriklerin diplerine de ince bir hat çekmeli, ancak bir pamuklu çubukla hattın keskinliğini dağıtmalısınız. Gözleriniz birbirine yakın ise gözün şakak tarafındaki ucunu daha koyu renk bir far ile belirgenleştirmelisiniz. Gözleriniz birbirinden çok ayrık ise gözpınarının üstünü kaşa kadar koyuca ton bir far ile gölgelemelisiniz.

RİMEL (MASKARA)
Siyah veya koyu kahverengi rimel sürerek gözlerinizi daha büyük ve anlamlı gösterebilirsiniz. Rimel sürerken başı hafifçe kaldırıp aynaya bu şekilde, bakarken boyamak göz çevresine bulaştırmamak açısından iyi bir tekniktir.

KAŞLAR
Kaşlarınızı yüzünüze en uygun şekilde şekillendirmek için elinize uzun bir çubuk veya kalem vs. alıp ayna karşısına geçin; Çubuğu burun deliğinin yanından ve göz pınarından geçecek şekilde dik tutun. Kaşınız çubuğun gösterdiği noktadan başlamalıdır.
Çubuğu burun deliğinin yanından kaldırmadan (gözeleriniz karşıya bakarken) gözbebeğinin üzerinden çapraz olarak uzatın. Çubuğun gösterdiği nokta kaşınızın ideal kavis noktasıdır. ideal bitiş noktasıdır. Kaşınızı alırken, tüylerin çıkış yönüne doğru çekmeye dikkat etmelisiniz. Makyaj ensasında ufak bir kaş fırçası ile kaşlarınızı fırçalayıp şekillendirmeyi ihmal etmeyin. Eğer kaşınızda düzeltme yapacaksanız; koyu kahverengi veya füme renkli bir kaş kalemi ile önce ince ince küçük çizgiler halinde boyayıp, sonra fırça ile dağıtın.

ALLIK
Yüze daha sağlıklı bir görünüm kazandırabilmek için allık sürmelisiniz. Allık fırçası yumuşak ve uzun tüylü olmalı, sık sık yıkanmalıdır. Allığın rengi ten rengine uygun olarak pembemsi veya toprak tonlarında olmalıdır. Allık asla bir leke gibi durmamalı, çok hafif kullanılmalı, fırça bastırılmadan hafifçe değdirilerek sürülmelidir. Gece makyajında kullanılan allık biraz daha koyu olabilir. Ancak çok iyi dağıtılmalıdır. Allık ile yüzümüzde beğenmediğimiz bazı yerleri farklı gösterebiliriz.

Örneğin;Yuvarlak bir yüzü daha ince göstermek için allığı, elmacık kemiklerinin altından şakaklara doğru ve şakaklara sürmelidir. Köşeli bir yüzde; elmacık kemiklerinin üzerine ve çenenin alt - yan sınırına allık sürülürse yüzde daha yumuşak bir ifade sağlanabilir.
Yazın yüzünüz güneşten bronzlaştığında her zaman kullanığınızdan daha koyu bir allıkla yüzünüze ışıltı katmalısınız.

DUDAK
Dudaklara dudak renginin bir ton koyusu ile çerçeve yapılıp içi yalnızca parlatıcı şeffaf bir ruj ile boyanarak kullanabilirsiniz veya yüzünüze fondöten sürerken biraz da dudaklara sürerek renk farkını azaltır, makyaja hazırlarsanız.
Kullanacağınız rujun bir ton koyusu ile çerçeve yapıp içini ruj ile doldurarak daha kalıcı bir makyaj elde edersiniz. Dudak makyajında şekil çok önemlidir. Dudaklar ince ise; fondötenlenen dudakların bitimine kemik rengi bir kalemle ince bir çerçeve çizilir ve parmak uçlarıyla iyice dağıtarak hattın keskinliği azaltılır. Daha sonra dudak kalemi ile çerçeve çizilir ve içi uygun renk ruj ile boyanır. Açık renk rujlar dudağı daha dolgun gösterir.
Kalın dudaklar, koyu renkli rujla daha ince gösterilebilir. Şimdi gözlerimizi ortaya çıkartacak, daha manalı gösterecek birşeyler yapalım...
Süngerli far fırçanıza biraz toz far alın. Fazlasını hafifçe üfleyerek atın ve gözkapaklarınıza nazikçe tatbik edin. (Farın rengi çok parlak, çok belirgin olmamalı ve yüzünüzün bütümünde çok aykırı durmamalı)
Daha sonra farınızın birkaç ton daha koyusu ile gözün şakağa yakın ucundan başlayarak bir bölge yapın. Bunun için, fırçanızı göz ve kaş arasındaki çukur olan bölgede hafifçe sürtün. Ucu inceltilmiş yumuşak bir göz kalemi ile gözkapağının üstüne, kirpiklerin hemen dibine ince bir hat çekin. Gözün ucunda bu hattı hafifçe dışarı, şakağa doğru uzatın. Alt kirpik diplerine de ince bir hat çekin ve pamuklu çubukla hafifçe dağıtın.
Daha sonra kirpiklerinizi bol bol rimelleyin. Yüzünüze sağlıklı, ışıklı bir görünüm vermek için allık kullanmalıyız. Büyük, yumuşak bir allık fırçasına biraz ton allık alıp fazlasını üfleyerek atın. Fırçayı yüzünüze bastırmadan, son derece hafif değdirerek şakaklara doğru sürünüz.
Amaç yüzünüzde kızılımsı lekeler yaratmak değildir, allığın çok ama çok az kullanılması, iyice dağıtılması ve hafifçe renklendirmesi çok önemlidir.
Dudaklarınıza renksiz veya renkli bir ruj sürerek makyajınızı tamamlamalısınız. Bunun için de önce bir dudak kalemi ile hem dudak kusurlarını düzeltmek, hem de dudağın çevresini belirterek rujun daha düzgün sürülmesini sağlamalısınız.
Gönderen Melike zaman: 21:06 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Cilt Temizliğinin Püf Noktaları
İyi bir yüz temizliği, ciltteki yağın kirlenen kısmını ve fazlasını arındırmalı ancak tümünü silip süpürmemelidir.
Bütün bir yıl yaz mevsimini bekliyoruz. Ama hepsi iki aydan ibaret ve hemen geçip gidiyor. Eylül ayını yarıladık bile! Havada tatlı bir serinlik ve rüzgar hakim. Yağmur ise yağdı yağacak. Sonbahar evimize ve kendimize döndüğümüz bir mevsim. Zaten sıcaktan kaçmaya çabaladığımız hareketli bir dönemden sonra, biraz dinginliğe ve bakıma ihtiyacımız var. Şimdi sağlık sorunlarımızla ilgilenmenin, yavaş yavaş cildimizi ve yıpranan saçlarımızı toparlamanın zamanı geldi. Güneşin pırıltısı biraz daha azalınca derin bakımlara geçebiliriz.

CİLDİNİZİ TEMİZLEYİN
Eylül başı temizlik dönemidir. Bir seyahatten sonra eve döndüğünüzde ne yaparsınız? Önce evinizi toparlar ardından valizlerinizi boşaltıp son olarak da çamaşırlarınızı yıkarsınız. Bunlar, cildimiz için de geçerlidir. Cilt bakımında ilk adım, günlük temizliktir. Her sabah ve her akşam olmak üzere, günde iki defa cildimizi özenle temizlemeli ve tonikle silmeliyiz. Ardından nemlendiricimizi sürebiliriz. Birçok insan makyaj yapmayı ihmal etmez ancak cilt temizliğine gereken özeni göstermez. Oysa makyaj yapılsa da yapılmasa da, yüzünüzün düzenli olarak günlük birikimlerden arındırılması gerekiyor.

KURU CİLTLERE KREM
Yağlı ciltlerde jeller ve losyonlar, kuru ciltlerde kremler tercih edilir. Bu tip ürünlere, genel olarak "temizleme sütü" adı verilir. Bu tip temizleyiciler, özellikle kıl köklerinde bulunan sertleşmiş sebumun (cildin yağ salgısı) ve sebuma bulaşmış olan kir ve makyaj artıklarının temizlenmesinde çok etkilidir. Bu açıdan derin bir temizlik sağlarlar. Temizleme kremlerinde daha fazla yağ (%40-50) losyonlarda ise daha az yağ (%10-25) bulunur. Yağlar, ciltteki yağı (sebum, yağ ve makyaj artıkları), su ise suda eriyebilen maddeleri çözer. Kir ve keratin pulları gibi eriyemeyen maddeler ise tonikli pamukla silinerek temizlenir. Göz çevresindeki deri çok hassastır. Bu nedenle daima özel bir temizleyici tercih edilmeli ve göz çevresine çok nazik davranılmalıdır.

MİKROFİBER KUMAŞLAR
Cilt temizliği veya hafif peeling için özel olarak imal edilen mikrofiber kumaşlar ve eldivenler oldukça etkili bir şekilde temizliği tamamlarlar. Onları sadece su ile ıslatarak kullanırsanız, daha önce özenle temizlediğiniz yüzünüzden hala kir çıktığını fark edersiniz. İçinde hiçbir kimyasal olmadığı için en hassas ciltlere bile uygulanabilir. Her yerde bulunmuyor ama rastlarsanız hem yüzünüze hem de vücudunuza uygulayabilirsiniz.

TONİK TEMİZLİĞİ ÖNEMLİ
Cildin günlük bakımı yapılırken ikinci adım, kalan son artıkları arındıran ve gözenekleri sıkıştırmaya yarayan tonik uygulamasıdır. Temizleme kremleri ve losyonlar, sabunlar ve jeller ciltteki yağı ve suda eriyebilen maddeleri çözdükten sonra, kir ve keratin pulları gibi eriyemeyen maddeler tonikle silinerek temizlenir. Tonik, özel bir solüsyondur. Genellikle su ve alkol ile hazırlanır. Bazı toniklerde salisilik asit, portakal çiçeği kolonyası, gül suyu veya daha farklı maddeler de kullanılır. Tonik seçerken alkolsüz olanları tercih edin. Sade gül suyu ve maden sodası gayet iyi toniklerdir.

GÖZENEKLERİ TEMİZLEYİN
Gözeneklerin sıkışması aslında hatalı bir ifadedir. Çünkü gözeneklerin kas yapısı yoktur. Bu nedenle de açılıp kapanması veya sıkışıp gevşemesi söz konusu değildir. Ancak biriken kirler ciltteki gözenekleri tıkayarak zorlar ve genişlemesine yol açar. Tonikler bunları temizlediği için gözenekler tekrar normal boyutlarına dönerler. Tonikler düzenli olarak kullanıldığında gözeneklerin açılmasına pek fırsat kalmaz. Öte yandan, toniklerin içinde bulunan maddeler cildi biraz tahriş ettiği için dokular hafifçe şişer. Bu tepki gözenekleri geçici bir süre için sıkıştırır. Tabii bu yapısal bir değişiklik değildir, kısa süreli bir toparlanmadır.
Gönderen Melike zaman: 20:57 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Sağlıklı Saçlar
- Günlük olarak pahalı olmayan bir Vitamin alın.
- Saçınızı fazla taramayın. Sadece gerektiğinde şekil vermek için tarayın.
- Kaliteli bir tarak ya da fırça kullanın. Keskin metal ya da plastik uçlar saçlarınızın uçlarının kırılmasına neden olur.
- Kaliteli saç ürünleri kullanın. Çoğu alışveriş merkezlerinde satılan şampuan ve saç ürünleri aslında birçok kötü kimyasal maddeyi içlerinde bulunduruyor. Mesela 'ammonium laurel sulfate' , ya da silikon içeren ürünler saçınızı kurutarak daha kolay kırılmasına neden olabiliyor. İçlerinde birçok koruyucu madde bulunduğunu iddia eden bu ürünler saçınız için aslında en büyük tehlikeyi oluşturuyor.
- Saçınızı sıkı bantlarla toplamayın. Bırakın rahat kalsın. Bu tür toplama şekilleri de kırılmalara neden oluyor.

Sıcak yağ tedavisi
Kurumuş ve yıpranmış saçları en iyi canlandırma yöntemi zeytinyağı tedavisidir. Saçlarınıza parlaklık vermek ve beslemek için 2 çorba kaşığı zeytinyağını ısıtın. Bunu yavaş yavaş tüm saç derinize yedirin. Sıcak suda ıslattığınız bir havluyu sıktıktan sonra bir türban gibi başınıza sarın. Havlu soğurken bu işlemi iki veya üç defa tekrarlayarak, başın yağı iyice emmesini sağlayın. Sonra saçlarınızı yıkayarak, iyice durulayın. Bu bakım türü, özellikle çabuk kırılan saçlar için çok yararlıdır.

Hintyağı tedavisi
Yarım çay fincanı hintyağını ısıttıktan sonra baş derinizi ovarak saçınızın yağı emmesini sağlayın. Yavaş yavaş tarayacağınız saçlarınızı kaynar suya batırırıp sıktığınız havluyla sarın. Bu işlemi yaptıktan sonra yarım saat kadar bekleyip şampuanla yıkayın. Bu tedavi, fazla ince, çabuk kırılan, kuru saçlara iyi gelir.

Zeytinyağı ve bal tedavisi
Yarım çay fincanı yeşil zeytinyağıyla bir çay fincanı süzme balı karıştırın. Bu sıvıyı iyice sallayıp çalkalayın ve bir kaç gün dinlenmeye bırakın. Daha sonra bu karışımı baş derisinize ovarak ve tarayarak yedirin. Ancak bu işlemi yaparken tarağın dişlerinin baş derinize batmamasına özen gösterin. Başınıza bir naylon torba geçirerek, başın sıcaklığını muhafaza etmeyi sağlayın. Karışımı başınızda yarım saat beklettikten sonra, saçlarınızı bol suyla durulayın. Bu işlem, koyu renk saçların ışıltılı bir hal alıp parlamasını sağlar.

Protein tedavisi
Yumurta ile yapılacak protein tedavisi hemen hemen her tür saç için uygundur. İki yumurtayı çırpın ve içine yavaş yavaş bir çorba kaşığı zeytinyağı, bir çorba kaşığı gliserin, bir çorba kaşığı sirke (mümkünse elma sirkesi) ilave edin. Saçınızı bir kez şampuanladıktan sonra saçlarınıza bu karışımı sürüp 15-20 dakika bekleyin. Saçlarınızı iyice duruladıktan sonra saçlarınızın çok kısa sürede canlandığını fark edeceksiniz.

Kakao yağı tedavisi
Koyu renk saçlı kişilerin uygulayabileceği bir başka bakım yöntemi ise aşağıda anlatılan bu karışımdır. İçinde su kaynayan genişçe bir tencerenin içine daha küçük bir kabı oturtun. Yarım çay fincanı ayçiçeği yağını, 1 çorba kaşığı kakao yağını, 1 çorba kaşığı susuz lanolini bu ikinci kabın içinde eritin. Bütün bu yağlar eriyince, kabı kaynar suyun içinden alın ve karışımı iyice çırpın. Bu karışımdan 1 çorba kaşığı kadarını alarak buna 1 çorba kaşığı su katın, iyice karıştırın. Bu sıvıyı ovarak başınıza sürün ve bu durumda 15 dakika ile yarım saat arasında bekleyin. Ardından saçınızı yıkayıp durulayın. Bu tedavi koyu renk saçlara yeni bir canlılık ve parlaklık verir.
Gönderen Melike zaman: 20:54 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Depresyon
Depresyon, en sık karşılaşılan psikolojik sorunlardan birisidir. Sadece insanlara özgü olmayıp birçok memelide de depresyona ait bulgu ve belirtilere rastlanmıştır.

ABD'de gerçekleştirilen bir vaka değerlendirme analizinde; bir yılda 19 milyon kişiyide (nüfusun %9,5'ğu oranında) farklı klinik belirtilerle depresyon geliştiği belirlenmiştir. Yaşam süresince erkeklerin yarısı ve kadınların dörtte üçünde yaşamlarının bir döneminde depresyon gözlendiği belirtilmektedir.
Yine de kişilerin büyük çoğunluğu belirti ve bulgulara rağmen terapi için talepte bulunmamaktadırlar. Bunun nedeni kısmen kişilerin bunun normal dışı bir durum olduğunu kabul etmemeleri ve kısmen de terapi imkanı olduğunu bilmemeleridir.

Freud'un dediği gibi ruhsal açıdan sağlıklı kişilerde; yaşam süresince (vitae), sevme (amare) ve üretme (generare) yeteneği ve isteği birbirini dengeleyecek şekilde bulunur. Gün içinde yaşamımızda bazen keyifsiz, üzüntülü, sıkıntılı veya iş göremez hissettiğimiz günler olur. Bu durum tamamen normaldir ve doğanın bize verdiği korunma güdülerinden birisidir. Genellike bu duygu ve düşünceler geçicidir. Depresif durumlarda ise bu hal beklenenden biraz daha yoğun, oynamalar daha belirgin ve derin, süresi ise biraz daha uzundur.

Kalıcı bir olumsuz hal, boşluk hissi, ümitsizlik, isteksizlik, kara bulutların dolaşması gibi tarifi ve açıklaması zor duygular kişinin çevresinde dolaşır. Bazen ise duygular iki kutuplu şekilde ortaya çıkabilir. Bazen aşırı iyimser ve mutlu ve bazen tam tersi ruh hali içinde bulunulabilir.
Klinik depresyonda yakınmalar uzunca süre belirgin olarak günlük yaşantıyı etkiler. Yeme ve uyuma düzenleri bozulur. Arkadaşlık ve partner ilişkileri, aile ve sosyal ortamla ilintiler kesilir veya sekteye uğrar. Konsantrasyon, kendini motive edememe, kendilik tasarımında bozulmalar, gelecek endişeleri gibi birçok belirti yüzeye çıkıp rahatsızlık verebilir.

Depresyona bağlı yakınmalara terapötik yaklaşım hem ilaç hem de bütüncel psikoterapinin ilgi alanına girer. Bazı durumlarda EFT ve reiki ile herbal ürünlerin de belirgi yararı olabilir. Özellikle psikoterapi ile birlikte sürdürülen ilaç tedavisine eklenen davranışçı-bilişsel yaklaşım ve hipnoterapi kalıcı bir normallik halinin sağlanmasında belirgin destek sağlar.

Gönderen Melike zaman: 20:51 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Karınca Yumurtası Yağı İle Tüylere Kesin Çözüm
İran'dan ithal edilen Karınca Yumurtası Yağı, geçmişten bugüne kullanılan, istenmeyen tüylere çözüm olan ağrısız , iğnesiz kullanımı ile ortadoğuda ve uzakdoğuda kadınların ve erkeklerin gözbebeği haline gelmiş bir üründür.
Yeni doğan bebeklerin koltuk altı ve diğer bölgelerine sürülerek ileri yaşlardaki tüylenmesini tamamen geçiren karınca yumurtası yağı , yetişkinlerin düzenli olarak kullanımı ilede istenmeyen tüy sorununa çözüm sunmaktadır. Tüylü olan bölge klasik yöntemlere (ağda, cımbız, epilasyon vs.) tüylerden arındırıldıktan sonra karınca yumurtası yağını tüylerden temizlenen bölgeye elinizle masaj yaparak sürün. Bu işlemi 4-5 gece yatmadan önce yapmanız ilk seans için yeterli olacaktır. İlk seans sonrasında tüylerinizin belirgin bir şekilde azaldığını fark edeceksiniz. İlerleyen aylarda aynı yöntemle işleme devam edilir. 4-6 seans(takriben 4-6 ay) sonrasında tüylerinizden tamamen kurtulmuş olursunuz.
Diğer yöntemlere göre çok daha ucuz ve kesin çözüm sunan Karınca Yumurtası Yağını Osmanlı Döneminde Haremdeki cariyelerin ağdadan sonra kullandıkları yöntem olarak bilinen Karınca yumurtası yağı o çağlardan bugünlere kadar geçerliliğini korumuştur.
Çağımız kadınlarının epilasyon ve diğer tüy dökme yöntemlerini tercih etmeleri yanında halen eski kültürlere alışkın olan insanlar Karınca yumurtası yağını tüy dökmede en etkili ve en kalıcı yöntem olarak kabul etmektedirler.
Anadoluda ve İstanbul'da bazı insanların halen yeni doğan çocuklara ilerde tüylenmesin diye , kendilerine ise tüy sorunlarına bir çözüm olarak bu yöntemi kullandıkları bilinmektedir.
Gönderen Melike zaman: 20:44 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, KİŞİSEL BAKIM
Aromatik Yağlar
www. frm47.com

ACI BADEM YAĞI
Öksürük kesici idrar arttırıcı, kurt düşürücü ve şeker hastalığı için kullanılır. Kuru ve çatlak cilt bakımında etkilidir. Stres ve yorgunluk için masaj yağı olarak kullanılır.
İÇİNDEKİLER: Protein, Şeker ve amigdalin içerir.
KULLANILIŞI:Bir çay bardağı suya 2 damla damlatılarak günde 3 defa alınır. bilhassa bebeklerin kabızlıklarında badem yağı eşit miktarlarda bal ve pekmez ile karıştırılıp 4-5 saatte bir çay kaşığı verilir
UYARI: Yüksek miktarlarda alınması zararlıdır
SAKLAMA: Serin, ışıktan uzak ve ağzı sıkıca kapalı olarak, çocukların ulaşamayacağı bir yerde saklanmalıdır.

ADAÇAYI YAĞI
Bebeklerde gaz giderici, mide gazı giderici,ter kesici ve idrar arttırıcı etkileri vardır. astım ve bayanlarda adet düzensizliklerinde hormon dengelenmesinde kullanılır. Cilt bakım ve temizliğinde kullanılır. On iki parmak bağırsağındaki yaralara da faydalıdır.
İÇİNDEKİLER: Tuyon, sincol, barneol ve piren maddelerini içerir.
KULLANILIŞI:Bir çay bardağı suya 3 damla damlatılarak günde 1 defa içilir. Yara üzerine direkt tatbik edilebilir.
UYARI: Günde 3 damladan fazla içilmez. Fazla kullanımı epilepsi ve krampa yol açabilir.

ANASON YAĞI
Bebeklerde gaz giderici, mide gazı giderici,ter kesici ve idrar arttırıcı etkileri vardır. astım ve bayanlarda adet düzensizliklerinde hormon dengelenmesinde kullanılır. Cilt bakım ve temizliğinde kullanılır. On iki parmak bağırsağındaki yaralara da faydalıdır.
İÇİNDEKİLER: Tuyon, sincol, barneol ve piren maddelerini içerir.
KULLANILIŞI:2-10 Damla bir şeker parçası üzerine damlatılarak veya bir fincan suya 4-5 damla damlatılarak günde 3 defa kullanılır.
UYARI: Daha yüksek miktarda alındığı zaman hafif bir sarhoşluk sonra uyku meydana getirir.

ARDIÇ YAĞI
Kalp yetmezliği soğuk algınlığı ve romatizmal hastalıklarda kullanılır. burkulma ve çarpma gibi kazalarda ağrı kesici ve hareket kabiliyetini arttırıcı özelliği vardır. Astım hastalarında ve idrar tutamayan çocuklarda faydalıdır.
İÇİNDEKİLER: Organik asitler, glikoz, sakkaroz, juniperin, reçineli bileşikler ve acı madde içerir.
KULLANILIŞI :Bir çay bardağı suya 5 damla damlatılarak alınır.Hamilelikte kullanılmamalıdır. Fazla alındığı taktirde böbrekleri tahriş eder ve idrar yollarında kanamaya sebep olur.

ARDIÇ KATRAN YAĞI
Ardıçın özel türünden elde edilen ardıç katranı yağı tüm mantar hastalıklarında cilt kaşıntılarında sedef ve egzamada varis ve ağrılarında uyuz ve benzeri tüm cilt problemlerinde kullanılır.
İÇİNDEKİLER: Organik asitler, glikoz, sakkaroz, juniperin, reçineli bileşikler ve acı madde içerir.
KULLANILIŞI:Kullanılacak doku defne sabunu ile yıkanır. İnce tabaka halinde cilde sürülür.

BERGAMUT ESANSI
Stres ve yorgunluğu giderici ve bağışıklık sistemin! kuvvetlendiricidir. Egzama tedavisinde de kullanılır. İştah arttırıcı ve safra söktürücü etkisi vardır. Ayrıca çayda lezzet ve koku verici olarak da kullanılır.
KULLANILIŞI
Dahilen; bir fincan suya 2-3 damla damlatılarak, günde 2 defa kullanılır.
Haricen; cilde masaj yapılarak stres ve yorgunluğu giderici olarak kullanılır.

BİBERİYE YAĞI
İdrar söktürür gaz giderir, kan dolaşımını arttırır, bronşite ve sinüzite, sarılık ve karaciğer yetmezliğinde de kullanılır. Uykusuzluğu ve sinir sistemini düzenler. Kolestrolü denetler.
İÇİNDEKİLER: Kamfer, terpen, tanen, reçine, acı maddeler, saponin, cholin, glikozit, organik asitler, kafur.
KULLANILIŞI:Bir fincan suya 2-3 damla damlatılır veya şekere damlatılarak günde 3 defa kullanılabilir. Sinüzite romatizmal ağrılara sivilceler üzerine sürülerek kullanılır.

BUĞDAY YAĞI
Hücre yenileyici, selülit için; yanık yara ve diğer cilt problemlerinde kırışıklıklarda etkili olarak kullanılır. Ayrıca hassas ve yıpranmış saçlar için faydalıdır. Cilt lekeleri güneş lekeleri ve doğum lekelerini giderir.
İÇİNDEKİLER: B vitaminleri ve mineraller içerir.
KULLANILIŞI:
Dahilen; günlük bir çay kaşığı kulllanılır.
Haricen; Saç için friksiyon cilt için masaj şeklinde uygulanır.

CEVİZ YAĞI
Kuru ciltlerde yumuşatıcı ve besleyici etkiye sahiptir. Doğal nemlendiricidir. Saç diplerini ve saçları besler. Ayrıca romatizmaya iyi gelir. Güneşte bronzlaştırıcı olarak kullanılır.
İÇİNDEKİLER: %70 civarında yağ taşıdığı saptanmıştır.
KULLANILIŞI:Haricen cilde masaj şeklinde uygulanır.

ÇÖREK OTU YAĞI
İdrar ve süt arttırıcı iştah açıcı, adet söktürücü etkilere sahiptir. Ayrıca astımı şeker, romatizma tedavisinde ve grip döneminde bağışıklık sistemini güçlendirerek vücudun dirençli tutulmasını sağlar. Hemoroide faydalıdır. Saçı besler dökülmesini önler.
İÇİNDEKİLER: Tanen, saponinler, alkaloidler, nigellin ve connigellin içerir.
KULLANILIŞI:Günde 3 defa 1 fincan suya 4-5 damla damlatılarak içilir.. Ayrıca saç dökülmesi ve kepeğe karşı saç diplerine friksiyon şeklinde kullanılır.Sinüzit için sabah akşam buruna 1-2 damla damlatılır .

DEFNE YAPRAĞI YAĞI
Yemeklerde güzel koku vermek için kullanılır gargara yolu ile alındığında bademcik iltihaplarında soğuk algınlığına ve gribal enfeksiyonlara iyi gelir. Terletici ve Antiseptik özelliklere sahiptir. Saç ve kafa derisi tedavilerinde kullanılır. Saç büyümesine etki eder. Ayrıca gaz giderici ve kan gevşeticidir.
İÇİNDEKİLER: Cineol, evgenol, graniol ve pinenler içerir.
KULLANILIŞI: Bir fincan suya 4-5 damla damlatılarak. Günde 2 defa içilir. Parmak uçlarıyla friksiyon şeklinde kullanılır.Gebelikte kullanılmamalıdır. Kızdırıcı özelliği nedeni ile cilt üzerinde kullanılırken dikkat edilmelidir.

DEFNE UÇUCU YAĞI
Yemeklerde güzel koku vermek için kullanılır. Gargara yolu ile alındığında bademcik iltihaplarında soğuk algınlığına ve gribal enfeksiyonlara iyi gelir. Terletici ve antiseptik özelliklere sahiptir. Saç ve kafa derisi tedavilerinde kullanılır. Saç büyümesine etki eder. Ayrıca gaz giderici ve kan gevşeticidir.
KULLANILIŞI:
Dahilen; bir fincan suya 4-5 damla damlatılarak günde 2 defa içilir.
Haricen; parmak uçlarıyla friksiyon şeklinde kullanılır. (Gebelikte kullanılmamalıdır. Kızdırıcı özelliği nedeniyle cilt üzerinde kullanılırken dikkat edilmelidir.)

FINDIK YAĞI
Kuru ve yıpranmış ciltlere rahatlıkla uygulanır varis ve saçkıran hastalığı içinde faydalıdır. Doğum öncesi, Doğum sonrası cildin esnekliğini sağlamak ve cilt çatlağını önlemek amacıyla masaj yapılarak kullanılır.
İÇİNDEKİLER: Sabit yağ, fosfor kalsiyum, protein ve şeker içerir.
KULLANILIŞI:Masaj olarak kullanılır. Saç diplerine parmak uçlarıyla friksiyon yapılır.

GÜL YAĞI
Ağrı kesici, keyif verici, uyutucu, öksürük kesici etkileri vardır.Kabızlık ve tansiyon düşmesinde etkilidir. Ayrıca saç uzatıcı ve besleyici etkiye sahiptir.
İÇİNDEKİLER: Papaverin, kodein tebain, narsoin ve morfin içerir.
KULLANILIŞI: Haricen cilde masaj şeklinde uygulanır. Bir çay bardağı suya 10-15 damla damlatılarak gargara yapılır.

HAŞHAŞ YAĞI
Ağrı kesici, keyif verici, uyutucu, öksürük kesici etkileri vardır.Kabızlık ve tansiyon düşmesinde etkilidir. Ayrıca saç uzatıcı ve besleyici etkiye sahiptir.
İÇİNDEKİLER: Papaverin, kodein tebain, narsoin ve morfin içerir.
KULLANILIŞI:Günde 2-3 damla bir şeker parçası üzerine damlatılarak veya yarım çay bardağı suya 2-3 damla damlatılarak alınır. Saça friksiyon şeklinde uygulanır.

HAVUÇ YAĞI
Ultraviole (UV) ışınına karşı vücut bağışıklığını arttırır . Cildin bozulmasını önler. Güneş yanıklarının iyileşmesine yardımcı olur. Hücre yenileyici İdrar arttırıcı kan temizleyici kan yapıcı ve kollestrolü düzenleyici etkileri sahip olduğu bilinmektedir. Ayrıca ses tellerine faydalıdır. güneş yağları da bronzlaştırmayı kolaylaştırır.
İÇİNDEKİLER: Uçucu yağ, sabit yağ, şeker, A vitamini, karotin ve rezin içerir
KULLANILIŞI:Günde 2-3 damla bir şeker parçası üzerine damlatılarak veya yarım çay bardağı suya 2-3 damla damlatılarak alınır.

HİNDİSTAN CEVİZİ YAĞI
Hazım kolaylaştırıcı bulantı ve kusmayı giderici etkiye sahiptir.İltihaplanmaya karşı etkili olması nedeni ile haricen eklem ve kas ağrılarına romatizmaya karşı kullanılır. Fiziksel yorgunluğu giderici etkiye sahiptir. Saç dökülmesinde etkilidir. Ayrıca pastalarda esans olarak kullanılır.
İÇİNDEKİLER: Myristicin içerir.
KULLANILIŞI:2-3 Damla bir fincan suya damlatarak kullanılır. Uygulanacak yere defne sabunu ile temizlenir. Bol miktarda yedirilerek tatbik edilir. Ayakta oluşan mantar hastalıklarında da sürülerek kaşıntı önlenir. Masaj yapılarak cilt altında toplanan yağ ve toksit maddelerin terleme yolu ile dışarı atılmasını sağlar. tedavi
UYARI: Gebelikte kullanılmaz.

ISIRGAN TOHUM YAĞI
Saç dökülmesinde romatizma hücre yenileyici kan temizleyici, miyom küçültücü olarak kullanılır.
İÇİNDEKİLER: Potasyum tuzları, organik asitler, histamin ve asetilkolin içerir.
KULLANILIŞI:
Dahilen bir fincan suya 5 damla damlatılarak günde 2 defa kullanılır.
Haricen cilde masaj yapılarak kullanılır. Saç diplerine friksiyon yapılır.

JOJOBA YAĞI
Cildi yumuşatır. Çizgileri ve kırışıklıkları azaltmak için kullanılır.Kuru ciltleri nemlendirir. Akneleri giderir. kuru ve kırık saçları besler parlaklık verir. Saç şekillendirici olarak kullanılır.
İÇİNDEKİLER: Tohumlarında %50 oranında yağ içermektedir.
KULLANILIŞI:Saçlara friksiyon yöntemi ile cilde masaj yapılarak kullanılabilir.


KANTARON YAĞI
Hazmı kolaylaştırıcı ve iştah açıcı özelliklere sahiptir. Ateş düşürücü etkisi vardır. Ülser ve gastritte iyileşmeyi hızlandırır. Bağırsak spazmlarını çözer. Bağırsak solucanlarını düşürür. Hemoroide faydalıdır. Yara ve yanıkları iz bırakmadan iyileştirir.
İÇİNDEKİLER: Uçucu yağ, rezin, acı maddeler (glikozitler), reçine, pektin ve kolin içerir.
KULLANILIŞI:Günde 2 defa öğle ve akşam yemeklerinden önce 5-6 damla alınmalıdır. Hemoroide dıştan sürülür.

KARABAŞ YAĞI
Kalbi kuvvetlendirir. Damar sertliğine kollestrol ve şekere faydalıdır. uykusuzluğu giderir. balgam söker zindelik verir egzama yaralarına iyi gelir. Sivrisinek kovucudur.
İÇİNDEKİLER: Kafur, fenkon, borneol ve sineol içerir.
KULLANILIŞI:Günde 2 şer damla sabah akşam yarım fincan suya damlatılarak kullanılır. Cilde sürülür.

KARANFİL YAĞI
Ağız ve mide kokularını giderir. Sinirleri uyuşturur antiseptik ve ağrı kesici olarak kullanılır. Diş ağrılarında etkilidir. Dişeti çekilmesi ve iltihaplarında faydalıdır. Haşere kovucudur.
İÇİNDEKİLER: Uçucu yağ, sabit yağ ve tanen içerir.
KULLANILIŞI:Dahilen 1 fincan suya 2 damla damlatılarak içilir. Diş ağrılarında pamuk üzerine damlatılarak diş üzerine tatbik edilir. Karanfil yağı cilde sürülmemelidir.

KAYISI YAĞI
Yüz temizliğinde kullanılır. Akneleri temizler. Cilde canlılık verir. Yaşlanma ile ortaya çıkan kırışıklıkları giderir. Nemlendirici özelliğe sahiptir. Parazit problemlerinde kullanılır. Pastalarda esans olarak kullanılır.
İÇİNDEKİLER: Tanen, zamk, şekerler, organik asitler, saponin ve anonin içerir.
KULLANILIŞI:Haricen cilde pamukla tatbik edilir. dahilen, bir fincan suya 3 damla damlatılarak kullanılır.

KEKİK YAĞI
Bronşit, nezle, grip, solunum yolu rahatsızlıklarına dişe eti iltihaplarına iyi gelir. kurt düşürücüdür. Alyuvar oluşumunu arttırır. Şeker hastalığına iyi gelir. Yara ve yanıklara antiseptik olarak kullanılır. Romatizmaya iyi gelir.Gastrit gibi mide rahatsızlıklarına yardımcı olur
İÇİNDEKİLER: Carvacrol, p-cymene, terphinene, caryophyllene, myrcene, linalool, thymol, terphinen-4-ol, thujene, pinene, camphene, borneol ve humulene içerir.
KULLANILIŞI:2-3 damla yarım fincan suya katılarak veya şeker üzerine damlatılarak kullanılır. parmak uçlarıyla masaj şeklinde tatbik edilir. Fazla miktarda dahilen kullanımı sakıncalıdır.

KETEN YAĞI
Menapoz sıkıntılarını giderir. Mide ağrılarını ve kabızlığı giderir. Hazmı kolaylaştırır. Sindirim sistemi iltihaplarında etkilidir. Zihin açıcıdır.
İÇİNDEKİLER: Müsilaj, linamarin, doymamış yağ asitleri ve protein içerir.
KULLANILIŞI:Bir fincan suya 5 damla damlatılarak içilir.

LAVANTA YAĞI
İdrar arttırıcı ve romatizma ağrıları dindirici etkileri vardır. Baş ağrısı stres ve kas ağrıları için iyi gelir ayrıca güve ve sivrisinekleri uzaklaştırmak için kullanılır. Hassas ve yağlı ciltler için tavsiye edilir. akneleri ve vücuttaki kötü kokuları giderir. cilde sürüldüğünde ateşi düşürür. saçtaki sirkeleri gidericidir. Kozmetik amaçlı esans ve banyo yağı olarak kullanılır.
İÇİNDEKİLER: Pinen, cineol, borneol ve organik asitler içerir.
KULLANILIŞI:Bir çay bardağı suya veya bir şeker parçası üzerine 3-4 damla damlatılarak alınır. ayrıca cilde masaj yapılarak kullanılır.

KAKAO YAĞI
İdrarı söktürür.Vücuttaki zehirli maddeleri dışarı atar.Böbrek iltihabını giderir. Besleyici,uyarıcı,iştah açıcı ve kuvvet vericidir.Haricen basur memelerini,kadınların göğüslerindeki yara ve çatlakları yumuşatmak için kullanılır.
İÇİNDEKİLER:Sabit yağ,tanen,nişasta ,şekerler,alkoitler(teobromin,kafein)taşımaktadır.
KULLANILIŞI:Günde 2-3 damla bir şeker parçası üzerine damlatılarak veyayarım çay bardağı suya 2-3 damla damlatılarak alınır.

LİMON YAĞI
Ferahlık verir. Grip ve soğuk algınlığına karşı korur. Hafızayı güçlendirir. Boğaz ağrısı mide yanması kan temizleme ve böbrek taşında , bağdokusu hastalığında kas kuvvetlendirir. Diş etini kuvvetlendirir. Sivilceleri giderir. Cildi güzelleştirir. Vücuttaki istenmeyen yağların atılmasını sağlar.Tonik olarak kullanılır. mikrop öldürücüdür.. Böcek ve sinek ısırmalarında kaşıntı ve şişmeleri önler pastalara esans olarak kullanılır.
İÇİNDEKİLER: Hesperidin, şekerler, C vitamini, müsilaj, malik ve sitrik asitler içerir.
KULLANILIŞI:Balla tatlandırılmış suya 2 şer damla damlatılarak günde 3 defa gargara yapılıp yutularak kullanılır. Tonik olarak kullanımda bolca masaj yapılarak sürülür.

MELİSSA YAĞI
Yatıştırıcı, midevi gaz söktürücü terletici ve antiseptik etkilere sahiptir. Baş ağrısı ve migrende soğuk algınlığında , kas ağrılarında faydalıdır. Mide ülserine iyi gelir. Beyin damarlarını açar cilt temizliğinde cildi güzelleştirir.
İÇİNDEKİLER: Tanen, sitral, sitronellal ve linolal içerir
KULLANILIŞI:Günde 2-3 damla bir şeker parçası üzerine damlatılarak veya yarım çay bardağı suya 2-3 damla damlatılarak alınır.

MERSİN YAĞI
Yağlı tahriş olmuş ve iltihaplı ciltler için kullanılır. Hemoroid tedavisinde ve şeker hastalığına karşın etkilidir. Nefes açıcı özelliğe sahiptir. Gerginliğe ve uykusuzluğa iyi gelir. Adale kuvvetlendirici ve spor sakatlıklarında masaj için çok uygundur Astımlı hastalarda haricen infizyon şeklinde faydalıdır.
İÇİNDEKİLER: Tanen, şekerler, strik ve maınik asit gibi organik asitler içerir.
KULLANILIŞI:Dahilen günde 1 fincan suya 5 damla damlatılarak içilir. Haricen cilde masaj şeklinde kullanılır.

NANE YAĞI
Mide bulantısını keser. Hazmı kolaylaştırır. Gaz söktürücüdür. Sinirleri güçlendirir baş ağrılarına iyi gelir. Selülit tedavisinde kullanılır. Anne sütünü arttırır. Bağırsak solucanlarını temizler.
İÇİNDEKİLER: Mentol, mentor, cadinen, pinenler, terpenler ve cineol içerir.
KULLANILIŞI:
Dahilen günde 3 defa bir şeker parçası üzerine 2-3 damla damlatılarak veya 1 fincan suya 2-3 damla damlatılarak içilir.
Haricen cilde masaj yapılarak sürülür. Fazla miktarda kullanılması sakıncalıdır.

OKALİPTÜS YAĞI
Kabızlık, öksürük, sinüzit, şeker hastalığı, romatizma ve selülite etkilidir.
KULLANILIŞI:
Dahilen; bir fincan suya 5 damla damlatılarak balla tatlandırılıp içilir.
Haricen; masaj şeklinde ve sinüzit için buğu şeklinde antiseptik olarak kullanılır.

PAPATYA YAĞI
Duyarlı ve problemli ciltler için yaraları iyileştirici ve cildi besleyen özelliğe sahiptir. Bademcik ve diş iltihabında kullanılır.
İÇİNDEKİLER: Tanen, flavon glikozitleri, bisabolol, arzulen, terepen ve salisilik asit içerir.
KULLANILIŞI:Bir fincan suya 4-5 damla damlatılarak gargara yapılır. Cilde masaj şeklinde tatbik edilir.
İçilmesi sakıncalıdır.

PORTAKAL YAĞI
Mide rahatsızlıklarını geçirir. Hazmı kolaylaştırır. Ateş düşürücüdür. Romatizmada faydalıdır. Cildin güzel olmasını sağlar. Yara ve yanıkların tedavisinde kullanılır. Cildi sıkılaştırır. Sivilce ve akneleri kurutur. Tonik olarak kullanılır. Pastalara esans olarak kullanılır. Kan dolaşımını düzenleyicidir. Sinir yatıştırıcıdır.
İÇİNDEKİLER: Şekerler, müsilaj, uçucu yağ ve bol miktarda C vitamini içerir.
KULLANILIŞI:Dahilen yarım fincan suya 3 damla damlatılarak. Günde 3 defa kullanılır. haricen cilde masaj yapılarak sürülür.

REZENE YAĞI
Midevi şişkinlik, hazımsızlık rahatsızlıklarını giderir. Gaz söktürücü ve anne sütünü arttırıcı etkisi vardır.Yara iyileştirici özelliğe sahiptir. Cildi besler ve pürüzleri giderir.
İÇİNDEKİLER: Anethol ve astragol gibi maddeler içerir.
KULLANILIŞI:
Dahilen bir fincan suya 5 damla damlatılarak içilir.
Haricen yara üzerine sürülerek kullanılır.

SARIMSAK YAĞI
Mikrop öldürücüdür. Yüksek tansiyonu düşürür. İştah açar hazmı kolaylaştırır. Kabızlığı giderir. Kanı temizler. Kalp adalesini kuvvetlendirir. Siyatik varis romatizma, mafsal iltihabında faydalıdır. ayrıca saç uzamasını sağlar, dökülmesini önler, saçkıran hastalığına iyi gelir.
İÇİNDEKİLER: Karbonhidratlar (sakkaroz, glikoz) vitaminler (A, B ve C), allicin ve sarımsağa özel koku veren kükürtlü yağ içermektedir.
KULLANILIŞI:Bir fincan suya, 4-5 damla damlatılarak günde 3 defa içilir. Cilde masaj şeklinde uygulanır.

TATLI BADEM YAĞI
Kuru ve çatlak ciltleri çok olumlu etkiler ve pürüzlerini giderir. Ayrıca saç besleyici olup dökülmesini önler. Kabızlık giderici özelliğe sahiptir.
İÇİNDEKİLER: Protein ve şeker içerir.
KULLANILIŞI:Saç diplerine parmak uçlarıyla friksiyon yapılır. Kabızlık için günde 1 çay kaşığı içilir.

SUSAM YAĞI
Dahilen müshil, haricen ise özellikle kuru ciltlere kirpik, kaş ve saçlara rahatlıkla kullanılır. Şeker hastalığında da kullanılmaktadır. yanıklarda iyileştirme özelliği vardır.
İÇİNDEKİLER: Oleik, palmitik, linoleik, stearik ve miristik asit içerir.
KULLANILIŞI:Her sabah aç karnına bir çay kaşığı içilir. Müshil olarak ta bir çay kaşığı alınır. Cilde ve saça masaj şeklinde uygulanır.

ÇAM TEREBENTİN YAĞI
Solunum bel soğukluğunda ve idrar yolu hastalığında kullanılan etkili bir antiseptiktir. saçı besler. dökülmeyi önler kepeği gideriri. ve saçı kuvvetlendirir. Saç diplerinde mikro organizmaların oluşumunu engeller.
İÇİNDEKİLER: Reçine asiti, kolofan ve pinen içerir.
KULLANILIŞI:Günde 1-2 damla bir şeker parçası üzerine damlatılarak alınır. saç diplere masaj yaparak kullanılır. 200 gr lık şampuana 20 damla damlatılarak kullanılır.Böbrekte tahriş yaptığından böbrek rahatsızlığı olanlar içmemelidir.

MENEKŞE YAĞI
Cilt hastalıkları, egzama, dermatit ve uyuzda kullanılır. Mikrop kırıcıdır. saç dökülmesine karşı etkilidir. Kuru saçları nemlendirir. Parlaklık ve canlılık verir. Kozmetik endüstrisinde kullanılmaktadır.
İÇİNDEKİLER: Tanen, saponinler, flavon glikozitleri, vialamin ve emetin içerir.
KULLANILIŞI:Cilde masaj yapılarak saça friksiyon şeklinde kullanılır.

YASEMİN YAĞI
Romatizma ağrılarında, cilt besleyici temizleyici ve selülit giderici olarak kullanılır.
KULLANILIŞI:Haricen; cilde masaj şeklinde uygulanır.

Gönderen Melike zaman: 15:18 1 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, KİŞİSEL BAKIM, SAĞLIK ÖNERİLERİ

=MaGmA=
10-07-2008, 14:27
Ankiloz
Bir eklemdeki hareket yeteneğinin hemen hemen kaybolmasına, ya da azalmasına tıp dilinde "ankiloz" adı verilir.
Tam ankilozda, eklemlerin yüzeyi birbiriyle kaynaşmıştır. Eklemlerdeki doku bozukluğu, kemiklerin kaynaşması sonucu değil de yalnız bağlayıcı tellerdeki bir hastalık, ya da kas kısalması sonucunu doğurmuşsa, ankiloz tam değildir. Bu tür ankiloz çoğunlukla çok uzun hareketsizlik sonucunda meydana gelir.
Tam ankiloz ancak ameliyatla düzelir. Tam olmayan ankilozlar ise, fizyoterapi, özellikle de mekanik tedavi yoluyla iyileştirilir.
Gönderen Melike zaman: 15:15 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Kolik
Normal sağlıklı bebekler yaşamın ilk birkaç ayında çeşitli nedenlerden dolayı ağlarlar. Bebek açlık, ağrı ve aşırı ısınma nedeniyle ağlamıyorsa, bir başka deyişle nedensiz ağlıyorsa, buna kolik adı verilir. bebeklerin yaklaşık %10 da kolik gözlenir. Koliğe yol açan nedenlerden kesin olarak bilinmemekle birlikte, bu bebeklerin daha fazla kucağa alınmaya yada uykuya dalmadan önce kucağa gereksinimleri olduğu düşünülür. Bu bebeklerin daha hassas ve duygusal olduğu tahmin edilmektedir. Kolik oluşmasında, anne – babanın kişiliği bebeğe olan tavırları, bebek bakımı kalitesi rol oynamaz. Bu nedenle bebeğin koliği için kendinizi kesinlikle suçlamayın. Nadiren inek sütüne karşı alerjisi olan bebeklerde kolik gözlenir. Aşırı ağlamanın nedeni bebeğin çok gazlı olması da değildir. Bu nedenle bebeğin gazını çıkarmak için ekstra uğraşılara ve özel biberonların kullanılmasına gerek yoktur. Koliğin nedeni karın ağrısı da değildir. Kolik esnasında bebeğin karnının sert hissedilmesinin nedeni, bebeğin ağlarken karın kaslarını kullanmasıdır. Bebeğin ağlarken bacaklarını karnını çekmesi kollarını büzmesi de normal ağlama pozisyonundan başka bir anlam taşımaz.

SEYRİ
Aşırı ağlamanı bebeğe her hangi bir zararı yoktur. Aşırı ağlama ikinci aydan itibaren giderek azalır. Üçüncü dördüncü aya gelindiğinde tamamen kaybolur. Ağlama nöbetlerini yok etmenin bir yolu yoktur, ancak bazı önlemlerle ağlama süresi kısaltılabilir. Uzun vadede bu bebekler diğer bebeklere oranla daha duyarlı ve çevrelerinde olup bitenlere karşı daha uyanık olurlar.

ÖNERİLER
1. BEBEK AĞLADIĞINDA KUCA ALINARAK SAKİNLEŞTİRMEYE ÇALIŞILMALIDIR.
Bebeği sakinleştiren ritmik bir hareket, bebeği rahatlamaya uykuya dalmasına yardımcı olur. İlk birkaç ay ağlama nedeniyle kucağa alınan bebek şımarmaz. Bebeği kucağınıza alarak, bir sallanma koltuğuna oturarak, yavaşça sallanabilirsiniz. Bebeği beşikte sallayabilirsiniz. Vibrasyon yaratan yada bebeği otomatik sallayan koltuklardan da yararlanabilirsiniz. Saç kurutma makinesini düşük devir ve ısıda çalıştırarak bebeğin karnına tutabilirsiniz. Yan odada süpürge yada çamaşır makinesinin çalıştırılması yararlı olabilir. Arabayla kıza bir gezintiye çıkabilirsiniz. Emzik, masaj, sıcak banyo, rezene , papatya, panason, bitki çayları gibi bebeğe yardımı dokunabileceğini düşündüğünüz her hangi şeyi yapabilirsiniz. Tüm yukarıdakiler hiçbir işe yaramaz ise Sleep Tight aygıtını deneyebilirsiniz. Bu alet bebeğin yatağının altına yerleştirilir. Hareket halindeki bir arabanan çıkardığı ses ve hareketlin benzerini bebeğin yatağında yaratır. Bu alet bebeklerin % 90’ da yarar sağlar.
2. BEBEĞİN AĞLAYARAK KENDİ KENDİNE UYKUYA DALMASINI BEKLEYİN.
Tüm yukarıdakileri denemenize rağmen bebek otuz dakikadan daha fazla ağlamaya devam ederse, bebeğinizin muhtemelen uykusu gelmiş ve uyumak istiyordur. Böyle bir durumda, dış uyaranları (gürültü ışık vb) en aza indirerek bebeği yatağına yatırı. Bebeği ağlamasına karşın odasının kapısını kapatarak, on beş dakika yalnız bırakın. Bu süre içerisinde uykuya, dalmazsa, on beş dakika sonra yanına giderek tekrar yukarıda sayılan sakinleştirme önerilerini deneyin.
3. İLERİDE DE OLUŞABİLECEK UYKU SORUNLARINI ÖNCEDEN ÖNLEYİN.
Uykusu gelen bebekler her ağladıklarında kucağa alınırlarsa, kendi kendilerini rahatlatıp uykuya dalmayı öğrenemezler. Bu durumda, normalde dördüncü ayda kaybolması gereken kolik sonra terkar oluşabilecek uyku problemleri önceden öğrenilebilir.
4. BEBEĞİN GÜNDÜZ YERİNE, GECE UZUN SÜRE UYUMASINA TEŞVİK EDİN.
Bebeğin gündüz uzun süre uyumasına izin vermeyin. Bebek gündüz üç saatten daha uzun süre uyursa yavaşça uyandırın. Besleyerek yada bebekle oynayarak tekrar uyumaması için oyalamaya çalışın.Bu şekilde bebeğin gece hiç uyunmadan en az beş saat uyumasını sağlamış olursunuz.
5. BESLENMEDE ŞU ÖNERİLERİ DENEYİN.
Bebek her ağladığında beslememeye çalışın. Bebeğin aç olması ağlama nedenlerinden yalnızca biridir. Beslenme sonrası midenin tamamen boşalması için en az iki saat gereklidir. İki saatten daha kısa aralarla beslenme, bebekte karamp tarzında karın ağrılarının oluşmasına zemin hazırlar. Anne sütü yapımının artabilmesi için, istisna olarak, ilk iki hafta boyunca her ağladığında bebeğinizi emzirin. Gündüz sık aralıklarla beslenen bebekler, gece de sık aralarla uyanarak acıkıp beslenmek isterler. Süt veriyorsanız aşırı kahve, çay, kola, gibi uyarıcı özelliği olan içeceklerden kaçının. Bebeğinizde ishal, kusma, egzema, hırıltılı solunum, inek sütü alerjisinin belirtileri olabilir. Bu durumda bir süre soya içeren bir mamaya geçilmeli yada emziren annelerin süt ve süt ürünlerinden bir hafta süreyle uzak durmaları gerekir. Bu süre içinde bebeklerdeki belirtilerin azalıp azalmadığını gözlemelidirler. Bebeğin şikayetleri bir hafta sonunda belirgin biçimde azalırsa, çocuk doktorunuzu daha ileri bilgi almak için arayın.
6. İYİCE DİNLENEREK KENDİNİZE BİRAZ VAKİT AYIRMALISINIZ.
Bebeğin ağlamasını azaltabilirsiniz. Ancak bu esnada aşırı yorulmamaya ve yıpranmamaya çalışmalısınız. Gündüzleri en az bir iki kez uyumaya çalışın. Öyle ki gece dayanabilecek enerjiniz olabilsin. Koliği olan bebeğe bakmak için en az iki kişiye gereksinim vardır. Maddi olanaklarınız yeterli değilse arkadaşlarınız ada akrabalarınızdan yardım istemelisiniz.
7. AŞAĞIDA SIKÇA YAPILAN YANLIŞLIKLAR SIRALANMIŞTIR.
Anne sütünü yaramıyor yada yetmiyor diye sakın kesmeyin. Bebeğin daha fazla süte ihtiyacı varsa doktorunuzla konuşarak anne sütünü artırmaya çalışın. Piyasada bulunan gaz giderici ilaçlar zararsız olmalarına karşın, koliği azaltmada pek etkin değildirler. İçinde phenobarbital gibi uyku getirici maddeler bulunan ilaçları kullanmayın. Bebeğin makatına termometre, fitil, zeytinyağına batırılmış kulak temizleme çubuğunu, gaz çıkarması amacıyla sokmak da, bebeğe rahatsızlık vermekten öte gitmemektedir. Bebeği yüzüstü yatırmanın günümüzde ani beşik ölümü riskini artırdığı kabul edilmektedir
Gönderen Melike zaman: 14:23 0 yorum
Etiketler: ÇOCUK HASTALIKLARI
Ağız Kuruluğu
Ağız Kuruluğunun Sebepleri
Biyolojik yaşlılık: Bu etkili bir faktör olup tek başına etkili değildir.
Sistemik hastalıklar: Romatizmal hastalıklar (Sjogren’s sendromu), Bağışklık sistemi hasarı (AIDS), Hormonal bozukluklar (Şeker hatalığı), Nörolojik bozukluklar (Parkinson) Çiğneme kabiliyetinin azalması: Eğer beslenme alışkanlıklarınızda sıvı ve yumuşak gıdalar ağırlıktaysa çiğneme fonksiyonu azalır. Tükrük bezlerinin cerrahi olarak çıkarılması Radyoterapi (Radyasyon tükrük bezlerinde kalıcı hasar yapar). İlaçlar (400’ün üstünde ilaç türü ağız kuruluğu yapar: Deconjestanlar, diüretikler, tansiyon ilaçları,antidepresanlar, antihistaminikler,…)
Kafein ve alkol tüketimi

Ağız Kuruluğunun Belirtileri
Dilde yanma hissi
Özellikle kuru yiyecekler için yeme zorluğu
Konuşma zorluğu
Sık susama
Protez kullanmada zorluk
Dudaklarda çatlaklar ve kuruluk
Tat bozukluğu
Kötü ağız kokusu

Ağız Kuruluğu Nelere Yol Açar
Tükrüğün az olması ciddi problemleri de beraberinde getirebilir.
Bakteri plağı ve yiyecek artıkları kolayca birikir. Bu, dişeti hastalıkları ve çürüğü hızlandırır. Tükrüğün kendi başına yıkama-temizleme mekanizması diş yüzeylerini temiz tutmaya yardımcı olur. Tükürük çürükleri önler, diş yüzeyini temizler ve asitleri nötralize eder. Böylece çürük önlenir.

Ağız Kuruluğu Nasıl Kontrol Altına Alınır? Nasıl Tedavi Edilir?
Sık sık yudum yudum su içilmeli. gece yatarken yanında sıvı içecek, su bulundurulmalı Şekersiz sakız çiğnenmeli Sigara,alkol,şekerli yiyeceklerden uzak durulmalı Yaşanılan mekanın nemi ayarlanmalı Gerekirse eczanelerden temin edilebilen yapay tükrük tabletleri kullanılmalı Bakteri plağı kontrol altına alınmalı Floridli diş macunu, jel, gargara kullanılmalı C vitamini kullanılmalı Bileşiminde alkol ve sodyum lauryl sülfat bulunan ağız ve diş bakım ürünlerini kullanmamak gerekir.


Gönderen Melike zaman: 14:11 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
09 Eylül 2007 Pazar
Masaj Yağları
Susam yağı
Alabalık yağı
Kekik yağı
Lavanta yağı
Nane yağı
Gliserin yağı
Ardıç yağı
Jojoba yağı
Biberiye yağı
Gönderen Melike zaman: 15:42 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, KİŞİSEL BAKIM
Ayurveda



Ayurveda Ne Demektir, Amacı Nedir?
Şu an yeni bir tıp dalı olarak bilinen Ayurveda, 2000 ile 5000 yıl öncesine dayanıyor, ve Hindistanda halen uygulanmaktadır. Hindistan bu bilimin anavatanıdır.
Birçok Batılı Geleneksel Çin Tıbbını (GÇT) ve ona ait bitkisel ilaçlarla, akupunktur’u duymuştur. GÇT Çin için neyse, Ayurveda da Hindistan için odur .
Bu gün bile her iki Ülkenin birçok hastane, ve kliniğinde,geleneksel tıp, batı (günümüz-allopathic) tıbbıyla birlikte uygulanmaktadır. Hindistanda, bir tıp bilimi olarak Ayurveda, anatomi, pataloji,kendi tanı sistemleri ve tedavi stratejileri ile, kapsamlı bir eğitim gerektirir. Hindistanda bir Ayurveda uzmanı olabilmek için,beşbuçuk yıllık bir eğitim programının (Ayurveda, tıbbı ve cerrahisi, lisansı) başarıyla tamamlanması gereklidir.
Ayurveda Dünya Sağlık Örgütünce( WHO), etkili ve geleneksel bir tıp bilimi olarak kabul edilmiştir.
Ayurveda’nın, üstün ve şık yönü; çok az bir çaba ve çalışmayla, kendi sağlığımızı ve yaşamımızı daha iyi yapacak, bazı basit ve pratik hususları öğrenebilmemizdir. Ayurveda’dan kendi bünyemizi ve kendi sağlığımızı tanımayı öğrenebiliriz. Bu da bize,uygun olan yaşam tarzını ve beslenme biçimini anlamamızı ve dolayısıyla, hangi bitki ve reçetelerin bize beden ve ruh sağlığı yönünden yarar getireceğini bilmemize yardım eder.
1990 yılı Ocak ayında, dünyada birçok ülkenin bir referans merkezi olarak kabul ettiği Amerikan Konseyi`nce, legal, tavsiye edilecek bir tıp dalı olarak kabul edilmiştir.Kelime anlamı olarak (Ayur) yaşam ve (Veda) bilgi, yani yaşam bilgisi demektir. Amaçları hayatı uzatmak, mükemmel sağlığı yaratmak ve hastalıkları, bozuklukları vücuttan uzaklaştırmaktır.
Ayurveda`nın esas önemli noktalarından biri de insanı, beden ve zihinle bir bütün olarak görmesidir. Ve onun tüm unsurlarını bir arada uyumlu ve dengede tutmaya çalışmasıdır. Nasıl oluyor da zihin ve beden birbiriyle ilgili oluyor? Geçtiğimiz yıllarda fizikte kabul edilen Quantum teorisine göre, moleküller ve atomdan öte, bir de maddenin quantum düzeyi vardır. Bir quanta, bilinen en küçük atomdan 10-100 milyon kez daha küçüktür. Bu düzeyde enerji ve madde birbirine dönüşebilir bir halde durmaktadırlar. Bu quantalar gözle görülmeyecek titreşimlerden oluşurlar ve adeta bir fizik oluşum için şekillenmeyi beklerler. İnsanda da aynı olay geçerlidir.
Önce görülmeyen titreşimler quantum dalgalanmalarına, o da enerji uyarılarına ve o da maddeciklere, düşünceye, DNA`ya, ağrıya, dokulara, hücreye, herşeye dönüşür. İşte Ayurveda bu düzeyden, zihin ve beden düzeyinden sağlığa bakar.Bu sistemin en önemli noktalarından biri de, sağlığı korumanın, tedavi etmekten daha önemli olduğudur.
Yapılan patolojik araştırmalar göstermiştir ki, örneğin 40 yaşında bir erkekte oluşan kalp enfarktüsü, koroner damarda tıkanma gibi semptomlarla kendini belli edip, doktora gidince ortaya çıkmaktadır. Oysa daha 20 yaşında bu kişinin damarlarında ileride kalp enfarktüsüne dönüşebilecek ve damar tıkanmasına yol açacak yağ taslakları patolojik olarak saptanmıştır.
İşte bu düzeyde olaya müdahale edilirse, herşey çok daha basit ve kolay olur.
Hastalıkların fizyopatolojisinden bu üç faktör sorumludur:
- Doşha`lar (Vata, Pitta, Kapha)
- Shrota`lar (vücudun kanalları, patikaları)
- Agni (sindirim ateşi)"Doşha"lar artmış, azalmış veya nitelikleri değişmiş olabilir.
"Shrota"lar genişlemiş, daralmış, düğümsü bir yapı oluşturmuş veya akıntıları ters yöne doğru dönmüş olabilir. "Agni"nin zayıflamasıysa en büyük problemdir.
Bu, "ama" (hastalık oluşturabilecek toksin - serbest radikal benzeri bir madde) oluşumuna yol açar.
Ayurveda insanları pratik olarak üç ana tipe ayırır.
Bu tiplere(veya dosha lara), “Vata”, “Pitta”, ve “Kapha” denir. Bunlar, sırayla, “Hava-Boşluk”,” Ateş-Su” ve” Su -Toprak” tır.
Dosha vücuttaki temel psikolojik, biyolojik, kimyasal özellikler grubudur. “Vata”, "Pitta” ve “Kapha” vücudumuzdaki pozitif güç, yaşam enerjisidir ve değişebilirler. Artabilirler veya, nadirende olsa, bünyemizde olması gereken seviyenin altına inebilirler(azalabilirler). Bu bozulmuş dosha, vücutta veya ruhta, bir dengesizlik oluşturarak, hastalıkların ortaya çıkmasına uygun ortama olanak sağlar. Değişmiş olan dosha’yı tekrar dengeye oturtmanın yolu sağlıklı beslenme, yaşam biçimi ve bitkisel desteklerden geçer.
Vücudumuzda artmış olan dosha’yı azaltmak veya pasifize etmek için, bitkisel takviyeler kullanılır.
Vücudunuzda çok fazla “Pitta” varsa, bu kendini, sıcaklık, kırmızılık ve acılı isilik şeklinde belli eder. O zaman, siz serinlik veren bitki yada bitki karışımlarını kullanırsınız. Böylece Pitta azalacak veya pasifize olacaktır. Dışarıdan gelen herşey ve ruhsal durumumuz, fizyolojimizi etkileyerek dosha’larımızın dengesini yada dengesizliğini yaratır.
Ayurveda da beslenme bir ilaçtır. Hastalıklar, beslenme ve bitkilerden yapılan beslenme takviyesi ilaçlarla sağlanır. Ayurveda ya göre insansan yapısı, zihin ve beden le bir bütündür. Zihnin bedeni, bedenin, zihni ( ruhsal durum ), karşılıklı etkilemesi sözkonusudur. Çok hastalıklı bir bedende, berrak bir ruh bulunması çok zordur. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur, Ata sözümüz, bu gerçeğin çok iyi bir ifadesidir.
Yine bu nedenle, Ayurvedik bitkisel ilaçlar( veya bitkisel takviyeler), bu gerçek gözönüne alınarak hazırlanmıştır, ve binlerce yıllık deneylerden geçmiştir. Mükemmel bir sağlık için kişinin kendi beden tipini, yani doşha tipini bilmesi çok önemlidir. Nedeni de bir beden tipi için iyi olabilecek bir yiyecek bazılarımız için bir olay olabilir. İşte bu yüzden bazılarımız yazı sever, bazılarımız kışı; kimimize dondurma zevkli gelir, kimimize ise dokunur. Bazen canımız çorba ister, bazen de tost.
Nasıl oluyor bu olay? Bir bardak sütte, kim içerse içsin, 120 cal. vardır. Ama bazılarımız onu içerse yağ depolar, bazılarımızda enerjiye dönüşür. Bazıları ise kemikte Ca++ depolar, bazısı idrarla dışarı atar, bazıları ise böbrek taşına dönüştürür, üstelik aynı kalsiyumu.
Doşha tipimizi bilmek, kendimizi anlamak, aynı maddelere neden farklı cevaplar verildiğini kavramak için bu nedenle önemlidir. Ayrıca modern tıpta hastalık oluştuktan sonra çoğu zaman belirtiler ortaya çıkmaktadır. (Tıkanan damar örneğindeki gibi). Ve o zaman kişi sağlığına dikkat etmektedir. Oysa kendi tipimize göre uygun beslenme ve davranışlarda bulunmak, temelden bir korunma ve hastalık semptomları oluşmadan kolay bir tedavi olanağı sağlamaktadır. Oysa tüm semptomlar oluştuktan sonra tedavi olanakları çok kısıtlı kalabilir. Bir diğer nokta da, bir beden tipi her hastalığa yatkın değildir. Bazı hastalıklar ise kolay oluşmaktadır. Bir üçüncü nokta da, tedavide beden tipini bilmenin önemli oluşudur.
Çoğumuz biliriz ki aspirin herkesin ağrısını kesmez veya midesi ağrıyan her kişiye antiasit verilirse bir gruba iyi gelirken, diğerine pek yararı olmaz.
İşte kişi kendi beden tipini bilirse ve hangi doşha`sı arttığında ne gibi hastalıklara zemin hazırladığını bilirse, doşha`sını dinleyerek, artmış doşha`yı pasifize ederek, daha ilgili hastalıklar ortaya çıkmadan sağlığını koruyabilir veya bir hastalık ortaya çıkmadan onu daha köklü bir şekilde onarabilir.
Yiyecek-içecekler:
Ayurveda`da yiyecek ve içecekler ve onların tadı çok önemlidir. Çünkü vücudumuzun dışarıyla alış-verişi en çok yiyecek ve içeceklerle olur. Vücudumuza dışarıdan en çok giren maddeler besinler olduğuna göre, onların etkisi tartışılmaz. Peki bu durum nasıl olmaktadır? Her insanın atomlarının %98`i bir yıl içinde değişiyor.
Yani şu an bu yazıları okuyan siz, geçen seneki size göre %98`i tamamen farklı bir sizsiniz. Şu an bile atomlarınızın bir bölümü değişmekte. Bir kişinin atomlarının çoğu değiştiğine göre, sağlığını korumakta veya bozmakta besinler çok önemli. Hatta bu etki bazen ilaçlardan bile daha fazla görülebilir.
GÜNLÜK RUTİN
Düzenli yatak ve uyku. Saat 11.00`de yatmak ideal. Uykunuz yoksa, uyuyamayacağız diye endişelenmeden gözleri kapayıp dinlenmek.
Sabah: Erken kalkmak, bir bardak ılık su içmek. Mesane ve bağırsak boşaltımı. Diş fırçalamak, dili temizlemek. Başa, vücuda, ayak tabanlarına yağ masajı. Duş, banyo. Transandantal meditasyon. Mevsime uygun rahat giyim, hafif kahvaltı, iş veya aktivite.
Öğlen: Öğlen yemeği esas öğün. Bu beden tipine ve mevsime göre olmalı, yemekten sonra hafif oturarak dinlenme.
İş, aktivite.
Gece: Akşam yemeği tercihen hafif olmalı 10/15 dakika yürüyüş, mutluluk veren faaliyetler, erken yatmak.
Bazı püf noktaları:
Günde bir iki kez temiz havayı derince ciğerlerinize çekmek, yemek araları en az üç saat olmalı. Aç değilse yememelidir. Akşam yemeği geç yenmelidir. Her gün tercihen aynı saatlerde yemek yenmeli. Yemek güzel ortamda ve oturarak yenmelidir.
Tedaviler basamak basamak ama mutlaka doğal yolla yapılmalıdır. Gıda destekleyicileri kullanılıyor. Bunlar sanki bir bilgisayar disketi gibi belirli hedef sisteme etkiyip bir dizi zincirleme reaksiyonlara yol açıyorlar, doşhaları dengeliyorlar. Allopetik ilaçlarla beraber istenirse kullanılabiliyorlar. Yapılan fare deneyleri ve laboratuar araştırmaları çok olumlu (1050 araştırma) özellikle hamile kusmaları, hamilelik, astım, romatoid artrit, gut, çocuklar için tonik, böbrek taşlarından korunma, kanser, aids, empotans, düşükler, uyku bozuklukları, kısırlık, hazımsızlık, kabızlık, hipertansiyon, baş ağrısı, migren, yorgunluk, şeker hastalığının hafif formlarında başarılı sonuçlar alınıyor. Artık batıda doğallığa dönülüyor. Transandantal meditasyon, zihin-beden bütünlüğünü sağlıyor ve streslerden arıtıyor. Derin dinlenmeyi sağlıyor.
Kaynak: www.saglikvakfi.org.tr
Gönderen Melike zaman: 00:13 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Çigong




Çigong Antik Çin'in kültürel bir mirasıdır. Yaşam enerjisi üzerinde uzun sürelerle kararlı olarak çalışmaya ve bu konuyu incelemeye Çigong denir.
Çigong, "çi" ve "gong" sözcüklerinden türemiştir. Çi, evrenin temelindeki enerji, doğal güç, canlıların bedenlerindeki yaşam enerjisi şeklinde tanımlanabilir. Gong ise, iş, kararlı çalışma demektir.
Gong sözcüğünün başına getirilen ek, ne işi ya da çalışması olduğunu anlatır.
Tıbbi Çigong geleneksel Çin tıbbının önemli bir parçası ve Çin'e özgü bir koruyucu sağlık yöntemi olarak görülür. Geçmişi antik çağa kadar gider, en azından dörtbin yıllık bir tarihi vardır. Geleneksel Çin tıbbına göre birçok hastalık zihindeki dengesizliklerden kaynaklanır, bedenlerimizdeki yaşam enerjisi döngüsü ise zihinle bağlantılıdır. Böylece sağlığın korunmasında zihnin ve yaşam enerjisinin düzenlenmesi büyük önem kazanır.
Tarihi kayıtlar, dörtbin yıl önce Çin'de insanların, dans karakterli bir hareket dizisiyle hastalıklarını tedavi ettiklerini, enerji ve solunumlarını düzenlediklerini göstermektedir. Çigong beden, soluma, zihin ve yaşam enerjisi düzenleme temelleri üzerine kuruludur. Uygulamalar belli duruş, devinim, soluma, imgeleme ve zihin odaklama yöntemlerini içerir.
Hangi Amaçlarla Çalışılır?
Çigong'un gerçek tayfı ve araştırma alanı, sağlığı koruma, iyileştirme ve hastalık tedavi etme amaçlı alıştırma ve meditasyonlardan çok daha geniştir. Ruhanilik, spor, savaş sahne sanatları ve özel yetenek alıştırmaları gibi birtakım alanlarda da kullanılır. Din alanındaki Çigong uygulamaları yeniden bedenlenme döngüsünden çıkmak ve dünya yaşamına geri dönmeme amacını gütmüştür. Kuramı dini olmayan çigong kuramından daha derin, uygulamaları daha zordur.
Savaş ya da savunma alanında çigong, yaşama gücünü geliştirip özü savunma ya da rakibe yöneltme amacıyla kullanılır. Bu çigong, aynı zamanda diğer spor dallarında da başarı kapasitesini arttırıcı niteliktedir.
Spor ve sahne sanatları alanlarındaki çigong alıştırmaları, zihni ve bedeni işbirliği içinde çalıştırarak, verimi ve konsantrasyonu arttırma amacını güder.
Tıbbi çigong alıştırmalarının ereği, hastalıkları önceden önlemek, sağaltmak, bünye kuvvetlendirmek, erken yaşlanmayı önlemek ve ömrü uzatmaktır. Çin'de çigong'u en uzun süreyle inceleyen grup, Çinli hekimler oldu.
Tıbbi çigong, onların, insan bedenindeki yaşam enerjisinin akışı ve davranışı üzerine olan bilgilerinden ortaya çıktı.
Sağlığa Yararları
Son yıllarda sistematik olarak yapılmış olan tıbbi gözlemler, çigong tedavisinin çeşitli kronik hastalıklara yapılan müdahalelerde tatminkar sonuç verdiğini kanıtlamıştır. Çigong özellikle tedavi gerektiren bazı kronik hastalıklarda tedaviyi desteklemekte ve süresini kısaltmaktadır. Klinik deneyler çigong'un, özellikle hipertansiyon (yüksek tansiyon), koroner kalp hastalığı, gastrit (mide) ya da duodenal (oniki parmak bağırsağı) ülser, kronik hepatit (sarılık), kronik hazımsızlık, gastroptoz, nevrasteni, tüberküloz (verem), kronik bronşit, kronik bronşiyal astım, yaşlılığa ait bel ağrısı, hamilelik toksemisi (kan zehirlenmesi) ve pelvik iltihaplanmada etkili olduğunu göstermektedir.
Çigong hastalığın şiddetini düşürebilir, hiçbir özel donanım olmadan erken iyileşme sağlayabilir. Bu yüzden kliniklerde hizmete sokulması oldukça arzu edilmektedir.
Çigong sağlam bir bünye yaratmada da etkilidir. Koruyucu ve iyileştirici etkisini hareket ve duruşlarıyla, soluk düzenlemesi ve düşünce denetimiyle, bünye geliştirme ve bedenin direncini kuvvetlendirme yollarıyla gösterir.
Örnek olarak bünyeleri soğukalgınlığına yatkın olanlar her gün düzenli çigong çalışarak etkin bir iyileşme olanağına kavuşurlar. Uzmanlaşmış çigong pratisyenleri alıştırmaların daha iyi bir hazım, daha sağlıklı soluma, kardiovasküler sistem ve sinir sistemi işlevlerinin iyileşmesi gibi faydalarını hep görürler. Çigong uyku kalitesini iyileştirir, yorgunluğu giderir, fiziksel ve zihinsel güçlenme sağlar, fiziksel dayanıklılığı ve böylece çalışma etkinliğini arttırır.
Yaşlanmaya karşı koyucu ve yaşam uzatıcı etkileri vardır. Uzun süre alıştırma yapan yaşlılar bu iddiayı haklı çıkarmaktadırlar. Çigong'un geriatriye (yaşlılık bilimi) katkısı oldukça fazladır.
Bütün çigong'larda sağlık ve hastalıkta her ne kadar etkiliyse de tek başına yeterli olamaz. Buna ek olarak yemek, dinlenme ve uyku gibi bütün günlük yaşam unsurlarının düzenlenmesi gerekir
Gönderen Melike zaman: 00:02 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
08 Eylül 2007 Cumartesi
Evlenmeden Önce Neler Yapmamız Gerekir?


Niçin evleniriz ;
Temelde hepimiz başka insanlarla iletişim kurmayı arzu ederiz. Olgunlaştıkça da bu his bizi yakından ve derinden sevecek bir kişiyi özleyip, aramaya iter. Almakta vermekte sevginin olmazsa olmaz bölümleridir. Biri olmadan öteki pek uzun ömürlü olmaz. Evlenmenin temel nedenlerinden bir tanesi beraberlik,birine sahip olmak ve birine ait olmak duygusu, bundan doğan yakınlık, can yoldaşlığı, istenmek, anlaşılmak, çocuk sahibi olmak, kendi düzenini kurmaktır. Bunlar vazgeçilmez duygusal öğelerdir. Yine bunlar cinselliği yalnızca fiziksel yönden değil, ruhsal yönden de tamamlar. Özellikle kadınlar yıllar yılı evlenmeyi ve cinsel ilişkide bulunmayı dört gözle beklerler. Daha çocukluklarından beri her türlü yaşam sorununun evlenince çözümleneceğine inanırlar, ama beraberlik güzel duyguların yanı sıra birçok sorumluluğu ve sıkıntıyı da beraberinde getirir.
Evlilik kişilerin bundan sonraki yaşamlarında beraberce kullanacakları sınırlı bir kredidir. Bunu ilk günden tüketebilir ve ya mantık, saygı ve sevgi doğrultusunda bir ömür boyu mutlu olarak kullanabilirsiniz. Cinsellikte bu beraberliğin vazgeçilmez bir parçası ve tamamlayıcısıdır. Beraberlikte ilk cinsel ilişkinin kusursuz geçmesi gerektiğine inanmışızdır. Oysa bu inancın tam tersine ilk gece gerginlik ve korku içinde geçer. Yeni beraber olan çiftlerin ilk gecelerini birtakım olumsuz duygular içinde olduklarını ve korkularını gizlemek istemeleri de gerginlik ve baskıları daha da arttırır.Yetersiz cinsel eğitim, daha önceden bilinmeyen ama evlilik süresinde ortaya çıkan çeşitli sağlık sorunları zaten var olan ekonomik sorunlara, toplumsal baskılara ve olumsuzluklara eklenirse cinselliği yok etmeye başlar. Bu yüzden evlilik öncesi bazı hazırlıkları yapmak kişilerin bu olabilecek negatifliklerden uzaklaştırır.
Bunlar nelerdir ;
En önemlisi her iki tarafın evlilik öncesi muayeneye gitmeleridir. Erkeğin ve kadının cinsel bir anormalliği yani sağlıklı bir cinsel yaşantıyı engelliyecek problemleri var mı, varsa ve mümkünse bunun düzeltilmesi.
Herhangi bir bulaşıcı hastalık var mı ( sarılık, cinsel yolla geçen bir hastalık, aids ve bu gibi ) varsa gerekli önlemleri alınıp, tedavi edilmesi .
İleride sorun olabilecek herhangi bir sağlık problemi var mı. ( Gizli şeker, kalp hastalığı, hormonal bozukluk gibi )
Bebek sahibi olmayı engelliyecek bir sebep var mı ?
Erkeklerde evlenmeden önce sperm sayımı yaptırılması, kadında yumurtalıkların ve hormonal düzenin kontrol edilmesi. Gebelik esnasında sorun yaratabilecek kan uyuşmazlığı, kadında toksoplasma( çiğ etten geçip kırsal alanlarda yaygın bir enfeksiyondur ) gibi gebeliğin ileri ki aylarında bebeğin ölümüne sebep verebilecek bir enfeksiyonun var olup olmadığının araştırılması gerekir.
Kan uyuşmazlığı kan grubu ile değil kanınızda ki Rh faktörü ile ilgilidir.
Yalnızca kadının Rh negatif, erkeğin ise Rh pozitif olduğu durumlarda oluşabilir.
Kadın Rh pozitif, erkek Rh negatif uyuşmazlık yok
Kadın Rh negatif, erkek Rh negatif uyuşmazlık yok
Kadın Rh pozitif , erkek Rh pozitif uyuşmazlık yok
Kan uyuşmazlığının varlığının bilinmesi gebelik öncesinde veya gebeliğin başlangıcında gerekli tedbirlerin alınarak ortaya çıkabilecek rahatsız edici durumları engeller.6. Çiftlerin ailelerinde ve ya kendilerinde kalıtsal ( doğumla geçen ) bir hastalık ve ya anormallik var mı varsa bunların derecelerinin araştırılması , değerlendirilmesi eğer riziko payı varsa oluşacak gebeliklerin titizlikle takip edilmesi gerekir.
Özellikle akraba evliliklerinde genetik danışmanın alınması ( bunu hekiminizin tavsiye ettiği bir yerde ve ya hastanelerin genetik bölümlerinde yaptırabilirsiniz )
Akraba evliliklerinde sakat çocuk olmasının nedeni basit olarak şöyle izah edilebilir ;Her insanın yapısında var olan ama bulunduğu şekli ile kişide ciddi rahatsızlıklar yaratmayan birtakım anormallikler vardır ( teknik olarak herkesin genetik şifresinde ki bazı yerlerde zararsız bozukluklar vardır ) aynı sülaleden gelen kişilerde bu bozuklukların aynı yerlerde olma olasılığı fazladır. Doğacak bebeğin yapısını oluşturacak formülün yarısını anneden yarısını da babadan alacağı için aynı kökenden gelen kişilerin her ikisinin de vereceği formülde aynı yerde bozukluk olma olasılığı yüksektir. Ve böyle bir bozukluk olursa verilen şifrede aynı yerde bozukluk olacağı için ciddi sakatlıklar görülecektir.Teknik olarak her iki taraftan gelecek genetik şifre bozukluklarının aynı yerde ise çocukta o basamaktaki gen tamamen bozuk olacaktır.
Evlilik öncesi cinsel eğitim ve danışma almak oluşabilecek korku ve yanlışlıkları ve bunların getirebileceği cinsel isteksizlikleri ve problemleri ortadan kaldıracaktır. Unutmayınız ki yaşanan her şey iz bırakır.Evli çiftlere bir önerimizde birbirlerini iyice tanıyana kadar çocuk sahibi olmamaları. Bunun içinde bir hekime danışarak en uygun doğum kontrol yöntemini cinsel hayatlarına başlamadan önce uygulamalarıdır. Gebe kalma korkusu altında kadın rahat bir cinsellik yaşayamaz.
Sonuç olarak yukarıda saydığımız olumsuzlukların var olması birbirini seven iki insanın bir araya gelmesi için engel teşkil etmeyebilir. Bunların önceden bilinmesi eğer mümkünse gerekli tedavilerin yapılması ve tedbirlerin alınması faydalıdır.Bilinmeden evlilik sırasında ortaya çıkması ve ya getirebileceği tamiri mümkün olmayansonuçlar büyük hayal kırıklıkları, olumsuzluklara hatta ilişkinin bitmesine neden olur.
Gönderen Melike zaman: 23:55 0 yorum
Etiketler: AİLE, İLİŞKİLER
****apelin Sırrı Bulundu
Üzgünüz... Yaptığınız diyetler, giysilere harcadığınız maaşlar boşuna. Bilim adamlarına göre erkeklerin kadınları çekici bulma sebepleri akla hayale gelmeyecek kadar özel.Son 60 sene içinde çekicilik üzerine yapılan hemen her araştırma şairler, ressamlar ve yazarların son 6 bin yılda yazdıklarıyla aynı sonuca ulaşıyor: Bir kadının görünümü, vücudu ve bunlarla yapabilecekleri, bir erkek için zekası ve bilgisiyle yapabileceklerinden çok daha ilginç!
İşte bilim adamlarının araştırmaları çerçevesinde bir erkeğe neden ve nasıl çekici geldiğimiz. 21'nci yüzyıl erkeğinin bir kadında ilk gördüğünde aradığı şeyler, büyük büyük büyük büyükbabalarıyla aynı. Fark ise, uzun dönemli ilişkide aradıkları özelliklerde ortaya çıkıyor.
Unutmayın ki, aşağıda belirteceğimiz özellikler, bir erkeğin, bir kadını tanımadan ya da az tanıdığında ona doğru çekilmesine sebep olan özelliklerdir.

Ağız
Kadınlar, dudakları ağzın içinde değil de dışında olan tek memeli! Zoologlar, dudakların kadının genital organlarının aynası olacak şekilde sonradan geliştiğine inanıyorlar. Çünkü vücudun bu her iki parçası da aynı büyüklük ve kalınlıkta ve **** anında her ikisi de genişleyip kanla doluyor.
Bu "genital eko" denen olay, erkeğe verilen ilk sinyallerden.

Küçük burun
Küçük bir burun, çocuksuluğu çağrıştırırken, erkekte koruma içgüdülerini uyandırır. Çizgi film yaratıcıları, kahramanlarını bu yüzden hep kocaman gözlü ve küçük burunlu çizerler.

Uzun saç
Sarışın kadınların, esmer kadınlara göre östrojen hormonlarının daha yüksek olduğu tespit edilmiş. Bu, erkek gözünde sarışınların daha verimli olarak kodlanmasına sebep olur. İngiltere'de yapılan bir araştırmada, erkeklerin yüzde 74'ü uzun saçlı kadınları tercih ettiğini söylerken, sadece yüzde 12'si kısa saçlı kadınlar için oy kullanmış.
www. frm47.com

Atletik vücut
****apelite listesinin başındaki özellik, atletik bir vücut.
Aslına bakarsanız, antropolojik olarak güçlü, fit bir vücut erkeğe sağlıklı çocuklar taşıyabilecek ve gerekirse tehlikeden koruyabilecek bir dişi imajı veriyor. Birçok erkek, dolgun vücutlu ya da kilolu bir kadını, zayıf bir kadına tercih etmelerinin esas sebebinin, vücuttaki daha fazla yağın daha iyi emzirme demek olduğunu bilmiyordur sanırım. Çok az kadın, dünyanın en ****i kadınlarından biri olan Marilyn Monroe'nun 44 beden olduğunu ve tombul ayaklara sahip olduğunu biliyordur herhalde...

Uzun bacaklar
Hiç düşündünüz mü uzun bacaklar neden daha ****idir?
Bunun arkasındaki prensip aslında çok basit. Bir kadının bacakları uzadıkça bu iki bacağın birleştiği kısım göze daha çok görünür olur. Eğer bir kadının cinsel organı kollarının altında olsaydı, inanın bacaklarına ikinci bir bakış bile atılmazdı!
Bir kız çocuğunda, bebekken bacak boyu kısayken, ergenlik çağında kandaki hormonlar sebebiyle bacaklar uzamaya başlar. Bu erkek cinsine, çocuk taşıyabileceği mesajını vermektedir. Barbie bebeklerin de, güzellik yarışmalarındaki finalistIerin de bacakları uzundur. Her ne kadar anneleri kızsa da, genç kızların kısa etekler giyerek bacak boyunu uzun gösterme çabalarının altında da, tüm kadınların verdiği rahatsızIıklara rağmen topuklu ayakkabılar giymelerinin altında da bu sebep yatar aslında...

Büyük göğüsler
Bir kadının göğüsleri, yağdan oluşur. İnsanoğlu dört ayak üzerinde yürüdüğü zamanlarda göğüsleri bugünkü kadar önemli değildi, çünkü erkek cinsi dişisini arkadan görüntüsüyle seçiyordu. İnsanoğlu, iki ayak üzerine geçtikten sonra göğüsler karşıdan gelen erkeğin ilgisini çekmek için büyüdü.

Çok ilginç bir araştırma sonucu daha: Periodumuzun 14 ve 18'inci günleri arasında, yani tam da yumurtlama döneminde daha yüksek topuklu ayakkabılar ve daha çarpıcı elbiseler giyeriz. Ayrıca düz bir karın, yuvarak kalçalar, düzgün ve kavisli bir sırt, uzun bir boyun yine erkeklerin kadınlarda ****i bulduğu özellikler.
Bir de unutmadan, binlerce yıl boyunca kulak memesi erotik simge olarak kabul edildi.
Şu anda Afrika'da, Kenya kabilelerinde hala kulak memelerini uzatmak için ağırlıklar takılır. Modern kadınsa aynı etkiyi yaratmak için uzun küpe kullanıyor artık. Avize küpe modası boşuna değil!

Kaynak : Elele
Gönderen Melike zaman: 21:00 0 yorum
Etiketler: İLİŞKİLER
Demir Eksikliği Anemisi
Çocuklarda kansızlık ( anemi ) nedenleri arasında, demir eksikliği başta gelir. Kanda oksijen taşıyıcı hemoglobinin yapımı için gerekli olan demir gıdalarla yeterince alınmamazsa, vücut tarafından emilemezse, kan kaybı olursa veya demir ihtiyacı artmışsa ' Demir Eksikliği Anemisi ' gelişir. Özellikle bebekler ve ergenlik dönemindeki kızlarda risk daha yüksektir.

Bebeklerde en sık neden anne sütünün yeterince verilmemesi, inek sütüne erken başlanması, ek gıdaya geçiş döneminde de bebeğin demirden zengin gıdaları ( kırmızı et, yumurta sarısı, tavuk, balık, kuru baklagiller, pekmez gibi ) yeterince alamamasıdır. Anne sütünün içerdiği demir vücut tarafından iyi emilmektedir.
İlk 6 ay sadece anne sütü alan bebekler, 6 aydan sonra uygun ek gıdaların başlanması ve inek sütünün 1 yaşa kadar verilmemesiyle demir eksikliğinden korunacaklardır. Ayrıca, bitkisel gıdalardaki demirin çok iyi emilmediğinin, C vitaminin demir emilimini olumlu, çayın olumsuz etkilediğinin de göz önünde tutulması gereklidir. Bu nedenle, kahvaltıda yumurtanın yanında portakal suyu veya domates iyi bir seçim olacaktır. Toplumumuzda çoğumuzun tiryakisi olduğumuz çayın ise, bebek ve çocuklara içirilmemesi gerekmektedir.

Belirtiler Nelerdir?
Soluk renkte cilt
Halsizlik, huzursuzluk, iştahsızlık
Büyümede yavaşlama
Gelişim basamaklarında geri kalma
Çabuk yorulma
Toprak, kağıt yeme
Davranış bozuklukları
Sık enfeksiyon geçirme
Katılma nöbetleri
Dikkatini toplayamama
Öğrenme güçlüğü, okulda başarısızlık görülebilir.

Nasıl Anlaşılır?
Bebeğin anneden aldığı demir depolarının azalmaya başladığı 6-9 ay arası dönemde yapılacak bir kan testi ile tanı konur, uygun tedavi başlanır. Eğer, düşüklük görülmezse bebek koruyucu demir tedavisine alınır.

Nasıl Önlenir?
Anne gebelik süresince demirden zengin beslenmeli, doktorun önereceği demir takviyesini kullanmalı
Bebek ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslenmeli
Mamayla besleniyorsa, verilen mamanın demir içeren bir mama olması sağlanmalı
İnek sütü 1 yaş dolmadan başlanmamalı
1 yaştan sonra da, günlük inek sütü tüketimi yarım litreyi aşmamalı (İnek sütünün fazlası hem tokluk hissi yaratarak demirden zengin gıdaların alınmasına engel olur, hem de barsaktan gizli kanamalara yol açarak demir eksikliğine yol açar )

Gönderen Melike zaman: 00:45 0 yorum
Etiketler: ÇOCUK HASTALIKLARI

=MaGmA=
10-07-2008, 14:29
Kızamık


Kızamık, bir tür virüsün neden olduğu döküntülü bir hastalıktır. Önce basit bir üst solunum yolu enfeksiyonu gibi başlar, ardından yüz ve enseden başlayan, gövdeye de yayılan kırmızı renkte döküntü ortaya çıkar.


Henüz aşı olmamış ve anneden geçen korumanın azaldığı bebekler, okul öncesi dönemdeki çocuklar, bağışıklık sistemi zayıf kişiler, 2 doz kızamık aşısı yapılmamış kişiler hastalığa yakalanma için yüksek riskli gruplardır.

Mikropla temastan sonra kuluçka dönemi 10-12 gündür. Önce; ateş, halsizlik, iştahsızlık, gözlerde sulanma ve kızarma, öksürük ve burun akıntısı başlar. 2-3 gün içinde, yanak içlerinde beyaz benekler, bundan 2 gün sonra da yukarıdan aşağıya doğru ilerleyen kırmızı döküntü ortaya çıkar.


Kızamık geçiren hastalarda, özellikle iyi beslenmemiş çocuklarda bronşit, zatürre, ishal, orta kulak enfeksiyonu, konjonktivit, körlük gibi komplikasyonlar görülebilir. Yıllar sonra ortaya çıkabilen nadir bir komplikasyon da, merkezi sinir sistemini dejenere eden ölümcül bir tablo olan SSPE ( Subakut Sklerozan Pan Ensefalit ) denilen bir hastalıktır.


Kızamık çok bulaşıcıdır. Hasta kişiyle solunum teması, öpüşme, aynı kaptan yeme gibi yollarla virüs alınır. Hastalığın en bulaşıcı olduğu dönem, ateş başlamadan öncesiyle döküntü çıktıktan 4 gün sonrasına kadarki dönemdir. Hasta çocuk, bu dönemde izole edilmeli, döküntü başladıktan sonra en az 5 gün okula gitmemelidir.


Viral bir hastalık olduğu için, etkene yönelik tedavi yoktur. Ancak; yatak istirahati, bol sıvı alımı, öksürük için soğuk buhar yardımcı olacaktır. Doktorun önerdiği ateş düşürücü ve vitamin takviyesi kullanılabilir. Hastalık yaklaşık 1 hafta sürecek, ömür boyu bağışıklık sağlayacaktır.


Kızamık aşıyla önlenebilen bir hastalıktır. Ancak ilk yaş içinde ( genellikle 9 ay dolunca ) yapılan tek doz aşının yeterli olmadığı, en az 2 doz aşı gerektiği unutulmamalıdır. Gelişmekte olan ülkelerde, halen tüm çocuklara aşılanması sağlanamamakta ve 5 yaş altı çocuk ölümlerinde en sık sorumlu olan enfeksiyon etkeni olarak kızamık karşımıza çıkmaktadır. Hedefimiz, aşısı olan bir hastalık yüzünden çocuklarımızın sıkıntı çekmemesi, ölümcül olabilen komplikasyonlarla karşılaşmamalarıdır.
Gönderen Melike zaman: 00:41 0 yorum
Etiketler: ÇOCUK HASTALIKLARI
KOAH
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), amfizem ve kronik bronşiti kapsayan bir hastalık grubudur. KOAH'ın en sık görülen özelliği, akciğerlerinize giren ve akciğerlerinizden çıkan havayı nefes darlığına neden olacak derecede kısıtlayabilmesidir.

Amfizem
Amfizem, alveollerdeki hava boşluklarında, alveol duvarlarının yıkımıyla oluşan anormal ve kalıcı genişlemedir (açık bir nedbeleşme yoktur). Klasik semptomu nefes darlığıdır.

Kronik Bronşit
Kronik bronşit, fazla miktarda mukusun oluştuğu sürekli öksürük durumudur. Kronik öksürük art arda iki yıl içinde, yılda en az 3 ay görülür.
KOAH'ın neden olduğu akciğer tahribatını hiçbir şey geri döndüremez. KOAH'ın ilk evrelerinde, sadece hafif bir nefes darlığı ve arasıra öksürük krizleri görülebilir. İlk başlarda, çoğu kişi KOAH hastalığına yakalandığının farkında olmaz. İlk semptomlar genel bir hastalık hissi, artan sıklıkta nefes darlığı, öksürük ve ötmedir.
Ancak, hastalık ilerledikçe semptomlar ağırlaşır. Sigara, KOAH'ın en önde gelen nedenidir ve bildirilen tüm vakaların %90'ından sorumludur. Sigara içen her 5 kişiden biri, yaşamı esnasında KOAH geliştirme riskiyle karşı karşıyadır. Ancak, KOAH riski taşıyanlar yalnızca sigara içenler değildir. Daha önce sigara içmiş olanlar ve sürekli sigara dumanına maruz kalanlar (pasif içiciler) da KOAH için potansiyel adaylardır. Sigarayı bırakmak, akciğer fonksiyonlarının KOAH'a bağlı olarak gerilemesini yavaşlatabilir.

KOAH Gerçekleri
KOAH çoğunlukla iki farklı hastalıktan oluşan karmaşık bir sağlık durumudur. Bu iki hastalık hava yollarının engellenmesi ile ilgili kronik bronşit ve amfizemdir.

Aşağıda bu hastalık ve tedavisi hakkında bazı bilgiler bulacaksınız:

Akciğerleriniz çok uzun süre rahatsız veya iltihaplı kaldığında kronik bronşit oluşur. Rahatsız olan akciğerleriniz yüzünden öksürük yakanızı bırakmaz. Bronşit çok uzarsa, akciğerlerinizde hasar ve berelenmeye yol açar. Mukoza ve berelenmiş doku, akciğerlerinizin hava alıp verme fonksiyonunu sekteye uğratır ve nefes darlığına neden olur.

Amfizem akciğerlerinizde dönüşü olmayan bir hasara yol açar. Amfizem, akciğerlerinizde alveoli adı verilen küçük hava keseciklerini etkiler. Bu kesecikler, havadan kana oksijen geçmesini ve karbondioksidin vücuttan atılmasını sağlar. Hava girip çıktıkça, alveoli genişler ve daralır. Amfizemde ise, aynı eski bir lastik bantta olduğu gibi, akciğerler esnekliğini kaybeder. Böylece, alveoli genişler ve nefes almayı zorlaştırır. İleri düzey amfizemde, akciğerlerde geniş boşluklar meydana gelir. Alveoli kana oksijen transfer edebilse de, boşluklar aynı işi yapamaz - amfizem hastaları bundan dolayı nefes darlığı çeker.

Nefes darlığı, kronik öksürük ve yoğun balgam en sık görülen KOAH semptomlarıdır.
Gerek bronşit, gerekse amfizemin sigarayla yoğun ilişkisi vardır. Sigara içen KOAH hastaları, akciğerlerini daha fazla hasara uğratırlar; sonuç olarak, oksijen almakta daha çok zorlanırlar.
KOAH tedavisinin iki ana hedefi vardır. Birincisi semptomları azaltmak, ikincisi de hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak. Şu an için KOAH'ı ortadan kaldıran bir tedavi bulunmamaktadır. Ancak, sigaradan uzak durarak bu hastalık çok büyük ölçüde önlenebilir.

Sigarayı bırakmak KOAH semptomlarını azaltır ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatır.
Hastalığı ilerledikçe kişinin hayat kalitesi de düşer. Hastalığın ilk evrelerinde az miktarda nefes darlığı görünür. İleri evrelere erişmiş KOAH vakalarında ise hastalar harici oksijene ve mekanik nefes alma cihazlarına ihtiyaç duyabilir.

Hastalığın derecesine göre, tedavi ciğerlere giden hava miktarını arttırmayı sağlayan bronkodilatörleri gerektirebilir. Bunlar düzenli olarak alınması gereken "bakım ilaçları" ve salbutamol, terbutalin vb. gibi kuvvetli semptomların ve krizlerin üstesinden gelmek için alınan "rahatlatıcı ilaçlar" olmak üzere ikiye ayrılırlar.

KOAH'ı kontrol altına almak ve daha sağlıklı bir yaşam için anahtarlar doğru beslenme, doktor konrolünde yapılacak düzenli bir egzersiz programı, düzenli uyku ve sigaradan uzak ortamlardır.

Gönderen Melike zaman: 00:38 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Obezite


Obezite, kontrolsüz yeme aliskanligina bagli olarak vücutta fazla yag birikmesi sonucu ortaya çikan, sosyal problemleri de beraberinde getiren, tedavi edilmesi zorunlu bir hastaliktir.


Uzman doktorlar obeziteyi Klinik olarak tanımlamak için kilonun boyun karesine oranlanması (kg/m2) ile elde edilen Vücut Kitle indeksi (VKI) ya da İngilizce adıyla "Body Mass Index"(BMI)değerini kullanıyorlar. Buna göre erişkinlerde vücut kütle indeksi (VKİ)'nin 25'in üzerinde olduğu kişiler aşırı kilolu, 30'un üzerinde olanlar obez olarak tanımlanıyor.

Obezitenin Sonuçları :
Kronik kalp hastalıkları riski artar.
Ateroskleroz riski artar.
Hipertansiyon riski obez olmayanlara göre 3 kat artar.
Tip 2 diyabet görülme riski artmaktadır.
Depresyon ve gut a neden olabilir.
Obezite ölümcül inme riskini arttırır.
Obezlerde safra kesesi ve prostat kanseri riski artmıştır.
Steatoz ve steatohepatit daha sıktır.
Siklus bozuklukları meydana gelebilir
Polikistik over sendromu görülebilir
Fertilitede azalma olabilir
Libido ve potansta azalma meydana gelebilir.
Erkeklerde kolon, rektum ve prostat Ca riski artmıştır.
Reflü özofajit ve hiyatus hernisi daha sıktır.
Safra kesesi taşı, obezlerde 7 kat daha sıktır.
Gönderen Melike zaman: 00:34 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Ayak Bakımı


Ayaklarınızın güzel görünmesi için bazı temel noktalara dikkat etmelisiniz. Ayak bakımının birinci ve en temel şartı ise pedikür yapmak. Pedikür, hem ölü hücre tabakasının atılımını sağlar hem de daha bakımlı ayaklara kavuşmanızı. Pedikür ile ayaklarda oluşan nasır, çatlak, tırnak batması gibi sorunlardan kısa sürede kurtulabilirsiniz. Pedikürü bir salonda yaptırabileceğiniz gibi kendiniz de yapabilirsiniz. Ama doğru sırayı izlemek şart.


PEDİKÜR
İlk olarak ayaklarınızı sabunlu ılık suda yarım saat kadar bekletin. Nemini aldıktan sonra, ayak törpüsüyle ölü derilerinizi alın. Bu işlemi birkaç kez tekrarlayın. Daha sonra tırnak etlerinizi törpünün ucuyla geriye itin. Bir pens ya da tırnak makası yardımıyla etlerinizi dikkatlice kesedebilirsiniz. Tırnaklarınızı törpüyle şekillendirdikten sonra, parlak ve pembe bir görünüm alması için tırnak yüzeyi için özel olarak geliştirilmiş törpüyle törpüleyin. Daha sonra, ayaklarınızın üst derisinin de pürüzsüz olması amacıyla ayaklar için özel olarak formüle edilmiş peeling kremi sürün. İyice ovaladıktan sonra yıkayın. Tırnak güçlenedirici bir jel ya da cilanın ardından ojenizi sürerek pedikürünüzü tamamlayın.


CANLANDIRICI VE BESLEYİCİ ÖNERİLER
Kuruyan, çatlayan ve şişen ayaklarınız için arada bir özel bakımlar yapmak da yerinde olur.
İşte size birkaç öneri:
Ayaklarınızın sürekli şişmesinden rahatsız oluyorsanız, bitki banyolarından yararlanabilirsiniz. Bunun için, bir litre suda iki avuç papatya ve bir adet limon kabuğunu kaynatıp soğumaya bırakın. Ayaklarınızı bu suyun içinde yarım saat kadar bekletin. Şişlerin indiğini, ayak derinizin canlandığını göreceksiniz. Kuruyan, pul pul ayrılan tırnaklarınız içinse, gliserinden faydalanabilirsiniz. Birkaç damla saf gliserinle eşit miktardaki limon suyunu karıştırın. Bu karışımı her gün tırnaklarınıza sürün. Canlı, parlak ve sağlıklı tırnaklar için bundan daha iyi bir yol olamaz.


Soğuk parafin:
İşte sağlıklı ve pürüzsüz ayaklara kavuşmanın başka bir yolu! Yumuşak ve bakımlı ayaklar için uygulanan özel yöntemin adı, soğuk parafin. Öncelikle ayaklara peeling uygulanarak ölü hücre tabakası atılımı sağlanıyor. Daha sonra parafin sürülerek ayak paketleniyor ve 20 dakika bekletiliyor. Açıldıktan sonra krem sürülüyor. Sonrasında pamuk gibi ayaklara sahip oluyorsunuz.


Çatlak:
Daha çok kuru ciltlerin problemi olan çatlaklar, topuk ve ayak tabanında görülür. Ayakları yıkadıktan sonra kurulamamak, yalınayak gezmek, küçük terlik giymek gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar.
Her banyodan sonra ponzo taşıyla yumuşak hareketlerle ölü deriyi temizleyin. Çatlak bölgeleri, içeriğinde E vitamini ve jojoba yağı bulunan ayak kremleriyle gün boyu sık sık kremleyin. Çatlaklarınız kaybolana dek, sürekli çorap ve kapalı ayakkabı giyin.

Nasır:
Bütün kış ayaklarımız botların, çizmelerin içinde kaldı. Üstelik küçük ve yanlış ayakkabı seçiminden dolayı ayakların bazı yerlerinde sertleşmeler oluşur. Açık ayakkabı ve terlikleri nasırlı ayaklarla giymek de hoş olmaz. Nasır size çok ağrı vermiyorsa pedikür yaptırarak bu sorundan kurtulmanız mümkün. Ancak problem yaratıyorsa siz en iyisi özel nasır bakımları yaptırın. Yazı rahat karşılayın.


Oluşmasını önlemek için:
Her banyodan sonra bolca krem sürün. Yumuşak derili ve geniş tabanlı ayakkabılar seçin. Eczanelerde satılan, küçük flaster ve solüsyonlardan yararlanın.


KALICI OJELER
Tırnaklarınızdaki ojelerin uzun süre dayanması için 3 öneri:
Doğru günü seçin
Tırnak bakımınızı yaptığınız gün oje sürmemeye özen gösterin. Özellikle tırnak etlerini ve kenarlarını temizlediğiniz gün bu işten kaçının. En iyisi oje sürme işini bir gün sonrasına bırakın.
Ojeyi doğru sürün
Öncelikle koruyucu bir baz kullanarak oje sürme işlemine başlayın. 5 dakika bekleyin. Arkasından ojeyi tek kat sürün ve ikinci katı sürdükten sonra yine 5 dakika bekleyin.
Ojeyi doğru kurutun
İyi kurumuş bir oje çok daha uzun dayanır. En son katı sürdükten sonra yaklaşık 30 dakika beklemenizde fayda var.


AYAKLARINIZI SÜSLEYİN
Bütün bakımları tamamladıktan sonra sıra geldi süslemeye. Yazın ayaklar ojesiz olmaz. Yeni sezonda ağırlıklı renkler kırmızı ve pembe tonları moda. Bir de ayak süslemeleri çok moda. Tırnak küpeleri, çıkartmalar, süsleme boyaları bunlardan sadece birkaçı.

“Frech” (Öne beyaz şerit üzerine açık renk oje) ise her zaman temiz, bakımlı, güzel ayaklar için tercih edilebilir.
Gönderen Melike zaman: 00:28 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Elleriniz Yıpranmadan Önleminizi Alın!


Elleriniz için küçük yardımcılar:

Ellerinizi ıslattıktan sonra iyice kurulayın.
El kremi ya da losyon sürün.
Ellerinizi günde iki, üç kere yumuşak sabunla yıkayıp bol suyla durulayın.
Günde bir kere parmakları, tırnakları fırçalayın.
Sert olmayan bir ponza taşı da elleriniz için yararlıdır.
Sert derileri aldığı lekeleri de çıkarır.
Haftada bir kere ellere çok yağlı kremle masaj yapın. Her parmağın ucundan başlayarak dibine kadar iyice sıvazlayın. Avuç ve el üstüne masaj yapmayı unutmayın. Bunun için en uygun zaman gece yatmadan öncedir.
Arada bir ellerinize kalın tabaka krem, vazelin sürün pamuklu eldiven takıp yatın. Uyumakta biraz zorlanabilirsiniz. Ama sabah kalktığınızda elleriniz çok bakımlı olacaktır.
El üstlerine sürülecek parafin tabakası gözenekleri açmak için çok yararlıdır.
Limon da eller için yararlıdır. Elin rengine iyi gelir.

Özel bakım gerektiren durumlar

1. Esmer lekeler: Bunlara yaşlılık lekeleri denir. Ellerde kahverengimsi lekeler oluşur. Bu lekelerin çıkmasını geciktirmek, hatta önlemek mümkündür. Bunun için filtreli güneş ilacı kullanabilirsiniz. Eldeki benekler için de pigmen renklerini açan bir krem yararlı olur. En kötü ihtimalde suda çıkmayan fondotenle kapatabilirsiniz. Bu yöntem aynı zamanda damarların gözükmesini engeller.

2. Soğuk kabarcıkları: Parmakların yeteri kadar hareket etmemesi, soğuk ve nemden yeterince korunmaması neden olur. En iyi yol, egzersiz yapmaktır. Çünkü bu egzersizler kan dolaşımını hızlandırır.

3. Sert deri ve çatlaklar: Bunlara soğuk hava, elleri fazla zorlayan işler yol açar. Çatlaklara kir dolabilir. Bu kirleri limonla çıkarabilirsiniz. Sonra da bir parça pamuk yardımıyla zeytinyağı sürün. Bir süre bekledikten sonra ellerinizi sabunlu suyla yıkayıp iyice durulayın. Tabii ki sonra krem sürmeyi unutmayın. Bunun her gün yaparsanız elleriniz düzelir.

El ve parmak egzersizleri
1. Yumruk açma: Yumruğunuzu iyice sıkın. Sonra parmaklarınızı öne doğru mümkün olduğunca açın. İki eli de aynı zamanda yapın. Bu hareketi en az 6 kere yapmalısınız.

2. Parmak ayırma: Ellerinizi avuçlarınızın yere bakacağı şekilde tam önünüze koyun. Parmaklar birbirlerine sıkaca yapışmış olsun. Sonra parmaklarınızı açabildiğiniz kadar açın.

Gönderen Melike zaman: 00:25 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
07 Eylül 2007 Cuma
Boşanmalar neden artıyor?


Son yıllarda özellikle büyük şehirlerde boşanmaların hızla artması, bireysel ve toplumsal sonuçları açısından endişe veriyor.


Boşanmaların büyük kısmında gerekçeyi "şiddetli geçimsizlik" iddiası oluşturmakla beraber bunun tanımı da çok sağlıklı yapılamıyor.
Bazen çok küçük nedenler şiddetli geçimsizlik olarak gösterilebiliyor. Boşanmaya doğru giden evliliklerde geçimsizlik her türlü sebeple ortaya çıkabiliyor.
Eşler arasında "şiddetli geçimsizliğin" ve yaşanan boşanmaların en önemli sebebini ise aslında eşlerden birinin veya her ikisinin sağlıklı bir şekilde evliliği yürüteceklerine inanmamaları ve karşılıklı güven eksikliği oluşturuyor.
Güven duygusunu etkileyen birçok sebep olabilir. Aynı hatanın söz verilmesine rağmen sürekli tekrarlanması, verilen sözlerin tutulmaması, yalan söylenmesi, sorulduğunda gerçeklerin sürekli inkâr edilmesi güven eksikliğinin başlıca sebeplerini oluşturuyor.
Aldatmanın, içki, kumar vb. bağımlılıkların, maddi sorunların, yanlış sosyal çevrelere girme gibi problemlerin boşanmaya götürmesi aslında genelde bu şekilde gelişiyor.
Gerçeği inkâr etme olmasa eşler birbirine yol yakınken, problem daha küçükken çözümde destek olabiliyor. Eşinin güvenini kaybetmek istemeyen eş de hatalarından daha kolay uzaklaşıyor.
Küçük yalanlarla bazı küçük kaçamaklar yapabileceğini (ki bu sadece karşı cinsle ilgili aldatma değil her konuda olabilir) düşünen eş ise hatalar yumağı içine girdiğinden bir süre sonra kısırdöngülerinden çıkamaz hale geliyor.
Örnek olarak eşinin hiç içki içmediğine inanan eş, bir süre sonra gerçeklerle yüzleştiğinde ciddi bir güvensizlik bunalımı yaşıyor. Kimseden borç para almadığı, aşırı harcama yapmadığını söylerken birden ortaya yüklü miktarda bir borç çıkınca inanıp güvenen eş yıkılıveriyor.
Diğeri değişmeye karar verse de kısırdöngüler çözümü zorlaştırıyor.
Sözde durmamak, çözüm için gösterilecek çabayı ertelemek, sürekli ihmalkâr davranmak güvensizliği artırmasına rağmen şartlara göre küçük de olsa çaba gösterilmesi karşılıklı güveni yeniden sağlayabiliyor.
Evlilikte problemleri çözmek için karşılıklı ihtiyaçların ifade edilip herkesin kendi yapabileceği ile ilgili iç görü kazanmış olması eşler arasında yeni bir sayfa açılmasını sağlıyor.
Kısırdöngülerin kırılmaya başlaması ile olumlu davranışların görülmesi güven duygusunu karşılıklı olarak artırıyor. Birçok evlilik mevcut şartlar değiştiği ve geliştirildiği takdirde kurtarılıp sağlıklı hale gelebiliyor, yeter ki eşler istesin ve birbirlerine gelişim için destek olsun.
Gönderen Melike zaman: 16:16 0 yorum
Etiketler: AİLE
Evlilikte Cinsel Sorunlar
Kadınlarda vaginismus, anorgazmi ; erkeklerde erken boşalma ve erektil (cinsel organda sertleşme)fonksiyon bozuklukları sayılabilir.
Bunlar yüksek olasılıkla psikolojik kökenli olup, tedavi edilebilir sorunlar arasındadır. Eğer kişilerde eşcinsel bir yönelim varsa ve buna rağmen toplumsal baskılar yüzünden evlilik yoluna gidilmişse, sorunların çözümü zorlaşmaktadır.

Toplumumuzda sıkça karşılaşılan cinsel sorunlar genellikle daha önce, hatta çocukluk döneminde yaşanan tacizlerle ilişkili olabildiği gibi, aile içinde cinsel bilgilerin ebeveyn tarafından doğru bir şekilde öğretilmeyip, kulaktan dolma yanlış bilgilerden edinilmesi, ailede karşı cins ile iletişimin katı bir şekilde sınırlandırılması ve korkutulması ile gelişebilmektedir.
Gençler bu nedenlerle genellikle evlendikleri zaman karşı cinsle ilk cinselliklerini yaşamakta, bu da aşırı heyecan, performans kaygıları ve korku ile sorunlu cinsel girişimlere yol açmaktadır.
Bazen de gençler arkadaşlarının ya da bazı akrabalarının telkini ile paralı uygunsuz cinsel ilişkilere girip, ilk deneyimlerde olumsuz yaklaşımlarla karşılaşmakta, bu durum kendi performans kaygılarını arttırmaktadır.
Bireyler cinsel açıdan sorunlar yaşıyorsa, bunların tedavilerini birlikteliklerinin erken aşamalarda yaptırmalı bugünkü işlerini yarına bırakmamalı ve eşlerini yıpratmamalıdırlar.
Cinsellik sıklığı ve şekli her iki kişinin ortak isteği doğrultusunda olmalıdır.
Cinsellik sevgi ile birleştirilmeli , mekanik bir eylemden çok, adeta bir güzel sanatlar gösterisi şekline dönüştürülmelidir.
Gönderen Melike zaman: 16:10 0 yorum
Etiketler: İLİŞKİLER
Vaginal Akıntılar

Kadınlarda vaginal akıntının anormal hal alması herhalde hayat kalitesini ve yaşama biçimini etkileyen en önemli durumlardan birisi olarak nitelenebilir.

Soru 1.Vajinal akıntının nedeni nedir? Hangi durumlarda hastalık belirtisi olabilir?
Vajina normal olarak nemli bir yapıya sahiptir.Vajina duvarlarındaki ve vajinanın içinde bulunan rahim ağzındaki bezelerden salgılanan sıvılar bu nemliliği, ıslaklığı sağlar. Normal vajinal akıntı berraktır ve sıvı yumurta akını andırır, koku yapmaz.
Bu ıslaklığın kıvamı yumurtlama dönemi sırasında (adetin başlangıcından itibaren 14. gün civarı) biraz değişir ve sıvılaşabilir. Vajinal akıntı menstrual siklusun (adet siklusunun) normal bir parçası ve kadınların alışkın olduğu bir durumdur. Vajinal akıntının miktarı, kıvamı ve diğer özellikleri değiştiğinde mutlaka hekime başvurmak gerekir.
Adet dönemine yaklaştıkça bazen vajinada bir koku olabilir ve akıntı rengi koyulaşabilir. Bu adet kanamasını oluşturan hormonların bu dönemde getirdiği etkidendir.

Tanımladığımız dışındaki bütün akıntıları muayene oluncaya kadar bir hastalık belirtisi olarak kabul etmek ve en kısa zamanda doktora başvurmak sağlığınız açısından gerekli ve önemlidir.
Rahatsız edici bir vajinal akıntıyla yaşamak kişinin hayat kalitesini düşürecektir. Cinsel yaşantınızı etkileyebilecektir. Daha da önemlisi sağlığınızı bozacak, kısırlığa veya daha kötü sonuçlara gidebilen olaylara sebep olabilecektir. (İhmal edilmiş vajinal akıntılar kısırlık, kanser gibi hastalıklara neden olabileceği gibi bu hastalıkların belirtisi de olabilir)

Soru 2. Vajinal akıntının tedavisi nasıl olur?
Akıntıların tedavisi sanıldığının aksine daha kolay ve de acısızdır.Tedavi de genel olarak vajinal tabletler, duşlar kullanılır.

Soru 3.Vajinal akıntı hangi sebeblere bağlı olarak ortaya çıkar?
A- Fizyolojik Akıntılar (Doğal Akıntılar) - Östrojen düzeyine , - Cinsel Uyarım , - Gebelik , -Spiral' e bağlı akıntılar

B- Patolojik Akıntılar ( Doğal Olmayan Akıntılar ) - Vajinal ( Vajinaya-Döl yoluna ait) - Vajinanın mantar hastalıkları - Trikomanas vajiniti (Cinsel yollada geçen parazit kökenli hastalık ) - Bakteriyel

Dr Osman Denizhan Özgün
Gönderen Melike zaman: 15:42 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Saç Mezoterapisi
Mezoterapi, cildin orta tabakasına uygulanan bir tedavi yöntemidir.
Saç mezoterapisi ise, saçın ihtiyacı olan vitaminlerin (mineral, protein vs…) saçlı deri içine çok ince iğnelerle enjekte edilmesidir. Özellikle kadınlarda cilt altından yüzeye çıkamayan saçların çıkışı sağlanır. Kişinin kendi mevcut saçları daha sağlıklı bir görünüme kavuşmuş olur.
Saçın ihtiyacına göre haftada bir veya iki seans uygulanabilmektedir. 6 ila 10 seans sonrasında saçlardaki dökülme durmuş olur.
Androjenik alopesi mezoterapinin "klasik ve iyi bilinen" bir endikasyonudur. Mezoterapi dökülmeyi iyileştirmek ve kontrol altına almak için ek bir yöntemdir. Sonuçlar yüz güldürücü ve kalıcıdır.

Mezoterapi, yararlı ürünleri doğrudan ilgili dokuların etrafına veren bir tıbbi tekniktir. Ufak dozlar halinde deri içine enjeksiyonlar yapılır. Deri içine yapılan bu enjeksiyon, hücresel metabolizmayı uyarır ve dokuları canlandırmak için uygun zemin hazırlar.

Kullanılan Ürünler:
Çok sayıda ürün mevcuttur ancak bunların hepsi bir arada kullanılamazlar.

Lokal anestezik ilaçlar: Prokain, lidokain, mezokain .
Damar genişleticiler: Buflomedil, peridil heparin.
Hücresel etkililer: ADN Ötofikler: silisyum ,salisilat.
Oligoelementler: Zn, selenyum, Cu, Co, vb.
Vitaminler: Vit H, B5 ve diğerleri.

Seansların şekli ve sıklığı :
Seansların şekli ve sıklığı cildin yapısına, kişinin yaşına, saç dökülmesinin derecesine bağlı olmakla birlikte, mezoterapinin genel prensibine uyulmalıdır; "Az, seyrek ve en uygun yere". İlk ay 3 veya 4 seans, ikinci ay 15 günde 1 seans, üçüncü ay 15 günde 1 seans, ayda 1 seans idame tedavi ile paket programlar kişiye özel hazırlanmaktadır.

SONUÇ; Mezoterapi bu endikasyonda her zaman kullanılması gereken etkili bir yöntemdir. Önerilen tüm tedavilerden daha etkilidir. Sahıslar ne kadar genç ise sonuçlar o kadar başarılı olmaktadır. Erkeklerde minoksidil, kadinlarda hormon tedavisinin ek olarak yapılması unutulmamalıdır. Anksiyete veya distoni mezoterapisi de tedaviye gereken vakalarda eklenmelidir.
Gönderen Melike zaman: 15:39 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Sağlıkla Parlayan Saçlar


Genel bir kural olarak şampuanınız ne kadar saf ise saçınızı o kadar iyi temizleyecektir. Bu sebeple hacimlendirici, renk koruyucu, kremli gibi farklı özelliklere sahip ürünlerden olabildiğince kaçının. o Saçınızı şampuanladıktan sonra krem kullanıyorsanız sadece uçlara sürmekle yetinin.
Saçınızı henüz ıslakken taramaya kalkışmayın. Saçınızı geniş aralıklı dişlere sahip plastik veya ahşap bir tarakla ve iyice kuruduktan sonra tarayın.


Saçınızı yanmaktan korumak için kurutma makinasının ısı derecesini düşürün ve kurutma mesafenizi uzatın.


Saç şekillendirici ürünler ne kadar incelip yumuşarsa saç tarafindan o kadar kolay emilir. Avuç içinize aldığınız ürünü ellerinizi birbirine sürterek yumuşatın. Ürün kremsi bir yapıya kavuştuktan sonra uygulamanız çok daha başarılı olacaktır.


Sprey veya köpük gibi şekillendirici ürünleri saçtan tamamen arındırmak için tüm saçı yıkamanıza gerek yok. Kullanacağınız ürünleri su bazlılar arasından seçerseniz düzeltmek istediğiniz bölgeyi hafifçe ıslatiğınızda ürün yumuşar.

Silikon bazlı ürünleri fazla kullanırsanız saçın kalıp gibi durmasına sebep olursunuz. Bunun önüne geçmek için saça sürdüğünüz şekillendirici maddenin üzerine bir miktar saç spreyi sıkın ve uzun uzun tarayın.

Alnınızda saç dibinden çıkan yeni saç tellerinin kötü bir görüntü sergilemesini engellemek için kaş fırçasına saç spreyi sıkarak bunları yana doğru tarayın.
Saçınızı kuruttuktan sonra elektriklenmesini engellemek için bir fırçanın üzerine saç spreyi sıkarak saçınızı bu fırçayla tarayın.
www. frm47.com

Düz saçlıysanız en büyük sorununuz sabahları hacim verdiğiniz saçınızın gün içinde sönükleşip düşmesidir. Oysa kuruturken saç diplerinizi ters yönde fönleyip spreyle görüntüyü sabitlerseniz bu sorunlardan kurtulursunuz.

Bebe pudrası saçınızdaki yağı emecektir. Acil bir durumda saçınızı yıkayacak vaktiniz yoksa bir firçanın üzerine pudra serperek saçınızı hızla tarayın. Diplerden başlayarak tarayacağınız saçı parmaklannızla iyice silkeleyin ve fazlalıkların dökülmesini sağlayın.


Saçınızı evde kendiniz boyayacaksanız anlınızdaki saç hattına ince bir çizgi halinde vazelin sürün. Bu uygulama sayesinde boya alnınıza aksa bile cilde nüfuz etmeyecektir.
Gönderen Melike zaman: 15:36 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Doğum Kontrol Yöntemleri
Rahim İçi Araç ( Spiral )
Günümüzde plastikten yapılmış, bakır ilaveli rahim içi araçlar en ideal olan ve en çok kullanılanlardır. Bunların dışında aktif vaginal enfeksiyonu olanlara uygulanmaması gereken progesteron hormonu ilaveli rahim içi araçlar da vardır. Adet kanamasının hemen sonrasında veya kadın gebe olmadığından kesin eminse herhangi bir günde doktor tarafından rahime uygulanır.İdeal koruyuculuk süresi, bakırlı olanlarda beş yıl, hormonlu olanlarda bir yıl olan rahim içi araç kullanan kadınların mutlaka yıllık doktor muayenesinden geçiyor olması gerekir. Hiç doğurmamış olanlar ve çok eşliler için fazla önerilmeyen rahim içi araca bağlı olarak kadınlarda;
1. Aşırı adet kanamaları
2. Ara kanamalar
3. Kasık ağrıları görülebilir.
4. Progesteron hormonu içeren rahim içi araçların, standart olanlara üstünlüğü kanama problemlerine yol açmamasıdır.

Kombine Doğum Kontrol Hapları
Günümüzde gelişmiş ülkelerde en sık kullanılan, östrojen ve progestoron hormonu içeren, etkin ve güvenilir yöntem olan doğum kontrol hapları seçilmeden önce kadın genel bir jinekolojik değerlendirmeden geçmeli, PAP smear'i yapılmalı ve uygun ilaç doktor tarafından önerilmelidir. Hapa adetin ilk günü başlanır ve 21 gün süreyle ara vermeden günde bir tablet alınır, 7 günlük arayı takiben tekrar hapa başlanır. Kadın ara verdiği 7 günlük dönemde adet görür. Kadın ilacı korunmayı düşündüğü süre boyunca 21 gün ilaç, 7 gün ara şeklinde kullanır. İlaç kullanılırken en önemli olay günlük tabletleri unutmamaktır çünkü unutulduğunda koruyuculuk etkinliği azalır. İlaç bırakıldıktan kısa bir süre sonra kadın ilaç öncesi doğurganlık kapasitesine ulaşır. Sigara içen 35 yaş üstü kadınların kullanması pek tavsiye edilmez.

Hormon Enjeksiyonları
Aylık ve üç aylık enjeksiyon olarak uygulanır. Aylık iğneler 28 günde bir uygulanır ve östrojen ve progesteron hormonu içerir. İlaç kullanımının ilk aylarında düzensiz kanamalarla karşılaşılabilinir. Etkileri kombine doğum kontrol haplarına benzer, günlük hap alımını unutabilecek olanlara önerilir. Üç aylık iğneler sırf progesteron hormonu içerir. Kullanımları esnasında adet düzensizlikleri ve tamamen adetten kesilme gibi şikayetler görülebilir. Bu ilaç daha çok emziren anneler için uygun bir seçenektir. Her iki ilaç da bırakıldıktan kısa bir süre sonra kadın normal doğurganlık kapasitesine ulaşır.

Norplantlar ( Hormon İmplantları )
Lokal anasteziyle kolun iç yüzüne yerlştirilen ve prgesteron hormonu salan kapsüllerdir. Ara kanamaları ve adetten tamamen kesilme görülebilir. Etkinlik süreleri beş yıldır. Çıkartılmaları için de cerrahi müdahale gereklidir.

Cerrahi Sterlizasyon (Ameliyatla Kısırlaştırma)
Cerrahi kısırlaştırma hem erkek, hem de kadın için uygulanan ancak geri dönüşümsüz olarak kabul edilmesi gereken bir yöntemdir. Çocuk sayısını tamamlamış olan ve ileriki hayatında kesinlikle çocuk düşünmeyen kişiler için uygun olan bir yöntemdir. Kadınlar için uygulanan yöntem tubal sterlizasyon (tüplerin bağlanması), erkekler için ise vasektomi (üreme kanalının bağlanması) ‘dır.
Prezervatif
Erkekler için, günümüzde mevcut tek geri dönüşümü mümkün olan yöntem. Doğum kontroluna ilave olarak cinsel yolla bulaşan hastalıklardan koruyucu etkisi de vardır. Her ilişki sonrasında prezervatifin yırtık yönünden kontrol edilmesi önemlidir.

Persona digital kontrol
Bilinen tüm doğum kontrol yöntemlerinde vücuda yerleştirilen bir araçtan, ilaçtan, cerrahi müdahalelerden bahsettik. Persona, vücuda içeriden veya dışarıdan bir ilaç alınmadan ya da herhangi bir madde kullanılmadan çözüm sunan ve bu özelliği ile “dünyanın en doğal doğum kontrol yöntemi” olarak tanımlanan doğum kontrol yöntemidir. Prezervatif, rahimiçi araç ve doğum kontrol haplarını kullanmadan sadece stick’lerinin üzerinde idrar testi yaparak sonuca ulaşır.
Normal Laboratuarların yaptığı doğum kontrol için çok önemli olan iki hormonu ( LH ve Östrojen) günlük idrar testleri ile ölçebilen Persona, laboratuarda yapılan testlerle % 99,7 oranında benzeşir. Tehlikeli gündeyseniz kırmızı, serbest gündeyseniz yeşil ışık yakarak şüpheye yer bırakmadan “konforlu bir cinsel hayat” olanağı sağlar. 35 yaş üzeri ve sigara kullanan kadınların doğum kontrol haplarını kullanmaları sakıncalı. Bu noktada da persona önemli bir yer teşkil ediyor.
Gönderen Melike zaman: 15:34 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ
Varikosel
Varikosel testislerdeki kanı boşaltan venlerin (toplardamar) genişleyip varisleşmesidir.

Toplardamarların iç yüzeyinde kan dolaşımını düzenleyen kapakçıklar işlevlerini yitirmiştir ve kanı boşaltamamaktadır. Testisten çıkan toplar damarların aşırı ve anormal olarak genişlemiş olması, testiste ısı etkisi ve beslenme bozukluğu sonucu sperm üreten hücreleri toksik bazı maddelerle karşı karşıya bırakır. Bu durum maddeler testis içinde etki yarattığı için sperm oluşumunu kötü etkiler. Testislerin sonografik muayenesi ve damarsal araştırılması gerekir. Böyle bir durum cerrahi müdahale ile düzeltilir.

Puberte sonrası erkeklerin yaklaşık % 10-20 sinde görülür. Kısırlık (infertilite) şikayeti olan erkeklerin ise yaklaşık %40 ında varikosel mevcuttur. Sekonder infertilite şikayeti olan erkeklerde ( önceden en az bir çocuğu olan ancak şimdi kısırlık şikayeti çeken) ise bu oran % 80 lerin üzerine çıkmaktadır. Varikosel her iki testiste de görülebilir. Ancak anatomik komşulukları dolayısı ile sol testiste görülme oranı % 85, sağ testiste görülme oranı ise % 15 civarındadır. Bir taraftaki varikosel genellikle diğer testisi de etkilemektedir.

Varikosel çoğu zaman hiçbir belirti vermez. Ancak bazen aşağıdaki belirtiler görülebilir: Testislerde ağrı
Testislerde küçülme
Testislerde dolgunluk hissi
İnfertilite (kısırlık)
Gözle görülebilen genişlemiş damarlar
Ele gelen genişlemiş damarlar

Varikoselin neden kısırlığa sebep olduğu konusunda henüz kesin bir bilgi yoktur. Ancak genişleyen damarların testislerde sebep olduğu ısı artışının sperm üretimini olumsuz etkilediği, genişleyen damarlarda biriken kanda anormal konsantrasyonlara ulaşan böbreküstü bezi ve renal ürünlerin sperm oluşumunu olumsuz etkilediği, yine bazı metabolik ürünlerin artması ve oksijenlenmenin azalmasının sperm üretimini olumsuz etkilediği gibi birtakım teoriler mevcuttur.

Bazen hastalar testislerinde gördükleri veya ayakta iken ellerine gelen genişlemiş damarlar sebebi ile doktora gelirler. Doktor tarafından yapılacak elle muayene ile genellikle tanı konur. Bazen ultrasonografi / Doppler gerekebilir. Bütün varikoselli hastalara 4 günlük cinsel perhizden sonra sperm tahlili (spermiogram) yapılıp sperm sayısı, hareketliliği ve şekilleri araştırılmalıdır. Hastaların yaklaşık %70 inde sperm yoğunluğu ve hareketliliği azalmış, şekilleri bozulmuştur. Bu hastalarda yüksek oranda kısırlık görülür.Kısırlık şikayeti olan varikoselli erkeklerde, çok yoğun ağrı şikayeti olanlarda ve testislerinden biri diğerine göre anlamlı küçülme göstermiş varikoselli erkeklerde cerrahi tedavi önerilir. Tedaviye geçmek için varikoselin mutlaka sperm değerlerini bozmuş olması gerekir. Yani spermi normal ise tedavi edilmeyebilir. Evli olmayan erkeklerde de varikosel bulunmuş ve sperminde bozulma başlamış ise tedavi yapılmalıdır. Eğer erkek adolesan çağda, yani henüz ergenliğe gelmemiş ise ve sperm veremiyorsa bu durumda testiste küçülme olup olmadığına bakılır. O taraf testisi %10’dan fazla volüm kaybetmiş ise yine ameliyat endikasyonu vardır.

Testislerinde ağrı olan ve muayene ile varikosel saptanan erkeklerde bu ağrının mutlaka varikoselden kaynaklanıyor olması gerekmez. Önce diğer nedenler araştırılmalı ve semptomatik tedavi yapılmalı, ondan sonra varikoselin tedavisine geçilmelidir.

VARİKOSELİN TEDAVİSİ AMELİYATTIR
Ameliyat sırasında mikroskop kullanılması önerilmektedir. Ameliyatı kasık bölgesinden yapılan küçük bir kesi ile gerçekleşir. Testisi drene eden venler bağlanır. Basit bir ameliyattır ve genellikle hastane de yatmayı gerektirmez. Varikosel ameliyatının başarı şansı değişiktir. Mikroskobik yapılan ameliyatların başarı şansı diğerlerine oranla çok daha yüksektir. Yaklaşık 30-60 dk. sürer. Bu sırada testisle ilgili diğer oluşumların zarar görmemesine özen gösterilmelidir. Varikosel ameliyatı dikkatli yapılmaz ise hidrosel (testis çevresinde sıvı birikimi), atrofi gibi komplikasyonlar görülebilir.
Ama son yıllarda, ameliyat tekniğinde elde edilen ilerlemeler sayesinde bu komplikasyonlara hemen hemen hiç rastlanılmamaktadır. Bunda cerrahın deneyimi önemlidir. Ameliyat olacak kişilerin bunu iyi bilmesi ve ameliyatı yapacak doktordan da bu konuda bilgi alması gerekir. Ameliyattan 3 ay sonra sperm üretiminde düzelme görülmeye başlar.
Sperm tetkiki ameliyattan sonraki 3-6. ayda yapılmalıdır. Sperm üretimindeki düzelme ameliyat olan hastaların %50-80 inde görülür. Gebelik üzerindeki etkisi de yüzde 20-69 civarında artmaktadır. Azoospermi olgularında da varikosel ameliyatı yapılması önerilirse de, başarısının daha düşük olacağı önceden belirtilmelidir.

Tüp bebek uygulaması yapılacak erkeklerde de varikosel ameliyatı yapıldıktan sonra tüp bebeğe geçilmesi başarıyı artırabilir. Ameliyat edilen hastaların bir kısmında sperm değerleri biraz daha yükselerek mikroenjeksiyon (ICSI) yerine aşılama (IUI) uygulamasına geçilebilir, hatta doğal yolla gebe kalma şansı da elde edilebilir. Spontan gebelik sağlanamayan hastalarda sperm sayısı, motilite veya sperm morfolojisindeki iyileşme ile yardımcı üreme tekniklerinin başarısı artmaktadır.

Gönderen Melike zaman: 15:33 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Bıldırcın Yumurtası

Tavuk yumurtasına nazaran 5 kat daha fazla fosfor, 8 kat demir, 9 kat protein içeren bıldırcın yumurtasının süt ve balla karıştırıldığında astım, öksürük ve alerjiye çok iyi geldiği bildirildi.
Anadolu Üniversitesi Sağlık Kulubü'nün internet sitesinde yer alan makalade, öksürük rahatsızlığı yaşayan bir doktor başından geçen ilginç olayları anlattı. Operatör Doktor Aytekin Ertuğrul, 6 ay boyunca yaşadığı öksürük rahatsızlığı için uzmanlara gittiğini, ilaç kullandığını ve iyileşemediğini anlattı. Bir arkadaşının tavsiyesi ile bıldırcın yumurtasını sütle birlikte kullanarak içtiğini anlatan Ertuğrul, bunun çok faydasını gördüğünü söyledi.

Doktor Aytekin Ertuğrul, Avrupa'da astım, öksürük ve alerji gibi rahatsızlıkların bıldırcın yumurtası yardımı ile tedavi edildiğini öne sürerek, "Gramajca 5 bıldırcın yumurtası, bir tavuk yumurtasına tekabül etmektedir. Bıldırcın yumurtası 5 kat fazla fosfor, 8 kat fazla demir, 6 kat fazla B1, 15 kat fazla B2 vitamini, 9 kat fazla protein ihtiva ediyor. Güç ve zindelik vermesi, solunum, alerjik astım sorunları için tabii bir antibiyotik olması, lezzeti, salataların, mezelerin süsü, çocuklar için eğlenceli bir vitamin hapı olması ürünün en bilinen özellikleridir. Tavuk yumurtası ile yapılan her şey ve pişirme biçimi bıldırcın yumurtası ile aynen yapılabilir" dedi.

Aytekin Ertuğrul, bıldırcın yumurtasının nasıl kullanılacağını da şöyle anlattı:

"Bir adet bıldırcın yumurtasını bir bardağın içine kırıyorsunuz. Bir kaşık balla karıştırıyorsunuz. Çalkalıyorsunuz. Bir bardak süte tamamlıyorsunuz. Süt oda sıcaklığında veya buzdolabından çıkarıldıktan 10 dakika sonra içilecek. 15 gün süreyle sabahları aç karnına bu kürü yapıyorsunuz. Öksürük kalmıyor, alerjik şikayet kalmıyor. Siz de iyileşme sevincini yaşıyorsunuz. İdame dozu (tedavisi) olarak ayda 5-10 adet yumurta içmeye devam. En az 3 ay."

Gönderen Melike zaman: 15:23 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ
Mantar Hastalıklarından Korunma Yolları

Mantarlar, tıpkı bakteriler gibi normal koşullarda da vücutta bulunabilen mikroorganizmalardır. Havadan, topraktan, hayvanlardan ve diğer insanlardan bulaşabilir. Sıcak, nemli ve hava almayan ortamlarda kolay çoğalırlar.
Ortak kullanılan yerler ve eşyalar mantarın yayılmasına sebep olabilir. Vücudunuzda küçük, kepekli, beyaz, açık sarımsı, kahverengi ve koyu renkli lekeler, halk arasında ‘samyeli’ de denilen bir mantar hastalığı olabilir.
Tırnakta renk ve şekil değişikliği, kalınlaşma, tırnak mantarı belirtilerindendir. Tırnak mantarı en sık ayak baş parmağında ve erişkinlerde görülür. Genellikle ayak parmak aralarında kaşıntı, pullanma gibi belirtilerle seyreden ayak mantarlarını takiben gelişir.

Mantar hastalıkları, havuz, hamam, spor salonları, duş gibi mekanlardan ve ortak kullanılan havlu, terlik gibi eşyalardan kolaylıkla bulaşabilir. Farklı mantar tipleri farklı organ ve dokularda mantar enfeksiyonu oluşturabilir.

Mantardan korunmak için;
Ayaklarınızı her gün yıkayın.
Özellikle ayak parmak araları olmak üzere, ayaklarınızı tamamen kurulayın.
Yazın dar ve kapalı ayakkabı giymekten kaçının.
Pamuklu çoraplar giyin ve hergün çoraplarınızı değiştirin. Sentetik materyelllerden yapılmış çorapları giymeyin.
Mümkünse evde ayaklarınız açık olsun.
Başkasının havlu ve terliğini kullanmayın.
Tırnaklarınızı kısa tutun. Tırnaklarınızı deterjan ve kimyasal maddelerden koruyun.

Tedavi;
Mantar enfeksiyonunun yeri ve şiddetine göre değişir. Doktor kontrolünde yapılmalıdır. Ağızdan alınan veya hastalıklı bölgeye sürülen ilaçlar kullanılabilir.
İlaç kullanım süresini doktorunuz belirleyecektir. Eksik tedaviler mantarın kısa sürede tekrarlamasına yol açar. Tedavi sonrasında da mutlaka korunma önlemlerine dikkat etmeniz gerekir.

Dr.Canan SAVAŞ Cilt Hastalıkları Uzmanı

Gönderen Melike zaman: 15:05 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Yoga


Yoganın başlangıç tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişi olduğu sanılmaktadır.
Bunun en güzel kanıtı yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan, 3000 yıl öncesine ait üzerinde yoga yapan insan figürleri olan kalıntılardır.
Bundan binlerce yıl önce Hindistan'da ortaya çıkmış bir yaşam şekli olan yoga hakkında bilgisi olmayan kişiler yogayı Hindu dininin bir parçası gibi görür ve bundan dolayı sıcak bakmazlar. Fakat yoga bir din değil, hatta bilinen tüm dinlerden önce ortaya çıkan bir felsefedir.
Yoga yapan kişiye yogi denir. Kelime anlamı bütünleştirmek, birleştirmek olan yoganın amacı zihinsel, ruhsal ve fiziksel anlamda bütünlük, uyum ve denge sağlanmasıdır.
Yoga kişinin dış dünyası ve evren ile uyumlu olabilmesi için öncelikle kendisi ile uyumlu ve barışık olması gerektiği prensibine dayanır. Yoga iç dünyamız ve bedenimiz arasında bir denge sağlarken,aynı zamanda Tanrı ve yaratılış bilincine de ulaşmayı hedefler. Fakat yoga yapan ya da yapmak isteyen kişilerin mutlaka böyle çok derin amaçlarının olması gerekmez. Dileyen bir kişi fiziksel bir acıdan ya da zihinsel bir problemden kurtulmak için yoga yapabilir. Ya da dileyen kişi dünya nimetlerinden en iyi şekilde yararlanabileceği stratejiyi geliştirmek için de yoga yapabilir.
Yoga zihni, bedeni ve ruhu arındıran, eğiten, huzur veren kişinin kendisini ve potansiyelini tanımasını sağlayan, kişisel gelişim metodudur. M.Ö 2500 yıllarına ait kutsal yazıtlar olan vedalarda yoga felsefesinin temelinin, evrenin yaratıcısı olan Brahman'ın tek mutlak gerçek ve bilinç olduğu prensibine dayandığı görülmektedir. Yoga kişiye kendi bedenini ve benliğini tanımasını ve dengede tutmasını öğretir. Bu sayede kişi tüm evren ve dış dünya ile büyük bir uyum ve huzur içinde yaşar, canlı cansız her şeye derin bir ilgi ve sevgi duyar, son derece barışcıl ve hoşgörülü olabilir, gereksiz acı, sıkıntı ve stres faktörlerinin benliğine ve bedenine zarar vermesine izin vermez, problemlerin çözümüne bilgece yaklaşır, rahatsız edici düşünce ve korkulardan arınmış duru bir zihin ile konsantrasyon yeteneğini geliştirir ve hedeflerine, amaçlarına kolayca ulaşabilir.
Yoga aynı zamanda insana zihinsel, fiziksel, ruhsal disiplin yolu ile mutlu ve pozitif olabilmeyi ve evrenin bir parçası olduğunu öğretir.
Yoga bir yogi rehberliğinde uzun süreli eğitim gerektiren bir felsefedir ve genelde 8 basamaktan oluştuğu belirtilir.
1) Yama: Kişinin nefsine hakim olmasını ve ahlaki kuralları öğretir.
2) Niyama: Öz disiplini, otokontrolü, azimli ve çalışkan olmayı öğretir.
3) Asana: Çeşitli pozisyonlarsa vücut egzersizleri ile bedeni eğitimini içerir.
4) Pranayama: Doğru nefes alıp-verme tekniklerini öğretir.
5) Patyahara: Duygularımızı kontrol etmeyi öğretir (Öfke, kıskançlık, korku gibi).
6) Dharana: Konsantrasyon gücümüzü arttırmayı öğretir
7) Dhayana: Meditasyon aşamasıdır
8) Samadhi: Meditasyon ile ulaşılacak son nokta olup, beden ve duyular dinlenirken, aklın ve ruhun uyanık olma halidir.
Çeşitli yoga türleri olmakla beraber hemen hemen hepsinin temelde amacı aynıdır.
Karma Yoga: Dışa dönük kişilerin tercih ettiği, karşılık beklemeksizin vermeyi, iyilik yapmayı hedefleyen ve kalbi arıtan bir yogadır.
Bhakti Yoga: Dua ve ibadet yolu ile Allah'a yaklaşmayı amaçlayan ve bir çeşit yaratılanı sev yaratandan ötürü mantığını destekleyen ve güçlendiren bir yogadır.
Inana Yoga: Bu diğer yoga türlerini tamamladıktan sonra uygulanabilecek oldukça zor bir yogadır. Zihin ve beden gücü ve uyum gerektirir. Akıl ve irade ön plandadır ve kişinin kendi iç dünyasına dönmesine yardımcı olur.
Hatha Yoga: En çok uygulanan yoga türüdür. Duruş, nefes alma teknikleri, gevşeme ve konsantrasyon gücüne dayalıdır. Dolaşım, duruş ve sindirim bozuklukları, strese bağlı rahatsızlıklar, bel sırt ve eklem ağrıları, uykusuzluk gibi problemlerin üstesinden gelmeyi kolaylaştırmaktadır. Kişinin çok daha mutlu, duyarlı ve huzurlu olmasını sağlar.
Raja Yoga: Hatha yogadan sonraki aşamadır, kişinin ruhunu tanımasını ve onu zihni ve bedeni üzerinde hakim kılmasını amaçlar.

Bu yazı bir çeviri ve derlemedir.
LAVINIA / Etiler(0212) 284 83 24 ve 269 28 41
www.lavinia.com.tr
Gönderen Melike zaman: 15:02 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Akupunktur
Klasik Çin tıbbında insan yaşayan evrenin bir parçası olarak kabul edilir ve herşeyin içinde varolan evrensel gücün insanın da içinde bulunduğuna inanılır. “Chi” adı verilen bu enerji insan vücudunda “meridyen” denilen kanallarda dolaşır.
Akupunktur yöntemi ile bu kanallarda meydana gelen enerji dolaşım engelini ortadan kaldırarak dengeyi sağlamak ve bu şekilde hastalığı önlemek amaçlanır.

İnsan vücudunun kendi kendini onarım gücü çok yüksektir. Vücudumuzda bu gücü harekete geçiren belli uyarı noktaları vardır ki, bunlara “akupunktur noktaları” denir. Bu noktalar uyarılarak vücudumuzdaki enerji dolaşımı normale döndürülür ve hastalık hali ortadan kaldırılır. Böylece organizma ilaç tedavisine gerek kalmadan, kendi olanaklarıyla hastalığın ortadan kalkmasını sağlar. Hastalığın belirtilerine değil, nedenine yönelik bir tedavi metodudur.

Hipokrat, canlıların kendi kendilerine iyi olma kudretlerinden ve iç hekimden bahseder. Paracelcus, “Hiçbir hayat sadece dış hekimin çabalarıyla varolamaz; dış hekim, iç hekime yardımcı olabilir.” der.
Akupunktur organizmanın kendi kendini tedavi ettiği bir metottur ve en önemli özelliği yan etkisinin olmamasıdır. Bu tedavi metodunu üç ana başlık altında toplayabiliriz:

Çeşitli hastalıkların tedavisi
Analjezi-anestezi
Alışkanlık tedavisi

Özellikle Uzakdoğu ülkelerinde kullanılan ilaçsız tedavi yöntemi akupunktur, Türkiye’de de hızla yaygınlaşmaktadır.
Üniversitelerde ders olarak okutulan akupunktur, alternatif tıp olarak değerlendirilmemelidir; binlerce yıllık geçmişiyle akupunktur tıbbın kendisidir.

Gönderen Melike zaman: 14:55 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER
Reiki


Eski Hint terapisine göre doğru renkte giysiler giymek ve doğru renkte aksesuvarlar kullanmak kendinizi iyi hissetmenizi sağlıyor.
Hatta, hayatınızın fırsatını bile bu şekilde yakalayabilirsiniz.
Biraz şansa mı ihtiyacınız var?
Bunu kırmızı bir kazak giyerek, bir portakal yiyerek ya da elmas bir yüzük takarak sağlayabilirsiniz.
Hint geleneğine göre hayatınızda şans yaratmak ve aynı anda mutlulukla sağlığı teşvik etmek çevrenizde hangi rengin hakim olması gerektiğini bulmanıza bağlı.
"Bir insanın kendini iyi hissetmesi chakra'larına (insan vücudundaki yedi ana nokta) veya vücut ve buna bağlı fizik enerjisine bağlıdır" diye açıklıyor The Indian Luck Book (Hint Şans Kitabı)'nın yazarı Monisha Bharadvvaj.
"Her chakra negatif ya da pozitif titreşimleri çeker ve özel bir renge bağlıdır. Bu rengi giymek sizin daha dengeli, mutlu, kontrollü olmanıza yardımcı olur ve buna bağlı olarak dışarıdan aldığınız tepkileri de etkiler. "
Kıymetli taşların gücü de aynı şekilde işler. "Kıymetli taşlar chakra'lar üzerinde etkisi olan elektromanyetik enerji yayar," diyor Monisha.
"Renklerine ve etkilenen chakra'ya göre kıymetli taşlar canlılığı arttırabilir, olumsuz etkileri önler, sağlığı korur, kazaları önlemek için gerekli enerjiyi verir ve gelişmeyi hızlandırır."
Öyleyse kullandığımız renklere dikkat edelim. İyi şanslar...Giydiğiniz Renkler Chakra'larınızı, Mutluluğunuzu ve Ruh Halinizi Etkiliyor.


KIRMIZI
Omurganın dibinde yer alan Muladhara ya da diğer adıyla temel chakra kırmızı enerjiyi emer; cinselliği ve uzun yaşamayı etkiler. Kırmızı canlılık ve coşkunluk hali bulaştırır. İlişkilerde yakınlığı ve şehveti arttırır.
Ne zaman giymelisiniz? İş yerinde fikirler sunmaya ihtiyaç duyduğunuz ya da dinamik gözükmek istediğiniz zaman.
Eğer kendinizi gergin hissediyorsanız asla bu renge dokunmayın; bu sadece sizi daha kötü yapacaktır.
Ne yemelisiniz? Domates, çilek, turp ve fasulye sıcak tutar ve uyarır. Ama kırmızı besinlerin aşın tüketimi sinirliliğe ve aşırı harekete neden olabilir.
TURUNCU
Svadhishtana ya da kuyruksokumu chakra'sı turuncu enerjiyi emer; idrar sistemine, cinselliğe ve üremeye bağlıdır. Turuncu neşenin ve eğlencenin rengidir.
Ne zaman giymelisiniz?
Turuncu yaşama zevkini, aşkı ve kişisel motivasyonu artırır. Sorunlarınızı çözmeniz zor gözüküyorsa turuncudan kaçının.
Ne yemelisiniz? Yumurta sarısı, havuç biber, balkabağı ve portakal hava kirliliğine ve güneş yanığına karşı korur.
SARI
Manipura ya da karın boşluğu chakra'sı sarı enerjiyi emer; metabolizmayı, huzursuzluğu, uykuyu ve sindirimi kontrol eder. Sarı kişinin kendini ifade etme rengidir; sarıdan kaçınmak başarısızlık korkusunu işaret eder.
Ne zaman giymelisiniz?
Sarı, tartışmalar sırasında adil davranmanıza yardım eder. Eğer birine onu sevdiğinizi ama bunu kelimelere dökemediğinizi söylemek istiyorsanız sarı giyin. İşte kendine güvenen biri olarak görünmek istiyorsanız siyah bir giysiyi sarı bir aksesuvarla tamamlayın. Sarı iletişimi kolaylaştırdığı için yazarlar ve medyada çalışan insanlar için çok uygundur. Eğer eleştiriden korkan biriyseniz sarı kesinlikle sizin renginiz değil.
Ne yemelisiniz?
Limon, ananas, mısır ve sarı mercimek uyum sağlamaya yardımcı olur.
YEŞİL
Anahata ya da kalp chakrası yeşil enerjiyi emer dolaşımı, kalbi ve heyecanları yönetir. Sık sık yeşil giymek aşkta takıntılı olma eğilimini ortaya koyar.
Ne zaman giymelisiniz?
Sabırlı ve yardımsever olmaya ihtiyaç duyduğunuz her an. Yeşil verimlilik, cömertlik ve denge ile bağlantılı olan renktir. Yine de sık sık yeşil giymek dalgınlık eğilimi göstermenize neden olabilir. Duygularınızı ifade etmek istediğiniz zaman yeşile, kendini ifade etme rengi olan sarı bir dokunuş ekleyin. İş hayatında yeşil, mantıklı kararlar almanıza yardımcı olacaktır. Çocuklar yeşili severler, onlarla çalışan kişiler için yeşil ideal bir renktir.
Ne yemelisiniz?
Üzüm, bezelye ve fasulye gibi yeşil besinler sakinleştirici ve stresten arındırıcı bir etkiye sahiptir.
MAVİ
Visshuddha ya da boğaz chakrası mavi enerjiyi emer; yaratma gücünü, solunum sistemini ve boğazı yönetir. Mavi rahatlamaya yardım eder, evde ve aşkta huzuru sağlar. Eğer kendinizi üzgün hissediyorsanız maviden kaçının.
Ne zaman giymelisiniz?
Açık mavi kendinizi baskı altında hissettiğiniz zaman rahatlamanıza ve işte sorumluluklarınızın farkına vararak davranmanıza yardımcı olur. Turkuvaz mantıklı düşünmenize ve kendinizi açıkça ifade etmenizde etkendir. Koyu mavi karar vermeyi kolaylaştırır.
Ne yemelisiniz? Mavi besinler sakin uyumanızı sağlar. Erik yatıştırıcı ve antiseptik etkiye sahiptir.
MORA
jna ya da kaş chakrası mor enerjiyi emer; olan bitenin farkında olma gücünü ve sezgileri yönetir. Mor iç huzuru sağlar ama aşırı duyarlılığa neden olabilir.
Ne zaman giymelisiniz?
Mor ciddi aile meselelerinin çözümünde yararlı olur. Huzur verir, işte saygı kazandırır ve ilişkilerdeki huzursuzlukları çözer. Lila ise rahatlamaya yardımcı olur.
Ne yemelisiniz?
Mor besinler yatıştırıcıdır ve bakterilere karşı korur. Üzüm, patlıcan, soğan ve lahana besleyici ve dengeleyicidir.
Gönderen Melike zaman: 14:31 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER
Aromaterapi


Aromalı kokan bitkilerin kulanımı çok eskilere dayanır. Kurutulmuş çiçek, odun, reçine, meyve veya kabukların yakılarak tütsülenmesi ile hastalar tedavide, temizlikte veya bazı ilkel kabilelerde batıl inançların tapınmalarında kulanılmıştır.


Çiçekler ezildikten sonra sabun, kozmetik madde yapımında ve tedavi maksadıyla kulanılmıştır. Bitkilerin çiçek, kök, gövde, reçine veya kabuklarından özel metotlarla damıtılarak esanslar eldeedilmiştir.


Tarihte ilk defa su buharı ile damıtmayı (destilasyon) İbn-i Sina MS: 1000 yılında gerçekleştirmiştir. Büyük bir Türk alimi olan İbn-i Sina batılılar tarafından ya iranlı veya arap olark bilinmeke, fakat asla Türk olduğından baksedilmemektedir.


Arkolojik kayılardan destilasyonun MÖ: 3000 yıllarında şimdiki pakistanda kulanıldığı bilinmektedir. Sedir, tarçın ve çam terpeninin MÖ:1400'lü yıllarda Mısırda subuharı ile damıtılarak ve hatta eteryağı sabityağ içinde çözerek, bundan fitil, krem, yakı, ve tozlar imaletikleri tesbitedilmiştir. Filistin, Sümer, Asur, Rom, eski Hint ve eski Çinlerinde bitki esanslarını kulandıkları bilinmektedir.




İmal (üretme) metotları:
Eter yağına yağdenmeine rağmen dier yağlara benzemez. Örnerğin ayçiçekyağı, zeytin yağı veya bademyağı gib yağlar sabit yağlardır. Oysa eter yağı yüksek kaliteli ucucu yağlardır. Eter yağı suda çözülmez veya çok kötü karışırken sabit yağlar ve alkolle çok güzel karışır.Eter yağı aromalı bitkilerin genelikle beli bölgelerinde: yaprak, çiçek, kabuk, gövde, kök veya reçinesinde yoğunlaşırlar. Bazı bitkilerden ise aynı anda daha fazla ve farklı eter yağı eldedilebilir. Örneğin portakalın çiçek, yaprak ve meyve kabuğundan üç farklı eter yağı kazanılır.
Destilasyon:
Destilasyon ok yaygın olarak kulanılan bir metotdur. İnce kıyılan aromalı bitki drogu içi damıtılmış sula dolu olan destilasyon balonuna (topar) konur ve alttan ısıtılınca bitkinin birleşimindeki eter yağı çözülerek gaz haline gelir. Gazhalie gelen et yağı eafında soğuksu akıntısı olan bir borudan (kondensör) geçirilince tekrar sıvılaşır ve özel bir balonda (cam balon) toplanan eter yağı eldeedilir. Su buharı ile damıtmada aşırı sıcak ve yüksek basınç eter yağının kalitesini düşürür.
Yağda bekletme (Enfleurage):
Bu metot destilasyondan çok farklıdır. Burada çok narin olan çiçekleriden eter yağı elde etmek için bu metot kulanılır. Cam üzerine yayılan tereyağ üzerine bir sıra çiçek dizilirve onun üstüne tekrar tereyağı yayılır ve üzerine çiçek dizilir ve buna 5-6 kat oluncaya kadar devamedilir. Bitki çiçeğine göre bu 1-4 hafta bekletildikten sonra destilasyonu yapılır. Bu metotla eldeedilen eteryağı en kaliteli olanıdır, fakat bu metot çok pahalı olduğundan pek kulanılmaz.
Solvenle (eriten, çözücü) eter yağı elde etme:
Solvenle eter yağı elde etme çok ucuz ve çok basit bir yöntemdir. Eter yağı içeren bitki druğları ince kıyıldıktan sonra içi solvenle dolu cam balona konur destilasyonu yapılır. Solven genelikle heksan veya petroleter gibi zehirli kimyasal çözücüler olduğundan bunların destilasyondan sonra eter yağından ayrılması yüzde yüz mümkün olmadığıdan dahili olarak kulanılmaları mahsurlu olabilir.
Soğuk baskı ile elde edilen eter yağı:
Bu metotla meyve kabukları soğuk baskı ile eter yağı eldeedilr. Bunların başında portakal-, greyfurt-, limon-, ve turunç kabukları gelir. Meyve kabuklarının ilaçlanmamış meyvelerden olması gerekir aksi halde faydadan çok zarar verebilir.
Günümüzde ilaçlanmamış turunçugiller bulmak adeta imkansızdır, bu nedenle bu konu çok önemlidir.
Eter yağının kulanım alanları:
Eter yağının kulanım alanları oldukca çoktur ve burda ancak bir kaçına değineceğiz. Bazı eter yağları çok yoğun olduğundan inceltilmeden kulanılması mahzurludur ve özeliklede bu konuya hamilelerde ve bebeklerde dikkat edilmelidir. Yetişkinlerin kulandıkları bazı eter yağları 6 yaşından küçükler için mahsurludur, örneğin okaliptus yağı içeren doğal ilaçlar.
Aromalı doğal ilaçlar genelikle 4-6 adet bitki eter yağının karışımından elde edilen iksirler kulanılır.
1-) Aroma yağı: Kişi çok sevdiği eter yağından 8-10 damla aroma lambasının üstündeki suya ilave edilir ve suyun altındaki mum yakılır. Suyun ısdınması ile birlikte içindeki eter yağıda buharlaşır ve odaya yayılarak güzel bir koku verir. Limon ve gül yağından 8-10 damla yeterli gelirken, laden ve topalak yağı çok ağır olduğundan ancak 1-2 damla yeterlidir.
2-) Masaj yağı:Bazı eter yağılarının ise masaj yağı olarak kulanılmasının çok güzel etkileri olur. Eter yağlarından 1 ml alınır ve 49 ml ana yağ ile karıştırılır. Ana yağı zeytin yağı, badem yağı ve jojoba yağı olabilir. Ana yağın seçimi eter yağına göre farklı olabilir. Ana yağdan 49 ml ve eter yağından 1 ml ile karıştırılark masaj yağı eldeedilr.
3-) Enhelesyon yağı:Genelikle nefes yollerı rahatızlıklarına etkili olan eter yağları secilir ve bunların özel karışımı ile iksirler elde edilir. Eter yağından 10 ml 90 ml %96’lık alkolle (etil alkol) karıştırılır ve buna 200 ml damıtılmış su ilave edilerek %32’lük inceltilmiş eter yağı eldeedilir. Bu şekilde inceltilen eteryağı enhelasyonda veya dezodorizan (fena kokuları yok edici) olarak kulanılır. Bu alanda oldukça çok natürel ilaçı eczanelerden teminetmek mümkündür.
Mesela: 10 ml nane yağı (Eter yağı) ve 5 ml okaliptus yağı 85 ml alkollü (Etanol) (Fahrenberg, Selg ve ekibi) karıştırıldıktan sonra elde edilen bu iksirle başağrısı ve migren rahatsızlığı olan hastaların şakaklarına 2-3 damlama günde 3-4 defa sürülmesi ile hastaların rahatladığı tesbit edilmiştir.
Eter yağlarını özelikleri:
Burada adı geçen hiç bir bitkinin eter yağının etkisi Aloe Vera, Noni ve Aloxi’nin etkisi ile karşılaştırmak mümkün değildir. Örneğin limon tansiyon düşürücü, fakat tansiyonun sebep olan etkenleri ortadan kaldırıcı özeliği yoktur. Budan dolayı etkisi kalıcı değil geçicidir. Oysa Aloe vera, Tahitian Noni veya Aloxi sebebi ortadan kaldırıcı vede vücudun bütün hücrelerini yenileyici (rejenerasyon) özeliğe sahiptirler. Bu nedenle ne kimyasl nede bitkisel hiç bir ilaç bu iki doğal ilaçın yerini alamaz.
1-) Deri bakımı için eter yağları:
Antimikrobik: Kekik, adaçayı, mele, karanfil, lavanta, limon, terpentin okaliptus
İltihapları önleyici: Papatya, lavanta, civanpercemi
Antimikozit (Mantarları yokedici): Lavanta, mirra, mele, civanpercemi
Haşerelere karşı: B. Itır, karanfil, sedir, civanpercemi, okaliptus
Yara iyileştirici: Lavanta, günlük, gül, neroli, papatya
Dezodorizan (kötü kokuyu yok edici): Selvi, ardıç, limonçayırı, kekik, adaçayı
2-) Sindirim rahatsızlıklarında eter yağının etkisi:
Krampları çözücü: Nane, kimyon, papatya, turunç, rezene
Şişkinliğe karşı: Turunç, nane, reyhan, rezene
Safra arttırıcı: Nane, lavanta, kimyonKaraciğeri güclendirici: Nane, lavanta, biberiyeİştah açıcı: Turunç, zencefil, anasom, melekotkökü, portakal
3-) Kandolaşımı, kas ve eklem rahatsızlıklarında eter yağını etkisi:
Tansiyon düşürücü: Limon, ylang-ylang, mercanköşkü, lavantaTansiyon yükseltici: Biberiye, kekik, okaliptus, naneLenefleri çalıştırıcı: Huş, Greyfurt, rezene, limon
4-) İdrar yolları, cinsel organlar ve hormon rahatsızlıklarına karşı eter yağının etkileri:
Krampları çözücü: Misk adaçayı, lavanta, yasemin, papatya
Antimikrobik: Mela, bergamiye, sandelodunu, papatya
Cinsel gücü arttırıcı: Kakule, neroli, yasemin, gül, ylang-ylang, misk adaçayı
Süt arttırıcı: Anason, rezene, yasemin, kimyon
Rahimi kuvvetlendirici: Mirra, gül, günlük, oğulotu, yasemin
Adet düzenleyici: Misk adaçayı, rezene, nane, papatya
5-) Nefesyolları rahatsızlıklarına karşı eter yağının etkileri:
Balğam söktürücü: Terpentin (çam yağı), kekik, mirra, rezene, çam, okaliptus, sandelodunu
Antimikrobik: Huş, greyfurt, limon, rezene
6-) Sinir sistemini kuvvetlendirici eter yağları:
Teskin edici: Bergamiye, limon, oğulotu, papatya, lavanta
Uyarıcı: Neroli, nane, ylang-ylang, yasemin, reyhan
Sinirleri güçlendirici: Oğulotu, lavanta, biberiye, ardıç, papatya, misk adaçayı
7-) İmmün (bağışıklık) sistemini kuvvetlendirici eter yağları:
Ateş düşürücü: Adaçayı, nane, limon, reyhanTerletici: Biberiye, kekik, papatya
Gönderen Melike zaman: 14:24 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ

=MaGmA=
10-07-2008, 14:30
Hastalıklar ve Bitkilerle Tedavi










AĞIZ YARALARI
Sirke ve susam yağı karışımı ile gargara yapılabilir
Birer çorba kaşığı böğürtlen yaprağı, hunnap, mercimek ve sinirli yapraktan oluşan karışımı kaynatıp, ılıkken gargara yapabilirsiniz.
Kuru üzüm, anason ve balı aynı ölçüde karıştırıp, yaraların üzerine sürebilirsiniz.
Bol kekik çiğneyin.

AKCİĞER RAHATSIZLIKLARI
Isırgan tohumu, karabiber, mürsafi, bal ve hardal eşit miktarda karıştırılır ve sabah akşam birer çorba kaşığı yenir.

ALERJİ
100gr. ısırgan otu + 100gr. kırkkilit otu karışımını çay gibi demleyip, günde 3 çay bardağı içmek ve bu tedaviye en az 20 gün devam etmek gerekir.
Şahtere otu çay gibi demlenip, sabah akşam 1 su bardağı içilebilir.
Birer çorba kaşığı Acı yonga ve Ravend çini, demlenip sabah akşam birer bardak içilir.
Kaşınan bölgeye Oğulotunu haşlayıp ezerek koyarsanız kaşıntı geçer.

APANDİSİT
Bu hastalığı önleyici en etkili şey, Böğürtlen çayıdır.

ARPACIK
1 çay bardağı sıcak suya bir tutam papatya konur ve bir müddet sonra süzülerek bununla göze masaj yapılır. Bu tedavi 2 saatte bir, 5-10 dakika tekrarlanır.

ASTIM
1 lt. suya 1 tutam Mersin yaprağı veya ısırgan konur ve 10 dk. kaynatılıp demle-nir ve süzülür. Günde 8-10 çay bardağı, şekersiz olarak içilir.
1 lt.sıcak suya 5 yemek kaşığı Isırgan otu konur, 5 dk. sonra süzüp günde 8-10 bardak şekersiz içilir.

BADEMCİK
Kekik gargarası çok etkilidir.
Balık yağı içirilmelidir.

BASUR
Zulumba ve Üzerlik tohumu eşit oranlarda katıştırılıp, sabahları aç karnına 1 çay kaşığı yenir.

BAŞ AĞRISI
Baş ağrısının pekçok sebebi olabilir. Etkili tedavi için bu sebepleri ortadan kaldır-mak gerekir.
1 bardak sıcak suya birer tutam lavanta, papatya, nane, biberiye ve kekik konur,5 dk. sonra süzerek günde 2-4 bardak içilir.

BÖBREK VE MESANE TAŞI
1 lt. suya birer tutam Kırkkilit otu, Mısır püskülü ve Kiraz sapı konur, 5 dk. kay-natılır ve süzerek günde 2-4 bardak içilir.
Ağrıyı dindirmek içinse; 1 lt. suya birer tutam Keten tohumu ve Meyan kökü ko-nur, 15 dk. kaynatılıp süzülür ve günde 3-4 bardak, aç karnına içilir.

CİLT HASTALIKLARI
80g. ravent çini, 1kg bal ile karıştırılarak günde 3 öğün aç karnına 1 tatlı kaşığı yenir.

DAMAR TIKANIKLIĞI
250g.Hayıt tohumu, 6lt suda yarım saat kaynatılır ve günde 3 öğün, aç karna, bir çay bardağı içilir. ( Tansiyon düşürücü etkisi vardır. )

DUDAK ÇATLAMASI
Balmumu ve gülyağı birlikte eritilerek çatlaklara sürülür.
Susam yağı da iyi bir koruyucudur.

ERGENLİK SİVİLCELERİ
Şap ve narkabuğunu sirkeli suda kaynatıp bu su ile sivilceleri silmek yararlıdır.

GASTRİT
Hergün kahvaltıdan önce 1 çay kaşığının dörtte biri oranında Hardal tohumunu, ılık su ile içmek ve bu tedaviyi 20 günlük kür halinde yapmak faydalıdır.

GUATR
Tere tohumu, nöbet şekeri veya bal ile eşit oranlarda karıştırılıp yenir.
Deniz süngeri kurtulup toz haline getirilir ve balla karıştırılarak yenir.

KALP KRİZİ
Ökseotu çayı, Melisa çayı ve Adaçayı içmek kap krizini önleyici etkiye sahiptir. Ayrıca Civanperçemi, Atkuyruğu ve kekik oturma banyoları da yararlıdır.

KANSIZLIK
50g. Kınakına, 1kg siyah kuru üzüm ve 1/2kg Mürdüm eriği ile, 3lt suda bir müddet kaynatılır ve günde 3 öğün içilir.

KAS ERİMESİ
Günde 3-4 bardak Aslanpençesi çayı yudum yudum içilmelidir.

KEMİK ERİMESİ
Günde 3-4 bardak Civanperçemi çayı yudum yudum içilmelidir.

KİREÇLENME
400g. Ardıç tohumu, 1kg bal ile karıştırılır ve bu karışımdan, günde 3 öğün, aç karnına, 1 tatlı kaşığı yenir.

NEFES DARLIĞI
Bir miktar Deniz kadayıfı, toz haline getirilir. Ihlamur içine 1 çay kaşığı oranında katılarak kaynatılıp içilir.

ÖKSÜRÜK
Günde 20g.'dan fazla olmamak kaydıyla, Defne tohumu bal ile karıştırılıp yenir.
100g. toz zencefil ve 100g. toz zerdeçal 1kg bal ile karıştırılarak günde 3 öğün aç karna, 1 tatlı kaşığı yenir.

PROSTAT
100g. Eğir kökü, 5lt suda, 2.5lt kalıncaya dek kaynatılır. Günde 3 öğün, yemeklerden yarım saat önce, 1 çay bardağı içilir.Aynı miktarda Kereviz tohumu da aynı şekilde hazırlanarak günde 3 öğün, yemeklerden 15dk. önce, 1 çay bardağı içilir.

ROMATİZMA
Hardal tohumu dövülüp, bal ile karıştırılarak yenir. Ayrıca, ağrılı bölgeye sürülür.
Aşağıdaki yağlar belli oranlarda karıştırılıp ağrılı bölgeye tatbik edilir ;
Pelesenk yağı : 100g.
Kekik yağı : 70g.
Alabalık yağı : 50g.
Karanfil yağı : 25g.

SEDEF HASTALIĞI
50g. Isırganotu, 50g. Şahtereotu ve 50g. Civanperçemi 1 lt. sıcak suda 15 dakika bekletilip süzülür ve günde 3-4 bardak içilir.

ŞEKER HASTALIĞI
1 lt. sıcak suya 20g. Mersin yaprağı konup 5-10 dakika demlenir ve gün boyu içilir.
250g. servi kozalağı, 250g. pelinotu ve 100g. melisa 2.5lt. alkole konur. Hava almayan bir kapta 45 gün bekletilir ve günde 3 üğün, aç karna, 1 kahve fincanı suya 8-10 damla damlatılarak içilir.

Gönderen Melike zaman: 14:15 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Saç Kıran - Alopesi Areata
Mantarların sebep olduğu bulaşıcı ve mikrobik bir hastalıktır.
Kıl diplerine yerleşen mantarların burayı tahrip etmeleri sonucu saç dökülmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Ne Yapmalı :
1) İlk belirtileri ortaya çıktığı zaman mutlaka doktora gidiniz. Hastalık ilerlediği takdirde kıl dipleri körelecek; saçın tekrar çıkması adeta imkansızlaşacaktır.
2) Saç dökülmesine neden olan mantarın cinsini tesbit etmek için mor ötesi ışık kaynağı altında mikroskobik inceleme yapılır.
3) Mantarın cinsine göre, en az altı hafta süre ile kullanılacak mantar öldürücü ilaçlar verilir.
4) Tedavi sırasında, ilacın iyi tesir etmesi için, saçlar sıfır numara tıraş edilir.
5) Hasta, tedaviden iyi netice alınıncaya kadar, çocuklardan uzak tutulmalıdır. Zira kellik, ergenliğe ulaşmış olanlara genelde bulaşmamaktadır.
Başında kellik bulunan yetişkinler, bu hastalığa çocukluk devresinde yakalanmış olabilir.
Gönderen Melike zaman: 11:45 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, SAĞLIK ÖNERİLERİ
06 Eylül 2007 Perşembe
Spinal Muskuler Atrofi (SMA)
Spinal Muskuler Atrofi (SMA) nedir ?
Spinal muskuler atrofi (SMA), bir grup kalıtsal nöromüsküler (sinir-kası tutan) hastalığa verilen addır.

Vücutta istemli kasların kuvvetsizliğine ve erimesine yol açarlar. Bu hastalığın tüm tiplerinde ön boynuz denilen bir bölgedeki hücreler etkilenir.
Vücudumuzdaki istemli kaslar, ancak omurilikteki ön boynuz hücrelerinden bir sinir yolu ile mesajı aldıklarında kasılabilir. Spinal muskuler atrofide, ön boynuz hücreleri anormal olduğundan bu mesaj kasa gelemez. Bunun sonucunda ise istemli kaslarda kuvvetsizlik ve erime (atrofi) görülür.
Mesane ve bağırsak fonksiyonları gibi istemsiz durumlarla ilgili kaslar bu hastalıklarda etkilenmez.
Görme ve işitme duyuları sağlamdır. Zeka, normal veya normalin üzerindedir.
Yapılan araştırmalar SMA'lı hastaların çok yüksek zekaları olabildiğini göstermiştir.

Bu hastalığın değişik tipleri ve genel özellikleri nelerdir ?
Yenidoğan dönemi (infantil) SMA (tip 1),
ara tip SMA (tip 2),
çocukluk çağı (juvenil) SMA (tip 3),
erişkin çağı SMA (tip 4).

Bu tipler hastalığın başlangıç yaşı, şiddeti, ilerleyişi ve etkilenen kaslar yönlerinden farklıdır. En ağır olan tip, yeni doğan dönemi(tip 1) spinal muskuler atrofisidir. Hastalık hayatın ilk 6 aylık döneminde başlar. Ara tip spinal muskuler atrofi (tip 2), 7-8 aylık dönemde başlar.
Daha öncesinde bebeğin gelişimi normaldir. Tip 1 deki hızlı kötüleşme burada görülmez. Çocukluk çağı SMA'sı (tip 3) daha hafif bir tiptir(Kugelberg Welander). Başlangıç 18 aylıktan sonradır, sıklıkla 5-15 yaşlarında başlar. Hastalar güçlükle de olsa yürüyebilirler. Bu hastalar erişkin çağına kadar yaşayabilirler.

Erişkin tip SMA'sı (tip 4) kollar ve bacaklarda kuvvetsizlik oluşturur. Bu kuvvetsizlik yavaş bir biçimde gelişir. Hastanın yaşam süresi etkilenmez veya çok az etkilenebilir.

SMA hastalığının tüm tiplerinde gövde ve uzuvların kasları etkilenir. Bu etkilenme vücudun merkezine yakın kaslarda daha belirgindir. SMA tip 1 ağız ve boyun kaslarını kontrol eden sinir mesajlarını daha fazla etkilediklerinden çiğneme ve yutma fonksiyonlarında bozulmaya daha fazla neden olurlar. Solunum kasları en çok bu tip de etkilenir.

Yenidoğan dönemi(infantil) Spinal Muskuler Atrofisi (tip 1) nasıl bir hastalıktır ?
Spinal musculer atrofi grubunun en ağır seyreden hastalığıdır. Werdnig Hoffman hastalığı olarak da adlandırılır. Hastalık hayatın ilk 6 aylık döneminde başlar. Bazen, doğum öncesi başlayabilir. Bazı anneler hamileliklerinin son dönemlerinde bebek hareketlerinin azalmış olduğunu hatırlayabilirler.
Bu bebekler doğduklarında bez bebek gibidirler. Başlarını kaldıramazlar, desteksiz hiçbir zaman oturamazlar. Yutma ve emmede güçlük çekerler. Solunum kaslarının etkilenmesi, öksürmede güçlük ve solunum yolu enfeksiyonlarından dolayı iki yıldan fazla yaşayamazlar. Çoğu hasta ilk bir yıl içinde kaybedilir. Bütün bunlarla birlikte, bu bebeklerin yüz harekeleri normal, bakışları canlıdır. Beyinleri etkilenmediğinden çevreye ilgilerinde bir bozulma yoktur.

Ara tip spinal muskuler atrofi (tip 2) nasıl bir hastalıktır ?
Ara tip SMA (tip 2), 7-8 aylık dönemde başlar. Daha öncesinde bebeğin gelişimi normaldir. Tip 1'deki hızlı kötüleşme burada görülmez. Bu hastalar genellikle desteksiz oturabilirler. Bazıları emekleyebilir veya ayakta durabilir. Fakat çoğu hasta yardımsız ayakta durmayı ve yürümeyi başaramaz. Hastalar solunum yolu enfeksiyonlarına karşı hassastırlar. Bu hassasiyet solunum kaslarının tutulma durumuna göre değişir. Omurga eğrilikleri (skolyoz), el, ayak ve göğüs duvarı anormallikleri sıktır. Eklemlerde, tendon kasılması nedeniyle hareket kısıtlılığı görülebilir. Çocuğun hayat beklentisi solunum ve yutma fonksiyonlarının etkilenmesi durumuna göre değişir.

Çocukluk çağı (jüvenil) Spinal Muskuler Atrofisi (Kugelberg Welander)(tip 3) nasıl bir hastalıktır ?Çocukluk çağı SMA'sı (tip 3) daha hafif bir tiptir. Kugelberg-Walender hastalığı olarak da bilinir. Başlangıç 18 aylıktan sonradır, sıklıkla 5-15 yaşlarında, yürüme öğrenildikten sonra başlar. İlk belirtiler çok hafif olduğu için gözden kaçabilir.
Örneğin, çocuk otururken, emeklerken ve yürürken yavaş olabilir ve aynı yaştaki arkadaşlarıyla benzer fiziksel aktiviteyi göstermeyebilir. Hastalık ilerledikçe kalça ve bacak kaslarındaki kuvvetsizlik koşmayı engeller, düşmeler sık olarak görülür, yürüme güçleşir. Merdiven çıkmakta ve oturdukları yerden kalkmakta zorlanırlar. Bazı hastalarda baldırlarda şişme görülebilir. İlk belirtilerden en az on yıl sonra, genellikle 20-30 yaşlarında tekerlekli iskemleye ihtiyaç duyulabilir. Bu dönemde omurga eğrilikleri (skolyoz) gibi iskelet bozukluklarının belirginleştiği görülür. Yutma ve çiğneme kaslarının güçsüzlüğü nadirdir. Solunum etkilenmesi, tip 1 ve tip 2 deki kadar şiddetli değildir. Solunum kasları etkilenirse yaşamsal tehlike söz konusudur. Çoğunun yaşam süresi normaldir.

Erişkin tip Spinal Muskuler Atrofi (tip 4) nasıl bir hastalıktır ?
Erişkin tip SMA'sı (tip 4) kollar ve bacaklarda kuvvetsizlik oluşturur. Kuvvetsizlik ve kas erimesi, kollar ve bacakların gövdeye yakın kısımlarında daha fazladır. Bu kuvvetsizlik yavaş bir biçimde yayılır. Hastanın yaşam süresi etkilenmez veya çok az etkilenebilir.

Spinal Muskuler Atrofilerin teşhisi nasıl yapılır ?
Kaslarda kuvvetsizlik ve erime, yürüyememe, solunum, yutkunma, çiğneme fonksiyonlarında bozulma gibi belirtilen durumlar başka hastalıklarda da görülebilir, bunların varlığı elbette spinal muskuler atrofi demek değildir. Bir sıra nörolojik muayene ve incelemeler tanı (teşhis) için gereklidir.
Gönderen Melike zaman: 16:22 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Kulak Zarı Yırtılması ve Enfeksiyonları
Delik Kulak Zarı

Delik kulak zarı, dış kulak yolu ile orta kulağı birbirinden ayıran bu ince zarın delik veya yırtık olmasıdır. Orta kulak, burun gerisindeki genize “östaki borusu” aracılığı ile bağlantılıdır. Bu boru orta kulak basıncı ile hava basıncını eşitler.
Delik kulak zarında sıklıkla işitme azalır ve nadiren de akıntı olur. Ağrı genellikle bulunmaz.

Kulak Zarı Delinmesinin Sebepleri
Darbe ve iltihap baş sebepler arasındadır.

Şu durumlarda kulak zarı delinebilir:
Kulağa şiddetli tokat atılmasıKafatası kırığının belli türlerinde
Ani bir patlama sonrası
İğne, kibrit çöpü gibi cisimlerin kulak kanalı içerisine fazlaca sokulması
Aşırı sıcak veya asidik bir sıvının kulak kanalına kaçması
Orta kulak iltihapları ağrı, işitme kaybı ve kulak zarının delinmesine yol açabilirler.

Kulaktan iltihaplı veya kanlı bir akıntı olabilir. Bu durum, kulak zarı deliği ile birlikte olan orta kulak iltihabıdır.Nadir durumlarda, kulağa yerleştirilen havalandırma tüplerinden sonra kulak zarında bir delik kalabilir.Bazılarının iyileşmesi aylar sürse de, çoğu kulak zarı delikleri delindikten birkaç hafta sonra kendi kendilerine kapanırlar.
İyileşmeleri esnasında kulak sudan ve darbeden korunmalıdır. Kendi kendine kapanmayan zar deliklerinde operasyon gerekebilir.
Gönderen Melike zaman: 16:05 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Huzursuz Bacak Sendromu
Aşırı uyku hali ve buna bağlı olarak gelişen 'huzursuz bacak sendromu, gece korkuları, diş gıcırdatma, uyurgezerlik ve altını ıslatma' da uykusuzluğa giriyor.

Uykusuzluk çekenler, bu sorunla kendi kendilerine baş edebilecekleri gibi, ilaç yardımıyla da eski huzurlu gecelere kavuşabilir.
İşte Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Arif Verimli'den uykusuzluğun tedavisi:

Uykusuzluk tedavi edilir mi?
İlk olarak uykusuzluk sorununun nedenleri araştırılmalıdır. Birçok insomnia vakasında, ruhsal gerginliklerin yanında, sağlık problemleri de önemli yer tutar. Depresyon, stres, zor uyuma ve nefes alma zorlukları insomnianın sıklıkla görülen nedenleri arasındadır. Uykusuzluğun önüne geçmek için çeşitli meditasyonlar ve uyku saati değiştirme yolları önerilebilir.

Bu mücadelede kişi bireysel olarak neler yapabilir?
Doktorlar, insomnia ile başa çıkmak için davranışlara müdahale yolunu kullanırken, bireyi, günlük davranışlarını ve tutumlarını değiştirmeye yönlendirmektedir.

Uyarıcı kontrolü:
Bireyin uyumasını engelleyen ve tetik görevi gören tüm aktivitelerin azaltılmasıdır. Amaç, kişiyi yatak odası ve uyku arasındaki bağa inandırmaktır. Örneğin kişi yatak odasını televizyon seyretmek, çalışmak, kitap okuyup, yemek yemek gibi başka işlerinde de kullanıyorsa bu alışkanlıklardan uzaklaştırmak gerekir. Uzmanlar, uyumak için kişinin kendisini zorlamaması gerektiğini savunuyorlar ve "Yatağa girdikten 15-20 dakika sonra bile hâlâ uykunuz gelmemişse, başka bir odaya gidin ve uykunuzun gelmesini bekleyin" tavsiyesinde bulunuyorlar.

Rahatlama teknikleri:
Uyumadan önce yapılacak derin nefes egzersizleri, meditasyon ve hafif kas açma hareketleri, zihni rahatlatacak ve günün stresini atacaktır. Uyku ve uyanma düzenini ayarlamak: İnsanlar genel olarak aynı saate yatıp kalkarlar. Bu tarz bir uyku düzeni, gündüz yorgunluğu ve gündüz uykularını en aza indirecektir. Gün içinde uyunuyorsa, bu süre 30 dakikayı geçmemelidir.

İlaçla tedavi nasıl yapılıyor?
İlaç tedavisinin başında kişiyi rahatlatıcı özelliğine sahip ilaçların kullanımı tavsiye edilir. Ortalama 3-4 haftayı kapsayan bir süreç hekim tarafından düzenlenir. Hekim tarafından tavsiye edilen ilaç, doktor kontrolü dışında kesilmemeli ve yine doktor kontrolü dışında yüksek dozlara çıkılmamalıdır.

Diğer uyku bozuklukları neler, anlatır mısınız?
İnsomnianın dışında kalan türleri üç grupta toplayabiliriz.
1 - Aşırı uyku hali.
2 - Aşırı uykuyla gelişen bozukluk.

Bu da kendi içinde çeşitlenir.
a) Narkolepsi: Narkolepsi, çevresel ve gençlik faktörlerinin rol oynadığı bir uyku bozukluğudur. Genellikle ilk belirtileri 20-30 yaşlarında verir. Bu hastalarda gün içerisinde, 10-30 dakika süren, önlenemeyen uyku atakları vardır. Ayrıca katapleksi denilen düşme şeklinde ataklar, uyku başlangıcında ve uyanırken ortaya çıkan kısa süreli felçler, halk arasında karabasan denilen bir ağırlık hali, uykuya geçerken oluşan halüsinasyonlar eşlik eder. Tedavisi mümkündür.

b) Uyku apnesi: Uyku sırasında çok sayıda genellikle 30'dan fazla, kısa süreli (10 saniyeden az) solunum durmasıyla (apne) seyreden uyku bozukluğudur. Normal kişilerde de uyku sırasında az sayıda solunum durması atakları olabilir. İki ana tipi vardır. Birincisi solunum yollarını engelleyen olaylarla birlikte olan mekanik uyku apnesidir. Büyük bademcikler, burundaki deviasyon, çene anormallikleri, üst solunum yolu enfeksiyonları en önemli mekanik uyku apnesi nedenleridir. İkinci neden ise merkezi uyku apnesidir. Daha çok beyin sapı denilen bölgenin hastalıkları bu tür uyku apnesine yol açar. Şişmanlık, apneleri artırabilir. Bazen şişmanlık, tek başına bu apnelerin nedeni olabilir. Horlama yine uyku apneli hastalarda sık görülen bir bulgudur. Diğer bir bulgu ise gün içinde aşırı uyku halidir. Öncelikle solunum yollarını daraltan veya tıkayan engeller ortadan kaldırılmalıdır.

3. Parasomnialar
Bunlar da huzursuz bacak hastalığı, diş gıcırdatma, uyurgezerlik, gece yatak ıslatma, kâbuslar, gece korkuları ve gece *****ü.

Huzursuz bacak hastalığı (sendromu):
Genellikle ergenlerde görülür. Olguların üçte biri ailevi özellik gösterir. Hastalar yattıklarında ayaklarında huzursuzluk hissederler. Ayaklarını hareket ettirerek, kalkıp dolaşarak bu huzursuzluğu gidermeye çalışırlar. Uykuya geçmede zorluk, kesintili uyku gibi uyku bozukluklarına yol açar.

Diş gıcırdatma:
Sık görülür. Devamlı olgularda diş, diş eti, ve çene problemlerine yol açabilir. Stresle artar. Gergin, telaşlı ve ansiyetik kişilerde daha sık görülmektedir.

Uyurgezerlik:
Genellikle uykunun ilk saatlerinde görülür. Ailevi özellik gösterebilir. Özellikle 5-12 yaş arasındaki çocuklarda daha sık görülür. Bu yaştaki çocukların yüzde 15'inde en az bir kez görülebilir. Bazen çocuk yürümez, kalkar, yatakta oturur, tekrarlayıcı hareketler yapabilir. Daha seyrek olarak erişkinlerde de görülebilir. Bazen uykuda konuşma da eşlik eder.

Uykuda yatağını ıslatma:
Çocuklarda sık görülen bir problemdir. Beş yaşına kadar bir bozukluk olarak değerlendirilmemelidir. Beş yaşında erkek çocukların yüzde 15'inde, kız çocukların yüzde 10'unda görülür. Ailevi özellik gösterebilir. Psikolojik ve davranışsal problemler, bu hastalığın ortaya çıkmasında rol oynar.

Gece korkuları:
Çocukluktaki gece korkuları genellikle uykunun ilk bir-iki saatinde görülür. Bazen uyurgezerlikle birlikte olabilir. Çocuk ağlamayla uyanır. Yüzünde şaşkınlık ve korku ifadesi vardır. Bu dönemde çocukla sözlü ilişki kurulamayabilir. 15-30 dakika içinde tekrar uykuya geçer. Sık tekrarlayan gece korkuları tedavi gerektirir. Gece ve karanlık korkuları yetişkinlerde de görülmektedir.

Gece *****ü:
Uykunun ilk birkaç saati içinde bir rüya olmaksızın kişinin birden korkuyla bağırarak uyanma nöbetidir. Yoğun bir korku ve panik nöbeti ve buna bağlı çarpıntı, titreme, terleme gibi belirtiler vardır. Bu bozukluk 4-12 yaşlarında başlar ve çocukluk döneminin sonlarında kaybolur. Bunaltı bozukluğu olan erişkinlerde de görülebilir.

Uykusuzluk kimlerde görülüyor?
20 yaşın üstündekilerin yüzde 19'u uykusuzluktan yakınıyor. Kadınlar daha uykusuz. Orta yaşın geçilmesi ve menopoz ile birlikte bu oran yüzde 40'lara ulaşıyor. Aynı yaş grubu erkeklerde oran yarı yarıya, yüzde 20'ler civarında. Uykusuzluk çekenlerin yüzde 35'i uzun süreli ve ciddi boyutlarda olmak üzere uykusuzluk yaşıyor. Türkiye'de 5 milyon kişi ciddi boyutlarda uykusuzluk çekiyor. Çanakkale çevresinde yapılan 5 bin kişilik bir anket, taramaya katılanların yüzde 28'inin uykusuzluk şikâyetleri olduğunu, yüzde 10'unun da üç haftadan uzun süre ve haftada üç gece ya da daha fazla sıklıkla uykusuzluk çektiğini gösteriyor. Türkiye'de uzun süreli uykusuzluk çekenlerin yüzde 10'u uyku ilaçları ve benzeri antidepresanlar kullanıyor.

Sabah yorgun uyanmak 'Gece iyi uyuyorum ama yine de yorgun kalkıyorum' diyenlerin sorunu, 'uyku algılama bozukluğu'...
Bu durumda beyin uykuyu algılayamaz, uyku bozukluğunun bir başka türü, 'uykuyu algılayamama'.

Verimli, genellikle depresyonla birlikte seyreden bu bozukluğu anlattı:
"Tıptaki insomnia, endişeli, kaygılı, depresif bir kişinin yatağa girip de dönüp durması değildir. Bir de kişi elektrofizyolojik olarak uyur. Yeterli ve doyurucu uyku elde etmiştir. Sabah kalkınca "Ben uyumadım, gözümü kırpmadım" der. Bu "Uykumu alamadım" tanımlamasından farklıdır. Biz buna uyku algılama bozukluğu diyoruz. Nasıl beynimiz kolumuzu bacağımızı algılıyor, bir kokuyu algılıyor uykuyu da öyle algılar. Ancak bazı durumlarda uykuyu algılayamadığında bu sorun ortaya çıkar.
Bir de "Ben uyuyorum ama uykuya doyamıyorum" diyenler var. Bunun birinci nedeni kaliteli uykunun uyunmaması yüzünden kişinin kendini dinlenmiş olarak hissetmemesidir. Uyku, parasomnialar dediğimiz, yani yeterli kalitede uyunamaması yüzünden yeterince dinlendirici değildir. İkinci neden ise kişinin depresyonda olmasıdır. Depresyondaki kişi uykuyu ters olarak algılar. Yedi-sekiz saat uyuduğu, uyku evrelerinden geçtiği halde sabah kalkınca kendini dinlenmemiş hisseder. Bu, büyük ölçüde depresyonun belirtisidir.
Aşırı endişeli, aşırı gergin kişilerde de sabah yorgun kalkma görülür. Bir de beyinsel anlamda el kol hareketlerinin eşlik ettiği bir uyku biçimi vardır. Biz buna huzursuz uyumak diyoruz. Bu gibi kişilerde uykuda kasılmalar olur. Sonuçta uykunun kalitesi de bozulduğu için kişi sabah adale ağrısıyla uyanır."

Gönderen Melike zaman: 15:56 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Katarakt
Katarakt, saydam olan göz merceğinin saydamlığını kaybederek görmenin azalmasıdır. Gözün renkli tabakası irisin arkasında yer alan ve saydam bir yapı olan göz merceğinin, görme işlevinde önemli bir rolü vardır. Göz merceğinin saydamlığının azalması, yani katarakt söz konusu olduğunda görme netliği azalacak, hasta bulanık görecektir. Kataraktlı gözlerde görme bulanıklığı, kataraktın derecesine göre, az bulanık görmeden başlayarak sadece ışık görecek dereceye kadar çok değişik seviyelerde olacaktır.

Katarakt, çoğunlukla iki gözü de etkileyen bir rahatsızlıktır. Bazen her iki gözde birlikte başlar ve birlikte ilerleyerek her iki gözün de eşit derecede etkilenmesine sebep olur. Bazen de katarakt tek gözde başlar. Ancak diğer göz tam görüyorsa hasta, katarakt ilerleyene kadar o gözün az gördüğünü farketmeyebilir; ya da hasta görmesinde bir değişiklik olduğunu farkedince, bunun gözlük numarasının değişmesine bağlı olduğunu zannederek doktoruna başvuracak ve muayenede katarakt olduğu ortaya çıkacaktır.

Katarakt, göz merceğinin değişik bölgelerinden başlar ve buna göre de hasta farklı görme şikayetleriyle doktora başvurur. Hastaların tümünde ortak şikayet, görmenin azalması ve bulanık görmedir. Fakat, hastaların bazısı ışıkta değil, loş ortamlarda daha iyi gördüklerini belirtirler. Bazısı da görmesinin sürekli bulanık olmasından ve giderek daha kötüleştiğinden, bazısı da iyi okuyamadığından şikayet eder. Bazı katarakt türlerinde görülen tipik bir görme şikayeti de gözün miyop hale gelmesidir. Bu hastalar, eskiye göre yakını daha iyi gördüklerini, hatta kitap-gazete okurken yakın gözlüklerine gerek duymadan çıplak gözle daha iyi gördüklerini ifade ederler. Uzak için hipermetrop gözlük kullanan hastalarda bu gözlüğe ihtiyaç duyulmadığı görülür. Bu hastalar muayene edildiklerinde gözlükleri hipermetrop ise gözlük numarasında düşme, miyop ise numarada yükselme olduğu izlenir. Önceleri, gözlük yardımı olmaksızın yakını daha iyi gördüğünü farkeden hasta, bu durumdan memnun olur. Fakat zamanla görmesinin bulanıklaştığını ve uzak mesafeyi daha kötü görmeye başladığını anlayınca, doktora başvurmak zorunda kalır.

Katarakt genellikle bir yaşlılık hastalığı olarak bilinir. Bu doğrudur, kataraktlı hastaların %90'ından fazlası 60 yaşın üzerindeki kişilerden oluşur. Fakat, kataraktın sadece yaşlılarda görüldüğü sanılmamalıdır. Katarakt, daha küçük oranlarda olmak üzere her yaş grubunda görülebilir. Örneğin yeni doğan bebeklerde doğuştan katarakt adı verilen bir katarakt türü görülebildiği gibi çocuklarda, gençlerde ve orta yaşlılarda katarakta rastlanabilir. Dolayısıyla, hangi yaş grubunda olursa olsun görme bulanıklığı veya azalması olan bir hastada, akla gelebilecek hastalıklardan biri kataraktdır.

Katarakta yol açan nedenler çok çeşitlidir. Kataraktların %90 gibi büyük çoğunluğu yaşlılık kataraktı adı verilen ve 60 yaş üzerinde yaşlılığa bağlı olarak oluşan kataraktlardır. Yaşlılık kataraktında, kataraktın nedenini aramaya gerek yoktur. Ancak 50 yaşın altındaki kişilerde görülen kataraktlarda, altta yatan bir sebep mevcuttur. Bu tür kataraktlar soyaçekimle ilgili olabileceği gibi bazı metabolik bozukluklar, travmatik nedenler (göze gelen çeşitli fiziksel darbeler) veya kullanılan ilaçlarla (örneğin kortizonlu ilaçlar) da bağlantılı olabilir.

Yeni doğan bebeklerde, doğuştan katarakt adı verilen bir katarakt türü görülebilir. Doğuştan katarakt, bir veya her iki gözde de görülebilir. Doğuştan katarakt da genetik olabileceği gibi hamilelik esnasında annenin geçirdiği bazı hastalıklar, kullandığı bazı ilaçlar, röntgen ışınlarına maruz kalma gibi değişik sebeplere bağlıdır. Ayrıca, doğuşta başlangıç halinde olup çocuk yaşta ilerleyen katarakt çeşitleri de vardır.

Doğuştan kataraktların tedavisi, yaşlılık kataraktına göre farklılık gösterir. Çünkü doğuştan kataraktlı bebeklerin hemen hepsinde, zamanında ameliyat edilseler dahi görme tembelliği kalır. Ayrıca ilk 2 yaş içinde bebeklerde katarakt alındıktan sonra göziçi merceği yerleştirmenin çeşitli problemlere yolaçabileceği bilindiğinden 2 yaşa kadar olan bebeklerde sadece katarakt alınmakta göziçi merceği yerleştirilmemektedir. Fakat bu bebeklerde görme tembelliğinin oluşmaması için gözlük veya kontakt lens kullanması sağlanmalıdır.

2 yaşından sonraki kataraktlarda ise göziçi merceği kullanılabilir. Yine de bu konuda göz hekimleri arasında değişik düşünceler ve tartışmalar halen mevcuttur. Ancak, uygulama ne olursa olsun, doğuştan kataraktlı bebeklerin görme dereceleri %100'e çıkmamakta görmelerinde hafif, orta veya ağır derecede bir zayıflık kalmaktadır.

Katarakt'ın bugün için tek tedavi şekli cerrahidir (ameliyattır). Çocuk veya yaşlı kataraktlarının ameliyatlarında teknik olarak bazı faklılıklar olmakla birlikte katarakt ameliyatında yapılan işlem, kataraktın alınıp yerine bir göziçi merceği yerleştirilmesinden ibarettir.

Gönderen Melike zaman: 15:52 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, ÇOCUK HASTALIKLARI
Uyku Apnesi


Çağımızın en önemli rahatsızlıklarından biri olarak kabul edilen uyku apnesi (uyku bozukluğu) önlem alınmadığı takdirde ölümle sonuçlanabiliyor. Bu hastalıktan muzdarip milyonlarca kişinin başvurduğu "uyku merkezleri"nin sayısı ise gün geçtikçe artıyor. Günlük uyku ihtiyacımızı genetik şifremiz belirler ve hayatımızın yaklaşık yüzde 33'ünü uyuyarak geçiririz. Ancak bazı insanlar çeşitli sebeplerden dolayı uyku sorunu çekiyor ve bunun sonucunda hiç de hafife alınmayacak fiziksel ve psikolojik sorunlar yaşayabiliyorlar. Uyku bozuklukları ile ilgili hastalıkların tanı ve tedavisiyle ilgilenen kuruluşlar ise gelen talepler sonucunda son yıllarda büyük bir artış gösterdi.


Çevrenizdekiler çok şiddetli horladığınızı mı söylüyor, sabahları yorgun mu uyanıyorsunuz, gündüzleri bitkin kalarak uyukluyor musunuz? Uykuda solunum duraklamaları (uyku apnesi) sorununuz olabilir. Apne kelimesi Yunanca'da "soluksuz kalmak" anlamına gelir. Uyku apnesi erkeklerde kadınlardan 2 kat daha sıktır ve daha çok orta yaş üzerindeki erişkinlerde görülür.


Uyku apnesi iki nedenle olabilir; santral ve obstrüktif.

1) Santral(merkezi) nedenle oluştuğunda solunum çabası yoktur.Yani beyin solunum kaslarını uyarmaz. Bu durum daha çok ilaç zehirlenmelerinde ve beyin hasarlarında olur ve uyku apnesinde tek başına bir neden olması çok nadirdir.
2) Obstrüktif (engelleyici) apnede ise soluk alma sırasında üst hava yollarında olan fiziksel bir engel vardır. Uyku apnesinin daha sık görülen bir nedenidir. Bu durumda beyin vücuda nefes alması için emir verir, diyafram ve diğer solunum kasları bu emre cevap verir ama üst solunum yollarında bunu engelleyen bir bariyer vardır. Ağzın içinde sadece dil yoktur. Küçük dil, yumuşak damağın merkezinden aşağı doğru sarkan bir et parçası (uvula) vardır.Bütün bu organların yerinde ve doğru olarak çalışmasını sağlayan, dilin ve küçük dilin tabanına yerleşmiş olan yumuşak damağın kasları gevşer ve sarkarak hava yolunu tıkar.Bu durum, nefes almayı zorlaştırır ve solunumun gürültülü hale gelmesine sebep olur.


Solunum periyodik olarak durduğu zaman, bu hali dışarıdan dinleyen birisi horlamanın belirli aralıklarla kesildiğini duyar. Bu sırada kan oksijen seviyesi düşer, karbondioksit seviyesi artar. Kandaki bu değişimler beyindeki merkezleri uyararak uyanmayıı sağlar.


Uyku kesilince kişinin boyun kasları uyanıkken olduğu gibi normal kasılma gösterir. Hava yolu açılır ve hasta tekrar uykuya geçer.


Tüm bunlar çok kısa bir zaman aralığında gerçekleşir ve kişi sabah uyandığında gece uyku sırasında yaşamış olduğu bu sıkıntıyı hatırlamaz.


Uyku apnesi sırasında olan nefes kesilme atakları bazen bikaç saniye bazen de 1-2 dk'ya kadar sürmekte olup uyku boyunca bu atak anları elli-yüz kez tekrar bile edebilmektedir.


Uyku apnesi genellikle metropol yaşantışı içinde olan kişilerde görülmektedir.Bu rahatsızlıkta bozulan fizyolojinin yanı sıra vücuttaki bağışıklık sisteminin bozulması, mide ilaçları, sinir ilaçları, ağrı kesiciler, antibiyotikler, anksiyeteler yani iç daralması iç burulması, kimyasal maddeler, hazır gıdalarda bulunan koruyucu maddeler vs de uyku apnesini hazırlayıcı faktörlerdir.


Burundan nefes almak, solunum için çok önemlidir. Hava burundan geçerken vücut ısısına göre ısınır, süzülür, toksik maddelerden arınır. Gerektiği kadar nemli olur.Uyku apnesi rahatsızlığı olan birçok hastanın burnu tıkalı olduğu için ağızdan nefes alırlar.
O zaman ağızda kuruma başlar. Bu olaya vücut tepki gösterir ve küçük dil ve bademcikler daha da fazla büyür. Tabii burada dilin yapısı da önemli.Dilin anatomik durumu pozisyonu, öne arkaya durumu çok önemlidir.
Toksik maddeler solunum kaslarının belirli şekilde belirli esneklikte kasılmasını engeller. Hava soluk borusundan rahatça geçemez. Bu yavaşlama bütün sistemi etkileyecek kadar önemlidir.
Solunumda yavaşlama veya duraksama olduğu zaman, beyne gerektiği kadar oksijen gitmez. Bu ise beyinde tahribat riskini oluşturur.
Yine alerjik ya da gizli alerjik bünyelerde reaksiyon sebebiyle küçük dil on santim kadar uzayabilir. Hatta öyle ki, nefes yolunu tamamıyla kapatabilir.


Uyku apnesi olan kişilerde
-Gürültülü horlama
-Apne nöbetleri sırasında horlamanın duraklaması, geçici sessizlik dönemleri
-Uykuda aşırı terleme
-Sabah dinlenmeden kalkma, gün içinde yorgunluk hali, uyuklama
-Sabah baş ağrıları, ağız kuruluğu
-Kişilik değişiklikleri, konsantrasyon eksikliği
-Cinsel isteksizlik, yetersizlik


* Uyku apnesi çocuklarda da görülebilir.
Horlama, horlamayı takiben derin iç çekmler görülebilir. Genelde boyun gergin, baş yukarı doğru yatar ve ağız açık kalır. Gece kabuslar görebilir. Daha önceden tuvalet eğitimini almış bir çocuk altını ıslatmaya başlayabilir. Sabah zor uyanır, ve gün içinde uykulu olur. İlginç olarak bazı çocuklarda ise uyku apnesi hiperaktiviteye ve davranış değişikliklerine neden olabilir. Uyku apnesi olan çocuklar gün içinde genelde ağızdan soluk alma gibi durumlar oluşur.


Uyku apnesi olan kişilerde;
-Yüksek tansiyon:Uyku apnesi olan hastaların çoğunda yüksek tansiyon da var. Uyku apnesi yüksek tansiyon için tek başına bağımsız bir risk faktörüdür.
-İnsülin direnci: Bu hastalar diyabet geliştirmeye daha yatkındırlar.
-Felç ve kalp krizi oranları bu hastalarda daha yüksek
-Pulmoner hipertansiyon: Bu hastalarda akciğer damarlarında da yüksek basınç olabilir. -Depresyon gibi rahatsızlıklar görülmektedir.


Uyku apnesi tedavisinde öncelikler;
Hastaya “tüm gece uyku tetkiki” yapılır. Bu tetkik sayesinde; beyne ulaşan mesaj dalgalarının durumu, dil, damak, göğüs, diyafram, boyun ve çevre kaslarındaki gerilim oranı, gözün hareketlerindeki değişiklik, uyanıkken yapılan solunuma göre uykudaki solunum hareketleri, kandaki oksijen düzeyi, horlama derecesi ölçülerek toplam verilere göre hastaya teşhis konur.


Sigara, içki, çeşitli uyku hapları ve sakinleştiriciler, kasların gevşemesini artırır, hava yolunun daha da kapanmasına sebep olabilirler. Bunları bırakmak kimi zaman yeterli olabilir. Ayrıca fazla kilosu olanların kilo vermesi de etkili olacaktır.
Uyku apnesi olanlarda kullanılan standart tedavi CPAP'tır (continous positive airway pressure). Bir maskeyle hastaya devamlı olarak basınçlı hava verilir. Bu sayede havayolunun kapanmasını engeller. Etkin bir tedavi metodudur. Havayolunun devamını sağlayarak uyku sırasında kan oksijenini normal seviylerde tutar.
CPAP'ın başarısız olduğu durumlarda cerrahi müdahale uygulanabilir. Ameliyatla üst hava yolunu tıkayan engeller açılabilir. Farklı tipleri vardır ve yapılacak ameliyat hastaya özgüdür.


Uyku bozukluklarında en sık rastlanan problem horlama ve onun bir ileri adımı olan uyku apnesi. Yerleşik inanışlar, horlamanın bir güç ve erkeklik belirtisi olduğunu gösteriyor. Ancak horlamak aslında yarı boğulmak anlamı taşıyor. Çünkü horlama esnasında nefes yolları kısa bir süreliğine de olsa tıkanıyor. Horlamanın bir ileri aşaması ise uyku apnesi yani nefesin kısa bir süreliğine de olsa durması! Bu iki problem insanlar tarafından çok ciddiye alınmıyor. Ancak problemler kalp hastalıklarına yol açıyor, tansiyonu yükseltiyor, kalbe ve beyne giden oksijeni azaltıyor. Hatta uykuda ölümlerin ardında bazen uyku bozukluklarının yattığı da tespit edilmiş Uyku apnesi kişiye sağlık yönünden rahatsızlıklar oluşturmanın yanında sosyal yöndende zararlar vermektedir.Horlayan insanlar derin uykuya dalamıyor ve bu yüzden uykularını alamıyorlar. Gündüzleri uyukluyor, dikkatlerini toparlayamıyor ve sinirli oluyorlar. Yapılan araştırmalar trafik kazalarının en büyük sebebinin bu tarz sorunları olan insanlardan kaynaklandığını ortaya koyuyor.Kaynaklar Türkiye’de 16 milyon ehliyetli sürücü bulunduğunu ve bunların en az 160 bininin apne hastası olduğunu kaydetti.. Amerika'da bir yılda meydana gelen trafik kazalarında yaklaşık 1500 insan ölüyor. Bunun ekonomiye zararı ise 150 milyar dolar olarak hesaplanmış. Ancak Türkiye'de henüz böyle bir bilinç yok ve alkol hala trafik kazalarının en büyük nedeni olarak kabul ediliyor. Uyku bozukluğunun yalnız başına bir hastalık olmadığını başağrısı gibi bir semptom olduğunu söyleyen kronik uykusuzluk çekenlerde başka sorunlar da ortaya çıkabiliyor. Yüksek kan basıncı, performans yetersizliği, mide bağırsak şikayetleri, cinsel fonksiyon bozuklukları ve astım da bu sorunlar arasında.


Birçok insanın ciddiye almadığı uykusuzluk,uyku apnesi ve horlama rahatsızlığı kişilere fiziksel ve ruhsal yönden birçok zararlar vermekte ve zarar gören bu kitle günden güne büyümektedir. Uykuda ölüme kadar gidebilen bu rahatsızlığı Uzman bir KBB doktorundan alınacak destek ile kısa süre içinde yenebilirsiniz.
Gönderen Melike zaman: 15:42 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Sigaraya Bağlı Hastalıklar
www. frm47.com

Sigara günümüzde tüm dünyada her 10 erişkinden birinin ölüm nedenidir. Uzun süre sigara ya da diğer tütün ürünlerini kullananların ömrü bu ürünleri kullanmayanlara göre kısalır. Sigara hemen hemen organizmadaki tüm sistemleri etkileyerek ömrü kısaltmaktadır.

Sigara ve kalp damar sistemi:
Sigara daha içildiği anda kalp atım hızında, koroner kan akımında, tansiyonda artmaya neden olmaktadır. Sigaranın kalp üzerine bu etkilerinin yanı sıra, kanın akışkanlığında azalma, pıhtılaşma ile ilgili kan hücresi olan trombositlerin sayı ve fonksiyonlarında artmaya neden olduğu bilinmektedir. Diğer yandan sigara kanda iyi kolesterolü (HDL) azaltıp, kötü kolesterol olarak bilinen LDL'yi arttırarak ateroskleroz gelişmesini kolaylaştırıcı etkide bulunmaktadır. İşte tüm bu faktörler sigaraya bağlı kalp hastalıklarının ortaya çıkmasında kolaylaştırıcı rol oynamaktadırlar. Sonuçta sigara kalp hastalıklarına bağlı ani ölüm, akut myokard enfarktüsü, damar tıkanmaları gibi birçok kalp hastalığının nedeni olabilir. Sigara içenlerde de koroner damar hastalıklarına bağlı ölüm, içmeyenlere göre % 70 daha fazladır. Sigarayı bırakmak koroner damar hastalığına bağlı ölüm oranının hızla düşmesini sağlar.

Sigara ve kanser:
Sigara başlıca akciğer, gırtlak, ağız, dil, tükrük bezleri, yutak, dudak, mesane ve yemek borusu kanserlerine neden olmaktadır. Ayrıca sigaranın böbrek, pankreas, mide kanserleri ile de ilişkisi olduğu bildirilmektedir. Tüm bu olgular dikkate alındığında sigara tüm kanserlerin % 30'u ile ilişkilidir. Sigaraya küçük yaşta başlayanlar kansere yakalanma açısından en yüksek riski taşımaktadırlar ve genel olarak sigara içenlerde akciğer kanseri riski içmeyenlere göre 10-20 kat fazladır.

Sigara ve akciğer hastalıkları:
Sigara kronik obstrüktif akciğer hastalığının (KOAH) en sık görülen sebebidir ve amfizem olgularının % 80-90'ından sigara sorumludur. Sigara ile solunum fonksiyon testleri arasındaki ilişki çok iyi tanımlanmıştır. Fletcher ve arkadaşlarının 1977'de yapmış oldukları çalışmada; sigara içimi ile solunum fonksiyon testi parametrelerinden biri olan FEV1 arasındaki ilişki incelenmiş ve sonuçta yaşa bağlı olarak FEV1 değerlerindeki yıllık azalmanın, sigara içen grupta içmeyen gruba göre çok daha hızlı seyrettiği, sigarayı bırakanlarda bu ani düşüşün hızını kaybettiği görülmüştür.
Sigara astım hastalarında atakları tetikleyici faktörler arasında yer alır. Sigara içen astım hastalarında uygulanan tedaviden sonuç alınması zorlaşabilir. Hamilelik döneminde annenin sigara içmesi bebekte astım ve hışıltılı solunum sıklığının artmasına neden olur. Ayrıca sigara akciğerin savunma mekanizmasında bozukluğa yol açarak sık enfeksiyonlara neden olmaktadır. Spontan yani kendiliğinden gelişen akciğer sönmesi (pnömotoraks) olguları için en önemli risk faktörü sigara kullanımıdır.

Bu sayılanların dışında sigara,
+ Mide ve duodenum ülser görülme sıklığında artmaya,
+ Reflü hastalığına,
+ Diabet ve troid hastalığı gelişme riskinin artmasına,
+ Beyin damar hastalığı riskinin artmasına,
+ Kadınlarda adet düzeninde bozulma ve erken menapoza,
+ Erkeklerde impotansa (cinsel fonksiyon bozukluğu),
+ Osteoporoza,+ Deride erken kırışıklığa,
+ Katarakt ve diğer göz hastalıklarına,
+ Dış gebeliğe,
+ Hamilelikte içilmesi halinde erken doğum, düşük doğum ağırlığı ve doğumsal anomalilere,neden olmaktadır..
Gönderen Melike zaman: 15:20 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Verem (Tüberküloz)


Verem yada tüberküloz , Mycobacterium tuberculosis adı verilen bakterinin neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Bu hastalığa neden olan bakteri R.Koch tarafından 24 Mart 1882 tarihinde bulunmuştur ve bu nedenle bakteri Koch basili adı ile de bilinir.
Solunum yoluyla bulaştığından sıklıkla akciğerlerde hastalığa neden olmakla birlikte, kemik, beyin, akciğer zarı, kalp zarı, böbrek ve daha birçok organda daha nadir olarak hastalık ortaya çıkabilmektedir. Bugün dünya nüfusunun yaklaşık 1/3 ü verem mikrobu ile enfekte olmuştur yani bu insanlar yaşamlarının bir döneminde bu bakteriyi vücutlarına almışlardır ve her yıl bu popülasyondan bir kısmı organizmalarında bulunan bu uyur durumdaki bakterinin çeşitli nedenlerle harekete geçmesi sonucu verem hastalığına yakalanmaktadırlar.

Hastalık nasıl bulaşır ?
Verem hastalığına yakalanmış insanların akciğerlerinde hastalığın ilerlemesi ile bakteriden salınan bazı enzimlerin ve organizmamızın savunma sisteminin etkisi ile halk arasında "yara" olarak bilinen bir kovuk (kavite) oluşur. (bkz: şekil 2) Verem mikrobu bu kovuğun içerisinde ve etrafında hızla çoğalmaya devam eder. Bu kovuk hava yollarımız yani bronşlarımızla iştirak halinde olduğundan hastalıklı insanın öksürük, hapşuruk gibi güçlü solunum faaliyetleri ile ağzından saçılan çok küçük damlacıklar içersinde verem bakterileri dış ortama salınır. Bu küçük damlacıklar aynı sigara dumanının havada uzun süre asılı kalması gibi iyi havalandırılmayan kapalı ortamlarda saatlerce havada uçuşurlar. İşte böyle bir ortamda bakteri içeren bu damlacıklar sağlıklı insanlar tarafından nefes alma esnasında akciğere çekilir ve ilk kez bakteri sağlıklı insanın organizmasına girer yani artık bu birey verem basili ile enfekte olur.

Akciğere yerleşen verem mikrobu çoğunlukla bağışıklık sistemi tarafından hastalık meydana gelmeden belirli bölgelerde hapsedilir. Ancak kişinin yaşamı boyunca özellikle savunma sisteminin zayıfladığı bazı durumlarda uyur durumdaki bu mikroplar birden harekete geçerek üremeye başlayabilir ve verem hastalığını ortaya çıkartabilirler.Bu tür verem hastalığı erişkin tipi tüberküloz olarak bilinir. Kontrol altında olmayan şeker hastalığı, AIDS, beslenme bozuklukları, ağır stres ve alkolizm savunma sistemimizi bozarak erişkin tipi tüberküloz hastalığına yol açan risk faktörleri olarak sayılabilir. Ancak birçok olguda da hiçbir neden saptanmaksızın hastalık ortaya çıkabilir. Bazen de basil daha ilk vücuda girdiğinde savunma sistemimiz tarafından yeterli bir direnç gösterilemediğinden doğrudan hastalığa neden olurki bu tür verem hastalığına primer tüberküloz adı verilir ve çoğunlukla çocukluk veya ergenlik döneminde görülür.

Hastalık belirtileri nelerdir ?
Akciğer veremi kilo kaybı, iştahsızlık, hafif ateş, özellikle geceleri artan terleme, halsizlik gibi genel belirtilerin yanı sıra akciğerde meydana gelen doku reaksiyonu ve harabiyet neticesinde öksürük, balgam çıkarma, kan tükürme, ilerlemiş olgularda nefes darlığı gibi akciğere özgü belirtiler ile kendini gösterir. Bu belirtilerin hiçbirisi verem hastalığına özgü değildir ve birçok akciğer hastalığında aynı semptomlar vardır.

Hastalık belirtileri varlığında ne yapmalı ?
3 haftayı geçen öksürük, kan tükürme, gece teri, hafif ateş, iştahsızlık, kilo kaybı gibi belirtilerin varlığında derhal akciğer grafisi çekilmeli ve verem hastalığından şüpheleniliyorsa balgamda verem mikrobu aranmalıdır. Bu sayede verem hastalığı olmasa dahi aynı belirtilere neden olabilecek birçok akciğer hastalığının da erken tanısına olanak sağlanır.Aile ya da yakın çevrede aktif verem hastalığı tanısı konulmuş ve özellikle balgamında verem mikrobu tespit edilmiş bireyler varsa, hastalık belirtileri olmasa dahi kontrol olmak gerekir.

Verem teşhisinde kullanılan laboratuar yöntemleri nelerdir ?
Akciğer vereminin kesin tanısı hastanın balgamında verem mikrobunun yani mycobacterium tuberculosis'in gösterilmesi ile konulur. Bunun için tercihan sabah aç karnına çıkartılan balgam ince bir cam üzerine yayılıp özel boyalarla boyandıktan sonra mikroskopta incelenir. Verem mikrobu mavi boyanmış zemin üzerinde kırmızı ince çubuk yada çengel şeklinde yapılar olarak gösterilir.
Balgamda verem mikrobu 15 gün ara ile ikişer kez bakılmasına rağmen görülemez ise bu takdirde hastanın verem olup olmadığına klinik bulgular, akciğer grafisi, bazı kan tahlilleri ve PPD testi gibi diğer yöntemlerle uzman bir hekim tarafından karar verilip tedavi başlanabilir. Özellikle hastalığın başlangıç dönemlerinde akciğerdeki bakteri sayısı az olduğundan balgamda verem mikrobu görülmeyebilir. Balgamda verem mikrobunun gösterilmesinin daha duyarlı ve kesin bir yöntemi de kültür çalışması yapmaktır. Burada alınan balgamın bir kısmı verem mikrobunun üremesine müsait besi yerlerine ekilerek 3-6 hafta beklenilir. Eğer balgamda verem mikrobu varsa bu süre sonunda besiyerinde her bir verem mikrobunun üreyerek oluşturduğu basil kolonileri gözle görülür ve hastalığın kesin tanısına ulaşılır.

PPD testinde; test solüsyonunun, ön kolun iç yüzüne deri içi uygulanmasından 72 saat sonra, burada meydana gelen 10mm'nin üzerindeki endurasyon(sertlik) pozitif olarak değerlendirilir. Pozitif PPD testi vücudun verem mikrobu ile enfekte olduğunu yani bireyin verem mikrobu ile karşılaştığını gösterir. Ancak verem aşısı uygulaması da PPD testini pozitif hale getirir. Ülkemizde olduğu gibi verem aşısının (BCG aşısı) uygulandığı bölgelerde bu nedenle PPD testi pozitifliği hastalık tanısı açısından fazla bir önem taşımaz. Ancak önceden yapılmış PPD testi negatif olan bir şahısta örneğin 1 yıl sonra tekrar yapılan PPD testi pozitif bulunmuşsa bu hastanın bu süre zarfında verem mikrobu ile enfekte olduğu söylenebilir.

Verem hastalığı nasıl tedavi edilir ?
Verem tanısı konulan hastada tedavinin derhal başlanması gerekir. Bu sayede hem hasta en kısa sürede sağlığına kavuşur hem de etrafındaki insanlara hastalığı bulaştırma riski ortadan kalkar. Verem hastalığının tedavisi diğer enfeksiyon hastalıklarından farklı olarak uzun sürelidir. Tedavi başlangıcında 4 çeşit ilaç birlikte kullanılır. Tedavi mutlaka bu konuda uzmanlaşmış hekim ya da Verem Savaşı Dispanseri kontrolünde sürdürülmelidir. Tedavide yapılan bazı hatalar verem mikrobunun kullanılan ilaçlara direnç kazanmasına neden olabilir ki bu durumda hem tedavi süresi uzamakta hem de tedavi maliyeti artmaktadır. Verem tedavisi en az 6 ay devam etmelidir ancak tedaviyi takip eden hekim gereğinde bu süreyi 8 aya kadar uzatabilir.
Gönderen Melike zaman: 15:16 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Akciğer Rahatsızlıklarına İyi Gelen Bitkiler
Melekotu akciğerleri kuvvetlendirir:
Isıtıcı-güçlendirici özelliklere sahip olan melekotu; romatizmal iltihapları önlüyor, öksürük, zatürree, soğuk algınlığı, yüksek ateş, grip ve özellikle aşırı zayıflıkta büyük faydalar sağlıyor....

Şişkinlik, kramp çözücü, balgam söktürücü, idrar söktürücü, terletici özelliklere sahip olan melek otu kökü; eterli uçucu yağ (Phellandren, Pinen, Angelica asidi), acı maddeler ve tanen, furanocumarinler, reçine, nişasta, pektin ve şeker içeriyor. Melekotu kökü, çok geniş bir alanda kullanılabilecek, ısıtıcı ve güçlendirici özelliklere sahip bir bitki. Öksürük, bronşit ve zatürree, özellikle yüksek ateş, soğuk algınlığı veya griple birlikte görüldüğünde, melekotu kökü çok önemli bir balgam söktürücü olarak kullanılabilir. Bağırsak koliklerine ve şişkinliğe karşı etkinliği, eterli-uçucu yağından geliyor. Sindirim sistemini destekleyici olarak iştah açıyor ve örneğin aşırı zayıflığa karşı kullanılabiliyor. Romatizmal iltihapları önleyebildiği kanıtlanmış olan melekotu, mesane iltihabına karşı üriner sistemi, antiseptik açıdan koruma altına alabiliyor. Mide kramplarını çözerek rahatlama sağlıyor. Ayrıca safra salgılarını artırıp, vücudun sıvı dışkılamasını destekliyor. Melekotu kökü, genellikle sinirsel mide ve bağırsak rahatsızlıklarına karşı kullanılabiliyor.

Kullanım biçimleri
Yarım veya 1 tatlı kaşığı ince kıyılmış kök, orta boy 1 su bardağı dolusu soğuk suya eklenir, hafif ısıda kaynama derecesine kadar ısıtılır ve ocaktan indirilir. 3-4 dakika kadar demlendikten sonra, süzülür. Günde 2-3 bardak çay yeterlidir.

* Karışım:
2 ölçü melekotu kökü, 2 ölçü eğir kökü, 1 ölçü oğulotu yaprağı, 1 ölçü ısırgan otu yaprağı, çok ince kıyılarak iyice harmanlanır. 1 veya 2 tatlı kaşığı bitki, orta boy 1 su bardağı dolusu kaynar derecede sıcak suyla haşlanır ve üstü kapalı olarak 10-15 dakika demlenmeye bırakılarak süzülür. Öğlen ve akşam yemeğinden yarım saat sonra, birer bardak içilir.

* Melekotu eterli yağı:
Eterli yağın içten kullanımı önerilmiyor. Ama romatizma ve gut ağrılarına karşı dıştan uygulanan friksiyonlarda başarıyla kullanılabiliyor.

* Melekotu banyo katkısı:
100 gr ince kıyılmış melekotu kökü 1-2 litre soğuk suya eklenir, hafif ısıda kaynama derecesine kadar ısıtılır ve 15 dakika süreyle üstü kapalı olarak kaynatıldıktan sonra, süzülerek sıcak banyo suyuna (37-38 derece) eklenir. Banyo süresi 15-20 dakikadır ve süre sonunda yatakta bir müddet dinlenilir. Melekotu kökü banyosu, özelikle soğuk algınlıklarına faydalı ve yukarıda anılan tüm rahatsızlıklarda etkili oluyor. Çünkü, bitkilerin etken maddeleri banyo sırasında deri tarafından emilerek özümlenebilir.

* Uyarı:
Önemli oranda eterli yağ içeren bitkiler, her zaman dikkatle kullanılmalıdır!
Yüksek dozajların rahatsızlıklara yol açabileceği, unutulmamalıdır. Melekotu eterli yağının içten kullanımı önerilmemelidir, çünkü merkez sinir sistemini çok olumsuz etkileyebilir!

Ayrıca, etken madde furanocumarinlerin güneş ışığına karşı duyarlılık oluşturabileceği ve deride alerjik tepkilere yol açabileceği anımsanmalıdır. Bu nedenlerden dolayı, 1-2 haftalık kürlerden sonra kullanımına 3-4 gün ara verilmesi doğru olacaktır. Gebelik sürecinde, melekotu kökü kullanılmamalıdır.

Akciğer rahatsızlıklarına iyi gelen diğer bitkiler
- Andız otu kökü ezilip balla karıştırılarak yenilirse, akciğer kanamasına çok iyi gelir. Üzüm şırasının içinde 1 ay bekletilen andız otu, akciğer rahatsızlıkları ve vereme iyi gelir.
- Hıyar suyu, akciğer rahatsızlıklarına karşı faydalıdır.
- Şalgam, akciğer bronşlarının temizlenmesine yardımcı olur.
- Tarçın ağacı, akciğerleri kuvvetlendirir.
Gönderen Melike zaman: 15:11 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ
FOBİLER
Kişiler korkularının saçma olduğunun farkındadır, ancak korkularını mantıksal düşünerek engelleyemezler. Bu korkular fobik kişilerin günlük işlevlerinde bozulmaya neden olur. Fobiler toplumda sık görülür. Araştırmalarda toplumda %10 oranında fobik olduğu söylenmekle birlikte tahminen bu değer %25 dolayındadır. Araştırmalarda fobi sıklığının beklenenden düşük çıkmasının en önemli nedeni bu kişilerin hastalıklarının farkında olmaması ve tedaviye başvuruların az olmasıdır. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Sosyal fobi genelde gençlik yıllarında özellikle karşı cinse ilginin arttığı dönemlerde ortaya çıkar.

FOBİ NEDENLERİ NELERDİR ?
Fobilerin gerçek nedenleri bilinememektedir. Öne sürülen fobi nedenleri türlerine göre değişmekle birlikte aynı fobi türünde de hastadan hastaya değişiklik gösterir.Ruhsal rahatsızlıkların çoğunda olduğu gibi fobilerde de neden biyolojik, genetik ve çevreseldir. Genetik yatkınlık: bazı özgül fobilerde genetik yatkınlık fazladır. Örneğin kan aldırma veya enjeksiyon yaptırma fobisi olan kişilerde ailede benzer hastalık normal topluma göre daha sıktır. Ancak bu yatkınlığın genetik veya çevresel etkenlere bağlı olarak gelişip gelişmediğini aydınlatacak araştırmalar henüz yetersizdir.

Nörokimyasal nedenler:
Bazı insanlarda adrenalin ve noradrenalin salınımının fazla olmasının veya etkilenen organların bu maddelere normal insanlara göre daha duyarlı olmasının bu hastalığa yol açtığı ileri sürülmektedir. Verilen ilaç tedavileri de bu maddelerin salınımını veya bedensel duyarlılığı azaltmaya yöneliktir. Psikiyatride fobilerin geçmiş yaşantılara bağlantılı olarak geliştiği yolunda ispatlanmamış çeşitli teorileri mevcuttur. Watsonun öğrenme teorisinde fobilerin şartlandırılmış refleks davranışlar sonucu oluştuğu ileri sürülür. Bu teoriye göre daha önce kaygı uyandırmayan bir uyaran kaygılı bir uyaran ile bir araya geldiğinde öğrenme yolu ile kaygı uyandıran bir uyaran haline gelmektedir. Örneğin asansör korkusu olmayan bir kişi elektrik kesintisi ile asansörde mahsur kalma sonucunda asansör korkusu geliştirebilir. Bu olay öncesinde rahatlıkla asansöre binebilirken asansöre binemez hale gelebilir veya asansöre bindiğinde aşırı kaygı duyma görülebilir Freud’a göre fobiler bilinç dışı çatışmalarla ilgilidir ve ödipal kompleks ile ilişkisi vardır. Bastırılmış, bilinç dışına itilmiş bazı korkular yer değiştirerek normalde kaygı yaratmayacak bir nesne veya duruma yöneltilir ve bu şekilde fobiler gelişir. Yapılan araştırmalarda sürekli strese maruz kalan çocuklarda yaşamın ileri dönemlerinde yaygın fobik davranışlar görülebilmektedir. Sürekli stres yaratan nedenler arasında erken yaşta anne veya babanın kaybı, anne veya babadan ayrılma,ev içinde şiddete maruz kalma sayılabilir. Bazı bedensel hastalıklar , nörolojik ve psikiyatrik hastalıklarda fobik semptomlar görülebilir. Bu rahatsızlıkların ayırıcı tanı yapılırken dikkate alınması gerekir.

FOBİ BELİRTİLERİ NELERDİR ?
Korku yaratan obje, durum ya da aktivite ile karşılaşıldığında anksiyete belirtileri ortaya çıkar. Panik atakta görülen belirtilerin hemen hepsi fobik durumla karşılaşıldığında ortaya çıkabilir. Bu belirtilerden bazıları şunlardır:

-Çarpıntı
-Yüz kızarması
-Titreme
-Terleme
-Bulanık görme
-Nefes darlığı
-Ağız kuruluğu
-Yutkunma güçlüğü v.b.

Sosyal fobinin panik bozukluktan tek farkı belirtilerin belli durumlarda ortaya çıkmasıdır. Panik bozukluğu olan kişiler ne zaman panik atak geçireceklerini bilirler ve panik atak geçirmemek için fobik durumlardan kaçınırlar.
Örneğin asansör korkusu olan kişiler asansöre bindiklerinde panik atak geçirebilirler ve bundan korunmak için üst katlara merdivenlerden çıkıp inmeyi tercih ederler bu şekilde panik atak gelmesini önlerler.
Yine uçak korkusu olan kişiler uçağa binmek yerine başka vasıtaları kullanarak yolculuk etmeyi tercih ederler. Fobisi olan kişiler bu kaçınma davranışını kullanarak panik atak gelişmesini önlerler.
Panik bozukluğu olan kişilerde fobilerden farklı olarak panik ataklarının ne zaman, nerede geleceği belli değildir ve atağın gelmesi genelde önlenemez.

Sosyal fobi:
Sık görülen türlerden birisi sosyal fobidir. Sosyal anksiyete duyan kişiler başka insanların kendilerini yargıladığı ve negatif değerlendirdiği düşüncesi ile yetersizlik, aşağılanmışlık hisseder ve hayal kırıklığına uğrarlar. Bu kişiler yalnız başlarına kaldığında sıkıntı duymazlar ve anksiyete belirtilerinin sosyal aktivitelerle direk ilgisi vardır. Sosyal fobikler yabancılarla tanışmaktan,tanımadıklarının yanında konuşmaktan veya hareket etmekten rahatsızlık duyar.
Yanlış bir şey yapacak, söyleyecek ve sanki insanlar onunla alay edecek, onu yadırgayacak, aşağılayacak, herkesin içinde rezil olacak gibi hisseder. Konuşurken herkes ona bakıyormuş gibi gelir. Yaptıkları en ufak hatalar gözlerinde çok büyür, rezil olduklarını düşünürler.

Özgül sosyal fobide topluluk önünde konuşamama gibi belirli bir duruma özgül olarak anksiyete gelişmesi gözlenirken yaygın sosyal fobide hemen hemen bütün sosyal aktivitelerde anksiyete oluşur.

Sosyal fobi şu durumlarda ortaya çıkabilir:
-Topluluk içinde konuşma,
-Partiye katılma, yabancılarla tanışma gibi sosyal aktiviteler,
-Bir iş yaparken başkaları tarafından izlenme
-Ppatron veya amir gibi üstleri ile konuşma
-Karşı cinsten birileri ile tanışma veya buluşma
-Umumi tuvaletleri kullanma
-Telefonda konuşma
-Başkalarının yanında yazı yazma
-Herkesin içinde yüz kızarması veya kontrolünü kaybetme korkusu v.b.

Bu hastalar korktukları durumlarla karşılaştıklarında anksiyeteleri artar. Örneğin sosyal fobisi olan bir öğrenci ders anlatmaya kalktığında dili tutulur, yüzü kızarır, söyleyeceklerini unutur, herkes ona bakıyormuş gibi gelir ve bu nedenle performansı düşer. Bu hastalar korkularının anlamsız olduğunun farkındadır ancak korkularına engel olamazlar.

Sosyal fobinin utangaçlıktan ayrılması gerekir. Yeni bir ortama giren veya yeni insanlarla tanışan hemen herkes az da olsa anksiyete yaşayabilir, ancak bu her zaman rahatsızlık olarak tanımlanamaz. Bu anksiyetenin sosyal fobi olarak tanımlanabilmesi için sıkıntı duyan kişilerin sosyal ortamlardan kaçınması gerekir. Sosyal fobiklerin en önemli özelliğide sıkıntıyı duymamak için yaptıkları bu kaçınma davranışlarıdır.
Utangaç insanlar yeni bir ortama girdiğinde sıkıntı duyabilirler fakat sıkıntıya girmemek için sosyal aktivitelerini kısıtladıkları pek görülmez. Ayırıcı tanıda buna dikkat etmek gerekir.

Hastaların hissettikleri anksiyete çok şiddetli olmakta ve bu duyguları yaşamamak için başvurdukları kaçınma davranışları bu kişilerin evde, işte, okulda ve diğer sosyal ortamlarda performansını düşürmekte ve ilişkilerin bozulmasına yol açmaktadır.
Okul başarısı düşmekte, işte verim azalmakta veya eşler arasında sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ortaya çıkan sosyal izolasyon kişiyi çoğu zaman depresyona sürüklemektedir.

Bir başka yaklaşımda ise kişiler bu sıkıntılarından kurtulabilmek için alkol kullanımına yönelmektedir. Yapılan araştırmalarda bu hastalarda alkol ve madde bağımlılığı normal topluma göre daha sıktır. Bunun en önemli nedeni alkolün hastalar tarafından anksiyete giderici olarak kullanılmasıdır.

Agorafobi:
Agorafobi kişinin kolayca kaçamayacağı ortamlara girdiğinde ortaya çıkan yaygın anksiyete duygusudur. Yalnız başına sokağa çıkmak, kalabalık bir alanda bulunmak veya araba, otobüs ve uçak gibi araçlarla seyahat etmek bu yerler arasında sayılabilir.
Sık görülen fobilerdendir. Sokakta rahatsızlanacağını düşünen bu kişiler evden dışarı çıkamaz hale gelir. Panik atak geçirenlerde agorafobi sıktır.

Özgül fobiler:
Özgül fobiler belli obje ve durumlara karşı aşırı korku duymak olarak tanımlanabilir.Korku duyulan obje ve durumla gerçek hayatta karşılaşma veya televizyon ve gazete gibi basın yolu ile karşılaşma aynı şekilde korku yaratabilir.
Özgül fobiler genelde çocukluk çağlarında başlar, ancak yirmi yaşlarında rahatsızlananlarda sıktır.

Sık görülen özgül fobiler şunlardır:
Hayvanlar (yılan, köpek, kuş v.b.)
Böcekler (örümcek, arı v.b.)
Yükseklik korkusu
Asansör korkusu
Uçağa binmek yada araba kullanmak
Kan görmek veya enjeksiyon yaptırmak v.b.

Fobi türleri burada tek tek anlatılamayacak kadar çoktur. Hepsi ayrı ayrı tanımlanmıştır ve yeni fobiler de tanımlanmaya devam etmektedir.

FOBİ TEDAVİSİ NASIL YAPILIR?
Fobiler tedavi edilmediği taktirde çok uzun zaman devam edebilir, aslında tedavi olmaksızın düzelen hasta sayısı azdır. Fobi tedavisinde amaç kişinin kaçınma davranışını önlemek ve belli durumlarda ortaya çıkan anksiyeteyi azaltmaktır.Tek başına ilaç tedavisi genelde yeterli değildir. Bunun için antidepresan ilaçlarla birlikte değişik psikoterapi yöntemleri uygulanabilir.

Fobilerde en sık kullanılan terapi yöntemi yüzleştirme (exposure) tedavisidir. Bu yöntemde hastanın korku yaratan durum veya nesnenin üzerine giderek ortaya çıkan anksiyete ile başa çıkması öğretilir. Anksiyete ile başa çıkma tedavisinde gevşeme teknikleri ve bilişsel davranışçı tedavilerden yararlanılır. Terapi grupları, aile tedavisi ve bireysel psikoterapiler kullanılan diğer terapi yöntemleridir. Tedavi süresi hastalığın şiddeti, yaygınlığı ve hastanın özelliklerine göre değişir. İlaç tedavisine yanıt ilk birkaç haftada alınır. Ancak tam düzelme daha uzun zamanda gerçekleşir. Tedavi ile tam düzelme sağlansa da ilaçlara bir yıl devam etmek gerekir. İlaçları doktor kontrolünde kullanmak ve kontrollü kesmek önemlidir. Bazı hastalarda daha uzun süre tedaviye devam etmek gerekebilir.

Fobiye bağlı olarak alkol bağımlılığı gelişmiş ise fobinin tedavi edilmesi ile bağımlılığın tedavisi kolaylaşır. Altta yatan fobi belirtilerini ortadan kaldırmadan bağımlılıktan kurtulmak zordur.

Uzm.Dr.Sibel Mercan
Gönderen Melike zaman: 10:22 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Hearing Problems in Children



Most children hear and listen from the moment they are born. They learn to talk by imitating the sounds around them and the voices of their parents and caregivers. But not all children - about 2 or 3 out of every 1,000 children in the U.S. are born deaf or hard-of-hearing. More lose their hearing later during childhood.



Babies should have a hearing screening before they are a month old. If your child has hearing loss, it is important to consider the use of hearing devices and other communication options by age 6 months, because children start learning speech and language long before they talk.

Hearing problems can be temporary or permanent. Sometimes, ear infections, injuries or diseases affect hearing. If your child does not hear well, get help.
Gönderen Melike zaman: 10:17 0 yorum
Etiketler: ÇOCUK HASTALIKLARI
Alkol ve Hamilelik
Alkol kullanan hamile kadınların bebeklerinde zihinsel veya bedensel rahatsızlık olma riski oldukça yüksektir.

Olması ihtimal dahilinde olan hastalıklar, geri zekalılık, büyüme bozuklukları, kafa yada yüz bozuklukları, eklem ve kaburga problemleri ve kalp hastalıkları.

Hamilelik sırasında, güvenli alkol içme miktarı yoktur.
Gönderen Melike zaman: 09:55 0 yorum
Etiketler: HAMİLELİK
Alkolizm
Alkolizm çoğunlukla genetik yoldan geçen, biyokimyasal bir bozukluktur. Ancak, yüksek dozda ve çok sık alkol tüketimine bağlı olarak geliştirilen alkol bağımlılığı da yoğunlukla görülmektedir. Bunların yanı sıra psikolojik ve sosyal baskılar hastalığı etkinleştirici sebeplerdir. İleri dönemlerde hastalık, vücudun tüm sistemlerine en çok da kardiovaskular sisteme, sinir sistemine ve karaciğere zarar verir. Ne yazık ki, bu üç bölgedeki tahribat ölümcül sonuçlar doğurur.

Alkolizmin Tanımı ve Sebepleri
Alkolizm, bir kişinin devamlı ve kendisine zarar verecek ölçülerde alkollü içecek almasıyla oluşur. Alkol, fiziksel ve psikolojik zararlarının yanısıra sosyal ve ekonomik açıdan da felaketler doğurur. Alkolizm hastalığının en önemli belirtisi, kişinin sürekli ve çok miktarda alkol alarak bunun sonucunda da davranış değişikliği göstermesidir. Sonunda kişi kendisine hakim olamayacak kadar bağımlı hale gelir ve kendini kaybetmeye başlar. Kişi artık alkolsüz yaşayamayacak hale gelmiştir.

Genellikle alkolizmin tanımı tanımlayan kişiye göre değişir. En basit anlamda ve en eski tanımı, kronik ve aşırı alkol alınmasıyla oluşan hastalıktır. Bağımlılığın farmakolojik ve psikolojik tanımı, gittikçe artan dozlarda alkol alma isteğidir. Ancak bu tanım da çok yeterli değildir, çünkü alkolizm diğer bağımlılıklara pek benzememektedir. Afyon bağımlıları, gittikçe artan dozlarda ve sonunda öldürücü miktarda madde ihtiyacı duyarlar, ancak alkoliklerin ihtiyaç duyduğu alkol miktarı tek seferde öldürücü olmamaktadır.

Alkolizmi tanımlamak için en belirgin sinyal kişinin davranış şeklidir. Modern tıp; alkolizmi sebebi bilinmeyen, belirgin anatomik işaretleri olmayan ve alkol bağımlılığıyla ortaya çıkan bir hastalık olarak tanımlar. Ayrıca, hem psikolojik hem de fiziksel tıp, alkolizmin bir başka hastalığın, çoğunlukla da psikolojik bir bozukluğun, semptomu olabileceğini söylemektedirler. Bu anlamda, alkolizm, kronik, ilerleyen bir hastalıktır ya da psikolojik veya fiziksel bir başka hastalığın belirtisidir. Hastalığın özeliği alkol bağımlılığıdır ve her alkol kullanımından sonra kişi kontrolünü kaybeder. Alkolizm hastası, fiziksel ya da psikolojik sıkıntısını gidermek için alkol tüketir ve sonunda alkollü içecek tüketimi hastanın fiziksel, zihinsel, sosyal ve ekonomik hayatını engelleyecek boyutlara ulaşır. Bu noktada, hiç şüphesiz, hastalığın en önemli ipucu kişinin alkol yüzünden hayatının engellenmesidir.

Alkol aldıktan sonra hastanın kontrolünü kaybetmesi, içmeye başladıktan sonra bırakamaması, alkoliğin içmeyi engelleyemediğini göstermektedir. Bir alkolik içmeye başlar, çünkü kendini tutamaz. Alkoliklerin çoğunluğu içtiği zaman kontrolünü kaybeder, ancak tüm hastalıklarda olduğu gibi istisnalar vardır. Bazen bir alkolik, içmeden durabilir, kendi kendine ve çevresine bağımlı olmadığını ispatlamaya çalışır. Bazen daha kontrollü içebilir.

Alkolizmin bir başka tanımı da, kişinin iç dünyasıyla yada çevresiyle ilgili zor durumlardan kurtulmak için edindiği alkol içme bağımlılığıdır. Bu tanım, alkolizmin bir başka psikolojik ya da fiziksel bozukluğun dışa vurumu olabileceği ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Kişi alkol almayı öğrenip bu bağımlılığı edindikten sonra, alkolizm esas hastalık haline gelip, alta yatan esas hastalığı yok etmekte ya da üstünü örtmektedir.

Görüldüğü üzere, alkolizmin oldukça çok tanımı, türü ve sebebi bulunmaktadır. Hekimler hastanın, hangi gruba dahil bir alkolik olduğunu, onun alkol alma sıklığını ve miktarını, davranış biçimini, alkolizminin ortaya çıkışını, gelişimini yaptıkları testlerle, uyguladıkları anketlerle tespit etmekte ve buna uygun bir tedavi şekli uygulamaktadırlar.
Gönderen Melike zaman: 09:53 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR

=MaGmA=
10-07-2008, 14:32
Basur
Son bağırsakta bulunan siyah kan damarlarının genişleme, şişme ve kanamalarına; halk arasında basur, tıp dilinde hemoroid denir.

Başka bir hastalığın da belirtisi olabilir.
Kabızlık, hamilelik, şişmanlık, soğuk yerlerde fazla oturma, alkol alışkanlığı ve son bağırsaklardaki bazı hastalıklar, basura neden olur.

Basurlar iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılır.
İç basur; makatın içinde meydana gelen basurlara verilen isimdir.
Dış basur; makatın dışında, küçük, yuvarlak, eflatuni renkte tümörlerdir.

Tedavide ilk şart, kabızlığı gidermektir.
Gönderen Melike zaman: 23:26 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Lösemi
Çocukluk çağındaki kanser vakalarının %35'ini lösemiler oluşturur ve birinci sıradadır. Lösemiler hücre cinsine göre; ALL (Akut Lenfoblastik Lösemi) ve AML (Akut Myeloblastik Lösemi) olmak üzere 2 ana gruba ayrılır. Kendi içlerinde de alt sınıflar tanımlanabilir.Türkiye'de her yıl 16 yaşın altında 1200-1500 yeni lösemili çocuk vakası bildirilmektedir.

Lösemi nedenleri henüz tam olarak aydınlatılmamıştır.
Sitogenetik ve moleküler tekniklerdeki yeni gelişmelerle; genetik yatkınlıklar, radyasyon, benzen ve türevleri (bali, vs.), böcek ilaçları gibi kimyasal maddeler, bazı kalıtsal hastalıklar ve bazı viral hastalıkların hep birlikte lösemiye neden oldukları çalışmalarla gösterilmiştir. Lösemi her yaşta görülmektedir. En sık çocukluk çağında 2-5 yaşlarında artmaktadır. 1 yaşın altında, 10 yaşın üstündeki yeni vakalarda tedaviye cevap azalmaktadır.

Herhangi bir etkiyle damarlarımızda dolaşan kanın esas yapım yeri olan kemik iliğimizdeki ana hücrelerde oluşan şifre değişikliği ile blast adını verdiğimiz olgun olmayan kan hücrelerinde artış meydana gelmektedir. Bu hücreler hızla yayılarak kemik iliğini, lenf bezlerini, dalağı, karaciğeri, bey,n ve merkezi sinir sistemini tutmaktadır.

BELİRTİLERİ:
Çocuklarda lösemi hastalığının belirtileri:
İştahsızlık Kansızlık Zayıflama Bacaklarda kemik ağrıları Cilt altında kanamaları (kırmızı noktalar veya morarmalar)
Burun ve dişeti kanamaları
Ateş ilk gözlenen bulgulardır.

Ayrıca yayıldığı organlara ait belirtiler, örneğin başağrısı, kusma, karın ağrısı, görme bozuklukları önem taşıyabilir. Bu yakınmalarla müracaat ettikleri çocuk hematoloji (kan hastalıkları) uzmanlarınca yapılan muayenede çoğunlukla karaciğer ve dalak büyümesi, lenf bezlerinde genişleme, kanama bulguları tespit edilebilir.

Yapılan kan, kemik iliği, hücre tipini belirleme ve genetik tetkikler sonucu kesin tanı konulabilir.
Tanıdaki ayrıntılı testler genellikle lösemi tiplerini, tedavi prensiplerini belirlemede yardımcı olacaktır.

TEDAVİSİ:
Tedavi öncelikle genel durumun düzeltilmesi yöntemleri ile başlar. Bu safhada kan veya kanın içindeki özel hücrelerini donörlerden (gönüllü kan verici kişi) alınarak lösemili hastaya verilmesi, enfeksiyon mevcutsa gerekli mücadelelerin yapılması, böbreklerin, karaciğer ve kalbin kemoterapi ilaçlarının yan etkilerinden korunma önlemlerinin alınması çok önemlidir.

Ayrıca hastaların ve ailelerin hastalık hakkında bilgilendirilmesi, löseminin umutsuz değil, tersine iyi bir tedavi ve moral desteği ile lösemide %85'lere varan oranda iyileşmenin sağlandığının açıklanması tedavinin ikinci basamağıdır.

TEDAVİ METODLARI:
Lösemi hastalığının tedavisindeki temel prensip kemik iliğindeki ana kan hücrelerinde oluşan şifre değişikliği ile olgun olmayan blast adı verilen hücrelerin çoğalmasını durdurmak ve sonrasında normal kan elemanlarının yapılmasını sağlamaktır.

Kötü huylu blast hücreler çok hızlı çoğalırlar. Bunlar olgunluk ve çoğalma zamanlarına göre çeşitli evrelere ayrılırlar:
1) Mitoz,
2) G devresi,
3) S devresidir.

Tedavideki amaç; birbirinden farklı etkilerdeki ilaçların bir program çerçevesinde uzun süre kullanılarak tüm safhalardaki blastların öldürülmesidir.

Yaklaşık 3 yıl süren tedavide 4 safha yer alır:

1- YÜKLEME TEDAVİSİ (Balyoz Harekatı):
Birbirinden farklı 5-6 çeşit ilaç damardan aynı anda verilir. Amaç kötü huylu hücrelerin 2 ay içerisinde hızla öldürülmesidir. Vücudumuzu işgal etmiş düşman kuvvetlerine karşı dost birliklerin topla, tüfekle, bombayla taarruzudur. Adeta bir Kurtuluş Savaşı başlamıştır.

2- PEKİŞTİRME TEDAVİSİ (Jet Tesiri):
Paniğe kapılan, dağılan kötü hücreler hemen kendilerini korumak, direnebilmek için zırhlara bürünmekte, gizlenmekte ve çoğalmaya çalışmaktadır. Vücudumuzun silahlı kuvvetleri ile birlikte dost güçler havadan, karadan ve denizden düşmana bombalarla saldırmaktadır. 3-4 ay süren bu tedavide çok yüksek doz birbirinden farklı tesirli ilaçlar damardan verilmektedir.

İşte bu sırada maalesef vücudumuzdaki faydalı hücreler de ölmekte, saçlar dökülmekte, ağızda yaralar çıkmaktadır.

3- ÖNLEYİCİ TEDAVİ (İstihbarat):
Kemik iliğinde yenilmiş, parçalanmış, dağılmış düşman hücrelerinin beyin ve sinir sistemi ve üreme organlarımıza yerleşerek, sinsi sinsi faaliyete geçmelerini önleyici tedavidir. Bazı durumlarda radyoterapi (ışın tedavisi) uygulanabilir. Bir nevi gizli servis işlevini üstlenirler.

4- YENİDEN ÖRGÜTLENMEYE İZİN VERMEYEN DEVAMLILIK TEDAVİSİ:
Amaç artık tamamen yok edilmiş düşman hücrelerinin vücudumuzda herhangi bir şekilde yeniden çoğalmalarını önlemektir. En son blast yok edilinceye kadar tek tek bulunup parçalanması sağlanır. Yaklaşık 2.5-3 yıl kadar devam eder.

www.losev.org.tr
Gönderen Melike zaman: 22:13 0 yorum
Etiketler: KANSER ÇEŞİTLERİ, ÇOCUK HASTALIKLARI
Su Çiçeği
Genelde kış sonu ve ilkbaharda görülür. Hafif ateş, halsizlik, iştah kaybı ve şiddetli kaşınma tipik belirtileridir. Vücutta kırmızı lekeler oluşur. Bu lekeler daha sonra sivilceye dönüşür ve kabuk bağlar. 3-4 günde yeni lekeler oluşur. Varisella-zoster virüsü sebep olur. İnsandan insana damlacıklar veya hava yoluyla bulaşır. İlk 1-2 gün çok bulaşıcıdır. Kuluçka süresi ortalama 14-16 gündür. Ortalama 4-20 gün sürer.
Kaşıntı ve ateş için ASPİRİN VERMEYİN.
Tanı koyması için doktora götürün. Bir yaşın altındaki bebekleri bu virüsten koruyun. Bir yaşın üstündekilerse aşı olmalıdırlar.
Gönderen Melike zaman: 22:08 0 yorum
Etiketler: ÇOCUK HASTALIKLARI
Kefir
Kefir Kafkasya'da yaşayan insanların sıklıkla kullandıkları sütün mayalandırılmasıyla elde edilen bir süt ürünüdür. Son yıllarda Avrupa ve Amerika’da yapılmaya başlanmış ve ülkemizde de Ziraat Fakültelerinin Teknolojisi bölümlerinde üretilmekte olup, sınırlı miktarda satışı yapılmaktadır.

Kefir Nedir ?
Kefir, kefir taneleri ile elde edilen Kafkas orjinli etilalkol ve laktik asit fermantasyonlarının bir arada oluştuğu tarihi geçmişi olan bir süt içeceğidir. Kefir çok karışık mikrobiyolojik yapıya sahiptir.
Boyutları 0,5-3 cm arsasında değişir ve fındık yada buğday tanesi büyüklüğünde beyaz, beyaz-sarı arasında renklerde küçük karnabahar veya patlamış mısır görünümündedir.

İnsanlar kendi hücrelerinin 10 katı sayıdaki (100 trilyon) faydalı bağırsak mikrobu ile ortak bir yaşam sürdürmektedir. Faydalı bağırsak mikropları (probiyotikler) çeşitli yararlarının yanında dış ortamdan gelen zehirli maddelerin kana geçmesini engelleyen koruyucu bir bağırsak tabakası oluştururlar. Bağırsaktaki sağlıklı mikrop dengesinin, zararlı mikroplar lehine değişmesi, yani bağırsaktaki mükemmel dengenin bozulması çok sayıda ivegen ve müzmin hastalığa yol açar.

Son yıllarda rafine gıdaların tüketimindeki artışa paralel olarak, turşu, kefir, boza, çeşitli salamuralar gibi geleneksel fermantasyon gıdalarının az tüketilmesi, süt ve yoğurt gibi fazla tüketilenlerin ise ekşimesin ya da kesmesin diye pastörize edilmesi ya da antibiyotik katılması vücudumuzun mükemmel probiyotik dengesini alt üst etmiştir.

Probiyotik - Prebiyotik
•Kefir Yeterli miktarda yenildiğinde insan ya da hayvan sağlığını olumlu yönde etkileyen mikroorganizmalara probiyotik denir.
•Kefir Bağırsaktaki bazı mikroorganizmaların çoğalmasını artıran ve/veya aktivitesini uyaran ve insan ya da hayvan sağlığını olumlu yönde etkileyen maddelere (besinsel lifler gibi) prebiyotik denir
•Probiyotikler = yararlı bağırsak mikropları (bakteriler ve mantarlar)
•Erişkin bir insan bağırsağında 100 trilyon (1,5 kg) faydalı bakteri ve mantar bulunur. Bu rakam insan hücre sayısının 10 katı kadardır.
•Sayıları 400’ün üzerinde olan bu bakteriler ve mantarlar normal bağırsak florasını oluştururlar.
•Bu bakteriler ve mantarlar 300 m2 büyüklüğünde bir yüzey oluşturan bağırsak sümüksü zarını koruyucu bir tabaka şeklinde döşer.

Probiyotiklerin görevleri
-• Bağışıklık sistemini güçlendirmek.
-• Yiyeceklerin hazmını kalaylaştırmak.
-• Vitaminlerin (K vit, biyotin, B12, niasin vb) sentezini yapmak.
-• Bağırsak duvarını zararlı maddelerden korumak ve bağırsak geçirgenliğini azaltmak.
-• Zararlı maddelerin (toksinler) kan dolaşımına geçmesini engellemek.
-• Besin Allerjilerini ve ekzemayı önlemek.
-• Kronik enflamatuvar (iltihabi) hastalıkların oluşumunu engellemek.
-• Kanseri önlemek.
-• Yaşlanmayı yavaşlatmak.
-• Depresyonu hafifletmek.
-• Otizm bulgularını hafifletmek.
-• İshali önlemek ve tedavi etmek.
-• İdrar yolu iltihaplarını önlemek.
-• Kabızlığı tedavi etmek.
-• Böbrek taşlarının (okzalat) oluşumunu azaltmak.

Kefir nasıl yapılır?
Kefir yapılışında kullanılan süt kaynatılır ve metal olmayan (tercihan cam) bir kap içinde ılıtılır (süt temiz ise kaynatılmayabilir).Üzerindeki kaymak tabakası alınır ve 1 çorba kaşığı kadar kefir mayası atılır ve süt iyice karıştırılır. Kabın kapağı kapatılır ve süt 20-25 C 'de kalacak şekilde kap bir yere bırakılır. Mayalanacak kab soba ya da kalorifer yakınına getirilir. Çevre ısısı düşük ise kabın etrafı bezle sarılır. Kabın 20-30°C' lerde olması sağlanır. Kap içindeki süt normal olarak 18-24 saat sonra pıhtılaşır. Maya miktarı düşük ve ortam soğuk ise pıhtılaşma gecikir. Mayalanmış süt madeni olmayan bir tel süzgeçten ya da tülbentten süzülür. Süzgeç üzerinde kalan daneler tekrar maya olarak kullanılır.

Kefir mayası (taneleri) hemen kullanılmayacaksa ağzı kapalı bir cam kavanoz içinde buzdolabında saklanır. Bazıları kefir tanelerini saklamadan önce yıkarlar. Eğer yıkama yapacaksanız kefir tanelerinin zarar görmemesi için klorsuz su kullanın. Saklanmak istendiği zaman daneleri örtecek kadar bardağa su koymak gerekir.

Kefir Nelere iyi gelir ?
Kullanımı ( içimi ) ve hazmı çok kolay olan kefir hücre yenileme özelliğine sahiptir. Mucize içecek kefir özellikle bağırsaklardaki maddelerin küreselleşmesini önlediğinden ömür uzatıcı olduğuna inanılır. Kafkasyalıların kefirin yararlarını bildiklerinden çocuklarına su gibi içirirler. Kafkasya’ da yüzyıldan fazla yaşamak çok sıra dışı bir durum değildir.
Protein , yağ , laktoz ve mineraller bakımından hayli zengin ilaç tedavisi kesilmeden kullanıldığı zaman kandaki kötü kollestrolü azaltır, tansiyonu düşürür, idrarı sulandırır, vücuttan atılması gereken maddelerin gidişini kolaylaştırıyor, bağırsak hareketlerini hızlandırıyor, bulaşıcı, sarılık , eklem hastalıkları, ishal , kabız , kan kaybı, idrar torbası hastalıları, doğum sorunları, şeker düşürüyor ve en önemlisi KANSERİ GECİKTİRİYOR...

Hazmının kolay , proteince zengin oluşu nedeni ile Kefir hastalar ve çocuklar için önemli bir besindir.
Hatta 20-30 günlük çocuklara bile günde bir iki kaşık içirilmesi önerilmektedir. doktorlar, hastalarına ilaçların yanında birde kefir içmelerini tembihliyor.
Ayrıca yapılan araştırmalarda kefirin kadın ve erkeklerde cinsel gücü arttırdığı da bildirilmiştir. Hücre yenileme sayesinde de kadınlar tarafından cilt maskesi olarak kullanıldığı da bilinmektedir.

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Süt Teknolojisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Emel SEZGİN, Japonya’ da fareler üzerinde yapılan bir araştırmaya göre kefirin içinde yer alan maddelerin kanseri %53,6 oranında azalttığını ve ayrıca kefirin kanseri önleyici ilaçlarla kullanılması halinde kanserin tekrarlanma riskinin %67 oranında azalttığını da ortaya çıkarttığını belirtmiştir.
Ayrıca kefir sinirsel rahatsızlıklara, iştahsızlık ve uykusuzluk içinde yararlı olmaktadır.
Ülser yüksek tansiyon , bronşit, astım hastalarının tedavisinde de kullanılmaktadır.
Gönderen Melike zaman: 21:55 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
What's Kefir
Kefir is a cultured, enzyme-rich food filled with friendly micro-organisms that help balance your "inner ecosystem." More nutritious and therapeutic than yogurt, it supplies complete protein, essential minerals, and valuable B vitamins.

Kefir is simple and inexpensive to make at home.
Kefir is used to restore the inner eco-system after antibiotic therapy.
Kefir can be made into a delicious smoothie that kids love.
Kefir is excellent nourishment for pregnant and nursing women, the elderly, and those with compromised immunity.
Gönderen Melike zaman: 21:52 0 yorum
Etiketler: ALTERNATIF TEDAVİLER- BİTKİLER, SAĞLIK ÖNERİLERİ
Zehirli Guatr (HİPERTİROİDİZM)
Tiroid bezesinin gereğinden daha fazla hormon salgıladığı guatr türüne zehirli guatr denir. Zehirli guatr, nodüllü veya nodülsüz olabilir. Nodülsüz zehirli guatr’a Basedow Graves Hastalığı da denilebilir. Nodüllü zehirli guatr, sıcak nodüllü zehirli guatr, sıcak otonom nodüllü zehirli guatr veya diğer nodül çeşitleri ile birlikte olabilir.Zehirli guatr’da çarpıntı, ellerde titreme, vücutta titreme, ani kilo kaybı, saçlarda dökülme, kaşıntı, boğazda dolgunluk hissi, aşırı iştah dolayısıyla çok yemek yeme ve çok su içme, aşırı terleme, çabuk yorulma, aşırı sinirlilik sık görülen şikayetlerdir.

Bazı hastalar, bulantı, ishal, kusma ve çok sık dışkılamadan yakınır.Bunların hepsi birlikte olmak zorunda değildir. Bu şikayetlerin bazıları ön plandadır, diğer şikayetler ancak doktorun sorgulaması ile ifade edilebilir. Bazı hastalarda göğüs ve boyunda devamlı bir kızarıklık söz konusu olabilir. Nodülsüz guatrlı hastaların bazılarında gözlerde büyüme ve gözlerin ileriye doğru çıkması mümkündür.Hastaların muayenesinde; kalp atımının çok arttığı, solunumun hızlandığı, ellerin titrediği, avuçiçlerinin nemli olduğu görülür.Bu hissedilen belirtiler, aslında zehirli guatrın vücut içinde yaptığı hasar ve etkilerden daha önemsizdir. Zira zehirli guatr başta kalp ve damar sistemi olmak üzere vücudumuzda bir çok organ ve dokuya kalıcı olabilen hasarlar verebilmektedir. Örneğin, kalbin büyümesi ve takiben kalp yetmezliği, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kemik erimesi bu hasarların bir kısmıdır. Kısaca söylemek gerekirse, zehirli guatr, en yıkıcı ve tahrip edici guatr türüdür.

TİROİD KRİZİ
Zehirli guatrda, yüksek hormonların kontrolden çıkması ile seyreden çok ağır bir durumdur. Yaşlı hastalarda ölüm oranı %25’e kadar yükselebilir. Acil tedavi gerektiren bir hastalıktır. Böyle bir durumda hasta, hastaneye yatırılıp tedavi edilir. 40 derece ve üstünde ateş, kalp çarpıntısının çok şiddetli olması, ishal ve kusma, ateş basması hissi, algılama bozuklukları bu krizin haberci ve belirtileri arasındadır.Bu tür hastalarda acil müdahele muhakkak tiroid konusunda deneyimli hekimlerce yapılmalıdır.

ZEHİRLİ GUATR’DA GÖZ BULGULARI
Gözlerin ileriye doğru çıkması zehirli guatr’da hastaları ilk ele veren görüntüdür. Bu ileriye çıkış genellikle çift taraflı iken bazen tek taraflı olabilir. Ancak her zehirli guatr hastasında göz bulgusu olmaz. Özellikle nodüllü zehirli guatr hastalarında göz bulgusu sık değildir. Göz bulgusunun şiddetine göre hastada şikayetler olur; uyurken gözlerin kapanmaması, gözlerde kızarıklık, yanma, gözyaşı akıntısı, hatta cerhatli göz iltihapları görülebilir. Göz bulguları, zehirli guatrın kalıcı olarak tedavisinden (örneğin kapsül tedavisi ile) sonra önemli ölçüde düzelir. Ancak, hangi yöntemle olursa olsun, zehirli guatrın tedavisinden sonra (örneğin ameliyattan sonra dahi) sıklıkla ortaya çıkan tiroid hormon yetmezliği (hipotiroidizm) yeterli düzeyde tedavi edilmezse göz bulgular düzelmez ve hatta ilerleyebilir. Eski bilgilere dayalı ve hatta kasıtlı bazı iddiaların aksine, zehirli guatr tedavisinden sonra hastanın tiroid hormonları normalize edildikten sonra göz bulguları "daha kötü" olmaz. Göz bulguları olan zehirli guatrlı hastalarda oto-antikorlar genellikle yüksektir.

TİROİD ANTİKORU NEDİR?
Vücut bağışıklık sisteminin normalde mikroplara karşı ürettiği proteinlere antikor adı verilir. Bağışıklık sisteminin “yanlışlıkla” veya "şaşırarak" ürettiği bazı antikorlar, tiroid bezemizdeki hücrelerde bulunan peroksidaz enzimi ile tiroglobulin isimli moleküle karşı etkili olurlar. Bunlara oto-antikor denilir. Bu antikorların teşhiste en yaygın olarak kullanılanları anti-TPO ve anti-TG antikorları olarak isimlendirilir. Bu antikorların ölçümü guatr türünün anlaşılmasında ve tiroidit hastalığının (tiroid bezesinin iltihabı) tanısında çok önemli olabildiği gibi bu hastalığın daha sonraki takibinde de kullanılmaktadır. Zehirli guatr ve Hashimato hastalığında (Hashimato tiroiditi'nde) bu antikorlar yükselir.

Gönderen Melike zaman: 21:39 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Hamilelik Sırasında Diş Tedavisi
Hamilelik döneminde kadınların en çok yönelttikleri sorular arasında "diş tedavisi yapılabilir mi?"sorusu yer aldığını ifade eden Diş Hekimi Kürşat Kapusuz, süreçte diş tedavilerinin ikinci 3 aya ertelenmesi gerektiğini kaydetti.

Diş hekimliğinde kullanılan röntgen makinelerinde radyasyon çok düşük seviyede olmasına rağmen hamilelerde röntgen çekiminden kaçınılması tavsiyesinde bulunan Kapusuz, diş ya da diş eti iltihabı gibi acil durumlarda oluşacak enfeksiyonun bebeğin gelişimini etkileyeceği için bir jinekologun önerisinde tedavi yapılabileceğini söyledi. Anestezi altında yapılan tedavinin bebek sağlığına bir etkisi olmadığını ifade eden Kapusuz, "Antibiyotik kullanımı bebek için herhangi bir sakıncası yok. Tetrasiklin gurubu antibiyotikler alınmamalı. Ayrıca ağrı kesici kullanmada dikkat edilmeli" dedi.
Gönderen Melike zaman: 21:36 0 yorum
Etiketler: HAMİLELİK
Diabet


Diabet, diğer adıyla şeker hastalığı, sık görülür ve ciddî sonuçlara yol açar.

Pankreasın ürettiği insülinin yetersizliği veya etkisizliğinden kaynaklanır. İnsülin olmayınca, besinlerle aldığımız şeker ve diğer besin unsurları, ihtiyaç duyan hücrelere giremez. Böylelikle, hücreler şekersizlik çekerken, kanda şeker normal değerlerin üstüne çıkar. Kanda şekerin çok artması, “zehir” etkisi yaratır ve vücudun tüm hücrelerini tahrip eder.

YAVAŞ AMA KESİN TAHRİBAT
Bu tahribat, çok yavaş ama “kararlı”dır. Yavaşlık, “düzeltme fırsatı” açısından iyidir. Ama kötü yanı, şeker hastalarında şekerin önemli bir zararının olmadığı hissini yaratması ve hastalıkları konusundaki vurdumduymazlıklarını artırmasıdır. Oysa şeker, “azimli bir düşman” gibi, vücudu içten içe, sessizce çürütür. Bu çürüme hem yaşam kalitesini bozar, hem ömrü kısaltır.

Tahribatın etkilemediği organ yok gibidir. Ama en büyük tahribat, damarlarda olur. Erişkinlerdeki görme kaybının başlıca nedeni şekerdir. Ayrıca katarakta ve glokom dediğimiz göz tansiyonuna da yol açar. Böbrek yetmezliği ve üreminin en önemli nedenlerinden biridir. Şeker hastaları, koroner kalp hastalığına ve felce 2-4 kat daha fazla yakalanırlar. Gangren yüzünden ayak-bacak kesilmesine neden olabilir. İsteksizlik, sertleşmeme gibi cinsel işlev bozukluklarıyla karşımıza çıkabilir. Sinir tahribatı yüzünden his kusurları, mide-barsak sorunları gelişir. Pek çok cilt hastalığına çanak tutar.

Kimler şeker hastalığına daha yatkın?

Belki bunu cevaplamadan önce, şeker hastalığının 2 tipinin olduğunu hatırlatmalıyız. Tip 1 dediğimiz, “genç tipi” şeker hastalığı 10-14 yaş civarında ortaya çıkar. Tip 2 dediğimiz “erişkin tipi” şeker hastalığı ise genellikle 40 yaşın üstünde görülür. Erişkin tipi şeker hastalığı, tüm şeker hastalarının yaklaşık %90’ını oluşturur. Biz, bundan böyle, “şeker hastalığı” derken, aksini belirtmedikçe erişkin tipi şeker hastalığını kastedeceğiz.

Bazı kişiler şeker hastalığına daha yatkın. “Risk faktörü” dediğimiz özellikleri taşıyanlar diabete daha çok yakalanıyorlar:

-Bunlardan ilki, ailede ve kan yakınlarımızda şeker hastalarının bulunması.
-İkincisi kilo fazlalığı ve şişmanlık. BKİ’niz 25’ten ne kadar fazlaysa, o kadar risk altındasınız.
-Kilo kadar önemli bir başka faktör de, yağın vücutta daha çok nerede toplandığı. Kilo normal bile olsa, bel çevresi 102 cm’i aşan erkekler ve 88 cm’yi aşan kadınlar çok riskliler. Bel çevresi 94 cm’yi aşan erkeklerle, 80 cm’yi aşan kadınlar ise dikkat etmek zorundalar.
-Ne kadar hareketsizseniz o kadar risk altındasınız.
-Yüksek tansiyonlularda ve kolesterol sorunu olanlarda; gebeliğinde şeker sorunu (gestasyonel diabet) yaşayanlarda şeker hastalığı daha çok görülüyor.
-Son risk faktörü de yaş. Yaş arttıkça risk artıyor. Fakat çağımızda şeker hastalığı salgın denilecek oranlarda arttı, bu da hastalığa yakalanma yaşını epey aşağılara çekti.
Gönderen Melike zaman: 21:32 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Diabetik Göz Rahatsızlıkları


Diabet gözü çeşitli şekillerde etkileyebilir. Bunlardan biri gözün arkasında kan damarlarından sızıntı olmasıdır. Tedavi edilmezse bu durum retina dekolmanına ve körlüğe yol açabilir. Tüm diabetlerde retinada değişiklikler olmayabilir. Ancak bu durum diabetin süresine bağlıdır. Ne kadar uzun süreli diabet mevcutsa risk o kadar yüksektir.

Son zamanlara kadar diabetin yol açtığı körlük önlenemiyordu. Şimdi göz doktorları laser ile sızıntı yapan kan damarlarını kapatıp görme kaybını önleyebiliyorlar.

Tüm diabetikler periyodik göz muayenesi olmalıdır. Böylelikle erken tanı ve tedavi ile görme kaybı önlenir.
Prof.Dr.Ahmet Gücükoğlu
IÜ İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları AD.

Gönderen Melike zaman: 21:31 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Siroz
Siroz karaciğerin kronik (süregen) bir hastalığıdır. Çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir,ama hücre temelindeki oluşum süreci hep aynıdır. Sirozda yineleyen hücre ölümü, halka biçiminde bağdoku artışı ve yumrular biçiminde doku yenilenmesi görülür. Belirtileri ise (Vena porta) toplardamar sisteminde portal kan basıncı yükselmesi ve ilerleyici karaciğer yetmezliğidir.

Karaciğer sirozunun kalıtsal yatkınlık dışındaki en önemli nedenleri, geçirilmiş viral hepatit hastalığı ve alkolizmdir. Bir takım siroz olgusunda ise hastanın öyküsünde alkolizme ya da sarılığa rastlanmaz. Kriptogenetik (nedeni bilinmeyen) siroz adı verilen bu olguların bazısında hastanın sanlıksız bir viral hepatit geçirmiş olabileceği düşünülür. (Ömeğin karaciğer iltihabı sonrasında gelişen siroza özgü büyük yumrıılar görülebilir.) Karaciğerde demir birikmesi (hemokromatoz) ve kronik konjestif kalp yetmezliği de siroza neden olabilir.

Karaciğer sirozu birçok nedene bağlı olabilirse de oluşum süreci değişmez. Bir dış etken yapısal bir işlev azalmasının ya da henüz tam aydınlatılmamış olan kalıtsal bir yatkınlığın bulunduğu karaciğerde (belki de antikor yapısındaki) bir mekanizmayı harekete geçirir. Daha sonra kendi kendine işlemeyi sürdürebilen bu mekanizma sirozu başlatan bir tetik gibi işlev görür. Bir başka bir deyişle karaciğer, hastalığın nedeni kendi hücreleriymiş gibi davranmaya başlar. Karaciğer hücresine zarar veren herhangi bir etken karşısında bağdoku yalnızca ölen hücrelerin yerini almakla kalmaz; karaciğer hücreleri de işlevsel bir lobcuk oluşturacak katmanlar biçiminde yenilenmez. Tam tersine, karaciğer dokusunun araları aşırı bağdokuyla dolar ve bunun sonucunda lobcuğu parçalara ayıran yalancı lobcuklar oluşur. Böylece hücre yenilenmesi amaçsız ve yaygın bir yangı oluşumuna dönüşür. Aşırı çoğalan bağdoku daha sonra büzülerek yakınındaki hücre ve damarları sıkıştınr ve organda oksijen yetersizliğine neden olur. Karaciğer sirozunda görülen sinüzoit ağ (ince damar işlevi gören boncuklar) azalması hastalığın ileri evrelerinde şiddetlenerek dolaşımı durdurabilir. Böylece başka hücrelerin de ölmesiyle tamamlanan döngü, bir kez daha başlayıp yayılmaya hazır hale gelir. Bazı uzmanlann iyi huylu bir tümör hastalığı olarak nitelemesine yol açacak kadar aşırı bir üreme gösteren siroz hücreleri organdaki besleyici maddeleri tüketir. Asalak gibi öteki karaciğer hücrelerinden beslenen siroz hücreleri artık hastalığın ve hücre ölümünün nedeni olmuştur.

Sirozun en az bilinen yanı aşın bağdoku üretimidir. Bu olay zehirlenme ya da bağışıklık tepkisine bağlı olarak retiküloendotelyal sistem etkinliğinin artmasından kaynaklanabilir. Herhangi bir nedenle zedelenen ya da ölen karaciğer hücresi bağışıklık sistemi tarafından "yabancı" olarak tanınır ve sistemin antikor oluşturarak yanıt vermesine yol açar (kandaki belirgin gammaglobulin artışı buna bağlıdır). Karaciğer hücrelerindeki antijen-antikor tepkisi hücre ölümüyle sonuçlanır ve böylece retiküloendotelyal sistemin uyarılmasıyla aşırı miktarda üretilen bağdoku karaciğer hücrelerinin yerini alır.

Viral hepatit, alkol gibi bir dış etkenin neden yalnızca bazı insanlarda karaciğer hücrelerini vücuda "yabancı" kıldığı sorusuna henüz doyurucu bir yanıt getirilememiştir. Ama yanıtın allerji ya da immun (özbağışıklık) süreçlerinde olmadığı söylenebilir.

SİROZLU KARACİĞERİN DURUMU
Yukarıda sözü edilen siroz tiplerinin (alkolik, doku ölümü sonrası, safra sistemi kökenli) her birine özgü belirli anatomik ve patolojik değişildikler vardır. Ama bazı temel özellilder bunlann hepsinde, özellikle de karaciğer kökenli siroz olgulannda görülür. Alkole bağlı sirozda karaciğer önce büyür, hastalığın son evresindeyse küçülür. Yüzeyi ince pürtüklü yapıdadır. Doku ölümü sonrasında gelişen sirozda ise karaciğer büyüyebilir ya da büyümeyebilir; yüzeyi her zaman düzensiz ve kaba pürtüklüdür.

Biyopsiyle alınan ömeğin mikroskopla incelenmesi tipik siroz bulgularını ortaya koyar. Karaciğer tam bir yapısal düzensizlik içindedir. Sağlıklı organdaki düzenli karaciğer lobcukları artık tümüyle ya da hemen hemen yok olmuştur. Asıl işlevi karaciğerin destek sistemini oluşturmak olan bağdoku bölmeleri (septum) tam bir dağınıklık içinde her yana doğru gelişmiştir. Damarlar daha da düzensizdir. Her yerde eşmerkezli olarak yerleşmiş hücre kümeleıi görülür. Bunlar sağlıklı lobculdara benzemekle birlikte merkezlerinde bir toplardamar yoktur ve dağılımlan düzensizdir. Yumru biçimindeki bu oluşumlara yalancı lobcuk denir.
www. frm47.com

Gerek bağdoku oluşumu, gerekse yalancı lobcuk oluşumu yıkıma uğrayan karaciğer hücrelerinin yeni hücre üretme ve çoğalma yoluyla giriştiği onarım çabasını temsil eder. Ama yeni hücre üretimi aşırı miktardadır ve dağılımı düzensizdir.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ
Başlangıçta hastamn yakınmaları çok azdır ve belirtiler yalnızca bu hastalığa özgü değildir. İştahsızlık, çabuk yorulma, bulantı, sindirim bozukluklan, barsak işlevlerinde düzensizlik (kabızlık), midede ağırlık duygusu, yağlı besinleri sindirememe, aşırı gaz, ayaklarda ödem (şişlik), hafif ateş gibi bu belirtilerin çoğu sirozdan başka hastalıklarda da görülür. Bunlar aşırı alkol alımı ya da safra yolları hastalıklanyla eşzamanlı olarak ortaya çıkan bir mide-onikiparmakbağırsağı iltihabından da kaynaklanabilir.
Ayrıca bu belirtiler kronik hepatit belirtilerine çok benzer. Siroz çeşitli hastalıkların sonunda gelişebildiğinden gerçekte birçok geçiş tablosu vardır ve bazen tanı biyopsiyle bile kesinleştirilemez.
Hastalığın ileri evresine dekompanse siroz adı verilir. Bu dönemde iştahsızlık tam bir iştah kaybına dönüşür. Hasta halsizdir ve sürekli zayıflar, çünkü genellikle dokularda su tutulmaz. Cinsel istek gittikçe azalır ve sonunda cinsel iktidarsızlık ortaya çıkar. Özellikle sabahları ve aç karnına olmak üzere bulantı ve kusma görülür. Bağırsaklarda aşırı gaz birikmesi en ağır ve kesin belirtinin ortaya çıkmak üzere olduğunu gösterir. Hasta geceleri gündüzden daha çok idrar çıkarır ve sonunda en ağır belirti olan assit (karın boşluğunda sıvı birikmesi) ortaya çıkar.

KARINDA SIVI BİRİKMESİ (ASSİT)
Hasta bir yandan karnının rahatsızlık verecek biçimde şiştiğini, bir yandan da günlük idrar miktarının azaldığını ve idrar renginin koyulaştığını fark eder. Karın gittikçe gerilir; deri ulaşabileceği en yüksek gerginlik düzeyine ulaşır. Hasta oldukça garip bir görünüm alır. Karındaki şişkinlik ve gerginlikle birlikte solunum güçlüğü ortaya çıkar. Biriken sıvı diyaframa baskı yaparak hareketlerini sınırlar ve solunumu çok güçleştirir. Assit gelişimiyle birlikte kanda albümin düzeyi düşer, aldosteron salgısı artar ve özellikle toplardamar sisteminde kan basıncı yükselir.
Toplardamar sisteminde tansiyonun yükselmesi siroza doğru giden bir karaciğerde olanların incelenmesiyle açıklanabilir.

V.PORTA TOPLARDAMAR SİSTEMİNDE KAN-BASINCI YÜKSEKLİĞİ (Portal Hipertansiyon)
Yeni oluşan bağdoku ve özellikle de çok miktarda yalancı lobcuk kümelenmesi karaciğer dolaşımının bir bölümünü yıkıma uğratır; bir bölümünde de baskı ve boğulmaya yol açar. Bu durum karaciğer toplardamarlarının lobcuk içi küçük dallarında, yani portal toplardamarların doğduğu yerlerde daha belirgindir. Bu damarların görevi karaciğerden çıkan kanı toplamaktır. Bunların bazısının bile kapanması doğal olarak karaciğer içi kan akışında belirgin zorluğa yol açar ve karaciğerde kan göllenmeye başlar.

Kapiller toplardamarı bağırsaklardan ve dalaktan gelen bütün kanı karaciğere geçiren ana damardır ve taşıdığı kanın karaciğere girmesi de karaciğerde dolaşım koşullarının böyle kötüleşmesi durumunda zorlaşır. Kanın karşısındaki direnç arttıkça, onu yenmek için gereken güç de artar ve böylece portal toplardamar sisteminde kan basıncı yükselir. Yapılan ölçümler portal toplardamarında basıncın normalde 20 cm su basıncından az olması gerekirken, sirozlularda 25-60 cm su basıncına kadar yükseldiğini göstermiştir.Yan dolaşım gelişmesi - Sirozun çok ağır bir belirtisi de portal toplardamarda kan basıncı yükselmesine bağlı olarak bir yan dolaşımın ortaya çıkmasıdır. Yan dolaşım yemek borusu (özofagus) düzeyindeki toplardamarlarda varis oluşumu biçiminde ortaya çıkar ve hastanın yaşamını tehlikeye soktuğundan ayrıca tedavi edilmesi gerekir.

Portal toplardamarı kanının karaciğere zor akması ve damarda basıncın yükselmesi sonucunda kan daha kolay akabildiği yeni yollara yönelmeye başlar. Buraya kadar kötü bir durum yoktur; tam tersine bu gelişmenin pratik bir yararı da vardır. Vücudun kendiliğinden aldığı bu acil önlemden sonra, karaciğerdeki kan göllenmesi biraz hafifler. Ama bir de komplikasyonu vardır: Kanın bulduğu yeni akış yollarından biri, portal toplardamara akan mide koroner (taç) toplardamarıdır. Kan bu yoldan yemek borusu toplardamarlarına ve daha sonra üst anatoplardamara yönelir.

Yemek borusu toplardamarlarları zayıf damarlardır. Bazen yeni kan kütlesinin oluşturduğu yüksek basıncına dayanamazlar. Duvarları daha da zayıflar ve genellikle bacaklardakilere benzeyen varisler oluşur. Bu varisler yemek borusu boşluğuna doğru büyüdüğünden büyük ve sert bir lokma ya da mukoza örtüsünü sindirerek yıkıma uğratan ülser gibi bir etken varisleıin yırtılmasına neden olur. Sirozun dengelenebildiği (kompanse) evresi bu noktada aşılır ve hastada tehlikeli bir iç kanama başlar. Kanama dursa da sorun bitmez, çünkü vücut artık sirozu düzenleyici etki gösteremez (dekompanse siroz) ve aşırı kansızlık hastada temel bir tedavi sorunu yaratır. Yemek borusu varisleri radyolojik incelemeyle belirlenebilir. Yan dolaşım gelişmesi yemek borusu varisleri dışında basur ve yüzeysel karın toplardamarlarının genişlemesine de yol açabilir.

Dalak büyümesi :
Portal toplardamardaki yüksek tansiyon genellikle dalağın büyümesirıe yol açar. Büyüyen dalak kemik iliğinin etkinliğini kısıtlar; alyuvar, akyuvar ve trombositlerin üretimini engeller. Kemik iliğinde alyuvar yapımının azalması alyuvar üretimini uyaran folik asit yetersizliği ve aşırı alyuvar yıkımıyla da birleşince hastada kansızlık ve vücut direncinde belirgin düşme ortaya çıkar. Bu durumda hastanın olası bir kanamaya dayanabilmesi zordur.
Akyuvarların azalması,mikroplann saldınsı karşısında vücut savunmasının yetersiz kalmasına yol açar. Sirozlu hasta bakterilere karşı daha dirençsizdir ve her türlü enfeksiyondan çok kolay etkilenir, Trombositler kanın pıhtılaşmasında önemli rol oynadığından bunlann azalması, kanama eğilimini artınr. Sirozlularda sık görülen kanama, trombositlerden başka yine pıhtılaşmada etkisi olan protrombin, fibrinojen, faktör V, Vİİ, X gibi maddelerin eksikliğine de bağlıdır. Bu maddelerin üretiminde karaciğerin etkinliği önemlidir.

Kandaki bu değişikliğin sonucunda hastada burun kanaması nöbetleri, diş fırçalarken, bazen de kendiliğinden dişetlerinde kanama ya da dışkıyla kan çıkarma görülür. Dışkıyla çıkan kan her zaman gözle görülmeyebilir: Kan sindirim kanalının alt bölümünden, yani basur ve rektumdan gelmiyorsa ve fazla miktarda değilse, kanamanın tek belirtisi dışkının koyu, bazen kapkara (katran gibi) bir renk almasıdır.

İlerlemiş siroz olgularında araya giren bir enfeksiyon, uzun süreli kabızlık, varis kanaması, karaciğere zararlı ilaçların alınması gibi bir etken gittikçe şiddetlenen bilinç bozukluğuna yol açabilir. Hastada hafif uyku hali, davranış değişikliği, ellerde titreme ve ağızda hastalığa özgü (amonyak gibi) bir koku ortaya çıkar ve sonunda koma gelişir.

SİROZLU HASTANIN GÖRÜNÜMÜ
Sirozlu hasta zayıftır ve bacaklarda daha belirgin olan bu zayıflık, assit varsa karındaki şişiik nedeniyle daha da dikkat çekicidir. Derisi toprak renginde, normalden daha koyu, griyle kahverengi arası bir renktedir. Bazen sanlık da gelişir.

Deride sarılık gelişmese bile gözlerde her zaman san bir gölge vardır. Özellikle yanaklar ve burun, alkoliklerdeki gibi kızarmıştır; bu bölgelerde parlak kırmızı renkte noktalar gözlenir. Aynı gelişme avuçlarda ve tabanlarda da görülür. Tipik olmamakla birlikte sık rastlanan bir belirti de yüz, boyun, sırt, göğüs ve kollarda görülen ince damar 'yıldızları'dır; “örümceksi ben” (spider angioma) olarak da bilinen bu oluşumlar yaklaşık 5 mm çapında, bir merkezden yayılan küçük damar genişlemeleridir. Başta koltukaltındakiler olmak üzere genellikde vücut kılları da dökülür. Bütün bu belirtiler iç salgı sistemi kökenli bozukluklara, yani karaciğer işlevlerinin bozulmasıyla ortaya çıkan hormonal dengesizliğe bağlıdır.

TANI
Sirozda karaciğer ele geliyorsa sertleşmiştir, ama yapısı her zaman tekdüze değildir. Yüzeyi pütürlü olduğundan düzensiz, kenarları ise net ve keskindir. Hastaların çoğunda dalak büyümüştür. Serum elektroforezi gammaglobulinlerin belirgin ölçüde arttığını gösterir. Bu arada albümin-globulin oranı tersine dönmüştür. Karaciğer hücrelerinin protein bireşimleme gücünü belirlemeye yönelik test sonuçları kanda albümin, serumda psödokolinesteraz ve ayrıca pıhtılaşma faktörleri eksikliğini ortaya koyar. Karaciğer hücrelerinin salgılama etkinliği de bozulmuştur; bu nedenle kanda bilirubin düzeyi yükselir. Karaciğerdeki bozukluğa ve safra göllenmesine işaret eden enzimler genellikle çok artmamıştır.

Kesin siroz tanısı için en güvenilir yöntemler laparoskopi ve karaciğer biyopsisidir.Lokal anestezi koşullarında yapılan laparoskopide karına sol yandan bir iğneyle girilerek hava verilir. Böylece karın duvarı, altındaki organlardan uzaklaştırılarak iç organlar görüntülenir. Bu aşamada yine lokal anestezi altında karaciğer kenarının altından, sağ yanda karın duvarı delinerek laparoskop aygıtı karın boşluğuna sokulur. Aydınlatma sistemi çalıştınlarak karaciğerin kenar ve yüzeyinin bir bölümü bütün aynntılarıyla görüntülenir. İğneyle karaciğerden parça alınmasını içeren karaciğer biyopsisi, laparoskopi sırasında da yapılabilir. Alınan biyopsi örneği mikroskopta incelenir.

TEDAVİ
Siroz ağır bir hastalıktır ve genel kabule göre tedavisinden çok, önlenmesine ağırlık verilmesi gerekir.

Düzenli olarak alınan asırı miktarlarda alkolün çok zararlı olduğu kesindir. Dolayısıyla siroza yakalanma tehlikesine karşı ilk önlem olarak alkol kısıtlanmalıdır. Bir başka önemli siroz nedeni de hepatittir. Hepatitte hekimin iyileşme dönemine ilişkin öğütleri tutulmalı ve karaciğerin tümüyle iyileşmesi için ortam sağlanmalıdır.

Sirozlu hastanın yaşaması hekimin önerilerine uymasına bağlıdır. Alkolden kesinlikle uzak durmalı, artık “az” içmenin yetmediğini; "hiç" içmemek gerektiğini bilmelidir. Beslenmenin temel bir önemi vardır. Karaciğer besinlerle alınan bütün maddelerin metabolizmasmda etkili olan bir organdır. Genel görüşe göre hasta dengeli beslenmeli, günde 100 gr protein (yağsız et, balık, yağsız peynir), 10 gr bitkisel ve kesinlikle kızarmamış yağ ile 300-400 gr karbonhidrat (şeker, ekmek, hamur vb) almalıdır.Bir başka önemli kural da olabildiğince az tuzlu yemektir. Barsakların düzenli çalışması sağlanmalı, kabızlık önlenmelidir. Kabızlık hem atılması gereken maddelerin barsaktan emilmesiyle karaciğeri aşırı çalışmaya zorlar, hem de sindirim kanalının dışkılama için aşırı zorlanmasına yol açarak yemek borusu varislerinin birinin yırtılmasıyla sonuçlanabilir. Genel önlemler arasında ise hastanın soğuktan, aşırı yorgunluktan ve enfeksiyon hastalığı olanlarla temastan kaçınması yer alır.

Sirozlu hastalarda yemek borusu varislerini ve assiti tedaviye yönelik uygulamalar vardır. Son yıllarda, ilerlemiş siroz olgularında karaciğer nakli ameliyatına da başvurulmaktadır.
Gönderen Melike zaman: 21:22 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Erkeklerde Cinsel Hastalıklar
Cinsel Güçsüzlük
Ülkemizde ve dünyada erkeklerin daha çok ileri yaşlarda olsa da artık genç yaşlarda da sık karşılaştığı bir hastalıktır. Cinsel güçsüzlük çok çeşitli şekillerde tanımlanabilir ama kısaca erkeğin cinsel gücünden memnun olmaması olarak da tarif edilebilir. Bazen bu durum gerçek bir cinsel güçsüzlük değilse de kişi hekime başvurmaktadır.

Özellikle şehir yaşantısının getirdiği stres ile bu hastalığın hem sıklığı artmış hem de daha genç yaşlarda görülmeye başlamıştır.Cinsel güçsüzlükte neden ya ruhsal ya da bedenseldir. Burada ilke olarak hasta öncelikle bir üroloji uzmanı tarafından değerlendirilir ve bedensel bir neden olup olmadığı araştırılır. Eğer böyle bir neden saptanmazsa veya ruhsal bir neden düşünülürse bir psikiyatri uzmanına yollanır. Bazen her iki nedende mevcut olabilir ve bu nedenle her iki branştaki hekim tarafından tedavi gereklidir.

Bazen ortaya çıkan bedensel hastalıklar nedeniyle hastanın bir iç hastalıkları veya beyin cerrahi uzmanı tarafından da tedavisi gerekebilir.Bedensel hastalık olarak çeşitli hormon hastalıkları, şeker, böbrek, karaciğer, kalp-damar hastalıkları gibi nedenler bulunabilir. Kullanılan çeşitli ilaçlar nedeniyle olabilir. Sonuçta erkeklik organının damarlarında veya sinirlerinde hasar meydana gelir. Genelde bu hastalıklarda yakınmalar yavaş yavaş gelişir. Kavga, ani stres gibi durumlarda başlangıç anidir ve çoğu zaman bu neden hasta tarafından da fark edilir.

İlaç tedavisinden mutluluk çubuğu takılmasına kadar çok çeşitli tedavileri mevcuttur. Bu tedavi kararları üroloji uzmanı tarafından gerekirse diğer hekimlerle işbirliği ile ve hastanın da bilgisi dahilinde alınır.

Viagra
Son yılların en çok kullanılan ve tartışılan cinsel güçsüzlük tedavi ilacıdır. Bu ilaç cinsel ilişkiden bir saat önce alınır. Tek başına yeterli etki oluşturamaz. Yani uygun bir ortam ve cinsel ilişki öncesi ön sevişme gereklidir. Hemen her türlü cinsel yetmezlik tedavisinde kullanılmasına rağmen çeşitli cinsel hastalık tiplerinde etkisi de değişiktir. Mesela damar kaçaklarında ve cinsel organın sinir hasarında etkisi daha düşük gözükmektedir. İlacın 25, 50, 100 mg’lık dozları vardır ve hangi dozlarda alınacağına hekim karar vermelidir. Bu ilacın kimi hastalıklarda ve bazı ilaçlarla alınmasında sakıncalar vardır. Özellikle bazı kalp hastalıkları ve ilaçları ile kullanımı sakıncalıdır. Dil altı alınan kalp hapları bunlardan biridir. Bu nedenle mutlaka hekim önerisi ile alınmalıdır. Ancak bu ilacın kendi başına kalp hastalığı oluşturması gibi bir etkisi yoktur. Bu ilacın kullanım süresi de hekim tarafından belirlenmelidir.Bu ilacın bir faydası da erkek hastanın cinsel hastalığının tanısının konulmasını kolaylaştırmasıdır.
Artık hastalara bir kan tahlili ve sakıncası yoksa bir viagra verilmesi ile çoğu hastalıkta tanı konulabilmesi olanaklı duruma gelmektedir.
Diğer bir ilginç konuda ülkemiz gibi kapalı sayılabilecek ülkelerde kadınlarda cinsel bozukluk sıktır ve evliliklerde bu nedenle bir çok problem yaşanmaktadır. Viagra bu kadınların tedavisinde de kullanılmaya başlanmıştır. Bu şikayeti olan kadınların üroloji, kadın-doğum ve psikiyatri hekimlerince uygun teşhis ve tedavileri yapılmaktadır.

Peyronie
Bazı erkek hastalarda cinsel organın çeşitli yerlerinde (çoğunlukla sırt tarafında) plak şeklinde sertlikler ortaya çıkmaktadır. Bu hastalar mutlaka bir üroloji uzmanına başvurmalıdır. Bazen bu hastalarda cinsel güçsüzlük, kamışta eğrilikler, cinsel ilşkide ağrıda bulunabilir. Bu hastalığın bazı diğer cinsel organ hastalıklardan ayrımı gereklidir. Bu hastalığın kanserle ilgisi yoktur. Bazen kendiliğinden durur veya küçülür. Hastalığın ilaç veya ameliyatla tedavisi vardır. 1 yıldan daha kısa süreli olanlarda ilaçlar daha etkili olduğundan hekime erken başvurmak faydalıdır.

Erken Boşalma
Eş doyuma ulaşmadan önce boşalmadır. Çok sık karşılaşılan bir problemdir. Çoğunlukla ruhsal nedenlerle oluşsa da bazı hastalıklarda da gözükebilir. Bir üroloji uzmanına başvurmak faydalıdır. Ruhsal tedavi, çeşitli ilaçlar, hatta ameliyatlar ile tedavisi mümkündür.

Mastürbasyon
Mastürbasyon cinsel kimliğin kazanılmasından sonra ve genelde evlilik öncesi dönemde başvurulan sağlıklı bir cinsel boşalma yoludur. Kişilerin bağımlılığı oluşmadığı sürece sorun yoktur. Mesela evlilikten sonra cinsel ilişki yerine tercih edilmesi doğal değildir. Kısırlık ve cinsel güç üzerine olumsuz bir etkisi yoktur. Ülkemizde bazı insanlar kendilerini ayıp-günah-yanlış-tehlikeli bir şey yaptıklarını düşünerek doğal sayılabilecek bir olayı problem haline getirmektedirler.

Cinsel İlişki ile Geçen Hastalıklar
Erkek cinsel organlarına cinsel ilişki yolu ile çeşitli mikroplar girebilir. Bu mikroplar vücutta üredikten sonra hastalık ortaya çıkarırlar. Hastalık bazen birkaç gün içerisinde akıntı, idrar yolunda yanma gibi şikayetler ile ortaya çıkarken, bazıları sinsice ilerler ve geç belirtilerle ortaya çıkarlar. Çok çeşitli olan bu hastalıkların birçoğunun tedavisi mümkündür. Bunun için bu tip bir şüpheli ilişki yaşanmışsa bir Üroloji uzmanına gitmek gereklidir. Bazı hastaların kulaktan dolma bilgilerle ve kendiliğinden uygun olmayan ilaç almaları sonucunda kolayca tedavi edilebilecek bu mikroplar, ilaçlara direnç kazanmakta ve tedavi zorlaştırmaktadır. Unutulmaması gereken bir nokta da bu tip bir ilişkiden sonra eşiyle birlikte olan erkekler mikrobu eşine de bulaştırmakta ve kendileri tedavi olsa da eşleri tedavi olmadığı için eşinden tekrar mikrop kapmaktadır. Bu nedenle, böyle durumlarda eşlerinde Kadın Doğum uzmanı tarafından tedavi edilmesi gereklidir. Ancak en önemli tedbir bu tip şüpheli ilişkilerde prezervatif ile korunmaktır. Artık çeşitli uluslardan insanların kolayca bir arada olabildiği ülkemizde çok çeşitli ve tedaviye dirençli mikroplar mevcuttur ve bu nedenle de korunma çok önem taşımaktadır. Eğer bu tip hastalıklar iyi tedavi edilmezlerse ve tekrarlarsa erkeklerde idrar yolu darlığı, kısırlık gibi ciddi hastalıklara; kadında da çok ciddi kadın hastalıklarına neden olabilirler.

AIDS
AİDS bu hastalıklar içerisinde özel bir öneme sahiptir. Bu önemin nedeni hem son yıllarda çok yaygınlaşması, hem sinsice ilerlemesi hem de maalesef henüz tam tedavisinin yapılamamasıdır. Hastalık en çok cinsel ilişki, kan ve kan ürünleri yoluyla ve hastalıklı anneden bebeğe geçişle olur. Henüz yakın arkadaşlık, tuvalet, banyo, yiyecek-içecek, sinek-böcek yoluyla geçtiği ispatlanmamıştır. Tükürükle geçme şansı çok azdır. Asıl hastalık belirtileri yaklaşık 10 yıldan sonra görülür. Şikayetler çok çeşitli olabilir. Bunlar halsizlik, kilo kaybı, ateş, uzun süren ishal, vücuttaki bezelerde şişme şeklindedir. Kan tahlili ile hastalığın gösterilmesi için mikrobun vücuda girmesinden sonra 2-3 ay geçmesi gereklidir.

Gönderen Melike zaman: 21:16 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Hamilelik Süresince Yapılacaklar


Hemen baslangicinda gebeligi tanimlamak ve gebelik haftasinin bilinmesi gereklidir.
Bu tarihin belirlenmesi ileride yol gösterici olacak ve gereksiz girisimleri engelleyecektir.
Ayrica erken gebelikte bazi bulasici hastalik (sarilik, kizamikçik, toksoplazma vs) antikor ve antigenlerine bakarak sakatlik ve çocuga bulasma açisindan önlemler (asi tedavisi) alinabilir.

Kan grubu, kan sayimi, idrar tahlili mutlaka yapilmalidir.
Gebelik bulanti ve kusmalari yoksa gebelik öncesi baslanan folik asit 12. Haftaya kadar devam edilirken, demir ve kalsiyum haplarina da baslanabilir.
12.haftada vaginal ultrason ile bebekte ense ödemi ve 16.haftada rahim agzi kalinligi ölçümü yapilmalidir.
16-18 haftalar arasi üçlü test ile down sendromu ve omurga açiklik varligi arastirmasi yapilir.
20-22 haftalik gebelerde bir perinatolog tarafindan sakatlik açisindan ileri düzey ultrasonografi yapilabilir. Kadin-dogum hekiminizin bebegin sakatliklarinin hepsini bilmesi mümkün degildir.
Kan uyusmazligi olan annelerde 28.haftada erken Rho-gam ignesinin yapilmasi bebegin etkilenmesini azaltacaktir.
24-28 haftalarda açlik kan sekeri ve 50 gr seker yükleme testi mutlaka yapilarak, gebeligim olusturdugu geçici seker hastaligi aranmali ve tedavisi yapilmalidir.
Rizikolu gebelerde (hipertansiyon, diyabet, agir kansizlik, kan uyusmazligi, sezaryenle dogum yapanlar vb.)
32 haftadan itibaren NST (çocuk kalp atislari grafisi) ile takip edilmeye baslanmalidir.Böylece anne karnindaki bebegin sikintiya girmesi erken olarak tespit edilip önlemler alinabilir.Her kontrolde idrar tetkiki istenerek albümin ve iltihap varligi arastirilir.
36.haftada HbsAg-sarilik-testi yapilir. Annede test (+) ise etrafindaki kisiler arastirilir ve gerekli olursa onlara asi yapilir. Dogan bebege serum ve asi baslanir. 0-1-6 aylarda 3 kez asisi yapilan çocugun bulasici sariliga karsi asilanip asilanmadiginin kontrolü yaptirilir.
Daha önce sezaryen ile doguran hastalar 39.haftada sezaryen için hazirlanir.
Normal gebeler 40.haftadan sonra NST ve ultrason yapilarak 42.haftanin sonunda hastaneye yatirilarak suni sanci ile dogurtulmaya çalisilir.

Tüm bu önlemler gebelerin çok küçük bir bölümünde ortaya çikmasi muhtemel hastaliklari tespit etmek için alinmaktadir. Gebelerin büyük çogunlugu (%97) saglikli bebeler dogurmaktadir. Ancak isin sansa birakilacak bir yönü yoktur. Çünkü bir tek sakat veya sagliksiz bebek tüm ailede büyük sosyal, ekonomik, ruhsal ve bedensel rahatsizliklara neden olabilir.
Tüm bu önlemler riski sifira indirgemez ama en aza çekerler. Bu her insanin, annenin, babanın ve çocugun hakkıdir.
Gönderen Melike zaman: 21:13 0 yorum
Etiketler: HAMİLELİK
HIV-AIDS


AIDS, Acquired Immuno Deficiency Syndrome kelimelerinin kısaltması olarak ortaya çıkmış ve Edinilmiş Yetersiz Bağışıklık Sistemi Sendromu olarak Türkçe'ye çevrilmiştir.
İlk AIDS tanısı 1981 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde bir hastaya konmuştur. O günden bugüne AIDS tüm dünya için bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Epidemi görünür bir hızla ilerlemektedir. WHO verilerine göre dünya üzerinde 18 milyon erişkin ve adölesan, 1.5 milyon çocuk HIV ile enfekte durumdadır.

Bugün dünya üzerinde 4.5 milyon üzerinde AIDS hastası vardır. AIDS' ten etkilenen kadın hasta sayısı giderek artmaktadır. Aynı yıl 5 ile 10 milyon arasında çocuk AIDS nedeniyle anne ya da babasını kaybetmiş olacaktır. 2000 yılında 30 - 40 milyon kişi HIV ile enfekte olacak ve bu bireylerin %90'ı gelişmekte olan ülkelerde bulunacaktır.

Genel bilgiler
HIV virüsü, insan vücudunda hastalıklara karşı direncini sağlayan bağışıklık sistemini etkisiz hale getirmektedir. Vücut bağışıklık sisteminin etkisiz hale gelmesi, virüsten etkilenmeden önce kolayca baş edebildiği diğer hastalık mikroplarıyla artık çarpışamayacak duruma gelmesi demektir. Bu da basit bir enfeksiyonun bile ölümcül olmasına sebep olabilir. AIDS hastalarının yarısından çoğu bağışıklık sistemlerinin etkisiz hale gelmesi yüzünden basit enfeksiyonlara yenilerek hayatlarını kaybetmişlerdir.İnsan vücudu bir defa HIV virüsü ile enfekte olmuşsa artık bu virüsün hiçbir şekilde yok edilmesi yada vücuttan atılması mümkün değildir. Fakat, virüsün etkilerine engel olmak için bir takım ilaçlar geliştirilmiştir. Bunlardan ilki ve en çok bilineni AZT (Zidovudine) adı verilen ilaçtır. Bu ilaç virüsün çoğalmasını engellemektedir. AZT AIDS virüsünün meydana getirdiği belirtilerin görünmesini engellemekte ve AIDS' li hastanın yaşamının kısmen de olsa uzamasını sağlamaktadır.

Bulaşma yolları
****üel birleşme, uyşturucu kullanıcılarının enjektyörlerini paylaşması ve kan transferidir.
AIDS dokunma, öpüşme, solunum gibi dış kontaklarla bulaşan bir hastalık değildir. Ayrıca AIDS evcil hayvanlardan, tuvaletlerden, yüzme havuzlarından, tabak yada bardaklardan bulaşıcı özellik göstermez. Bu nedenle insanların AIDS' li hastalara yaklaşmaması yada onları toplumdan dışlaması hem gereksiz hem de yanlış bir tutumdur. Çünkü AIDS' li bir hastaya dokunarak veya yanında bulunarak AIDS' e yakalanmanın mümkün değildir.

Risk Grupları
Kontrol edilebilir riskler
Çok eşli yaşam sürdürmek
Eşcinsel ilişkide bulunmak
Damar yoluyla uyuşturucu madde kullanmak
Kontrolümüz dışında kalan riskler
AIDS mikrobu taşıyan annelerin doğum yapması
AIDS yönünden test edilmemiş kan ve kan ürünlerinin kullanımı
AIDS mikrobu taşıyan cerrahi aletler ve akupunktur iğneleri ile tedavi yapılması
AIDS mikrobu taşıyan döğme aletleriyle vücuda döğme yapılması



Klinik belirtiler
Fiziksel ve zihinsel aktiviteleri etkileyen, sebebi açıklanamayan aşırı bir yorgunluk.
Zayıflama yada diet gibi herhangi bir aktivite söz konusu olmadan iki aydan kısa bir sürede 7-10 kilo kaybı.
Birkaç haftanın sonunda ateşin açıklanamayacak bir şekilde 39 derecenin üstüne çıkması.
Uyku sırasında kişinin üstünü sırılsıklam edecek derecede terleme.
Sebebi bilinmeyen bir şekilde vücuttaki salgı bezlerinin şişmesi.(Özellikle boğazda, boyunda ve koltuk altında bulunan lenf bezlerinin şişmesi)
Dilin üzerinde ve ağız içinde beyaz noktalar yada lekelerin oluşması.
Israrla devam eden ishal.
Herhangi bir solunum enfeksiyonuyla meydana gelen ve çok uzun süren kuru öksürük.
Özellikle öksürükle birlikte oluşan nefes darlığı.
Deri üstünde yada altında oluşan kat kat, yada yükselen bir şekilde leke ve şişliklerin meydana gelmesi. Başlangıçta çürükmüş gibi algılanabilir fakat bunlar zamanla kaybolmazlar ve genellikle etraflarındaki derilerden çok daha serttirler.



Korunma
Sperm, vajinal akıntılar ve kan gibi AIDS virüsünün bulunabileceği vücut sıvıları ile teması önleyiniz.
Yeni tanıştığınız veya şüphelendiğiniz bir kişiyle cinsel ilişkide bulunacak iseniz, ilk temastan itibaren devamlı prezervatif (kondom) kullanınız ve kullanma tarifine tam olarak uyunuz.
Alkol ve uyuşturucunun düşünme yetisini zayıflatarak sağlıklı kararlar almayı engellediği ve **** yaşamında olumsuz etkilere neden olduğu unutulmamalıdır.
Damar yoluyla uyuşturucu madde kullanma alışkanı iseniz, kesinlikle başkasına ait enjektör kullanmayınız. Kendi iğnenizi ya da enjektörünüzü de başkasına ödünç vermeyiniz.
Virüsü almış olduğunuzu düşünüyor ve gebe kalmayı planlıyorsanız derhal doktora danışınız. Virüsü almış kadınların çocuklarının HIV' li doğma şansı %30'dur. Gebelik ve HIV ile ilgili kararları almak kolay değildir. Çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin, (şüpheleri varsa) hamilelik gerçekleşmeden önce bir hekime başvurmaları yerinde olur. Bu anne adayı için olduğu kadar baba adayı için de geçerlidir.
Kanamaya neden olan her türlü girişimde (enjeksiyon, kulak deldirme, akupunktur, döğme, diş muayene ve operasyonları gibi) tek kullanımlık araç gerecin tercih edilmesine ve aletlerin sterilizasyonunun gereği gibi yapılmasına dikkat edilmelidir.



Etkin bir korunma yöntemi: prezervatif
AIDS' e karşı korumanın en etkili yolu cinsel birleşme sırasında prezervatif kullanmaktır. Prezervatiflerin delinme yada patlama olasılığı %2'dir; buda ancak üretim hatalarından kaynaklanabilir. Fakat bireylerin prezervatifi uygun bir şekilde kullanmaması bu oranı bir miktar daha arttırabilmektedir.


Latex prezervatifler AIDS virüsünün meydana getirdiği enfeksiyonlara karşı korunmanın en etkin yoludur. Çünkü prezervatifler virüsün bir kişiden diğerine geçmesini engelleyecek fiziksel engel görevi yaparlar. Bu nedenle, AIDS veya herhangi bir zührevi hastalığa yakalanma riskini azaltmak için prezervatif kullanılması gerekmektedir. Prezervatifler ayrıca oral **** esnasında meydana gelebilecek riskleri azaltmak içinde kullanılabilir.



Prezervatifler konusunda bilinmesi gereken bazı küçük fakat önemli husular vardır.


Bunlar:
İyi kalite ve latex prezervatif alın.
Prezervatifi ilişkiye başlamadan kullanın.
Prezervatifin ucunda meninin akabileceği kadar yaklaşık 1/2 inch (yaklaşık 1.3 cm) boşluk bırakın.
Kayganlaştırıcı olarak yağsız maddeler kullanın.
Hiçbir zaman vazelin gibi yağlı maddeleri kayganlaştırıcı olarak kullanmayın. Yağ bazlı maddeler, prezervatif yüzeyinin incelmesine yada delinmesine neden olabilir.
Ereksiyondan sonra prezervatifi tepesinden tutun ve çıkartın.
Prezervatifi çıkarttıktan sonra plastik torbasına koyun ve güvenli bir şekilde çöpe atın.
Laboratuar çalışmaları Latex prezervatiflerin AIDS virüsünün bulaşmasını engellediğini göstermektedir. Fakat kuzu bağırsağından yapılan doğal prezervatifler aynı korumayı sağlayamamaktadır.



Son Kullanma Tarihini Mutlaka Kontrol Edin !


Prezervatiflerde kısa sürede bozulabilir. Prezervatifin sıcak yerlerde bulunması da bozulmasına neden olur. Prezervatif kutularının üzerinde son kullanma tarihi bulunmaktadır. Prezervatifin üretim tarihiyle son kullanma tarihi hiçbir zaman karıştırılmamalıdır. Eskimiş prezervatiflerin kullanılması kişiye hiçbir koruma sağlamayacaktır.

Su bazlı kayganlaştırıcıların cinsel birleşme esnasında kullanılmasında bir sakınca yoktur. Fakat prezervatifin incelmesine yada delinmesine neden olacak yağlı maddeler kullanılmamalıdır.
Etkili koruma sağlamak için, prezervatifler belirtilene uygun şekilde kullanılmamalıdır. Prezervatiflerin kullanılması çok kolay olsa da izlenmesi gereken bazı kurallar vardır, bu kurallar genellikle prezervatif kutuları üzerinde yazılı bulunmaktadır.


Prezervatifleri hiçbir zaman ikinci kez kullanmayın !
Kullandığınız prezervatifleri atın ve cinsel birleşmeye gireceğiniz her zaman yeni bir prezervatif kullanın.
Gönderen Melike zaman: 21:00 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Genç Kalmak İçin
Yaşlanıyorum diye üzülmeyin. İşte size gençlik iksiri aşılayacak 15 metot...

1- Botox
Bir çeşit bakteriden elde edilen toksindir. Zamanla ortaya çıkan her türlü mimik çizgilerinin tedavisinde kullanılır. Alın, göz, ağız çevresi çizgileri, boyun gevşemelerinde kullanılır. Kol altı, ayak, el terlemelerinin önlenmesinde, boyundaki kas tutulmalarında, gerilimli baş ağrısı ve migren tedavisinde oldukça iyi sonuçlar vermektedir.

2- New – Fill
İçeriği beta laktik asittir. Uzun yıllardır, değişik amaçlarla tıpta kullanılmakta olan bir maddedir. Zamanla ciltte oluşan çizgileri doldurmak amacı ile de kozmetik uygulamaya girmiştir. Yavaş yavaş ve çok dikkatli olarak, belirli aralıklarla enjekte edilmelidir. Doğal orijinli olup, kalıcılığının 1,5-3 yıl arasında olabilmesi iyi bir avantaj sağlar. Uygulandığı bölgede doku oluşmasına yol açmaktadır. Bu dokunun oluşma hızı ve yoğunluğu kişilere göre çok değişik bir şekilde olabilmektedir. İnce çizgilerden çok, derin çizgilerde ve çöküntülerde başarılı olmaktadır.

3- Restylane, Matridur
Hyaluronik asit içeren ürünlerdir. Molekül büyüklüklerine göre kalıcılık süresi değişse de, genelde yine kişilere ve uygulama şekline göre dört ila sekiz ay arasında düzeltici etkisi sürmektedir. Çizgileri doldurmak amacı ile kullanılır.

4- Coll Touch I I
1320 dalga boyunda, Nd-Yag lazerdir. İşlem anında cilde sıkılan buz sprey, cildin üst yüzeyinde lazerin yakma etkisini önler, doğrudan cilt altı doku etkiyi alır. Cilt altı dokudaki kollajen, elastin gibi maddeler ısınır ve bu dokuların yeniden oluşması için uyarı olur. Yeni oluşan doku daha sağlıklı olduğu için, daha sıkı ve gergin bir cilt oluşur. Yüz ve boyun dahil vücudun her yerinde, zamanla ortaya çıkan ince çizgileri, cilt gevşemesini ortadan kaldırmak için, güvenle kullanılabilmektedir.

5- Epilasyon lazerleri
Lazer epilasyon, uygun dalga boyundaki lazer ışınlarını kullanarak, vücudun çeşitli bölgelerindeki kıl köklerinin zayıflatılması ve zaman içerisinde yok edilmesidir. Artan talep doğrultusunda ve değişen teknoloji ile her gün yeni lazer cihazları geliştirilmektedir. Lazer ışığı, epilasyonda iki önemli vücut yapısı tarafından tutulur. Melanin (cilde rengini veren koyu renkli pigment) ve oksihemoglobin (kandaki oksijen taşıyan molekül). Melanin kıl ve kıl kökünde bulunduğundan lazer ışığını daha çok tutar ve ısınır. Kıl köklerinin zayıflamasını ve uygun, gelişmiş tüylerin yok edilmesini sağlar.Kliniğimizde lazer epilasyon işlemleri yaz aylarında ve ayrıca solaryum sonrası da rahatlıkla uygulanarak ince ve kalın tüylerin yok edilmesinde güvenle kullanılmaktadır.

6- S – Lift
İnsanlar yaşlandıkça, yer çekiminin, güneş ışınlarının, genetik faktörlerin, stresin, beslenme koşullarının, sigara ve alkolün olumsuz etkileri yüzlerinde görünmeye başlar. Günümüzde bu sorunların ortadan kaldırılması için, ilerleyen teknoloji sayesinde, tam bir yüz germe operasyonunun yerine, küçük müdahalelerle sorun olan bölge düzeltilebilmektedir. S-lift yöntemi de bu küçük işlemlerden biridir. Lokal anestezi ile yanağın orta kısmında yer alan sarkma, kulağın önünde açılan kesi hattı sayesinde, fazla deri ve dokuların yana çekilip gerilmesiyle, ortadan kaldırılmaktadır.

7- Homeopati
Doğal yollarla vücuttan toksit madde uzaklaştırılması, selülit tedavisi, daha yumuşak ve pürüzsüz bir cilt, vücut ve zihin açısından rahatlama sağlayan sağlıklı bir yaşam programıdır. Tamamen doğal yollardan beslenme, düzenli egzersiz,doğal yollardan vücuttan toksit madde atımı, rahatlatıcı özel taşlar, yağlar ve kremler sayesinde daha kaliteli bir yaşam elde edilmeye çalışılır. Homeopati yöntemi dünyada çeşitli yerlerde uzun yıllardır bilinen ve uygulanan bir yöntem olmakla birlikte, son yıllarda popülerliği giderek artmaktadır. Bu yöntem sayesinde sağlıklı yaşama bağlı olarak çok daha güzel bir görünüm elde edilebilmektedir.

8– Kelasyon
Mineraller hayatın temel taşlarıdır. Çevresel koşullardan, yiyeceklerden, içme sularından, sigaradan ve alkolden aldığımız bütün element ve mineraller vücudumuzda belli bir seviyeyi geçtiği zaman toksit etki yaratmakta ve vücudumuzun mineral dengesini bozarak çeşitli sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Kelasyon terapisinin amacı, toksik seviyeye geldiğinde vücuda zarar verebilecek mineralleri vücuttan uzaklaştırmak, böylece vücut ve cilt sağlığını korumaktadır. Bu tedavi yöntemi saç mineral doku analizinden elde edilen sonuçlara göre yapılmaktadır.

9– Liposhaping
Liposhaping dünya çapında yapılan en yaygın estetik işlemlerdir. Liposhaping işlemi ile vücudun herhangi bir bölgesinde yağları çıkarabilir, özellikle diyete ve egzersize cevap vermeyen yağların çıkarılmasında kullanılır. Kadınlarda bu yağ blokları yaygın olarak kalçada, uyluk bölgesinde, karında, dizde ve kolda bulunur. Erkeklerde bu yağ dağılımı başlıca karındadır. Ayrıca erkeklerde göğüs büyümesi (gynecomastia ) liposhaping işlemi ile engellenebilir. Yüz, boyun, yanak liposhaping işlemi ayrı ayrı veya bir kombinasyon içinde yapılabilir. Lokal anestezi ile yapılmakta, sadece küçük şekil değişikliklerinde uygulanmaktadır. Kilo vermek için kullanılan bir yöntem değildir.

10– Mezoterapiİki nedenle uygulanmaktadır:
- Cildin beslenmesi ve daha sağlıklı olması,- Bölgesel zayıflama ve selülit tedavisi.Amaca göre hazırlanacak solüsyonun içeriğine farklı maddeler eklenmektedir. Bu maddeler doku besleyici veya dolaşım düzenleyici özelliktedirler. Normal bir enjektörle veya mezoterapi tabancası denilen, içine enjektör yerleştirilerek otomatik atışlarla solüsyonun deri içine verildiği bir yöntemle uygulanabilir.

11– Kimyasal peeling
Peeling için kullanılan maddelerin en iyi bilinen örnekleri meyve asitleri (glikolik asit) ve triklor asetik asittir. Kişinin ihtiyacına göre değişik konsantrasyonlarda ve sıklıklarda uygulanır. Uzman doktor tarafından yapılmasında yarar vardır. Ciltteki lekeleri, gözenekleri azaltır, cilt kalitesini düzeltir. Peeling uygulamaları esnasında güneşten korunmak gerekmektedir. Çok yüksek konsantrasyonlarda uygulandığında daha derin etki yapmakta ve belirli bir iyileşme süreci (1-2 hafta ) gerekmektedir.

12– Damar lazerleri
Uzun süre ayakta kalma, çok fazla güneşlenme, şişmanlık, doğum ve genetik gibi bir çok faktöre bağlı olarak zamanla ortaya çıkan kılcal damarları, lazer ışınları kullanarak ortadan kaldırma veya azaltma metodudur. Lazer seçilmiş dalga boyundaki lazer ışığı, çevre dokuları etkilemeden sadece tedavi edilen bölgeye etki eder. Her geçen gün yeni damar lazeri modelleri geliştirilmektedir.

13– LPG, Silk Light Therapy
Selülit halen tam anlamıyla tanımlanamamakla birlikte, muhtemelen deri altındaki fibröz bölmenin çökmesi sonucu meydana gelmektedir. Selülit inişli – çıkıntılı veya portakal kabuğunun yüzeyi gibi görünen cilt ile karakterize olur. Silk Light tedavisi çukurlara nazikçe vakum uygular ve selülit koşullarının oluştuğu hipodermis tabakasına masaj yapar. Böylelikle dolaşım artırılır deri altındaki ve daha derindeki yağ ve kas tabakaları uyarılır. Arttırılan kan akışı yağ hücrelerinin büzülmesine yardım eder. Ayrıca Silk Light’ın mekanik hareketi dermis tabakasını uyararak derinin üst tabakasına ilave olan ölü hücrelerin pul pul dökülmesini artırır.

14– Medikal kozmetikler
Pürüzsüz ve mükemmel bir cilt şüphesiz herkesin hayalidir. Son zamanlarda meyve asitleri, C vitamini, A vitamini gibi bilimsel verilerle onaylanmış maddelerin kozmetiklerde kullanımı giderek yaygınlaşmakta ve bunların çoğu bir cilt hastalıkları doktoru önerisine göre kullanılmaktadır. Öncelikle cilt tipiniz ve sorunları tespit edilerek uygun medikal kozmetik ürün saptanır.

15– Mikrodermabrazyon
Mekanik bir peeling yöntemidir. Belirli aralarla, cildin kalitesini artırmak için yapılır. İçinde mikro elmaslar şeklinde kristaller bulunan bir cihazla, yine ihtiyaca göre ayarlanan basınçlarda uygulanır. Yüzeysel bir peeling’dir. Amaç üstteki ölü derinin gitmesi ve alttan sağlıklı derinin gelmesini sağlamaktır. Daha canlı ve daha genç bir görünümü elde etmek için uygulanan mikrodermabrazyon yöntemi, cerrahi olmayan, güvenli ve etkili bir cilt bakım yöntemidir.
Gönderen Melike zaman: 20:53 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Formda Kalma
İngiliz gazetesi The Sun'ın uzmanına göre fit bir vücuda sahip olmak için spor salonu bağımlısı olmanıza gerek yok. Günlük hayatınızda küçük değişiklikler yaparak bunu başarabilirsiniz.

işte size bir yol. Aşağıdaki aktivitelerin ne kadar kalori yakmaya yaradığını bakın ve her hafta iki listeden de en az 2'şer maddeyi gerçekleştirmeye çalışın.

Dostlarla günde 40 dakika dedikodu yapmak 42 kalori
Dostlarla dedikodu yapmak için 5 dakika merdiven çıkmak
43 kalori Yolun karşısındaki kafeye, kapuçino için 2 yolculuk 94 kalori
1 saat boyunca mail yazıp cevaplamak 90 kalori
Yazıcı ve fotokopi makinesi arasında 25 kez mekik dokuma 48 kalori
Dışarı çıkarken kıyafet seçmek için 30 dakikalık deneme-yanılma 95 kalori
30 dakikalık ev temizliği 143 kalori
1 saatlik romantik yürüyüş 285 kalori
Daha sakin bir hayat yolunda 1 saatlik yoga dersi 229 kalori
Diskoda dans pistinin 2 saat boyunca yıldızı olmak 762 kalori
Arkadaşlar için akşam yemeği hazırlamaya çalışmak 239 kalori
45 dakikalık öğle tatilinde kıyafet alışverişi yapmak 214 kalori
Pub'a 30 dakikalık bisiklet yolculuğu 508 kalori

Gönderen Melike zaman: 20:45 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ
Vitiligo
Vitiligo, normal deri görünümünde, pigment kaybı nedeniyle düzensiz beyaz alanların bulunduğu bir deri durumudur.

Genelde edinilmiş bir durum olarak görülen vitiligo, herhangi bir yaşta ortaya çıkabilir. Ancak, belirli genetik özelliklere sahip ailelerde hastalığa yatkınlık görülmektedir. Kontrasta bağlı olaraki koyu tenli kişilerde daha belirgindir. Vitiligo'nun nedeni tam bilinmemekle beraber pigment üreten melanosit hücreleri olan melanositlerin deri veya çevre dokulara hasar vermeksizin seçici kaybına bağlı olarak otoimmünite üzerinde durulmaktadır. Bu hastalık Amerika Birleşik Devletleri'nde nüfusun % 1' ini etkilemektedir.

Lezyonlar düz, pigmentasyonsuz ve koyu sınırlı olarak görülmektedir. Sınırlar tam olarak tanımlanabilmektedir, ancak düzensizdir. Sıklıkla etkilenen bölgeler yüz, dirsekler ve dizler, eller ve ayaklar ve genital bölgedir. Ayrıca, travma ve basınç görmüş bölgeler de etkilenmektedir.
Hastalıktan korunma yolları bilinmemektedir.

Semptomlar arasında aile öyküsü belirten vitiligo, birden veya aniden gelişen düz, doğal desenli pigment kaybına uğramış deri bölgeleri görülmektedir.
Fizik muayene ve sorgulama tanı konması için yeterlidir. Ek bir tanı yöntemine başvurulmasına gerek yoktur.

Vitiligo olgularının çoğu tedavi edilmeden deam etmektedir. Mevcut tedavi yöntemleri zor ve tam olarak etkin değildir. Hastalar, fotosensitize edici bileşikler verildikten sonar ultra-viole ışığa maruz bırakılmaktadırlar. Topikal veya oral 8-metoksipsoralen veya trimetilpsoralen tedavileri kısmi pigmentasyon sağlamak amacıyla birden fazla defa verilmelidir.
Hastalığın gidişatı değişkendir. Bazı bölgeler pigmentasyon kazanabilir, fakat yeni diğer bölgeler oluşabilir. Pigmentasyon kaybı ilerleyici olabilir.

Güneş yanığı gibi komplikasyonlar sıklıkla görülebilirken, vitiligo pernisyöz anemi, hipertiroidizm ve Addison hastalığı gibi sistemik hastalıklar ile ilişkili olabilir.Eğer cildinizde rengin kaybolduğu bölgeler görürseniz, en kısa zamanda aile hekiminize başvurunuz.

Aile Hekimi Uzmanı Dr. Efe Onganer
Gönderen Melike zaman: 20:40 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR

=MaGmA=
10-07-2008, 14:34
Menopoz
Menopoz, kelime anlamı olarak aylık adet kanamalarının doğal yolla bitmesi demektir. Bu süre içinde yumurtalıklar, iki kadınlık hormonu olan östrojen ve progesteron salınmasını yavaşlatır ve bir süre sonra da üretimini durdurur. Bir sene boyunca adet görülmemesi durumu menopoz olarak tanımlanmaktadır.Halk arasında menopoz menapoz yada menepoz olarak da ifade edilir.

Bazı kadınlar aylık adet kanamalarının bitmesi dışında, menopozu herhangi bir bulgu olmadan geçirirler. Diğer bazı kadınlarda ise östrojen düşüklüğü sıcak basmaları, terleme gibi fiziksel değişikliklere neden olur. Bu kısa dönemde ortaya çıkan değişiklikler orta derecede veya ciddi düzeyde olabilir ve bazen de uykusuzluk, anksiyete (sinirlilik) veya depresyona sebebiyet verebilir. Bu tarz hissedilen değişikliklere ek olarak vücutta farkına varılamayan değişiklikler de oluşmaktadır ki bunlar, osteoporoz ve kalp hastalıkları gibi gelecekteki sağlık ve yaşam kalitesini etkileyecek ciddi sağlık problemlerine yol açabilir.

Menopoza girme yaşı nedir?

Östrojen düşüklüğünün en erken göstergeleri düzensiz ve miktarı değişken adet kanamalarıdır. Menopoza girişi etkileyen en önemli faktörler kalıtım ve ırktır. Yedi Güneydoğu Asya ülkesinde gerçekleştirilen bir araştırma ile menopoz yaşı ortalama 51 olarak belirlenirken, Türkiye'de bu ortalama 45-47'ye kadar düşmektedir. Bununla beraber 30'lu yaşların ortalarında "erken", 50'lili yaşların ortalarında ise "geç" olarak da görülebilir. Siyah ırk kadınları beyaz kadınlara göre iki yıl erken menopoza girmektedirler ve doğum sayısının fazla olması da menopoz ile tanışmayı geciktirmektedir. Menopoza girme yaşını belirleyen bir diğer unsur da kadının kendi annesinin,teyzesinin menopoza girme yaşıdır.

Menapoz nasıl oluşur?

Her kadın doğduğu sırada yumurtalıklarında 400. 000 – 500. 000 yumurta ile dünyaya gelir. Bu sayı sabittir ve artık geri sayım başlamıştır. Yumurtalar yumurtalıklarda ergenlik çağına yani adet görme yaşına kadar sakin, sessiz beklerler. Bu dönemde vücudun gelişmesi ile paralel olarak cinsiyet ile ilgili hormon salgıları başlar ve artık yumurtalar bu salgıya olgunlaşarak cevap verirler. Düzenli adetler yumurtanın olgunlaşmasını ve her ay kadın vücudunun gebeliğe hazırlığını gösterir. Her adet döneminde yaklaşık 900 – 1000 yumurta olgunlaşma çabasına girişir, ancak bunlardan sadece biri, pek nadiren de ikisi yeni bir canlı oluşturabilecek kadar olgunlaşır ve döllenmek üzere yumurtalık dışına atılır. Geri kalanlar, yani seçilemeyenler bulundukları yerde yok olurlar. Bu yumurtaların tükenmesi ile birlikte menopoz oluşur ve menopoza girme yaşı kadından kadına farklıdır.

Menepozun kadına etkileri nedir?

Menepoz 40 ile 52 yaşlar arasında geçirilen,kadınlar için kendine özgü bir dönemdir. Menepoz bir hastalık değildir. Menapoza giren kadında hormonal bir dizi değişiklik olur. Bu dönemde kadın adetten kesilir. Bu kesilme kadında hormon değişimleriyle ilgilidir. Bu dönem korkulmaması gereken bir dönemdir. Hatta bu dönemde hem hamile kalma korkusu yaşamadan cinsel ilişki söz konusu olduğu için, hem de artık kadın bu konuda tecrübeli olduğu için bu dönem kadınının rahat, mutlu, kendine güvenli, huzurlu geçireceği bir dönem olmalıdır.

Menopoz dönemine giren kadınları ürküten konulardan bir tanesi üretkenliğini kaybetmiş olmaktır. Bu konu hem çocuğu olan, hem de hiç çocuğu olmayan hanımları bir sıkıntı içine sokar. Özellikle hiç çocuk sahibi olmayan hanımlar bu dönemi daha sıkıntılı geçirirler. Bu çok normaldir. Bu dönemde hormon değişikliklerinden dolayı fizyolojik olaylar ortaya çıkar. Bu döneme has özellikler olarak terleme, yüzde kızarma, iç sıkıntısı, huzursuzluk, yorgunluk, uyku problemleri görülür. Bu dönemde bazı hanımlarda cinsel istekte artma, bazılarında ise azalma görülebilir. Bu döneme psikolojik olarak bakıldığında düzenli bir yaşamı olan bir hanım bu dönemi çok zorlanmadan geçirir. Bu dönem de ergenlik dönemi gibi doğal ve gelip geçen bir dönemdir. Bazen 45 civarında menopoza girilebilir. Bazen de 50 civarında girilir. Tüm bu tarihlerde soyaçekim etkili olmaktadır. Bu dönemde özellikle eş hoşgörülü, anlayışlı olmalıdır. Ve de her iki eş de bu dönemin geçici bir dönem olduğunu bilmelidir.



Menopoz Nedir?Menopoz, kelime anlamı olarak aylık adet kanamalarının doğal yolla bitmesi demektir. Bu süre içinde yumurtalıklar, iki kadınlık hormonu olan östrojen ve progesteron salınmasını yavaşlatır ve bir süre sonra da üretimini durdurur. Bir sene boyunca adet görülmemesi durumu menopoz olarak tanımlanmaktadır.Halk arasında menopoz menapoz yada menepoz olarak da ifade edilir.
Bazı kadınlar aylık adet kanamalarının bitmesi dışında, menopozu herhangi bir bulgu olmadan geçirirler. Diğer bazı kadınlarda ise östrojen düşüklüğü sıcak basmaları, terleme gibi fiziksel değişikliklere neden olur. Bu kısa dönemde ortaya çıkan değişiklikler orta derecede veya ciddi düzeyde olabilir ve bazen de uykusuzluk, anksiyete (sinirlilik) veya depresyona sebebiyet verebilir. Bu tarz hissedilen değişikliklere ek olarak vücutta farkına varılamayan değişiklikler de oluşmaktadır ki bunlar, osteoporoz ve kalp hastalıkları gibi gelecekteki sağlık ve yaşam kalitesini etkileyecek ciddi sağlık problemlerine yol açabilir.


Menopoza girme yaşı nedir?
Östrojen düşüklüğünün en erken göstergeleri düzensiz ve miktarı değişken adet kanamalarıdır. Menopoza girişi etkileyen en önemli faktörler kalıtım ve ırktır. Yedi Güneydoğu Asya ülkesinde gerçekleştirilen bir araştırma ile menopoz yaşı ortalama 51 olarak belirlenirken, Türkiye'de bu ortalama 45-47'ye kadar düşmektedir. Bununla beraber 30'lu yaşların ortalarında "erken", 50'lili yaşların ortalarında ise "geç" olarak da görülebilir. Siyah ırk kadınları beyaz kadınlara göre iki yıl erken menopoza girmektedirler ve doğum sayısının fazla olması da menopoz ile tanışmayı geciktirmektedir. Menopoza girme yaşını belirleyen bir diğer unsur da kadının kendi annesinin,teyzesinin menopoza girme yaşıdır.
Menapoz nasıl oluşur?
Her kadın doğduğu sırada yumurtalıklarında 400. 000 – 500. 000 yumurta ile dünyaya gelir. Bu sayı sabittir ve artık geri sayım başlamıştır. Yumurtalar yumurtalıklarda ergenlik çağına yani adet görme yaşına kadar sakin, sessiz beklerler. Bu dönemde vücudun gelişmesi ile paralel olarak cinsiyet ile ilgili hormon salgıları başlar ve artık yumurtalar bu salgıya olgunlaşarak cevap verirler. Düzenli adetler yumurtanın olgunlaşmasını ve her ay kadın vücudunun gebeliğe hazırlığını gösterir. Her adet döneminde yaklaşık 900 – 1000 yumurta olgunlaşma çabasına girişir, ancak bunlardan sadece biri, pek nadiren de ikisi yeni bir canlı oluşturabilecek kadar olgunlaşır ve döllenmek üzere yumurtalık dışına atılır. Geri kalanlar, yani seçilemeyenler bulundukları yerde yok olurlar. Bu yumurtaların tükenmesi ile birlikte menopoz oluşur ve menopoza girme yaşı kadından kadına farklıdır.


Menepozun kadına etkileri nedir?
Menepoz 40 ile 52 yaşlar arasında geçirilen,kadınlar için kendine özgü bir dönemdir. Menepoz bir hastalık değildir. Menapoza giren kadında hormonal bir dizi değişiklik olur. Bu dönemde kadın adetten kesilir. Bu kesilme kadında hormon değişimleriyle ilgilidir. Bu dönem korkulmaması gereken bir dönemdir. Hatta bu dönemde hem hamile kalma korkusu yaşamadan cinsel ilişki söz konusu olduğu için, hem de artık kadın bu konuda tecrübeli olduğu için bu dönem kadınının rahat, mutlu, kendine güvenli, huzurlu geçireceği bir dönem olmalıdır.
Menopoz dönemine giren kadınları ürküten konulardan bir tanesi üretkenliğini kaybetmiş olmaktır. Bu konu hem çocuğu olan, hem de hiç çocuğu olmayan hanımları bir sıkıntı içine sokar. Özellikle hiç çocuk sahibi olmayan hanımlar bu dönemi daha sıkıntılı geçirirler. Bu çok normaldir. Bu dönemde hormon değişikliklerinden dolayı fizyolojik olaylar ortaya çıkar. Bu döneme has özellikler olarak terleme, yüzde kızarma, iç sıkıntısı, huzursuzluk, yorgunluk, uyku problemleri görülür. Bu dönemde bazı hanımlarda cinsel istekte artma, bazılarında ise azalma görülebilir. Bu döneme psikolojik olarak bakıldığında düzenli bir yaşamı olan bir hanım bu dönemi çok zorlanmadan geçirir. Bu dönem de ergenlik dönemi gibi doğal ve gelip geçen bir dönemdir. Bazen 45 civarında menopoza girilebilir. Bazen de 50 civarında girilir. Tüm bu tarihlerde soyaçekim etkili olmaktadır. Bu dönemde özellikle eş hoşgörülü, anlayışlı olmalıdır. Ve de her iki eş de bu dönemin geçici bir dönem olduğunu bilmelidir.


Menopozun belirtileri nelerdir?
-Adet kanamalarının kesilmesi
-Sıcak basmaları, gece terlemeleri
-Çarpıntı
-Uykusuzluk
-Sinirlilik, depresyon, unutkanlık
-Ağlama nöbetleri
-Zihinsel fonksiyonların yavaşlaması, konsantrasyon güçlüğü
-Cilt kuruluğu, saç kırılma ve dökülmesi
-Kilo almaya yatkınlık
-Ağrılı cinsel ilişki
-Vajinal kuruluk
-Eklem ağrıları
-Osteoporoz

Gönderen Melike zaman: 20:37 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Göz Çevresi Bakımı
Göz çevresi ve kirpilerinizdeki makyajı mutlaka temizleyin.
Uyku düzenine dikkat edin.
Dengeli beslenin. Bol meyve ve sebze tüketin.
Günde En az 2 litre su tüketin.Bu vücudunuzun nem kazanmasını sağlar.
Göz altlarında oluşan yağ bezelerini sıkmayın.
Göz çevresi nemlendiricilerinin yağsız olmasına dikkat edin.
Göz temizliği sırasında hijyene dikkat edin.
Sigara içilen ortamlardan uzak durun.
Gönderen Melike zaman: 20:36 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Cilt Tipinizi Belirleyin
Cilt Yapısı
Cilt tipimizi bilmek,kendimize uygun cilt bakımını bulmak açısından çok önemlidir. Öyleyse gelin cilt tipimizi belirleyelim; Cildin türü, cilt dokusuna, rengine ve durumuna göre belirlenir.

Koyu, esmer, buğday, sarı, beyaz gibi cilt renkleri cildin dokusunu etkiler. Cildin dört dokusu vardır: Yağlı, kuru, dengeli (normal) ve karma. Cildin durumu diye bahsedilen ise cildin hassas ya da pürüzlü olmasıdır.

Cilt Türü Belirleme Testi
İlk Aşama
Yüz bol su ve cilde uygun bir sabunla yıkanır.Daha sonra temiz bir havlu ile kurulanır. Yüze hiçbir krem,nemlendirci veya losyon sürülmez.

İkinci Aşama
Şerit halinde kesilen kağıtların yazılabilir yüzeylerine ALIN, BURUN, ÇENE ve YANAK yazılır.

Üçüncü Aşama
Kağıt şeritler, üzerine yazılan bölge isimlerine göre yerleştirilir.ve yaklaşık 20 saniye bekledikten sonra sonuç değerlendirilir.

Değerlendirme
Eğer cildinize uyguladınız şeritler tüm yüz bölgenizde yapıştıysa ve kağıt üzerinde büyük lekeler oluştuysa;CİLDİNİZ YAĞLI

Eğer hazırladıgımız şeritler hiçbir şekilte yüz bölgemizde yapışmıyorsa ve burun bölgesi dışında hiçbir şeritte leke yok ise CİLDİNİZ KURU VE SUSUZ

Eğer kağıt şeritler alın, burun, çene bölgelerinde büyük yağ lekelerine sahip iken diğer bölgelerde kuru kalıyor ise CİLDİNİZ KARMA demektir.

Kuru Cilt
Vücudumuzda yeterince su olmaması, cilt altındaki yağ bezlerinin yeterli çalışmaması ve yaşlanma cildimizin kurumasına sebep olur.Kuruma açık tenli insanlarda daha fazladır. Cilt genelde gergin ve pürüzsüzdür.Kuru ciltler çabuk çatlar, pul pul olur ve soyulur. Bu tip cilde sahip olanlar genç yaşlarda yüz cigileri ile tanışırlar. Bu duruma sebep olan diğer etkenler ise, sert sabunlar, güneş, rüzgar, kaloriferli evler ve havalandırma tertibatları gibi dış etkenlerdir. Ve en önemlisi cilde uygun olmayan kozmatik kullanımıdır. Kuru cildi korumak için su kaybını önlemek şarttır. Ve mutlaka cildine uygun bir nemlendirici ile korunmalıdır.

Yağlı Cilt
Yağ bezlerinin fazla çalışması cildimizin yağlı olmasına neden olur.Fazla sebum salgılanması koyu renkli ciltlerde daha fazla görülür. Ancak kimi zaman açık renk bir cilt de bu yüzden soluklaşabilir. Yağlı ciltlerin derileri kaba, gözenekleri açıktır. Cilt daima parlaktır. Bu tip ciltlerde siyah noktalar, sivilceler çıkar ve akne görülür. Yağlı cilt diğer cilt tiplerine göre yaş ilerledikçe güzelleşir.Genç görünümü uzun ömürlüdür.Çizgilenme daha az olur.Yüzümüzü temizlerken yüzdeki tüm yağları temizlemek cildimizin daha çok yaglanmasına neden olur.Yüz temizleyicileriyle yüzü yıkayıp temizlemek çogu kez cildin kurumasına ve kızarmasına neden olur.

Dengeli-Normal Cilt
Yağı, nemi, asidi birbirine uyumlu olan cilt, dengeli cilttir. Bu cilt tipi idealdir.Ancak çok az rastlanır.Dokusu iyi, gözenekleri belli değildir.Dokunduğunuzda yağlı hissi vermez.Bu cilt tipi dönem dönem nemini kaybeder ve kaybettiği nemi geri kazandırmak gerekir.En az sorun yaşanan cilt tipidir.

Gönderen Melike zaman: 20:33 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Sivilce
Yağ bezlerinin fazla çalışmasının sebep olduğu küçük çıbanlara sivilce denir. Sivilce kesinlikle sıkılmamalıdır. Aksi taktirde ciltte iz kalabilir. Ayrıca çok yağlı ve baharatlı yiyecekler yememek gerekir.

Bir su bardağı ekşi nar suyuna yarım su bardağı sirke karıştırn. Bu suya bir parça pamğu batırıp sivilce üzerine kompres yapın.

2 su bardağı suya 2 çorba kaşığı ıhlamur koyup 20 dakika kaynatın. Daha sonra temiz bir tülbentten geçirerek süzün. Bu suya batırdığınız yumuşak bir havlu ile sivilce üzerine kompres yapın.
Önce yüzünüzü güzelce yıkayın. Sonra nemlendirici kremle 10 dakika kadar masaj yapın. 6 bardak suyun içine 1 avuç kuru papatya koyup 10 dakika kaynatın ve temiz ince bir tülbentten geçirerek süzün. Biraz soğuduktan sonra yumuşak bir havluyu ılıklaştırdığınız bu suyun içine batırıp yüzünüze koyun. Havlu soğuyunca işlemi tekrarlayın. Sonra temiz bir parça pamukla yüzünüzü silin.
Bir bardak sirkenin içine bir avuç kuru erik koyup 10 dakika kadar bekletin. Sonra erikleri sirkenin içinden çıkartıp sivilce üzerine sürün.

Yüzünüzü iyice yıkadıktan sonra sivilce üzerini alkolle ovun ve kuruduktan sonnra cildinizi pudralayın.
Yarım su bardığı limon kolonyasının içine bir avuç adaçayı koyup 2 gün bekletin. Sivilce kuruyana kadar küçük bir parça pamukla her gün sadece sivilce üzerine sürün.
Akşamları yüzünüzü yarı yarıya sulandırılmış elma sirkesi ile silerseniz cildinizdeki lekelerede faydası olduğunu göreceksiniz.


Gönderen Melike zaman: 20:32 0 yorum
Etiketler: KİŞİSEL BAKIM
Pulmoner Hipertansiyon
"Pulmoner"; akciğere ait, "hipertansiyon" ise yüksek kan basıncı demektir. Normalde hipertansiyon denince aort ve dallarındaki basıncın artması anlaşılır ve aslında bunun tam adı "sistemik hipertansiyon"dur. Günlük konuşmalarda, tansiyon veya hipertansiyon denince kastedilen aslında kol atardamarlarındaki (dolayısı ile aorttaki-yani büyük dolaşım'daki) basıncın artmasıdır yani sistemik hipertansiyondur.

Bir de, vücudumuzda oksijeni dokularda kullanılmış kanı, oksijenlendirmek üzere akciğerlere getiren dolaşım sistemi vardır (küçük dolaşım). İşte akciğerlere giden damardaki (pulmoner arter) basıncın artmasına ise pulmoner hipertansiyon diyoruz. Bu duruma yol açan birçok neden vardır. Örnek olarak, akciğerin kan damarları (pulmoner arteriyoller) daralmış olabilir. Ayrıca bu durum, kanın akciğerlerde göllenmesine neden olan kalbin sol tarafına ait bir hastalık nedeniyle de ortaya çıkabilir.

Pulmoner hipertansiyon pulmoner arterlerdeki kan basıncını ölçerek teşhis edilir. Normal koşullar altında, istirahat halinde pulmoner arter sistolik (büyük) basıncı yaklaşık 14 mmHg (milimetre cıva) civarındadır. Pulmoner hipertansiyon, sistolik (büyük) kan basıncının istirahatte 25 mmHg, veya egzersiz sırasında 30 mmHg den büyük pulmoner arter basıncı olarak tanımlanır.

Sınıflama:
Altta yatan nedene göre sınıflandırma yapılır:

Pirimer pulmoner hipertansiyon (PPH): Bilinen bir nedenin olmadığı pulmoner hipertansiyondur.
Sekonder pulmoner hipertansiyon (SPH): Burada pulmoner hipertansiyona yol açan tanımlanabilir bir neden vardır.
PPH nadir görülmesine rağmen, yıllık olarak 500 ila 1000 arası yeni vaka teşhis edilmektedir. Bu hastalık her yaştaki kadın, erkek ve çocukta görülebilir. Ancak en sık olarak 20-40 yaş arası kadınlarda görülür.
Yüksek kan basıncının altta yatan diğer bir durum nedeniyle ortaya çıktığı sekonder pulmoner hipertansiyon (SPH) ise , çok daha yaygındır, SPH tipik nedenleri şunlardır:

Akciğer hastalıkları: kronik bronşit, amfizem ve astım gibi akciğer hastalıkları (kronik obstrüktif akciğer hastalıkları -KOAH-). KOAH yetişkinlerdeki SPH’un en sık nedenidir.

Uyku apnesi (uykuda solunum durması): Bu hastalarda uyku sırasında kısa süreli solunum durmaları olur. Bunun sonucunda oksijenlenme bozulur. Eğer tedavi edilmezse pulmoner hipertansiyona yol açabilir. Ayrıca bu durum kalp damar hastalık riskini de artırmaktadır.

Kalp hastalıkları: ASD, VSD gibi doğumsal kalp hastalıkları, mitral darlık gibi kapak hastalıkları, kalbin sol karıncığının iyi kasılmaması veya kalp kası hastalıkları (kardiyomiyopatiler) da pulmoner hipertansiyona yol açabilir.

Sistemik bağ dokusu hastalıkları: Bu bozukluklar vücudun ana yapısını oluşturan bağ dokusundaki anormalliklerle karakterizedir. Bu tür hastalıklara örnek olarak skleroderma ve romatoid artrit verilebilir.

Solunum kaslarını etkileyen ve böylece akciğerlerin oksijen çekme yeteneğini azaltan hastalıklar (nöromüsküler hastalıklar). Bu tür hastalıklara örnek olarak poliyomyelit, myastenia gravis ve amiyotrofik lateral skleroz verilebilir.
Pulmoner emboli (akciğerdeki bir kan damarını tıkayan kan pıhtısı).

Eğer tedavi edilmezse pulmoner hipertansiyon ciddi kalp damar problemlerine yol açabilir.

Pulmoner hipertansiyonun tedavi edilebilirliği hastalığın nedeniyle ilgilidir. Pirimer hipertansiyon için kesin tedavi bulunmaz iken, son zamanlarda, hastaların hayat kalitesini artırmaya yönelik bir takım yaklaşımlar geliştirilmiştir. Altta yatan nedenin tedavisi ile sekonder pulmoner hipertansiyon kesin tedavi edilebilir. Her vakada, durumu olabildiğince çabuk tespit etmek, akciğerler veya kalbin sağ tarafında kalıcı hasar oluşmadan önce uygun bir tedaviye ulaşmak önemlidir.

Pulmoner arter basıncı yükseldiği zaman, kalbin sağ tarafı daralmış pulmoner arterlerden akciğerlere doğru kanı pompalamak için daha çok zorlanacaktır. Sonunda bu sürekli zorlanma kalbin büyümesine ve zayıflamasına neden olabilir. Tedavi edilmemiş pulmoner hipertansiyon, triküspid kapak yetmezliğine (kalbin sağ tarafındaki kulakçık ve karıncık arasındaki kapağın geri sızdırmasına) ve sağ kalp yetmezliğine neden olabilir.

Gönderen Melike zaman: 20:16 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Kalp Krizi


Kalp krizi (miyokard enfarktüsü) kalp kasının bir bölümünün o bölgeye yetersiz kan akışından dolayı ölmesi (kalıcı hasara uğraması) sonucu meydana gelir.


Kalp krizlerinin çoğu koroner arterlerde (kalp kasına kan ve oksijen taşıyan atardamarlar) oluşan pıhtılar (trombüs) sebebiyle meydana gelir. Pıhtılar genelde ateroskleroz1 sonucu meydana gelen değişiklikler yüzünden daralmış koroner arterlerde oluşur. Arter duvarının içindeki aterosklerotik plak bazen çatlar ve bu da pıhtı oluşumunu tetikler.


Koroner arterlerdeki pıhtılar kalp kasına kan ve oksijen akışını engeller, bu da o bölgedeki kalp hücrelerinin ölümüne sebep olur. Hasar gören kalp kası kasılma yeteneğini kaybeder ve kalbin geri kalan kısmı hasar gören bu bölümün işini de yapmak zorunda kalır.


Kalp krizinin ne kadar yaygın olduğunu kesin olarak tahmin etmek oldukça güçtür, yalnız ABD’de her sene 200.000-300.000 insan tıbbi yardıma başvuramadan önce infarktüs nedeniyle ölüyor. Her sene yaklaşık bir milyon hastanın ise kalp krizi şikayetiyle hastanelere başvurduğu düşünülmektedir.

Koroner arter hastalıklarının ve kalp krizinin risk faktörleri genel olarak kalp damar hastalıkları risk faktörlerinin aynısıdır.


Belirtilen risk faktörlerinin çoğu fazla kiloyla ilgilidir. Dar olan bir damarın üzerinde pıhtı oluşumunu her hangi bir neden başlatabilir. Bazen ani ve bunaltıcı stres buna neden olabilir.
Son birkaç senede, koroner arter hastalığı için, artmış homosistein, C-reaktif protein ve fibrinojen seviyeleri gibi yeni risk faktörleri saptanmıştır. Yüksek homosistein, beslenmeye folik asit ilavesiyle tedavi edilebilir. Ancak bu yeni risk faktörlerinin pratik değeri üzerine çalışmalar hala devam etmektedir ve halen homosistein seviyesinin düşürülmesinin olumlu etkileri olduğuna ait kesin kanıtlar yoktur.

Her 5 ölümün biri kalp krizinden dolayı gerçekleşmektedir. Kalp krizi yetişkinlerdeki ani ölümün başlıca nedenlerinden biridir.
Gönderen Melike zaman: 20:14 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Epilepsi (Sara)
Epilepsi (halk arasında sara), eski çağlardan beri insanoğlu tarafından bilinmektedir. Sağlıklı görünen bazı kişilerin aniden yere yıkılarak bilinçsiz halde çırpınmaları sebebiyle bu çağlarda epilepsi hastalarına tanrılar tarafından cezalandırılmış veya içlerine kötü ruhlar girmiş kişiler gözüyle bakılmaktaydı. Epilepsinin incelenmesi ve tedavisi 1850 lerden günümüze kadar gelişimini sürdürmüştür. Uygun antiepileptik seçimi ve kullanımı yanında hastaların iyi izlenmesi sayesinde epilepsilerde tamamen iyileşme veya nöbetlerin 3/4 oranında azalması sağlanabilmektedir. Buna karşılık belirtilen uygun tedavinin seçilememesi ya da uygulanmaması, bilimsel olmayan tedavi yöntemlerin araştırılması gibi nedenler bu hastalığın kontrol altına alınamamasına sebep olmaktadır. Bu sebeple hasta ve ailesinin epilepsi hakkında bilgilendirilmeleri tedaviye başlama noktası olarak öncelik taşımaktadır.

Epilepsi kısaca, merkezi sinir sisteminin nöronlarının paroksismal (tekrarlayan), reversibl (geçici), anormal elektiriksel deşarjlarıdır. Deşarjların olduğu yere göre de klinik olarak değişik özellikler gösteren nöbetler gözlenir. Bu nöbetler, bilinç kaybı ile seyredebildiği gibi bilinç kaybı olmaksızın da gelişir. Bu özelliklerine göre de isimlendirilmiş ve sınıflandırılmıştır. 1981 de Uluslararası Epilepsi Derneği nin enternasyonel sınıflaması kabul edilmiştir ve belli aralıklarla bu sınıflamada değişiklikler ve düzenlemeler yapılmaktadır.

A) Epilepsi Tipleri:1) Parsiyel (Lokal, Fokal) Nöbetler: Serebral korteksin (beynin dış tarafında, sinir hücrelerini içeren gri madde) herhangi bir yerinden kaynaklanan nöbetlerdir. Deşarj, sadece çıktığı yerde kalabildiği gibi beyindeki bağlantı lifleriyle diğer alanlara da yayılabilir. O zaman deşarjın başladığı ve yayıldığı yer ile ilgili bulgular ortaya çıkar. Deşarjlar yaygınlaşırsa, kasılma ve titremenin eşlik ettiği, bilinç kaybıyla beraber büyük nöbet dediğimiz grand mal tipi nöbetler gelişir. Bu nöbetler, duysal, motor ya da konuşma ile ilgili ve bilinç kaybı yoksa basit, bilinç kaybı varsa kompleks nöbetler olarak isimlendirilir.

a) Basit Parsiyel Nöbetler:

* Motor Bulguları Olan Nöbetler: Beynimizin, hareketleri sağlayan frontal (ön) bölgesinden kaynaklanan nöbetlerdir.

* Fokal Motor (Vücudun bir tarafında olan) Nöbetler

* Versiv (Dönücü) Nöbetler

* Postüral (Vücudun duruşuyla ilgili) Nöbetler

* Fonatör (Sesle ilgili) Nöbetler

* Duysal Semptomlu Nöbetler: Vücudumuzdaki duyuların değerlendirilmesini sağlayan duyu merkezlerinin olduğu bölgeden kaynaklanan ve his bozukluğu ile ortaya çıkan nöbetlerdir.

* Yüzeyel Duyu Nöbetleri

* Vizüel (Gözsel) Nöbetler

* Oditör (İşitsel) Nöbetler

* Olfaktör (Koku) Nöbetleri

* Gustator (Tat) Nöbetleri

* Vertijinöz (Baş Dönmesi) Nöbetler

* Otonomik Belirtili Nöbetler: İstem dışı olarak organlarımızın çalışmasını sağlayan bölgelerin nöbetleridir.

* Basit Otonomik Nöbetler

* Psişik Semptomlu Nöbetler: Psikolojik değişiklikler şeklinde kendini gösteren nöbetlerdir.

* Disfazik (Konuşma bozukluğu) Nöbetler

* Dismnezik (Bellekle ilgili) Nöbetler

* Kognitif (Tanıma, bilme, anlama) Nöbetler

* Affektif (Korku, endişe) Nöbetler

* İllüzyon (Yanılsama) Nöbetleri

* Hallüsinasyon (Varsanı) Nöbetleri

b) Kompleks Parsiyel Nöbetler: Bilincin tamemen kaybıyla seyreden, değişik klinik özellikler gösteren nöbetlerdir. Köken aldığı bölgeye göre klinik bulgular oluşturur. Amaçsız koşma, ağız şapırdatma, üstü başıyla oynama, amaçsız hareketler yapma, yalanma, yutkunma, vb. klinik özlelliklerdir. Çevreyle ilişki kopmuştur. Hasta yere düşmez, kasılmaz. Karşıdaki kişi onun nöbet geçirdiğini anlamaz. Otomatizmin (otomatik hareketler) iyi değerlendirilmesi gerekir, çünkü bu durum başka birçok hastalıkla karıştırılabilir.

2) Jeneralize Nöbetler:

a) Absans Nöbetleri: Kısa süreli ve saniyeler içinde geçen, bilinç kaybıyla giden, dalma nöbetleri de denilen, daha çok çocuklukta başlayan, genetik de olabilen nöbetlerdir. Hasta, yapmakta olduğu işi aniden durdurur, çevresine boş bakar ve nöbetten sonra yapmakta olduğu işe devam eder.

b) Myoklonik Nöbetler: Beynin derin orta hat yapılarından kaynaklanan ve beynin her tarafına aynı anda yayılan, bilinç kaybıyla seyreden, farklı klinik özelliklerle ortaya çıkabilen nöbetlerdir.

c) Tonik Nöbetler: Vücudun kasılması ile ortaya ortaya çıkan nöbetlerdir.

d) Klonik Nöbetler: Vücudun bir yarısında titreme şeklinde olan nöbet tipidir.

e) Atonik - Akinetik Nöbetler: Aniden ve çok gevşek biçimde düşme atakları şeklinde kendini gösterir.

f) Tonik Klonik Nöbetler: Grand mal olarak adlandırılan, halk arasında sar a denilen tipik büyük nöbetlerdir. Parsiyel nöbetler giderek şiddetlenir ve beynin diğer bölgelerine de yayılırsa bu tip nöbetler gelişir. Bazen de jeneralize nöbetler grand male dönüşebilir. Hastanın bu sırada çenesi kilitlenip bütün vücudu kasılır. Gözleri açık ve bir tarafa dönmüş bir şekilde sabit bir şekilde bakarak çığlık atar ve bir kütük gibi yere devrilir. Bu sırada hsta yaralanabilir. Bunu izleyerek ağızdan köpük gelir. Dilini ısırmışsa köpük kanlı olabilir ve bütün vücut titrer. Bu sırada idrar kaçırabilir, bazen de büyük abdestini de kaçırabilir.

Nöbet sırasında hastanın ağzını açmaya çalışmamak gerekir. Kollarını ve bacakları da diğer kişilerce tutulmamalıdır. Sadece başının altına, travmayı önlemek için yumuşak birşey konulabilir. Bu sırada hasta nefes alamaz ve morarmıştır. Bunu izleyerek hasta derin ve hırıltılı nefes alıp vermeye başlar, bilinci kapalıdır. Daha sonra hasta açılır ancak henüz bilinci tam olarak yerine gelmemiştir ve şaşkın bir şekilde etrafa bakar. Sorulanlara net yanıtlar veremez. Ardından da hasta uyku isteği duyar ve bir süre uyur. Kendine geldiğinde aşırı yorgunluk, yaygın ağrılar ve baş ağrısı hisseder.
www. frm47.com

B) Status Epileptikus: Epilepsi nöbetlerinin uzaması veya aralıksız olarak yinelemesiyle seyreden klinik bir durumdur. Status teriminin kullanılabilmesi için en az 30 ila 60 dakikalık sürede nöbetlerin kesintisiz olarak tekrarlanması veya nöbetler arasında bilincin hiç açılmaması gereklidir. Status, çeşitli epilepsi tiplerinin uzaması ya da kesintisiz olması halinde kullanılan bir terimdir. Hayatı tehdit eden bir klinik gelişmedir. Hastanın bu durumu geliştiği anda hemen hastaneye başvurulmalıdır ve gerekli tedavi başlanmalıdır. Status, özellikle grand mal tipinde olursa %40 gibi ölüm riski vardır ve evde tedavisi yapılmaz.

C) Tedavi: Nabet şikayetiyle başvuran hastaya derhal bir antiepileptik ilaç başlama eğilimi sıkça rastlanan bir durumdur. Bu durum yanlış veya eksik tedaviye neden olabilir. Hastanın şikayetlerinin epileptik nöbet olup olmadığına, nöbetlerin tipi ve etyolojik nedenin ne olduğuna iyi karar vermek gereklidir. Öncelikle hasta ve yakınlarından iyi bir öykü alınmalıdır. Olanak varsa nöbetler gözlenmeli, Elektroensefalografi EEG kayıtları ve nöbetlerin nedenlerine yönelik incelemeler yapılmalıdır.

İlaç tedavisi doktor ve hastanın sabırlı olmasını gerektiren uzun bir dönemi kapsar. Bu nedenle doktor ve hasta iyi bir ilişki kurmalıdır.

Tedaviye nöbetler üzerinde en etkili, yan etkileri en az olan, kullanımı ve temin edilmesi kolay, hastanın da ekonomik durumuna en uygun ilaçla başlanmalıdır. Nöbetler tek ilaçla kontrol altına alınmaya çalışılmalıdır. Nöbetler kontrol altına alınamadığı durumlarda ilaç dozu, tolare edilebilen en yüksek düzeye kadar artırılmalıdır. En yüksek doza karşın yanıt alınamıyorsa durum gözden geçirilerek ya başka bir ilaca geçmek ya da ikinci bir ilacı tedaviye ilave etmek mümkün olabilir. İlaç değişimi durumunda ilk ilaç yavaşça azaltılarak kesilmeli ve ikinci ilaç da yavaşça artırılarak alınmalıdır.

Her ilacın etkili ve düzenli plazma seviyesine ulaşması için belirli bir süre geçmesi gereklidir. Bu sebeple, ilaçların dozlarını sıkça değiştirmek doğru değildir. İlaçların aniden bırakılması statusun en etkili nedenidir. Bu nedenle hastaların ilaçlarını birden kesmesi yanlış bir tutumdur.

Bir taraftan uzun süre kullanılan ilaçların bedensel ve ruhsal yan etkileri diğer taraftan da ilaçların kesilmesinde sonra nöbetlerin tekrarlama olasılığı sebepleriyle antiepileptik tedavinin sonlandırılması veya ömür boyu sürdürülmesi kararının dikkatle alınması gereklidir.

Prof. Dr. Safiye BilginNöroloji Uzmanı

Gönderen Melike zaman: 00:49 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Çocuklarda Reflü


Çocuklarda reflünün meydana gelişi ve reflü hastalığı için belki de en önemli faktör gelişimsel özellikleridir. Bu çocuğun büyüyen ve olgunlaşan bir varlık olması ile alakalıdır.


Boyunun uzaması, ağırlığının artması ve zihinsel fonksiyonlarının gelişmesi gibi yemek borusu, mide ve barsakları da büyür, gelişir ve fonkisyonları olgunlaşır. Bu nedenle gelişim evrelerinde reflü o gelişim evresine göre değerlendirilmeli ve anlam verilmelidir. Normal bir erişkinde mide ve yemek borusu bağlantısı dikey hatta gelen bir boruya (yemek borusu) yatay bağlanan bir balon gibidir Mide içeriğinin KÖS ve çevresine ulaşması zordur. Ayrıca mide en üst bölümünde (fundus denir) yutularak biriken hava basınç ile KÖS ün kapatılmasına yardımcı olur. Ama yeni doğmuş bir bebeğin midesi yemek borusunun hemen hemen dikeye yakın devam eden “J” hafi şeklindeki bir parçası gibidir . Bu nedenle çok kolay reflü olabilir.
Ancak bebek anne sütü aldığı için ve mide kısa sürede boşaldığı için bu sorun olmaz. Tabi ki bunun yaratılış itibarıyla bir önemi vardır. Midenin yemek borusunun devamı şeklinde olması henüz tam kasılıp lokmayı ilerletemeyen yemek borusundan kolayca sütün mideye ulaşmasını sağlamaktır. Yaş ilerledikçe mide daha yatay duruma geçer. Ama bunun tam olarak erişkine yakın hale gelmesi 2 yaşını bulur. Bu arada çocuğun 4-6 ay civarında oturmaya başlaması karın ve indirek olarak mideye bası ile mide içeriğinin direk reflü olmasına neden olur.
Hatta anneler bebeğin her beslenmeden sonra artık daha sık ve biraz daha fazla ağızlarından artık süt geldiğini söylerler. Bu nedenle oturmaya başlanılan 4-7 ayda reflü artar. Hatta daha çok hareketin olduğu 9-10. aya doğru en üst sıklıkta olur. Kilolu bebeklerde dolaysıyla daha çok reflü olur. Ama 1 yaşında çocuğun yürümesi ile reflü hızla azalır. Çünkü mide üzerindeki baskı kalkar ve pozisyonu daha da iyidir. Ayrıca diyafram kasları ve yemek borusu kasları daha iyi çalışır.


Yemek borusu lokmayı ve tükürüğü en üst yutakta başlayıp aşağıya kadar önce kasılıp sonra gevşeyerek ite ite KÖS getirir. Buradan da KÖS açılarak mideye geçer. Bu esnada çok dolu veya basınç altında bir mide varsa reflü olur. İşte iri bebek, kilolu çocuklar yada sıkı giyimli çocuklarda reflü nedeni budur.


Ayrıca modern yaşamla birlikte çocukların yeme alışkanlıklarındaki değişiklikler, çevresel ortamın etkileri ve kullanılan ilaçlar da KÖS fonksiyonunu bozarak reflü ve reflü hastalığını arttırmaktadır. Sigara dumanı ile yoğun karşılaşma en önemlilerinden birisidir. Ayrıca kola, ketçap, mayonez, pizza, gazlı-asitli içecekler ve bol katkı maddeli besinler KÖS fonksiyonunu bozarak reflüye neden olur. Ayrıca inek sütü alerjisi ve diğer besin alerjilerinde de reflü çok belirgin artar.


Daha az ama belki en ağır reflü nedeni ise doğumdan gelen ve sonradan kazanılan bazı hastalıkladır. Beyin-sinir hastalıkları, zeka geriliği ile giden hastalıklar, kas hastalıkları, genetik hastalıklar da en ağır reflü nedenleridir.


Bütün bu nedenler sonucunda oluşan reflü eğer bulguya neden oluyorsa “reflü hastalığını” başlatır. Bu oluşan reflü bazen karın ağrısı başta olmak üzere mide-barsak bulguları çıkar. Ancak azımsanmayacak oranda da herhangi bir şekilde herhangi bir karın ağrısı yada mide-barsak bulguları olmadan da direk olarak solunum yolu bulguları ile karşımıza çıkabilir.

Doç. Dr. Hasan YÜKSEL
Gönderen Melike zaman: 00:47 1 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, ÇOCUK HASTALIKLARI
Akciğer Kanseri
Akciğer tümörü tedavisi üç temel yönteme dayanır: Cerrahi girişim, ışın tedavisi (radyoterapi) ve ilaç tedavisi (kemoterapi). Bu üç ana yönteme bazı özel durumlarda laser tedavisi ya da bağışıklık tedavisi de eklenir. Hangi tedavinin seçileceğini hastanın genel durumu, tümörün içinde bulunduğu gelişme evresi ve tümörün tipi belirler.
Cerrahi girişim
Küçük hücreli kanser (mikrositom) dışındaki bronş kanserlerinde erken tanı koşuluyla en çok yeğlenen tedavi yöntemi cerrahi girişimdir.
Cerrahi girişim kararının verilebilmesi ve girişim yönteminin seçilmesi her şeyden önce tümörün ameliyat edilebilirliğinin kanıtlanmasına bağlıdır. Şu durumlarda tümör cerrahi yöntemlerle çıkarılamaz:
- Uzak yayılım odaklarının bulanması.
- Akciğer zan boşluğunda kötü huylu hücre içeren sıvı toplanması (kötü huylu hücre içermeyen aşırı sıvı toplanmaları da akciğer göbeğindeki ya da akciğerler arası bölgedeki büyük tümörleri düşündüreceğinden bu olgular da genellikle ameliyat edilemez).
- Soluk borusunda da tümör bulunması.
- Akciğerler arası bölgedeki lenf düğümlerine yayılan tümörün diyafram ve gırtlak sinirlerinin felcine yol açması.
- Küçük hücreli akciğer kanserleri (mikrositom).
- Hastalığın son dönemlerinde solunum, böbrek ve karaciğer yetmezliği, kalp hastalığı gelişmiş olması.

Ameliyat edilebilir hastalarda girişimin temel amacı, tümörün bütünüyle çıkarılmasıdır. Tümör lezyonlarının yalnız bir akciğer lobunda olduğu ve merkezi lenf düğümlerine yayılmadığı olgularda kanserli lobun çıkarılması (lobek-tomİ) gereklidir. Bu yöntemde akciğer dokusunun büyük bölümü sağlam kalır. Ameliyat sonrası hastalık ve ölüm oranları da düşüktür. Bir akciğerin tümüyle çıkarılması (pnömonektomi) daha büyük ve yayılmış tümörler için geçerli bir yöntemdir. Bu girişim genellikle solunum yetmezliği, kalp ritminde bozukluk gibi komplikasyonlara yol açar. Ameliyat sonrası ölüm oram 70 yaşın üzerindeki hastalarda yüzde 30 u bulur.

Bronş-akciğer kanserli hastaların ancak yüzde 40-50 sİ ameliyat edilebilir durumdadır. Bu gruba giren hastaların yüzde 30 unda tümör çıkarılır; yüzde 10 unda yalnız tanı için doku Örneği alınır; yüzde 5 inde ise yalnızca geçici çözüm sağlayan girişimler uygulanır. Bronş-akciğer kanserinde yaygın olarak uygulanan cerrahi tedavinin çok olumlu sonuçlar verdiği söylenemez. Ameliyattan sonra 5 yıldan çok yaşayabilen hastaların oranı yüzde 10 u geçmez. Bununla birlikte bazı tümör tiplerinde daha olumlu sonuçlar alınabilmektedir.

• Işın tedavisi (radyoterapi)
Bronş-akciğer kanserlerinin önemli bir bölümünde kesin tedavi değeri olmadığı halde, hem tedavi edici olarak, hem de belirtilerin hafiflemesini sağlamak amacıyla ışın tedavisi kullanılır. Bu tedavi lenf düğümlerine yayılma bulunmayan, mediyastin ve aynı yandaki köprücük-kemiği üstü lenf düğümleri temiz olar ve tümörün yalnızca bir akciğerle sınırlı olduğu hastalara uygulanabilir. Tümörün uzak organlara yayıldığı ve genel durumu bozuk hastalara ışın verilemez.
Işın tedavisi yapılabilmesi için hastanın - hemoglobin miktarı 100 ml kanda 10 gramın üzerinde olmalı;
- fiziksel etkinliğe bağlı nefes darlığı bulunmamalı;
- solunum kapasitesi sağlıklı insanların en az yarısı kadar, yedek soluk verme hacmi de en az 700 ml olmalı;
- geçirilmiş ya da geçirilmekte olan bakteriyel zatürree ve verem uygun antibiyotiklerle tedavi edilmiş olmalıdır.

Işın tedavisinin kesin çizgilerle belirlenmiş tek bir biçimi yoktur. Tedavi sürekli ya da aralıklı olabilir. Birincisi değişken dozlarla en az 2 hafta, en çok 6-7 hafta sürebilir; ikincisinde 5 günlük tedavinin ardından 3 hafta ara verilerek gene 5 günlük tedavi uygulanabilir. Yaşam beklentisi açısından önemli bir değişikliğe yol açmamasına karşın, birçok uzman şu nedenlerle aralıklı tedaviyi yeğler:
- Tedaviye uyum daha iyidir.
- Tedavinin ilk ve İkinci bölümleri arasında değerlendirme yapılarak uzak yayılım odaklan saptanırsa tümör kütlesine gereksiz ışın verilmez.
- Tedaviye başlarken genel durumları çok iyi olmayan hastalar ara dönemde kendilerini toparlama olanağı bulurlar. Böylece tedavinin ikinci yansı rahatça tamamlanabilir.
- Ara dönemde kan kimyası incelemeleri, sintigrafi ve biyopsi gibi yöntemlerle karaciğerin durumu kontrol edilerek yayılım olmadığı kesinleştirilir. Karaciğerde tümör yayılımı yoksa tedavinin ikinci bölümüne geçilebilir; varsa yeni bir tedavi yöntemine başvurulur.

Kanserin başlangıç evrelerinde bile ışın tedavisiyle sağlanan yaşama süresi, tek başına uygulanan cerrahi girişimle sağlanan süreden daha kısadır. İleri evrelerde sonuçlar daha da olumsuzdur: Hastaların yüzde 38 i 1 yıl, yüzde 5 i 5 yıl yaşar. Işın tedavisinin olguların yaklaşık yüzde 50 sinde tümörü öldürdüğü (kısırlaştırdığı) göz önüne alınırsa bu oranlar çok düşüktür. Küçük hücreli akciğer kanserinde cerrahi girişimden çok ışın tedavisi uygulanır. Belirtileri geriletir ve hastalann yüzde 9O ı tedaviye iyi yanıt verir. Ama 5 yıl yaşayan hastaların oranı yüzde 2-5 i geçmez. Yakınmaları hafifletmeye yönelik ışın tedavisi birincil tümöre ya da yayılım odaklarına bağlı belirtileri denetim altında tutarak kanserli hastalann yaşam koşullarını kısa süre için de olsa iyileştirir. Değişen dozların verildiği 1 ya da 3-4 haftalık hafifletici ışın tedavisi belirti ve bulguları önemli ölçüde azaltır: Kan tükürme (yüzde 95), öksürük (yüzde 55), ağn (yüzde 70-75), akciğer zarında sıvı toplanması (yüzde 50-80), Paricoast sendromu (yüzde 70), nefes darlığı (yüzde 60), mediyastin sendromu (yüzde 75), kafaiçi komplikasyonlar (yüzde 80), kalp dış zarıyla ilgili yakınmalar (yüzde 40) azalır. Olgulann yüzde 70 ten fazlasında genel bir iyileşme gözlenir. Küçük hücreli akciğer kanserinde beyne yayılma olasılığı öbür tiplerden daha yüksek olduğundan beyne koruyucu ışın tedavisi uygulanır. Beyne yayılma hastaların yüzde 8-10 unda görülür. Koruyucu beyin ışınlaması yapılmayan olgularda bu oran yüzde 80 e yükselir. Bu olumlu etkisine karşın, beyne uygulanan koruyucu ışın tedavisi yaşama süresini uzatmaya yaramaz. Ayrıca ışın tedavisinin uygulanma süresi konusunda da kesin bilgi yoktur. Deneyimlere dayanarak ideal dozun, ışın tedavisine yanıt alındıktan sonraki 6 ay içinde 2-3 hafta süreyle beyne ışın verme olduğu düşünülmektedir.

• İlaç tedavisi (kemoterapi)
İlaç tedavisi olguların büyük bir bölümünde uygulanmakla birlikte etkili tedavi programlarının seçilmesi hâlâ Önemli sorunlar yaratmaktadır. Tümörün üremesini önleyecek ilaçlarla yapılan tedavilerin sonuçlan, birçok etkene bağlıdır. Tümörün tipi, hastalığın hangi evrede olduğu, hastanın genel durumu, yaşı ve daha önce uygulanan tedaviler sonucu belirleyen başlıca etkenlerdir.Bütün tümörlerde olduğu gibi, bronş akciğer kanserinde de ilaç tedavisine tümör küçükken ve yalnız çok küçük yayılım odaklan varken, yani erken evrede başlanması büyük önem taşır.
Tedaviye alınan yanıtı nesnel olarak değerlendirmenin zorluğu kadar kullanılan ilaçların gerçek etkisi konusundaki verilerin yetersizliği de önemli sorunlar yaratır. Üstelik tedavinin olumlu yanıt verdiği olgularda bile yaşam süresi genellikle fazla uzamamaktadır. Bunun nedeni birçok olguda hastalığın gerileme belirtilerinin aşın iyimserlikle algılanmasıdır.

Birleşik tedavi yöntemleri
1. Işın tedavisi + cerrahi girişim.
Ameliyat Öncesi ışın tedavisi beklenen sonuçlan vermemiştir. Yani ışın tedavisi tümörün çıkarılabilirliğini sağlamak, cerrahi girişimle çıkarılması olanaksız lenf düğümlerinde hastalığı sınırlamak, tümör hücrelerinin uzaklara yayılmasını önlemek ve ameliyatla çıkarılacak akciğer bölümüne komşu dokuları kurutmak amaçlarına ulaşmamıştır. Bu durumda çeşitli dozlarla uygulanan ışın tedavisinden 4-6 hafta sonra cerrahi girişim yapılabilir. Ama birkaç seçilmiş küçük hücreli kanser olgusu dışında ameliyatın yaşam süresini uzatıcı hiçbir etkisi görülmemiştir.

2. Cerrahi girişim + ışın tedavisi.
Cerrahi girişim sonrasında ışın tedavisi uygulanması konusundaki tartışmalar hâlâ sürmektedir. Ama bu yöntemin aynı yerde yeniden gelişen tümörleri azalttığı, tümörün akciğer göbeği ve akciğerler arası bölgedeki lenf bezlerine yayılmış hastalarda yaşam süresini üç yıl uzattığı görülmüştür. Lenf bezlerinde yayılma olmayan hastalarda ise hastalığın gidişini düzeltmediği İçin uygulanmaz.

3. Cerrahi girişim + ilaç tedavisi.
Cerrahi girişimle birlikte ilaç tedavisinin amacı öbür tümörlerde olduğu gibi akciğer tümörlerinde de küçük yayılım odaklarını yok etmektir. Ama bu yöntem bronş-akciğer kanserinde etkisiz kalmaktadır. Bir ilacın tek başına ya da başka, örneğin bağışıklık sistemini uyarıcı ilaçlarla birlikte kullanılması hastanın yaşama süresini uzatmamaktadır. Koruyucu amaçlı ışın tedavisiyle birlikte uygulanan ya da ışın tedavisinden 18 ay sonra yapılan ilaç tedavisi de iyi sonuçlar vermemiştir. Birleşik tedavilerin sonuçları, tedaviler ayrı ayrı uygulandığında alınan sonuçlardan daha olumsuzdur.

Tedavinin yan etkileri
1. Cerrahi girişim.
Ölüm oranı yüzde 5-10 arasında değişir. Başlıca komplikasyonları derialtı amfizemi, akciğer zarı boşluğunda irin birikmesi (ampiyem), bronş-akciğer zan fıstülü ve kalbin kendi ekseni çevresinde dönmesidir (torsiyon). Bu olumsuz sonuçlardan olabildiğince kaçınmak için cerrahi girişimin çok dikkatli yapılması ve ameliyat sonrasında hastanın sürekli bakım ile denetim altında tutulması gerekir. Bu yapısal komplikasyonların tedavisi de cerrahidir. Cerrahi girişimden kaynaklanabilecek işlevsel komplikasyonlar ise kalp ritmi bozuklukları, solunum yetmezliği, miyokart enfarktüsü, kalp durması, akciğer sönmesi (atelektazi), ödem ve akciğer embolisidır. Bu sorunlar uygun ilaç tedavileriyle giderilmeye çalışılır.

2. Işın tedavisi.
En önemli komplikasyonları omurilik iltihabı (miyelit), kalp bozuklukları ve ışınım zatürreesidir. - Omurilik iltihabı (miyelit).
Yüksek ışınım dozuna bağlı olarak tedaviden bir yıldan uzun bir süre sonra hastaların yüzde 1-5 inde görülür.

- Kalp bozuklukları.
Kalp kasının kalınlaşması biçiminde ortaya çıkan kalp kası iltihabı (miyokardit) yavaş gelişen bir komplikasyondur. Gene sık görülen bir sorun da konstriktif perikardittir; kalp dış zarı iltihabına ve sertleşmesine bağlı olarak kalp hareketlerinin sınırlandığı bu bozukluk tedaviden yaklaşık bir yıl sonra gelişir.
- Akciğer hastalıkları. Işın tedavisi sonrasında fıbroz, yaş ya da kuru akciğer zarı iltihabı (plörezi) ve akut ışınım zatürreesi gelişebilir. Işınım zatürresi tedavi kesildikten yaklaşık 6 hafta sonra ve akciğerde bağdoku artışıyla ortaya çıkar. Başlıca etkenleri verilen ışının toplam dozu, ışınlanan alanın genişliği, ışınlanan toplam doku miktarı ve tedavinin süresidir. Duyarlılık eşiği yüksek bazı hastalarda uzun süre belirtisiz kaldığı da görülmüştür. Normal koşullarda röntgen filminde ilk bulgular ışın tedavisinden 2-6 ay sonra ortaya çıkar. Bağdoku artışının belirginleşmesi içinse 12 ay gereklidir. Işınım zatürreesinde tedavi yalnız belirtileri ortadan kaldırmaya yöneliktir. Nefes darlığı için kortikosteroitler, balgam kültürü sonuçlarına göre de gerekli antibiyotikler verilir. Işın tedavisinin iştahsızlık, halsizlik, bulantı ve kusma gibi yan etkileri fazla yaygın ve önemli değildir. Kansızlık da sık görülmez. Yemek borusu ışınım alan hastaların yaklaşık yansında ortaya çıkan yutma güçlüğü 1-2 haftada kendiliğinden kaybolur.
Hastaların daha küçük bir bölümünde ise deri bozuklukları ve saç dökülmesi görülür.

Işın tedavisi yan etkilerinden kaçınmak için şunlara dikkat edilmelidir:
- Işın verilen alanda sağlam akciğer dokusu kesinlikle bulunmamalıdır.
- Işın tedavisine cerrahi girişimden en az 2-4 hafta sonra başlanmalıdır.
- Tedavi planı dikkatle düzenlenmeli, tümöre gereğinden fazla ışın verilmemelidir. Böylece sağlıklı dokular gereksiz ışın almaz.

3. İlaç tedavisi.
Tümörün üremesini Önleyen ilaçların en Önemli yan etkisi kemik iliğinde görülür. Bunların başında kemik iliğinde akyuvar üretiminin azalmasına bağlı lökopeni (kanda akyuvar eksikliği) gelir. Etkiyi artırmak amacıyla değişik ilaçların bir arada kullanıldığı tedavi programları kemik iliğini daha çok etkiler. İlaç tedavisinde akyuvar sayısının azalmasından başka kullanılan ilaca göre saç dökülmesi, kalp bozuklukları, sinir sistemi bozuklukları ve akciğer bozuklukları gibi yan etkiler de görülür.

4. Işın tedavisi + ilaç tedavisi.
İki tedavinin bir arada uygulanması, istenmeyen yan etkilerin birbirine eklenerek ortaya çıkmasına yol açar. Metotreksat gibi ilaçlarla birlikte uygulanan ışın tedavisi düşük dozlarda bile akciğerde bağdoku artışına neden olur ve zatürree tehlikesini artırır. Siklofosfamit, vinkristin ve hidroksiüre gibi ilaçlar ışın tedavisinin istenmeyen yan etkilerini şiddetlendirir. Toplam dozu 400 mg/m2 gibi düşük bir düzeyde de olsa adriamisin daha önce kalbi de kapsayan ışın tedavisi görmüş hastalarda kalp bozukluklarına yol açabilir.
Üçten çok ilaç verilen hastalara eşzamanlı olarak ya da ilaç tedavisinin ardından ışın tedavisi de uygulanırsa, enfeksiyon sıklığı önemli ölçüde artar: Darlıklara yol açan yemek borusu iltihabı, ışınım zatürreesi, deri enfeksiyonları yaygındır.
Böyle ağır ilaç tedavilerinde ölüm oranı yüzde 20 ye yaklaşır.

KORUNMA
Günümüzde kesin tedavisi olmayan, yalnız yakınmaları hafifletici geçici çözümler bulunabilen akciğer kanserinden korunmak birincil önem taşır. Öncelikle gençlere sigaranın zararları anlatılmalıdır. Hava kirliliği son yıllarda kamuoyunun dikkatini çekmekte ve çeşitli girişimlerle Önlenmeye çalışılmaktadır. Hava kirliliğine yol açan başlıca etkenler fabrika dumanı, egzoz gazı ve ısıtma sistemlerinin gazlarıdır.
Gönderen Melike zaman: 00:39 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR, KANSER ÇEŞİTLERİ
Sedef Hastalığı
Psoriasis, Grekçe kaşıntı anlamına gelen 'psora' kelimesinden köken alır. Sedef hastalığı olarak da bilinir. Hastalığın bulunduğu deri bölgesi kızarık hale gelir.
Üzerinde kalın gümüş renkli kabuklanmalar oluşur. Saçlı deri, diz, dirsek ve sırtın alt kısmı sıklıkla tutulan bölgelerdir. Bazı vakalar kişinin hastalığının farkında olmayacak kadar hafif seyirlidir. Diğer taraftan vücudun büyük bir kısmını tutacak şekilde şiddetli seyredebilir. Bu çok şiddetli vakalarda bile yararlı tedavi metodları vardır.
Sedef hastalığı aynı ailenin birden fazla bireyinde görülebilmesine rağmen bulaşıcı değildir. Toplumda hastalığın görülme sıklığı yüzde 1 ila 3 arasında değişmektedir.

Sedef hastalığının sebebi nedir?
Sebep bilinmemektedir. Bununla birlikte güncel araştırmalar kanda bulunan akyuvarlardaki bir anormalliğin iltihabi olayı tetiklediğine ve hastalığın gelişime yol açtığına işaret etmektedir. İltihaptan dolayı deri üç dört günde bir dökülür. Bu normalden yedi sekiz kat daha hızlıdır. Hastalar deride kaşıma, yolma, yaralanma veya aşırı güneş yanığından 10-14 gün sonra beneklenme tarzında yeni plakların ortaya çıktığını farkeder. Sedef hastalığı aynı zamanda, streptokoksik boğaz iltihabı gibi bazı infeksiyonlardan sonra, bazı ilaçların alımıyla birlikte aktivite kazanabilir. Alevlenmeler kış aylarındadır çünkü deri kurur ve güneş ışığı azalmıştır.

Sedef hastalığının tipleri:
Hastalık çeşitli formlarda görülebilir. Bu formlar hastalığın şekli, şiddeti, devam etme süresi, yerleşim yeri açısından farklı özellikler taşır. En sık görülen formda başlangıçta küçük kırmızı bir kabarıklık vardır.Giderek genişleme ve kabuklanmalar ortaya çıkar.
Kabuklar kaldırıldığında altta küçük kırmızı kanama alanları görülür.
-Dizler, dirsekler, kasık bölgesi ve genital bölge, kollar, bacaklar, avuç ve ayak tabanları, saçlı deri, vücuttaki kıvrım bölgeleri sedef hastalığının en çok görüldüğü bölgelerdir.
-Tırnakta sedef hastalığı varsa üzerinde nokta şeklinde çöküntüler görülür. Tırnak yatağı kalınlaşır, peynirimsi bir görünüm alır. Tedavisi zordur.
-Koltukaltında, kasık bölgesinde, genitalde, göğüs altlarında alışılmadık tarzda sedef hastalığı görülebilir.
-Guttat sedef hastalığı genellikle bir boğaz iltihabını takiben görülür. Genellikle çocuklar etkilenir. Vucutta çok sayıda küçük kırmızı, üzeri kabuklu lekeler ortaya çıkar. Haftalar veya aylar içerisinde kendiliğinden kaybolur.
-Sedef hastalığı olan kişilerde %30'a varan oranlarda eklem iltihaplanması şikayetleri görülür. %5-10'unda çeşitli eklemlerde iltihabi olaydan dolayı işlevsel kısıtlılık oluşur. Bazı kişilerde eklem iltihaplanması şikayetleri, deri tutulumu arttığı zaman kötüleşebilir. Bazen de deri tutulumu düzeldiğinde eklem şikayetleri de düzelir.

Nasıl teşhis konulur:
Bir deri hastalıkları uzmanı fizik muayene ile sedef hastalığını kolaylıkla teşhis edebilir. Eğer şüphe varsa biyopsi ile kesinleştirilir.

Nasıl tedavi edilir:
Amaç iltihabi durumu azaltmak ve derinin kabuklanıp dökülmesini kontrol altına almaktır. Nemlendirici krem ve losyonlar deri üzerindeki pulların giderilmesine ve kaşıntının kontrol edilmesine yardımcı olur. Sedef hastalığının tedavisinde özel bir diyet uygulaması gerekmemektedir. Tedavi, hastanın genel sağlığı, yaşı, yaşam tarzı ve sedefin şiddeti göz önünde bulundurularak planlanır. Çeşitli tip tedavilere gerek duyulabilir ve doktorun önerdiği kontrollere riayet etmek gereklidir.
Doktor, hastalıklı deri üzerine uygulamak üzere kortizon benzeri ürünler, sentetik vitamin D, katran veya antralin içeren ilaçlar reçete edebilir. Bunlar tabii güneş ışığı veya ultraviyole ışığı ile birlikte kullanılabilir. Sedef hastalığının en ağır formlarının tedavisinde ağızdan alınacak olan ilaçlara ihtiyaç duyulabilir. Bu tedaviye ilave olarak güneş ışığı önerilebilir. Hastaların pek çoğu güneş ışığından fayda görür. Ancak bu uygulama esnasında dikkatli olunmalıdır. Güneşte aşırı kalmak hastalığı alevlendirebilir. Tabii güneş ışığına benzer bir ışığın kullanıldığı ultraviyole tedavisi muayenehane veya hastane koşullarında bir deri hastalıkları uzmanı tarafından uygulanabilir.

Tedavi tipleri:
Steroidler (Kortizon) Kortizon içeren krem, merhem veya losyonlar pek çok hastada hastalığın geçici olarak ortadan kaldırılmasına yardımcı olur. Genital bölge, kasıklar ve yüz gibi hassa bölgelerde gücü daha zayıf olan kortizon türleri tercih edilmelidir. Daha güçlü kortizonlar saçlı deri, diz ve dirsekler, avuç ve ayak tabanları gibi bölgelerde kullanılmalıdır. Bu bölgelerde etkinin daha da artırılması için ilaç sürüldükten sora üzeri ince bir naylon film ile kapatılabilir. Bunlar bir deri hastalıkları uzmanı kontrolünde dikkatle kullanılacak ilaçlardır. Güçlü kortizon içeriği olan ilaçların yan etkileri arasında, ciltte incelme, damarlarda genişleme ve deride renk değişiklikleri sayılabilir. Bu ilaçların ani olarak kesilmesi hastalığın alevlenmesine neden olabilir. Tedavi devam ederken aylar sonra kortizon içeren ürünlere karşı direnç gelişebilir. Deri hastalıkları uzmanı tedaviye çok direnç gösteren bölgeler içine kortizon enjekte edebilir. Yan etkilerden kaçınmak için bunun küçük miktarlarda yapılması gerekir.

Saçlı deriye uygulanan tedavi
Saçlı deride bulunan sedef hastalığının tedavisi, hastalığın şiddetine, saçık uzunluğuna ve hastanın yaşam tarzına göre planlanır. Reçete ile veya reçetesiz alınabilen çok sayıda şampuanlar ve solüsyonlar bulunmaktadır. Bunlardan pek çoğu katran ve kortizon içerir. Hasta saçlı derisini sert bir şekilde şampuanlamaktan ve şiddetle kaşımaktan kaçınmalıdır.

Antralin
Kalın kabuklu sedef yaralarının tedavisinde tercih edilen bir ilaçtır. Deriyi tahriş edebilir yine deriyi ve giysileri geçici olarak boyayabilir. Yeni ürünler ve tedavi metodları bu yan etkileri azaltmıştır.

Vitamin D
Kalsipotrien sentetik bir vitamin D türevidir. Hastalığı belirli bölgelere sınırlı kişilerde diğer tedavilerle birlikte kullanılabilir. Yan etkilerinden korunmak maksadıyla belirli miktarlarda kullanmak gerekir. Normal vitamin D'nin tedavide bir yararı yoktur.

Retinoidler
A vitamini türevi kremlerdir. Tek başlarına veya kortizon içeren kremlerle birlikte kullanılabilir. Gebe veya gebe kalma ihtimali olan kadınlarda kesinlikle kullanılmamalıdır.

Kömür katranı
Yüzyıllardır sedef hastalığının tedavisinde kullanılmaktadır. Günümüzde geliştirilmişürünler daha rahat kullanılmaktadır.

Goeckerman tedavisi
Hastalığın ağır formlarında kömür katranı ve ultraviyole ışığının birlikte kullanılmasıdır. Tedavi özel merkezlerde günlük olarak uygulanır. Ultraviyole ışığa maruziyet süresi hastalığa ve kişinin hassasiyetine göre değişir.

Işık tedavisi
Güneş ışığı ve ultraviyole ışık deri hücrelerinin gelişme hızını azaltır. Bunlar deri kırışıklığına, göz hasarına ve deri kanserine sebep olabilmelerine rağmen doktor kontrolünde uygulandıklarında oldukça etkili ve güvenlidirler. Vücut yüzeyinin tamamında sedef hastalığı olan bireylere özel odalar sayesinde tüm vücutlarına ışık uygulanabilir. Sıcak iklimlerde yaşayan kişilere güneş banyosu önerilebilir. Bu tür ışık tedavilerinden önce mutlaka bir deri hastalıkları uzmanının tavsiyesi alınmalıdır.

PUVA
Sedef hastalığı diğer tedavilere cevap vermez ve yaygınlaşırsa vakaların %85-90'ında bu tedavi metodu etkilidir. İsim psoralen UVA kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Hasta Psoralen isimli ilacı içer ve özel bir ultraviyole formu olan UVA'ya dikkatle ölçülmüş miktarlarda maruz bırakılır. Tedavi 2 ila 3 ay içerisinde yaklaşık 25 kez uygulanır. Sedef hastalığını kontrol altında tutabilmek için yılda yaklaşık 30-40 kez uygulama yapılmasına ihtiyaç vardır. Alınan psoralen maddesi gözün lens kısmında birikeceği için hastalar tedavi alırlarken güneş batıncaya kadar UVA geçirmeyen güneş gözlükleri kullanmalıdır. Uzun süre uygulanan PUVA tedavisi deri yaşlanması, kırışıklık ve kanser gelişim riskini artırır. Deri hastalıkları uzmanları PUVA tedavisini dikkatle takip etmelidir.

Methotreksat
Kanser tedavisinde ağızdan kullanılan bir ilaçtır. Diğer tedavi metodlarının yetersiz kaldığı durumlarda sedef hastalığının hızla gerilemesini sağlar. Özellikle karaciğer üzerinde yan etkileri olduğu için düzenli aralıklarda kan testleri yapılmalıdır. Akciğer filmi ve nadiren karaciğer biyopsisi gerekebilir. Midede rahatsızlık hissi, bulantı, baş dönmesi ve sersemlik diğer yan etkileridir.

Retinoidler
Ağızdan alınan A vitamini türevi ilaçlardır. Şiddetli sedef hastalığının tedavisinde tek başlarına veya ultraviyole ışığı ile birlikte kullanılabilir. Deride, gözlerde ve dudaklarda kuruma, kan yağlarında yükselme, ince kemik çıkıntı oluşumu yan etkileri arasında sayılabilir. İlaç doğacak çocukta çeşitli arazlara yol açacağından, gebe kadınlarda, tedavi esnasında gebe kalabileceklerde veya tedavi kesildikten sonraki 3 yıl içinde gebe kalmayı planlayan kadınlarda kesinlikle kullanılmamalıdır. İlaca başlanan bireylerde düzenli kan testleri yapılmalıdır.

Siklosporin
Vücudun bağışıklık sistemini baskılayıcı bir ilaçtır. Organ nakli (karaciğer, böbrek vb) yapılmış kişilerde vücudun nakledilen organı reddetmemesi amacıyla kullanılır. Diğer tedavi metodları yetersiz kaldığı durumlarda şiddetli sedef hastalığında kullanılır. Böbrek yetmezliği, kan basıncında artış gibi potansiyel yan etkilerinden dolayı düzenli aralıklarla yapılan kan testleri ile takip edilmelidir.

Araştırma safhasında olan tedavi metodları
Yukarda anlatılan tedavilerin hastalığın kontrolünde büyük yararı olmasına rağmen, hiçbir tedavi metodu hastalığı bir daha ortaya çıkmayacak şekilde tedavi etmeye imkan vermemektedir. Son yıllarda özellikle bağışıklık sistemi üzerinde etki gösteren ilaçlar üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Özellikle hastalığın sebebinin tam olarak tespit edilmesi tedavideki yeniliklere de ışık tutacaktır.
Gönderen Melike zaman: 00:25 0 yorum
Etiketler: HASTALIKLAR
Sağlıklı Beslenme
Sağlıklı olmanın sırrı, yediklerimizin çeşitleri kadar miktarlarına da dikkat etmekten ve vücudumuz için gerekli olan besin öğelerini doğru tüketebilmekten geçiyor.
Besin öğelerini 6 ana grupta toplayabiliriz.

Karbonhidratlar: Ekmek, makarna, pirinç, tahıl ürünleri ve kuru baklagillerde yüksek miktarda bulunur. Şekerler de karbonhidratlar grubunda yer alır. Şekerler, bildiğimiz çay şekeri (sukroz), meyve şekeri (fruktoz) ve süt şekeri (laktoz) olarak gruplara ayrılır. Karbonhidrat vücudumuz için iyi bir enerji kaynağıdır. Günlük alınan enerjinin %55-60’ının karbonhidratlardan sağlanması gerekir. Burada önemli olan şekerli besinlerden çok, diğer karbonhidrat kaynaklarını tüketmektir.

Proteinler: Et, süt ve ürünleri ile yumurta ve kuru baklagillerde yüksek miktarda bulunur. Hücrelerin gelişmesi, dokuların yenilenmesi için gereklidir. Günlük alınan enerjinin %10-12’sinin proteinlerden sağlanması gerekir.

Yağlar: Et, süt, peynir, margarin, tereyağı ve kuruyemişlerde yüksek miktarda bulunur. Günlük alınan enerjinin % 25-30’unun yağlardan sağlanması gerekir. Burada önemli olan bu miktarın en fazla %10’unun doymuş yağlardan (Et, süt, yumurta gibi hayvansal kaynaklı ürünlerde bulunur. Aşırı tüketimi kolesterol seviyesinin yükselmesine sebep olur) %10’unun tekli doymamış yağlardan (zeytinyağı, kanola yağında bulunur.) ve %10’unun çoklu doymamış yağlardan (Ayçiçeği, soya fasulyesi, tahıl ürünleri, balık ve ürünleri, ıspanak, brokolide bulunur) karşılanmasıdır.

Vitamin ve Mineraller: Vitamin ve mineraller vücudumuzda gerçekleşen tüm işlemlerde anahtar rol oynar ve vücut fonksiyonlarının normal olarak sürdürülmesini sağlarlar. Vitaminler vücutta düzenleyici olarak çalışırken, mineraller de kemik ve diş sağlığında çok önemli bir role sahiptir.

Su: Su, yaşamak için oksijenden sonra gelen en önemli öğedir. Yetişkin insan vücudunun yaklaşık %59'u sudur. Su, vücutta besinlerin sindirimi, emilimi ve hücrelere taşınmasında ve vücut ısısının denetiminde önemli rol oynar. Bunun için günlük 2 litre su içilmelidir. Çay, kahve gibi sıvılar suyun işlevlerini yerine getiremez.
Gönderen Melike zaman: 00:17 0 yorum
Etiketler: SAĞLIK ÖNERİLERİ
Hamilelikde Egzersiz
Hamilelik döneminde yapılan egzersizin birçok yararı vardır. Kaslarınızı güçlendirerek vücudunuzu doğuma hazırlar ve doğumdan sonra vücudunuzun eski şeklini alması hamilelik döneminde yapılan egzersizlerle çok daha kolay olur. Hamilelik döneminde yapılan egzersizlerde önemli olan kendinizi zorlamamanızdır; vücudunuzu ve bebeğinizi incitecek egzersizlerden kaçınıp; ikiniz için de doğru olan egzersizi bulmalısınız.

Hamilelik döneminde rahatlıkla uygulayabileceğiniz egzersizler:

Yürüyüş: Yürüyüş, dizlerinizi ve ayak bileklerinizi incitmeden hamileliğin her döneminde uygulayıp formda kalmanızı sağlayacak bir egzersizdir.

Koşu: Kalbinizi ve vücudunuzu çalıştıracak en hızlı ve en etkili egzersizdir. Vakit bulduğunuzda yarım saat, bulamadığınızda 15 dakika koşmanın yararlarını siz de hissedeceksiniz.

Yüzme: Uzmanlar yüzmenin hamilelik döneminde yapılacak en güvenli ve en iyi egzersiz olduğunu söylüyor. Yüzme sayesinde vücudunuzun ağırlığını hissetmeden, vücudunuzdaki tüm kasları çalıştırabilirsiniz.

Yoga ve esnemeler: Yoga ile kaslarınızı güçlendirirken vücudunuza esneklik kazandırabilirsiniz.

Ağırlık çalışma: Düzenli olarak ağırlık çalışıyorsanız, hamilelikte bu alışkanlığınızdan vazgeçmenizi gerektirecek bir neden yok. Normal programınızdan daha hafif ağırlıklara çalışmaya dikkat edin ve sizi zorlayacak pozisyonlardan kaçının.

Düşük tempolu aerobik: Hamilelere özel aerobik kurslarına katıldığınızda hem güvenli bir şekilde egzersiz yapmış, hem de sizin gibi anne adaylarının eşliğinde hoş vakit geçirmiş olursunuz.

Bunların dışında doktorunuza danışarak golf ve tenis gibi sporları da yapabilirsiniz.

Hamilelik dönemi egzersizlerinde nelere dikkat etmelisiniz?
Doktorunuzun onayıyla düzenli olarak egzersiz yapabilirsiniz.
Ağırlık çalışması ve fazlasıyla denge gerektirmeyen aktiviteler üzerinde yoğunlaşabilirsiniz. Vücudunuzdaki nemin buharlaşmasını ve ısının dışarı çıkmasını sağlayacak bol ve hafif giysiler giymelisiniz.
Egzersiz sırasında bol miktarda sıvı almalısınız.
Yorulduğunuz zaman egzersizi orada kesmelisiniz.
Sıcak ve nemli ortamlarda egzersiz yapmamalısınız.
Aç karnına egzersiz yapmamalısınız.

Gönderen Melike zaman: 00:14 0 yorum
Etiketler: HAMİLELİK
Hamileler de Tatil Yapabilir
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. İnci Öz, tatile çıkacak olan hamilelere, "güneşin fazla olmadığı saatlerde yüzmeleri, deniz ya da çok yoğun olmayan havuzları tercih etmeleri" konusunda uyardı.

İnci Öz, yaptığı açıklamada, gebelerin tatil için hava sıcaklığı ve nemin çok yoğun olmadığı, tam teşekküllü sağlık kuruluşlarına kolay ulaşılabilecek yerleri seçmeleri gerektiğini ifade etti. Gebelikte tatilin, uygun ortam ve koşullar sağlanması halinde çok rahat geçebileceğini vurgulayan Öz, şu önerilerde bulundu:
"Güneşin fazla olmadığı saatlerde yüzün. Deniz veya çok yoğun olmayan havuzları tercih edin. Güneşte fazla kalmayın. Sabah erken ve akşam saatlerinde çok yorucu olmayacak şekilde uzun yürüyüşler yapın. Hayvansal ve bitkisel proteinler ile sebze ve meyve ağırlıklı beslenin. Az ve sık yiyin, günlük sıvı alımını da 3-4 litreye kadar artırın."

İnci Öz, hamilelere, çok yoğun ve karbonhidrat ağırlıklı besinler ve aletle yapılan su sporlarından uzak durmaları uyarısında da bulunarak, yüksek koruma faktörlü güneş koruyucularının da mutlaka kullanılması gerektiğini söyledi. Öz, tatile çıkmadan önce ve dönüşte yapılması gereken gebelikle ilgili değerlendirme ve tetkiklerin de aksatılmamasını önerdi.
Gönderen Melike zaman: 00:11 0 yorum
Etiketler: HAMİLELİK


KAYNAK: http://health-lifes.blogspot.com/2007_09_01_archive.html