PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : çocuklara masallar - çocuk masalları


SonSuzluk
04-24-2008, 13:38
cocuklara masalllar


DOSTLUĞUN ÖYKÜSÜ






Ahmet ve Nihat adında iki arkadaş varmış. Aynı okulda okuyorlarmış.

Ahmet istanbulda yaşayan, evi, arabası yeterince parası olan biriymiş. Nihat memleketten İstanbul´a gelmiş zor şartlar altında yaşayarak okuyormuş. Bunlar zamanla daha da iyi arkadaş olmuşlar. Ahmet Nihat´ın durumuna üzülüyor yardım yolları arıyormuş. Nihat´ı evine almış. Yedirmiş içirmiş. Cebine para koymuş. Üstünü giydirmiş. Kendine aldığı yeni kıyafetlerini bile ona vermiş.

Artık beraber gül gibi yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün Ahmet camdan dışarı bakıyormuş. Karşıdan gelen uzun süredir hayran olduğu ve yakında açılmak istediği kızı görmüş. Ve sonra arkadan Nihat´ın onu takip ettiğini. Nihat eve gelmiş ve Ahmet´e o kızdan cok hoşlandığını aralarını yapıp yapamayacağını sormuş. Ahmet kendisinin de ondan hoşlandığını söyleyememiş.

Arkadaşınin üzülmesini istememiş çünkü. Aralarını yapmış.

Derken zamanla okul bitmiş. Nihat bir süre sonra Kayseri´ye vali olmuş. Evi arabası, yatı, katı, bir sürü parası olmuş. O kızla da evlenmiş. Ama Ahmet tam tersi. Evini arabasını kaybetmiş. Bütün parası bitmiş. Yatmaya yeri yemeye yemeği kalmamış. Aç sefil gezerken komşuları,

- Senin bir arkadaşın vardi Nihat diye. O Kayseri´ye vali olmuş, neden ondan yardım istemiyorsun, belki sana bir iş verir demişler. Ahmet reddetmiş hemen. Bunu kabullenemem demiş. Komşular ne kadar ısrar ettiyse de bir türlü kabul ettirememişler.

Ahmet için daha zor günler başlamış. Bakmış olacak gibi değil komşularını dinleyip tutmuş Kayseri ‘nin yolunu. Valiliğe gelmiş. Oradaki odacılardan birine Nihat Beyi görmek istiyorum demiş. Odacı Nihat Beyin yanına girmiş çıkmış ve

- Sizi görmek istemiyor. Demiş. Nasıl olur demiş Ahmet. Ona İstanbul´dan çok yakın arkadaşın Ahmet geldi deyin. Odacı tekrar gitmiş ve

- Nihat bey sizi tanımadığını eğer daha fazla ısrar ederseniz kovduracağını söyledi demiş.

Ahmet duyduklarına inanamamış. Nasıl olur da, yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği, sevdiği kızı bile verdiği can ciğer arkadaşı Nihat onu tanımaz. Yıkılmış bir şekilde valilikten çıkıp doğru Nihat´ın evine eskiden hoşlandığı kızın yanına gitmiş. Belki yardım eder diye. Kapıyı çalmış. Birinin gelip dürbünden kendine baktığını hissetmiş. Ama kapıyı açmamış kadın.

Bir kez daha yıkılmış. Dışarı çıkıp kendini toplamaya çalışırken yanına yaşlı bir amca yaklaşmış. Ahmet´in durumundan çok etkilenmiş adam. Olayı anlatmasını istemiş. Ahmet´te olduğu gibi anlatmış. Adam çok üzülmüş.

Demiş ki.

—Bak evladım. Seni çok sevdim. Dürüst bir insana benziyorsun. Bak benim şurada bir sarraf dükkânım var. Gel istersen benimle çalış. Hem para kazanırsın hem de yatmaya yerin olur. Ahmet hemen kabul etmiş ve çalışmaya başlamış.

Gel zaman git zaman dükkâna başka bir yaşlı amca gelip gitmeye başlamış.

Çok iyi arkadaş olmuş Ahmet´le. Bir gün bu yaşlı amca elinde bir kutuyla gelmiş dükkâna. Bak ben bir yere gidiyorum. Eğer 3 ay içerisinde dönmezsem bu kutu senindir, istediğin gibi kullan, demiş. Ahmet kutuyu almış, odasında bir yere koymuş. 3 ay geçmiş, 4 ay geçmiş, 6 ay geçmiş amca hala gelmemiş.

Sonunda Ahmet kutuyu açmaya karar vermiş. Bakmış içinde, elmaslar, mücevherler, altınlar, bir sürü de para varmış. Ne yapacağını şaşırmış. Hemen patronuna gidip durumu anlatmış. Patronu da artık o kutunun kendisinin olduğunu istediği gibi kullanabileceğini söylemiş. Bir de öneride bulunmuş.

— Bak sen bu işi iyice öğrendin. Gel sana bir kuyumcu dükkânı açalım. Gül gibi geçinip gidersin. Hemen dükkânı açmışlar. Ahmet almış başını yürümüş. Ev, araba, yat, kat. Zengin olmuş kısacası. Bir gün dükkâna bir anne-kız gelmiş. Kızdan hoşlanmış Ahmet. Zamanla görüşmeye başlamışlar, derken nişanlanmışlar. Düğün vakti gelmiş. Davetiyeler hazırlanırken kız valiyi de çağıralım demiş. Ahmet kabul etmemiş. Nasıl olur demiş kız. Biz bu şehrin ileri gelenlerindeniz, valiyi çağırmasak olur mu? Ahmet yine kabul etmemiş.

Kız ısrarla neden böyle davrandığını sorduğunda anlatmış Ahmet. Sorunun bu şekilde çözülmeyeceğini söylemiş kız. Biz çağıralım, o yaptığından utansın demiş. Ve ona da bir davetiye yazmışlar. Düğün günü gelmiş çatmış. Davetliler tek tek gelirken heyecan içindeymiş Ahmet.

Nihat´ın gelip gelmeyeceğini düşünüyormuş. Derken eşiyle kapıda görünmüş Nihat.

Ahmet, ilk başlarda göz göze gelmemeye çalışmış. Nihat ne yana gitse öbür tarafa kaçıyormuş Ahmet. Hiç göz göze gelmemeye çalışıyormuş. Dayanamamış birden. Piste çıkmış, almış mikrofonu eline.

Başlamış anlatmaya. Zamanında ben durumum iyiyken sevgili valimiz Nihat beyle aynı okulda okuyorduk. O zamanlar Nihat beyin durumu bu kadar iyi değildi. Nihat´ı evime aldım. Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim. Sevdiğim kızı bile ona verdim. Bir gün benim durumum kötüleşti. Elimde avucumda ne varsa kaybettim. O kadar zor durumdaydım ki Nihat´a yardım istemeye gittim. Ama o beni tanımadığını söyledi, kovdurdu. Oradan çıkıp eşinin yanına gittim. Ama o kapıda benim olduğumu bildiği halde kapıyı açmadı.

Şok olmuştum. Dışarıya çıkıp kendime gelmeye çalıştığım anda bir amcayla karşılaştım. Sağ olsun bana bir iş, yatacak bir yer verdi. Orada çalışırken çevrem genişledi. Başka bir amcayla tanıştım. Gel zaman git zaman o amca elinde bir kutuyla geldi yanıma. Bir yere gideceğini 3 ay içerisinde dönmezse kutunun benim olacağını söyledi. Gelmedi. Kutuyu açtım. İçinde beni bugünlere getiren yüklü eşyalarla ve paralarla karşılaştım. Sonra kendime bir kuyumcu dükkânı açtım. Orada sevgili nişanlımla tanıştım. Ve evleniyorum.

Anlattıklarım yalansa yalan desin Nihat Bey, demiş ve bırakmış mikrofonu. Herkes şaşkınlık içinde Nihat Beye dönmüş.

Acıyarak bakmışlar bir Ahmet´e, bir Nihat´a. Nihat bir cevap vermek zorunda kalmış. Almış mikrofonu. Başlamış anlatmaya. Evet, Ahmet´in söylediklerinin hepsi doğrudur. Yalan diyemem. Zamanında bana çok yardım etti, hakkını ödeyemem. Sağ olsun benim mutlu bir evlilik yapmama öncülük etti. Ama eşimi zamanında sevdiğini bilmiyordum. Durumunun kötüye gittiğini, bir gün bana geleceğini biliyordum. Hep o günü bekledim. Ve sonunda geldi.

Onu kapıdan kovdurdum doğrudur. Ama niye kovdurdum. Eğer ben o zaman ona yardım etseydim gururuna yediremeyecekti. Belki de bir süre sonra intihar edecekti. İyi bir arkadaşımı kaybetmek istemem.

Buradan çıktıktan sonra direk eşime gideceğini biliyordum. Hemen eşime telefon açtım. Ona Ahmet´in geleceğini, kapıyı açmamasını söyledim. Açmadı. Derken bizim evin karşısında bir sarraf dükkânı işleten arkadaşım var. Ona hemen telefon açtım. Bizim evden çıkan bir adam görürse onu işe almasını yardımcı olmasını istedim. İşe aldı, yatacak yer verdi. Bir gün babamı gönderdim ona. Can yoldaşlığı etsin diye... İyi arkadaş oldular...

Sonra babama bir kutu verdim Ahmet´e versin diye. O kutu babamın değildi. Benim de değildi. O zaten Ahmet´indi. Ona borcumu hiçbir zaman ödeyemem. Ahmet kutuyu aldı. İyi kullandı ve bugünlere geldi. Bir gün annemle kız kardeşimi gönderdim. Durumu nedir bir kontrol edin diye. Orada birbirlerini görüp âşık olmuşlar, evleniyorlar.

Bırakmış mikrofonu. Ahmet´le beraber herkes şaşkınlık içinde kalmış. Bir an göz göze gelmişler. Derken birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Güzel bir düğün olmuş, beraberce mutlu yaşamışlar.

KİMİN NEREDE VE NE ŞEKİLDE KARSILASACAGI BİLİNMEZ... ÖYLE DEĞİL Mi?

SonSuzluk
04-24-2008, 13:39
MAVİ KUŞ

Günlerden bir gün, Parmak Çocuk, babasıyla pazara gelmiş. İhtiyar babası, oğluna iki bakır kuruş vermiş. Ah, ne sevinmiş çocuk, bu paralarla kim bilir ne kadar kurabiye satın alabilirim, diye düşünerek babasının arkasından küçük bir oğlak gibi hoplaya zıplaya koşuşturuyormuş. Ah, pazara ne kadar halk toplanmış! Ne kadar çok mal varmış! Parmak Çocuk, ipek kumaş satan tezgâhlara gelmiş; tüccarlar, gökkuşağı gibi renkli, çeşitli ipek kumaşları satıyorlarmış. Halıcılara gelmiş; top top renkli çiçeklerle süslenmiş birçok halı varmış Bakır satanlara gelmiş; her şey güneş gibi parlıyor; güğümler, fincanlar... Küçük dükkânların önünde kadınlar bakır kazanların, tabak ve fincanların seyrine doyamıyorlarmış. Çocuklar ise toplaşıp ağızlarının suyu akarak meyvelere, sıcak sıcak pidelere, çeşit çeşit tatlılara bakıyorlarmış. Ne kadar çok karpuz ve kavun, elma ve üzüm varmış pazaryerinde! Bir günde hepsine ayrı ayrı bakmamak mümkün değilmiş. Ayrıca her şeyi satın almaya da kimsenin gücü yetmezmiş. Hele, iki bakır kuruşa bir şey almak mümkün değilmiş. Tezgâh tezgah dolaşmış, fiyatları öğrenmiş, pazarlık etmiş, ama bir şey satın alamamış. Bu arada babasını da kaybetmiş.

Babacığım, babacığım! Nerdesin! Diye bağırmış çocuk. Pazar, çok gürültülü, çok kalabalıkmış burada birisini bulmak, çölde iğneyi bulmaktan daha zormuş. Böylece, babası hiç duymamış Parmak Çocuk´u. Parmak Çocuk, üzüntüsünden neredeyse ağlayacakmış, ama bir süre sonra kendine gelmiş; ´´Yiğide ağlamak yakışmaz, yalnız da yolu bulabilirim. ´´ diye düşünmüş. Kendini toparlamış, şapkasını düzelterek, nereye gideceğini bilmeden yolu aramaya başlamış. Birden, az ötede kalabalık üstünden inanılmaz bir şey görmüş! Uzun bir fildişi tünekte harika bir mavi kuş oturuyormuş. Kuşun gagası altınmış. Kanatları, gökyüzü gibi masmavi, sanki elmas kıvılcımları dökülmüş yıldızlar gibiymiş. Kuş, büyük tüneğinde, kanatlarını açıp kapatıyormuş. Oy! Demiş çocuk, bu kuşa yakından bakayım. Bu harika bir şey. Bütün paralarımı vermeye hazırım, hatta şapkamı bile vereceğim. Yandaki elma yığınından yuvarlanarak harika kuşun yanına gelmiş. Ama bu hiç de kolay olmamış. Önünü yayalar, yüklü eşek ve develer engelliyormuş. Çocuk, az kalsın, atların altında kalacakmış. Eninde sonunda Parmak Çocuk, harika kuşa ulaşmış. Büyük bir heyecan ve umutla gelip ulaştığı bu yerde üzücü şeylerle karşılaşmış... Güzel kuşun oturduğu tüneğin yanında üç kişi oturuyormuş, birisinin gömleği boyalara bulaşmış, öbürünün bütün sakalı odun tozuyla kaplanmış, üçüncünün ise öküz derisi önlüğü kazan karasıymış. Bular, boyacı, oymacı ve demirci çok hüzünlüymüşler. Başları eğik, yerde oturuyormuşlar. Yanlarında ise ihtiyar, kadın ve çocuklar toplanmış ağlıyorlarmış. Burada neler oldu? Bu insanlar neden ağlıyor? Diye sivrisinek gibi yapışmış Parmak Çocuk, kaynayan suyu satan satıcıya. Satıcı da şöyle demiş: - Eh! Küçük insan, bakıyorum, sen çok uzaklardan gelmiş olmalısın. O yüzden, bunların başına neler geldiğini bilmiyorsun.

Tabi ki bilmiyorum, diye fısıldamış Parmak Çocuk. Ve sucu, bu çok hüzünlü hikâyeyi anlatmaya başlamış: Bizim Han´ımız, kendini çok beğenmiş, acımasız, adaletsiz bir handır. O, şehrimizin en usta oymacısını yanına çağırmış, ağaçtan büyülü bir bülbül yapmasını emretmiş. Bu kuş hakkında, halk içinde pek çok efsane ve masal söylenirmiş. Yılda bir kere yere inen Güneş gibi harika bir kuşmuş. Harika şarkılarını söylediği zaman, insanlara mutluluk veriyormuş. Ama insan, kaba elleriyle böyle mucizevî bir kuş yaratabilir mi? çok düşünmüş. Ama o, hüner sahibi bir usta olduğundan Han´ın emrini yerine getirmiş. Süresi dolduğunda, yaptığı harika kuşu Han´ın sarayına getirmiş. Onu görenlerin hepsi hayran kalmışlar. Ama Han´ın yüzü asık olduğu halde şöyle demiş: Kuş iyi, ama aptal usta, görmüyor musun? Hiç rengi yok. Eğer, yarın sabaha kadar, bu kuş güneş gibi parlamazsa seni cellata vereceğim. Usta, çok üzülmüş. Hiçbir şey demeden, kuşunu alarak ünlü bir boyacı olan arkadaşını götürmüş. O boyacı usta ile bütün şehir gurur duyuyormuş. Ve işte bir gecede kuşu, güneş gibi parlatıvermiş. Kuşu önce, altın ile kaplamış, sonra gök mavisi, kanatlarına da harika elmas tozlarından serpmiş. Sabah erkenden iki usta, Han´ın sarayına harika kuşu götürmüşler. Şehrin sokaklarında giderken onları görenler hayranlıktan coşkuyla alkışlamışlar. Ama ne var ki, buna çok kızmış: Aptallar, neden seviniyorlar? Bu bir bülbül değil ki, sadece boyanmış bir ağaç parçası... Ey ustalar! Eğer, yarın sabah, sizin bu aptal kuşunuz kafasını kıpırdatıp kanatlarını çırpmazsa şehrin bütün oymacı ve boyacılarının kafasını keseceğim, diye bağırmış... Buna, ustalar daha çok üzülmüşler. Hiçbir şey söylemeden, kuşu, demirci ustaya götürmüşler. Bütün gece çalışmış ve sabah olup da arkadaşları geldiğinde harika kuş, kanatlarını çırpmış, kafasını oynatmış ve altın gagasını açıp kapatmaya başlamış. Çok sevinen oymacı, boyacı ve demirci sabah erkenden saraya gelmişler. , güneş gibi parlıyor, tıpkı canlı gibi, kanatlarını çırpıp kafasını oynatıyormuş. Onlar, mükâfat beklerken, acımasız Han, kuşu görür görmez, bağırıp çağırmaya başlamış : - Tembeller, demiş, sizin yaptığınız hiçbir işe yaramaz! Büyülü kuş dediğin bu mu? Bu, konuşmaz, şarkı söylemez! Bu, insanlara mutluluk getiren bir bülbül değildir. Ustalar, birkaç gün çalışsalar da kuşa şarkı söyletememişler. İşte şimdi Han´ları gelecek ve bu bahtsız insanları zindana götürecekler. Herkes biliyor ki şimdiye kadar oradan sağ çıkan olmamıştır. İşte bu insanların hanımları ve çocukları ağlıyor. Sonra, sucu da ağlamaya başlamış, ustalara... Biraz sonra bir büyük bir gürültü kopmuş.

Çekilin yoldan! Dağılın! Sesleri duyulmuş. Parmak Çocuk bakmış ki ellerinde kılıçlarıyla Han´ın muhafızları ustalarının üzerine geliyorlarmış. En önde, yaban domuzu gibi şişman ve ağzından köpükler saçan komutanları varmış. Saman kafalılar! Diye bağırmış, ustalara siz, Han´ın emrini yere getirmediniz. Yaptığınız kuş susuyor. Bu kalabalık için acımasızca ceza göreceksiniz. Ustalar sus pus kalmışlar. Bunu duyan kadın, çocuk ve ihtiyarlar daha çok ağlamaya başlamışlar. Ee, ağlamakla hiçbir şey değişmez, demiş kendi kendine Parmak Çocuk. Ağlamaktansa şunlara bir ders vereyim. Parmak Çocuk, elinin tersiyle gözyaşlarını silerek kuşun tüneğine çıkmış. Ve bir anda kuşun sırtına oturmuş. Kimse bunu farkına varamamış... Tutuklayın şu hainleri! Diye bağırıp çağırmaya başlamış komutan. Muhafızlar ustalarının yanına ulaştığında kuşun gagası açılmış ve yüksek sesle şöyle demiş: Asıl hanin sensin. Bu insanlar, ödüllere layıktır. Onlar bütün insanların ustasıdır. Bütün kalabalık şaşırmış. Muhafızlar oldukları yerde donmuşlar. Komutanın şaşkınlıktan ağzı açık kalmış. Kuş, kanatlarını çırpmış, kafasını oynatarak şarkı söylemiş. ´´ Üzülmeyin ustalar Hana gitmek zamanı Han´ı mutlu ederek Şarkı söylemek zamanı ´´ Kalabalıktan sevinçli haykırışlar gelmiş: Ah harika bülbül; sen bize acıdın, derdimizi anlayarak bizi kurtardın. Kuşu hemen saraya götürün, Han´a şarkı söylesin ve Han da suçsuz insanların peşini bıraksın! Gözlerine inanamayan ustalar, kuşu saraya götürmüşler. Arkasından halk ser gibi toplanmış. Acımasız Han, altın tahtında siyah sakallarını sıvazlayarak oturuyormuş. Ve üç ustanın idam edildiği haberini bekliyormuş. Halk, sarayın önünde toplanmaya başlamış. Kapılar açılmış ve boyacı, oymacı ve demirci içeri girmişler. Yanlarında kuş da varmış tabi. Ne işiniz var burada! Diye bağırmış Han. Tam o esnada kuş, kanatlarını sallamış, başını oynatmış ve şakımaya başlamış : ´´ Hepsinden akıllı bizim Han! ´´ Han´ın yüzü gülmüş. Kuş ise devam etmiş : ´´ O, akıllıların akıllısı O, kahramanların kahramanı En büyük Han bizim Han! ´´ Han salağı, şarkıya bayılmış. Sakallarını sıvazlayıp kafasını hoşnutlukla sallamış. ´´ Seni neye benzeteyim ey Han ve çiçek Han! Güneşin kardeşi ve ayın babası Ülkemizin hayırlısı! En büyük Han bizim Han! ´´ Kuşun bu şarkısına Han, neşe ile gülmüş. Ey vezirler! Demiş, Han. Ustalara ödül olarak bir çuval yumurta kabuğu ve kuyruksuz bir eşek verin. İşlerini iyi yapmışlar. Bu fikrini de çok beğenmiş Han ve kıkırdayarak eklemiş: Şimdi ise bu harika kuşu halk önüne, meydana çıkaracağız. Bütün insanlar, nasıl öttüğünü duysunlar! Herkes, sarayın önüne çıkmış. Önde, altın sırmalı kaftanıyla Han, arkasında vezirleri, büyük bir tünekte konuşan kuşu halka göstermişler. Han, çeşitli halılarla döşenmiş meydana çıkarak tören kıtasına işaret etmiş. Tören kıtası, halkı sakinleştirmek için trampet çalmış. Meydandakiler iyice sakinleşmiş ve Han´ın sesi duyulmuş.

Ey harika bülbül! Bize hiç duymadığımız şarkılar söyle! Bizi sevindir! Hiç korkmadan söyle, ama sadece gerçekleri söyle! Kuş, kanatlarını çırpmış, başını oynatmış ve bütün halk, susup beklemiş. Kuş bütün gücüyle şöyle demiş : ´´ Hepsinden acımasız bizim Han! Hepsinden kurnaz bizim Han! ´´ Han, çok bozulmuş, ama bütün halkın önünde, ´´ Hiçbir şeyden korkmadan gerçekleri söyle! ´´ dedikten sonra, kuşu susturamamış. Kuş ise daha yüksek sesle devam etmiş : ´´ O zaman o işkenceci Halkını kırıp geçiren En büyük Han bizim Han! Kalpsiz ve yıkıcı İnsanlara kasteden En büyük Han bizim Han! ´´ Bu şarkıyı duyar duymaz, saraydakiler kulaklarını kapamışlar, askerler ise kılıçlarını sıyırmışlar. Han, çığlık atarak bütün meydana bağırmış : - Kapatın şunun gagasını! Meydanda bir ölüm sessizliği olmuş ve birden arka sıralardan birileri gülmeye başlamışlar. Han, öfkelenerek bağırmış: Kim gülüyor? Hepinizi idam edeceğim, keseceğim! Sinirlenme Han´ım! Diye neşeyle seslenmiş kuş, buna, bütün halk destek vererek gülmüş. Öyle bir gülmüşler ki evlerin çatılarındaki güvercinler bile gökyüzüne fırlamışlar. Çok sinirlenen Han, koşarak kuşu yakalamış ve bir hışımla yere çarpmış. Bir çatırtı duyulmuş ve harika kuş binlerce parçaya bölünerek dağılmış. Ama bu parçaların içinden minicik bir çocuğun fırladığını hiç kimse fark edememiş. Küçük çocuk yuvarlanarak farenin deliğine girmiş. Zalim askerler, sopalarla halkı kovalamaya başlamış. Vezirler ise Han´ın elinden tutarak zar zor götürürken Parmak Çocuk oralardan çoktan uzaklaşmış. Çocuk da zıplaya zıplaya bülbülün şarkısını söylemeye başlamış : ´´ O zalim, o işkenceci Halkını kırıp geçiren En büyük Han bizim Han! ´´ O günden başlayarak, bütün bahçelerde, meydanlarda, çayırlarda, kervansaray ve pazarlarda bu şarkı söylenmeye başlamış : ´´ Kalpsiz ve yıkıcı İnsanlara kasteden En büyük Han bizim Han! ´´ Askerler, yalın kılıç halkı susturmak için sokaklara dökülmüşler. Bir taraf sussa öbür taraf başlıyormuş: Şarkı söyleyen kuşu öldürebilir ama şarkı söyleyen bütün bir halka ne yapabilirler? Şarkılar, rüzgâr gibi, şehirden şehire, köyden köye yayılarak söylenmiş durmuş.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:39
İHTİYAR ÇÖPÇÜ








İhtiyarlığa adım atalı çok olmuştu. Gözleri dalgalara takılmış halde, iyi kötü yönleriyle geçmişi düşünüyordu. İnsanlığa karşı pek güveni kalmamıştı. İyilik yaptıkça nankörlük gördüğünü düşünüyordu. Çoğu kişinin kendisine "enayi" gözüyle baktığını da biliyordu. Fakat karşılıksız iyilik yapmaktan vazgeçmiyordu. Çünkü kendisini hayata bağlayan çok az değerden birisi de, kendisine olan saygısıydı. Onu da kaybederse, her şeyini kaybetmiş olacağını düşünüyordu.

İhtiyar adam kayalıkların üzerinden yavaşça doğruldu, denizin kenarına atılmış kırık içki şişesi gözüne takılmıştı. İçki içmezdi ama görüp de almazsa ve bu kırık şişe birine zarar verirse vicdan azabı duyacağını düşündü. Onun şişeyi yerden aldığını gören biri kız, biri erkek iki genç gülüştü. Erkek;

"- Çöpçü herhalde." dedi. İhtiyar adam herkesi hoş görmeye çalışırdı, özellikle gençleri ama yine de gencin, kendisi hakkında arkadaşıyla şakalaşırken biraz sesini alçaltmamasına, kendisinin duymaması için gayret etmemesine canı sıkılmıştı.

İhtiyar kırık camları atmış dönerken, gençlerin az önce kendisinin oturduğu kayalarda, azgın dalgalara karşı şakalaştığını, birbirini itekler gibi yaptığını gördü. Biraz daha uzakta bir kayaya gidecekti ki, birinin denize düşme sesi ve çığlığı kulaklarında çınladı. Kız düşmüştü. Sportif yapılı gencin hemen atlayıp kızı kurtarmasını bekledi. Fakat kayadan kayaya telaşla koşan genç atlamaya cesaret edemiyordu.

Genç ne yapacağını bilemez halde dalgaların uzaklaştırdığı kız arkadaşına bakıyor, bağırıyordu. Sağa sola deli gibi koştururken, hemen yanından birinin denize atladığını duydu, bu az önce dalga geçtiği ihtiyar adamdı.

İhtiyar adam dalgaların tüm zorluğuna rağmen, güçlü kulaçlarla kıza yetişti, saçlarından yakaladı kayalara doğru çekti. Kayalara yaklaştığında kıyıdaki genç, kızı yakalayıp önce yukarı, sonra sahile çekti. İhtiyar adamı o anda unutmuştu bile. Birden aklına gelip denize doğru baktığında ihtiyar adamın hala çıkamadığını gördü.

İhtiyar kollarında derman kalmamış halde, kendisini kıyıdan koparmaya çalışan dalgalara kendini bıraktı. Genç çılgına döndü, sevdiği kızı kurtaran, az önce dalga geçtiği ihtiyar gidiyordu. Kısa zamanda büyük şeyler olmuştu hayatında. Hayatta en çok sevdiği kişiyi kurtaramamış, başkası kurtarmıştı ve o da şimdi kendisinden özür bile dileyemeden, boynuna tüm utançları takarak sonsuza dek gidiyordu.

Kendine tam gelememiş kız, gencin sulara atlayışına baktı bağırdı ama nafile. Oysa arkadaşının kendisi kadar bile yüzemediğini iyi biliyordu.

Genç erkek tüm çabasına rağmen ihtiyara yaklaşamamıştı bile, dalgaların üzerinde boğulan değil, sanki dinlenen biri gibi duran ihtiyar da sanki gülümsüyor gibiydi. Genç bir anda ihtiyardan daha çok kıyıdan uzaklaştığını fark etti. Bitiyordu her şey. "Gerçekmiş demek ki" diye düşündü, hayatı, arkadaşları, sevdikleri hızlıca gözlerinin önünden geçiyor gibiydi. İnsan ölüme yaklaşınca böyle oluyormuş. Su yutuyordu ama mücadeleyi bırakmıştı.

Birden beklenmedik bir şey oldu; genç adam kolunun kuvvetlice yakalandığını hissetti, önce köpekbalığı aklına gelip telaşla çekmek istedi ama hemen yanında ihtiyar adamı fark etti. İhtiyar adam önce kolundan yakalamış, sonra yakasından tutup, onu bir bebek gibi çekmeye başlamıştı.

Göz açıp kapayana kadar kıyıya gelmişlerdi. İhtiyar adam, genci kızın yanına kadar atmış, nefesleniyordu. Gençlere gülümsedi;

"- Siz de, ben de bu gün güzel dersler aldık. Ben kendi adıma çok mutlu oldum. Siz kimseyi küçümsememeyi öğrendiniz. Ben de bu küçük dalgalarda sizi deneyerek, insanlığın ölmediğini gördüm. Delikanlı beni kurtarmaya gelmen, beni ne kadar mutlu etti sana anlatamam. Fakat ben daha bu dalgalara yenilecek kadar kocamadım"

İhtiyar kıyıda kendilerini toparlamaya çalışan gençlerin bir şey söylemesine fırsat vermedi;

"- Hoşça kalın !. . ." deyip yürüdü.

Gençler peşinden koşamadıkları ihtiyara şaşkınlıkla, içlerinde bir buruk sevinçle

bakakaldılar.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:40
KURBAĞA PRENS


Bir zamanlar yedi güzel kızı olan bir kral varmış. Bu kızların en güzeli en küçük olanmış. Güzel günlerde sarayın yakınındaki serin gölün kıyısında altıntopuyla oynamaya bayılırmış. Bir gün kız topunu havaya atmış ve beklenmedik bir şey olmuş. Top göle düşmüş! "Topum gitti!" diye ağlamış kız. "Ben senin topunu getiririm," demiş gölün kıyısındaki küçük bir kurbağa. "Ama benimle arkadaş olacağına, yemeğini paylaşacağına ve geceleri yatağına alacağına söz verirsen, " diye devam etmiş kurbağa. "Tamam " demiş kız. Ama kurbağa suya dalıp kızın topunu ona geri vermez koşarak saraya dönmüş. Akşamleyin kral ve ailesi sofraya oturmuşlar. Tam yemeğe başlamak üzerelerken kapıdan bir varaklama sesi gelmiş. Küçük prenses duymazdan gelmeye çalışmış. Ama kral meraklanmış. " Kim o?" diye sormuş. Prenses bunun üzerine kurbağaya verdiği sözü babasına anlatmış. " Söz sözdür kızım," demiş babası. Böylece prensesin nefret dolu bakışlarına rağmen kurbağaya sofrada yer verilmiş. Yemekten sonra kız tek başına yatağına yönelmiş. Kurbağa masadan, " ya ben ne olacağım? " diye varaklamış. Kral kızına, "Verilen sözlerle ilgili söylediklerimi unutma" demiş. Prenses kurbağayı yanına alıp odasına götürmüş ve bir köşeye bırakmış. " Yastığına gelmek isterim demiş," kurbağa. Prenses gözyaşları içinde kurbağayı yastığına bırakmış. Tam o anda kurbağa yakışıklı bir prense dönüşmüş. "Korkma, " diye gülümsemiş. " Bir cadı beni kurbağa yapmıştı ve bu büyüyü ancak bir prenses bozabilirdi. Umarım arkadaş olabiliriz. Hem bak artık bir kurbağa değilim." Prens ve prenses çok geçmeden evlenmişler ve düğünlerinde tabii ki bazı yeşil dostlarını da davet etmeyi unutmamışlar. Bu masal Net yayınları´nın Minik Masallar isimli kitabından alınmıştır.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:41
KURT İLE TİLKİ







Bir varmış bir yokmuş, bir çölde bir tilki varmış. Aklı fikri tilkilikte, kafasında bin bir tilkiyle dolaşırmış. Otura kalka dolaşa dolaşa, bir gün çölü bitirmiş bir bayırın kıyıcığına gelmiş. Tam adımını atmış artık bayırlı olacak, bir de bakmış karşısında kocaman bir kurt. Tilki hafifçe titremiş ama hiç bozuntuya vermemiş, olduğu yerden seslenmiş. “Bu çölün bittiği yerde ve bu bayırın başladığı taşın dibinde benden başka canlının olduğunu bilmiyordum. Ah sizi burada gördüğüme nasıl memnun oldum.” Tilki bakmış kurt hiç tepki göstermiyor, rahatça girmiş bayıra daha çok yaklaşmış kurda. “Gel kurt dost, dost olalım” demiş. Kurt buna da itiraz etmemiş, dost olmuşlar. Birlikte gezmeye başlamışlar. Gezerlerken, içi yağ dolu bir testi bulmuşlar. Kurt atılmış: “Gel tilki dost, bunu yiyelim, hemen bitirelim.”

Tilki: “Olmaz” demiş “yok dost, onu yalnız yemeyelim. Yağla birlikte atıştıracak, yağın tadına tat katacak bir şeyler daha arayalım. Bak o zaman bu yağı yemek nasıl keyifli olacak. Keyfimizi herkese anlattığımızda, torunlarımız bile kıskanacak”. Hoşuna gitmiş kurdun bu fikir. Yağlı testiyi olduğu yere bırakıp başka yiyecekler aramaya gitmişler. Tilki, kurt ile birlikte bir süre dolaştıktan sonra, bir bahane ile onun yanından ayrılıp doğru testinin yanında almış soluğu. Testinin yağını yalayıp kulpuna kadar getirmiş. Sonra dönmüş başka yerlere gitmiş. Döndüğünde kurt, testinin başında beklemekteymiş. Tilki, hafif endişelenmiş. Kurt acaba şüphelendi mi diye, ama bakmış yalnızca avlanamamaktan dertli, içi rahatlamış; sonra sormuş, sanki hiç anlamamış. “Kurt dost, bir şey bulabildin mi?” Kurt üzgün: “Hayır” demiş “bulamadım. Peki, sen bulabildin mi?” diye merakla eklemiş. Bunun üzerine tilki: “Yok kurt ağa, hiçbir şey bulamadım. Yalnız Kulp Zenginler, yardım için aş dağıttılar. Karnımı orada doyurdum da geldim.” demiş. Ertesi gün yine yiyecek aramaya çıkmışlar. Fakat tilki yine kurdun gözünü boyayıp testinin yanına dönmüş, yağı yalayıp ortasına kadar yutmuş. Bir süre sonra kurt gelip merakla sormuş:

“Bir şey bulabildin mi?” Tilki: “Yok” demiş “nerde. Ben de senin gibi bir şey bulamadım bugün de. Ama Orta Zenginler çadır kurdular. Karnımı o çadırda doyurup döndüm.” diye eklemiş. Kurt yine hiçbir şeyden şüphelenmemiş. Ertesi gün yine yiyecek aramaya çıkmışlar. Tilki yine fırsatını bulup kurttan önce gelmiş, yağlı testiyi, yıkanmış gibi yalamış kenara bırakmış. Bir süre sonra kurt geldiğinde: “Bir şey bulabildin mi?” diye hiç sıkılmadan ağzını aramış. Kurdun cevabı ise aynıymış. “Ben bir şey bulamadım, ya sen ne yaptın?” “Ben de bir şey bulamadım. Yalnız Dip Zenginlerinin düğünü vardı. Karnımı orada doyurup geldim.” Bunun üzerine kurt, artık pes etmiş: “-Tilki dost, yiyecek araya araya yorulduk. İyisi mi şu testideki yağı yiyelim. Eski gücümüze, kuvvetimize dönelim. Sonra yeniden av ararız.” demiş, tilkinin bir şey söylemesine fırsat bile vermemiş ve testiyi alıp açmış. Bir de bakmış ki testi bomboş. Kurt çok kızmış, dönmüş tilkiye: “-Bunu sen yedin” demiş. Ama tilki yüzsüzlük etmiş, yediğini kabul etmemiş: “Kurt dost, benim yememden korktuğun için sen yedin” demiş. Kurt sinirinden ne diyeceğini bilememiş, sesinin tonunu yükseltmiş: “Hayır ben yemedim, sen yedin. Çabuk yağı bul” diye bar bar bağırmış. Bir bağırışmadır başlamış. Kurt haklı olduğu için kızıyor, kendine yöneltilen suçlama onu çileden çıkarıyormuş.

Sonunda: “İyi niyetimden yararlandın. Ama şimdi oyununu anladım. Testideki yağı kulpuna getirince Kulp Zenginleri aş dağıttı dedin. Ortasına getirince Orta Zenginler çadır kurdu dedin. Yağı bitirince de Dip Zenginlerinin düğününden söz ettin. Böylece, aklınca bir de benimle alay ettin.” demiş. Ama tilki yaptığını kabullenmemiş. Derken güneşin altında yatıp, karınlarını güneşe vermeyi kararlaştırmışlar. Kimin karnından yağ çıkarsa, yağları o yemiş olacakmış. Kurt kendinden emin ya boylu boyunca uzanmış. Güneşin verdiği rehavetle az sonra uyumuş kalmış. Tilki ise karnından çıkan yağları kurdun karnına bir güzel sıvamış, kaçmış. Kurt uyandığında, karnını yağ içinde bulunca, üstelik tilkinin kaçtığını anlayınca, neredeyse çıldıracakmış.

Gökten üç elma düştü. Biri bana, biri sana, biri çevresinde dönenleri anlayanlara.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:41
KUYRUKSUZ TİLKİ



Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Şimdi size tilki ile Hanife Bacı´nın masalını anlatacağım. Bir zamanlar Hanife Bacı diye bir ihtiyar kadın varmış. Kendi halinde, kimsesiz, zavallı bir kadınmış. Köylüler bunu çok severmiş. Her sene bu köyde yaylaya gidilirmiş. Giderken, Hanife Bacı´yı da götürürlermiş. Bu sene de yaz gelmiş, yaylaya çıkmışlar. Yaylada ot çok, su çok, hayvanlar yiyor, içi besleniyor. Tereyağı yapıyorlar, petekler var, bal tutuyorlar. O yazı öyle yaylada çalışarak geçiriyorlar. Hanife Bacı´nın da bir kaç tene keçisi, koyunu varmış. Onlardan biraz kendine göre tereyağı yapmış, bir iki petekten biraz bal tutmuş. Derken güz gelmiş. Bunlar yüklenip köye dönecekler; arabalarını yüklemişler. Hanife Bacı´nın da bir eşeği varmış. Yüklerini eşeğine yüklemiş, köylülerin arkasından yavaş yavaş geliyormuş, bir taşın yanından geçerken, Hanife Bacı su dökmek ihtiyacı duymuş. Eşeğini durdurmuş, taşın arkasında oturmuş. Demek ki bunu da bir kurnaz tilki takip etmiş. Biliyor ki kimsesizdir, fukara bir kadındır, sahibi yoktur. Gidip bunun küplerini aşağıya indiriyor, tereyağını yiyor, içine çıtısını, pıtısını yapıyor. Sora balı yiyor, içine işiyor, tekrar koyuyor yerine; hiç ellememiş gibi çıkıp gidiyor. Hanife Bacı işini görüp, eşeğinin başına dönüyor, yavaş yavaş gidiyor köye. O akşam çok yorgundur. Küpleri indirip koyuyor salona, dinleniyor, yatıyor. Sabahleyin Bir bakayım tereyağı ile balım nasıldır? Bir iki lokma yiyeyim. Hanife Bacı küpün ağzını açıyor, bakıyor ki ne pis bir koku düşmüş içine, pislik var içinde.

Allah Allah Bu nerden geldi? Diyor. Kadın şaşırtıyor. Diğerinin ağzını açıyor, bakıyor ki yine pislik! Vay bunu benim başıma kim etti? Diyor. Düşünüp taşınıyor, bir türlü aklına bir fikir gelmiyor. Sonra bir bakıyor ki, kapısının önünde bir dibek taşı varmış; bu dibek taşının üstüne bir tilki gelip oturmuş Hanife Bacı, Hanife Bacı! Yağını yedim, balını yedim, içine çıtımı pıtımı ettim, verdim elan. Vay yy! Demek benim başıma bu tilki bele oyun oynadı. Tilki senin alacağın olsun. Allah büyüktür. Tilki her gün böyle geliyor, bu kadının böyle hem yağını yiyip, hem balını yiyip, hem de kadıncağızı kızdırıyor. Diyor ki. Sen dur tilki, ben de senin başına bir oyun oynayayım sen de gör. Kalkıp gidiyor, köye varıyor. Oradan buradan biraz karasakız getiriyor, dibek taşının üstüne koyuyor. Güneş vuruyor, o karasakız eriyor. Tilkinin haberi yok tabi. Tilki geliyor, taşın üstüne oturuyor. Oturur oturmaz bağırıyor. Hanife Bacı, Hanife Bacı! Yağını yedim, balını yedim; içine çıtımı pıtımı ettim, verdim elan. Diye. Tamam, sen bir dur! Gidip köpekleri çağırıyor, Hella hella! Bu tilkiyi tutun! Valla tilki yapışmış karasakıza. O yana dönüyor, bu yana dönüyor, bir türlü kendini kurtaramıyor. Hızla kalkarken kuyruğu kopuyor. Tilki gidiyor ama kuyruğu kalıyor. Hanife Bacı diyor ki : - İşte ben de senin başına oyun ettim. Alıp kuyruğu getiriyor eve. Getirip o temiz karasakızları yiyor, boncuk takıyor, zil takıyor, süslüyor püslü yor, asıyor pencerenin önüne. Tilki gidiyor geliyor, boynunu büküyor, kuyruğuna bakıyor. Yalvarıp yakarıyor: Hanife Bacı, ben ettim sen etme; kuyruğumu ver. Ben tilkilerin içine gidemiyorum. Üstüme geliyorlar. Valla ölsem vermem. Yağımı, balımı getirmezsen vermem. Tilki gidiyor geliyor, Hanife Bacı’nın içi acıyor: Neyse, baldan, yağdan vazgeçtim; git bana iki büyük yoğurt getir, o zaman senin kuyruğunu vereyim. Tilki Peki diyor. O yana gidiyor bu yana gidiyor, bir bakıyor ki bir kuru yoncanın içinde üç dört tane koyun otluyor. Koyunlara yalvarıyor: Koyun, Koyun! Ne’olor kurban olun, bana biraz süt verin, yoğurt verin Hanife Bacı´ya götüreyim, belki benim kuyruğumu verir. Koyunlar: Git bize ot getir, otu yiyelim, sana süt verelim. Tilki gidiyor. Güz zamanıdır, yoncada ne ot var, ne bir şey Kurumuş kalmış her yer. Gidip oturuyor tarlanın başında, yoncaya diyor: Yonca, yonca! Ne’olor bana biraz ot ver, ben götüreyim koyun yesin; süt versin, yoğurt yapayım vereyim Hanife Bacı’ya. Benim kuyruğumu versin. Yonca: Valla biz şimdi sana veremeyiz. Git biraz su getir, bizi sula ki biz yeşerelim, ondan sonra sana ot verelim; sen de götür ver koyuna, sana süt versin. Tilki oraya gidiyor buraya gidiyor bakıyor ki, dereler donmuş, sular akmıyor. Kendi kendine diyor Ben nerden getiririm? Kaçıp gidiyor çocukların yanına

Ayşe, Fatma, Memo! Gelin bu buzun üstünde oynayın, buz kırılsın; belki su akar, gideyim yoncaya, yonca yeşersin, ben de biçip götüreyim koyuna yesin süt versin; yoğurt yapayım götürüp vereyim Hanife Bacıya; sonra benim kuyruğumu versin. Çocuklar Valla bizim ayağımız yalınayaktır. Git bize ayakkabı getir, ayakkabıyı giyelim sana su verelim. Tilki kalkıp gidiyor ayakkabıcıya, ayakkabıcıya yalvarıyor: Ne’olor, iki üç çift ayakkabı ver bana. Götürüp vereyim çocuklara, giysinler buzun üstünde oynasınlar; belki buz kırılır, su akıp gider yoncaya, yonca yeşerir, ot verir. Otu vereyim koyuna, koyun yesin süt versin; sütü yoğurt yapayım, vereyim Hanife Bacı’ya, sonra benim kuyruğumu versin. Peki, ne paran var, ne pulun var? Ben sana ayakkabı nasıl vereyim? Git bir sepet dolu yumurta getir. Tilki gidiyor tavukların yanına, tavuklara yalvarıyor Tavuklar, kurban olayım, biraz yumurta verin. Götürüp vereyim ayakkabıcıya, bana birkaç çift ayakkabı versin, götürüp vereyim çocuklara, oynasınlar buzun üstünde, buz kırılsın, su aksın, gitsin yoncaya yeşertsin; otu alıp koyunlara vereyim bana süt versinler, ondan yoğurt yapayım Hanife Baci’ya, benim kuyruğumu versin. Tavuklar diyor Vallahi biz ne yiyelim? Git bize bir tencere buğday getir; Biz yiyelim sana yumurta verelim. Tilki kaça kaça gidiyor, bakıyor bir tarlada harman yapılıyor. Bir teneke buluyor, doldurup buğdayı kaçıp getiriyor, döküyor tavukların önüne. Tavuklar yiyorlar, ondan sonra yumurtluyorlar. Sepeti yumurta ile dolduruyor, alıp götürüyor ayakkabıcıya Al sana yumurta. O da diyor Al sana üç çift ayakkabı. Alıp getiriyor çocuklara, çocuklar çok seviniyorlar. Buz üstünde hopluyorlar hopluyorlar buz kırılıyor, su akıyor. Su geliyor yoncaya, yonca yemyeşil ot veriyor. Bu güzelce otu biçiyor, götürüyor koyuna. Koyun otu yiyor, iki kap dolusu süt veriyor. Tilki alıp götürüyor Hanife Bacı´ya. Diyor Al Hanife Nene, al bunu mayala, yoğurt yap, benim kuyruğumu ver. Hadi yine neyse, sana acımam geldi. Kuyruğu güzelce bunun arkasına dikiyor. Kuyruğundan da güzel güzel boncuklar, ziller, pullar pırıl pırıl parlıyor. Tilki şişe şişe, kuyruğunu sallıya sallıya gidiyor ormana, tilkilerin içine. Tilkiler hepsi toplanmışlar.

Vay ağa geldi, paşa geldi. Sen nerden geldin? Sen bu kuyruğu nerden buldun? Valla istiyorsanız, size de yaparım aynısını. Sırrını size diyeyim. Diyorlar Söyle, ne olsa yaparız. Peki, gelin. Bu köyün altında bir dere var. Sizi götüreyim oraya, kuyruklarınızı koyun derenin içine, donacak kuyruklarınız; sabah işte böyle olur. Ama böyle sabaha kadar soğuktan donsanız da, sudan çıkmayacaksınız. Tilkiler tamam diyorlar. Yirmi, yirmi beş tene tilki giriyorlar derenin içine, hepsi böyle yan yana duruyorlar. O da gidiyor uzakta bir yerde oturuyor. Akşam serindir, ayazdır tabi, su donuyor. Kuyruklar bütün birbirine yapışıyor. O kadar soğuktur ki; sabaha karşı bizim tilki bağırıyor, köpekleri çağırıyor Hala, hala! Gelin bu tilkilere! Köpekler bağırıyorlar, çağırıyorlar, hücum ediyorlar. Canını kurtaran tilki kaçıyor, kuyruğu kalıyor, tilki kaçıyor, kuyruğu kalıyor... Valla dere tilkikuyruğu ile doluyor. Ondan sonra gidip neneyi çağırıyor Hanife Bacı, Hanife Bacı! . Gel bak, ne kadar sana kuyruk topladım. Hanife Bacı koşa koşa geliyor; sevine sevine kuyrukları topluyor, götürüyor eve. Hepsini açıyor, kendine, güzel bir post yapıyor, sobanın yanına koyuyor; kışın üstünde sıcak sıcak oturuyor. Tilki de alıp kuyruğunu kaçıyor. Ama öbür tilkilerin yanına korkudan gidemez tabi, o da başka tarafa gidiyor. Hanife Bacı da postunun üstünde oturup yoğurdunu yiyor. Yiyip içip muradına eriyor.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:42
KÜÇÜK ÇİN BALIĞI



Bir gün, bir denizde, on sekiz, yirmi metrede, küçük bir balık yanaştı kulağıma... Balıkça bilirmisin dedi... Bilmezmiyim... Hemen başımı salladım. Dinle dedi, sana bir sır vereceğim... Neymiş o dedim... Ağzımdan kabarcıklar merakla yükseldi... Aşığım dedi küçük balık çok aşığım... İşte o günden beri kıskanırım küçük balıkları için için... Küçük balıkla dost olmayı düşledim... Bir denizkestanesi kırdım, mutlu düşleri, başka bir balığın peşinde yedi, denizkestanesini... Adın ne senin dedim usulca. Adım mı? Bilmem... Benim adım yok, ben balığım dedi... Peki, sana küçük Çin balığı desem olur mu? Dedim... Seni mutlu mu edecek dedi... Belki de eder kim bilir. Peki, benim adım küçük Çin balığı olsun dedi, yüzdük, yüzdük, yüzdük...

Yoruldum dedim, biraz dinlenelim mi? Yüzüme baktı, olur dedi küçük Çin balığı... Dinlenelim. Niye yüzüme baktığını anlayamadım, sorsam mı dedim; soramadım, ağzımın ucunda bir soru kaldı ve küçük Çin balığı bunu fark etti. Toparlandım hemen, nereye yüzüyorduk? Bir yerlere mi yüzmeliydik dedi, bilmem dedim gayriihtiyarî bilmem... Yüzüyorduk öylece dedi küçük Çin balığı. Yetmez mi ki, bu sana... Yeter, yeter dedim. Dedim ama. İçimde garip bir şey kıpırdadı adını koyamadım. Öylece yüzmeye devam ettik, öylece... Sanki yıllardır düşlediğim, hedefi olmayan, sadece elini tuttuğumda içiminin ısındığı bir sevda gibi. Öylece yüzüyorduk... Ben, bir adam, o, bir balık... Küçük çin balığı... Sanki düşlerimi okudu istersen ayrılalım dedi... Neden, nedenmiş o? İstersen ayrılalım ona yaklaşıyoruz. O mu? O da kim? Ne çabuk da unuttun... Hani sırrım, hani âşık olduğum... Bir yudum sessizlik düğümlendi içimde... Onca sessizliğin içinde zamanımıydı şimdi? Neler oluyor bana... Bu oksijen narkozu olmalı, biraz yukarı çıkmalıyım. İki metre, evet İki metre yeter. Vedalaşmadan mı gidiyorsun? Ne diyebilirim, sen, bir düş değil misin? Sen, benim düşlerimin küçük çin balığı değil misin? Usulca süzüldü, yanağıma sokuldu, soğuk suların tüm sıcaklığıyla...

Tüpüm bitmek üzere. Çıkmalıyım. Dönünce? Bekleyeceğim seni, kendine iyi bak, böyle hüzünlü bitmesin dedi ve maviliklerin içine doğru süzülüp kayboldu... Anlamsız, içim boş, yükselmeye başladım. Çıktığımda yanımdakiler telaşlıydılar... İyi misin? Biraz şöyle uzan istersen... Ayşegül de belli etmemeye çalıştığı panikle yanağımı tuttu, canım, iyisin değil mi? Başımı salladım, gözlerine bakamadım... Her şeyi bir anda ele veririm gibi... Vazgeçsen şu sevdadan, her seferinde böyle beklemek... Vazgeçmek mi bu sevdadan dedim, usulca, daha neresindeyim onu bile bilmeden. Kıyıya akşamın hüznü çöktü... En sevdiğim saatlerde, keyifsiz yudumladım rakıdan. Ayşegül, kadınsal içgüdüleriyle huzursuz, bense bir balığa. Saçmalıyorum. Hep istediğim şey oluyor, sistemli deliriyorum, evet... Evet, işte böyle olsa gerek, sistemli deliriyorum... Toplanıp gitmek istiyorum her şeyi. Elbiselerimi, tüpümü, her şeyi. Ayşegül de dâhil, her şeyi bırakıp gitmek istiyorum... Anlamsız bir hırsla eşyalarımı topladım... Valizim tıkış tıkış, içim de öyle. Ve içimden kaçıp kopmak geliyor yaşamdan, kopup esmek dağlara doğru... Ama ya, ömrüm boyu, yakama yapışırsa küçük Çin balığı... Ya, yaşamım boyunca, soğuk suların sıcak öpücüğü gibi rüyalarımı basarsa... Tüm bitiremediğim aşklarımdan biri olursa. Düşüncelerime inanamıyorum. Liseli gençlerin aşkı kokuyor... Yok yok... Tekrar dalmalıyım, bu salakça düşü noktalamalıyım... Sabahın ilk ışıklarıyla terleyerek uyandım. Elbiselerimi, paletimi zor topladım. Sahilin ıssızlığında giyindim, henüz güneşin ısıtamadığı sularda ürperdim. Yavaşça mavinin büyüsüne bıraktım kendimi... Liseli heyecanım başladı. Soğuk suların içinde ellerim terledi, ilk aşkımı hatırladım. Aşkımı mektupta ilan edebilmiştim... O da kabul etmişti. Sonra buluşmaya karar verdik. O nu ilk gördüğümde düşecekmiş gibi olmuştum. Bunu nasıl da unutmuşum... Dudaklarımın ucuna salakça bir liseli gülümsemesi yapıştı, öylece süzülüyorum mavilere. Biran önce havamı bitirip çıkmak ve bu salakça düşe son vermek için... Binlerce balık süzülüp geçiyor yanı başımdan oraya buraya dağılıveriyor... Ben küçük Çin balığını arıyorum... Belki de umutlarımı, küçüklüğümden beri kurduğum düşleri, küçük olduğum için savaşamayıp kaybettiğim aşkımı... Kısacası kendimi arıyorum... Ya ben dedi, küçük.

Çin balığı yumuşacık bir sesle... Ya ben! Binlerce volta tutulmuş gibi sıçradım soğuk suların içinde. Sular kaynadı, kaynadı da yaktı beni sanki... Bir nefes daha almayasın geldi tüpümden, öylece kendimi bırakıvermek maviliklere... Ama sen. Sen, diye şaşkın kekeledi küçük Çin balığı... Sen bana... Evet, küçük Çin balığı, ben sana... İçimde yılların boşluğu doluverdi. Bir söz, üstelik bir tamamlanmamış söz... Donduk, donduk da kaldık sanki öylece. Laf bitti koskoca denizde. Laf bitti... Ne olacak şimdi dedim... Hiç dedi; yüzeceğiz. Sen, daha mutlu. Ben, şaşkın ve düşünceli... Neden şaşkın ve düşünceli diyemedim... Unutma, ben aşığım dedi, şimdiyse şaşkın, sen yıllardır düşlediğimsin, olamayacak hayalimsin ve işte karşımdasın, ansızın çıkıp geldin, beni, çok etkiliyorsun ama ben, yine de aşığım... Yüzdük, lafın bittiği denizlerde... Mavilikler bir garip, artık eski renginde değil. Sanki sanki küçük Çin balığının pırıltıları solmuş. Sanki küçük Çin balığı, tanımlayamadığı garip bir hüzün dalgasında sürükleniyor. Elimi uzattım... Yüzüme dostça bir gülücük oturttum... Oysa içim? Havam bitmek üzere... Biliyorum dedi, benim de zamana ihtiyacım var, bunu da sen biliyorsun, ama dostluğum hep yanında olacak... Bakışlarımı gizledim, anlamlarını körelttim, aklımı onda bırakıp, yukarıya süzüldüm. Ayşegül sahilde öylece hareketsiz... Yanıma gelmedi, gittim yanına oturdum... İkimizde denize dönük... Nasıl bir oyun bu dedi, sesinin son enerjisi ile nasıl bir oyun bu? Bilmem dedim, bilmem... Belki de ölümcül

SonSuzluk
04-24-2008, 13:43
KÜLKEDİSİ



Bir zamanlar güzeller güzeli bir kız varmış. Annesi ölünce babası yeniden evlenmiş. Üvey annesi de ilk evliliğinden olan iki kızıyla birlikte gelip eve yerleşmiş. Bu iki kız, yeni kız kardeşlerinden hiç hoşlanmamış. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına fırlatıp atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak şöyle dursun, bütün ev işlerini üzerine yıkmışlar. Ev işleri bittikten sonra bile kızın onlarla oturmasına izin verilmiyormuş. Akşamları, mutfakta, sönmekte olan ocağın önünde duruyormuş tek başına, ellerini küllere doğru tutup ısınmaya çalışarak. Bu yüzden üvey kız kardeşleri ona “Külkedisi” adını takmışla.

Bir gün iki kız kardeşe sarayda verilecek bir balo için davetiye gelmiş. İkisi de heyecandan deliye dönmüşler. Herkes Prens’in evlenmek istediğini biliyormuş. ‘Bakarsın ikimizden birini seçer, belli mi olur?’ diye düşünmüşler. İki kız kardeş de kendilerini mümkün olduğunca güzelleştirmek için hemen kolları sıvamışlar. Fakat maalesef bu biraz zormuş, çünkü Külkedisi’nin aksine bayağı çirkinmiş her ikisi de! Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmuş ve için için ağlamaya başlamış. “Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi?” diye sormuş bir kadın sesi. “Ben de baloya gitmek istiyordum,” demiş hıçkırarak Külkedisi. “Gideceksin öyleyse,” demiş ses. Külkedisi duyduğu sese doğru dönüp bakmış, şaşkınlıktan donakalmış. Güzel bir kadın duruyormuş yanı başında. “Ben senin peri annenim,” demiş kadın. “Şimdi kaybedecek zamanımız yok! Bana bir balkabağı getir hemen!” Külkedisi bir balkabağı getirmiş. Peri annesi sihirli değneğiyle dokununca, balkabağı birdenbire altından bir fayton oluvermiş. “Şimdi de altı fare...” Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri annesi onları hemen ata dönüştürmüş. “Bir sıçan...” Onu da arabacı yapmış. “Ve altı kertenkele...” Onları da faytonun arkasında koşacak altı uşağa çevirivermiş. Nihayet Külkedisi’ne gelmiş sıra. Peri değneğiyle bir dokununca Külkedisi’nin yırtık, pırtık giysileri nefesleri kesecek harika bir elbiseye dönmüşmüş. Ayaklarında bir çift camdan ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş. “Bir şey var yalnız,” demiş Peri. “Gece yarısına kadar eve dönmelisin. Saat on ikide elbisen tekrar eski giysilerine, faytonun balkabağına, atların fareye dönüşecek. Prens’in bunu görmesini istemezsin herhalde? Şimdi git, dilediğince eğlen.” O gece Külkedisi balonun yıldızı olmuş. Baloya katılan hanımlar (özellikle de iki üvey kız kardeşi) onun elbisesini çok beğenmişler ve terzisinin adını öğrenmek için ona yalvarmışlar. Beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmışlar. Prens ise götür görmez ona âşık olmuş! Ve o andan sonra hiç kimseye bu kızla dans etmek için izin verilmemiş. Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada evde olması gerektiğini hatırlamış.

“Gitme!” diye seslenmiş Prens arkasından, ama Külkedisi bir an bile durmadan koşup oradan uzaklaşmış. Sokağa çaktığında elbisesi tekrar eski elbiselerine dönüşmüş. Geriye kala kala camdan ayakkabıların bir teki kalmış. Diğer tekini nerede kaybettiğini bilmiyormuş. O gece Külkedisi uyuyana kadar ağlamış. Hayatının bir daha asla o geceki kadar harika olamayacağını düşünüyormuş. Ama bu doğru değilmiş. Ayakkabının diğer tekini sarayın merdivenlerinde bulmuşlar. Ertesi sabah Prens ev ev dolaşıp ayakkabıyı tek tek bütün genç kızlara denetmiş. “Bu ayakkabının dün gece karşılaştığım güzel sahibini bulamazsam yaşayamam,” demiş. Derken Külkedisi’nin evine gelmiş. Üvey kardeşleri ayakkabıyı denemişler. Olmamış. Ayaklarına girmemiş bile. Prens çok üzgünmüş, çünkü uğramadığı sadece birkaç ev kalmış. Tam oradan ayrılacakken evin hizmetçisi dikkatini çekmiş. “Hanımefendi,” demiş Prens Külkedisi’ne, “bir de siz deneseniz?” “O mu deneyecek? Ne münasebet!” diye haykırmış üvey kardeşler. Fakat Prens ısrar etmiş. Külkedisi’nin ne kadar güzel bir kız olduğu gözünden kaçmamış. Tabii ayakkabı Külkedisi’nin ayağına kalıp gibi oturmuş. Prens diz çöküp Külkedisi’ne evlenme teklif ederken iki üvey kardeşe de öfke ve kıskançlıkla olanları seyretmek kalmış,Külkedisi Prens’in teklifini tabii..

SonSuzluk
04-24-2008, 13:44
MAYMUN PERİ






Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel ülkelerden birinde, bir padişah yaşarmış üç erkek evladıyla birlikte. Evlatları büyümüş, yakışıklı birer delikanlı olmuş yıllar geçince. Derken, padişah oğullarının mürüvvetini görmek istemiş:
“-Hadi evlatlar, buyurun evlenin” demiş. Demiş de, üç delikanlı, evlenecek kız görememiş çevrelerinde.

“-Hani padişah babamız, kısmetimiz nerede?” diye sormuşlar, evlenecek kimsecikler bulamayacakları endişesiyle. Padişah bu, bütün düğümleri çözmek onun görevi. Düşünmüş nerede, nasıl bulabilir evlatlarının kısmetini. Sonunda karar vermiş, üçünü de çağırtmış yanına. Birer ok ile yay uzatmış onlara:

“-Atın bu okları. Okunuz kimin avlusuna düşerse, size o adamın kızını alacağım” demiş. Delikanlılar arasında bir heyecan rüzgârı esmiş. Ama delikanlı değiller mi? Yayı gererken elleri titrer mi? Titrememiş tabii. İlk atışı büyük oğlan yapmış. Oku bir atmış, pir atmış. Ok gitmiş gitmiş, vezirin evinin avlusuna düşmüş. Padişah hemen vezire adamlarını göndermiş, kızını istetmiş. Vezirin kızı pek güzelmiş. Güzel olduğu kadar elinden iş de gelirmiş. Kırk gün kırk gece süren düğün dernek ile büyük oğlan ile vezirin kızı, mutlu mesut dünya evine girmiş.

Derken sıra ortanca oğlana gelmiş. Ortanca oğlan da okunu atmış. Ok yaydan bir fırlamış, kaşla göz arasında vekilin evinin avlusunu boylamış. Padişah hemen oraya da adamlarını salmış. Vekilin kızı da alınmış. Vekilin kızı da vezirin kızını aratmıyormuş hani. O kapkara ceylan bakışlı gözleri, o kapkara kıvrım kıvrım zülüfleri. Bir bakan bir daha dönüp bakar, bakışları çok can yakarmış. Kırk gün kırk gece düğün dernek, ortanca oğlan ve vekilin kızı için de yapılmış, düğünün güzelliği de dillerde yankılanmış.

Sonunda sıra küçük oğlana gelmiş. Küçük oğlan almış okunu, şöyle güzelce germiş yayını. Gerilen yayı değil, gönül teliymiş sanki. Tam bırakacak, oku, kaçıp kısmetini bulacak, güneş bulutların arasından başını uzatmış, küçük oğlanın gözünü almış. Oğlan bir an ne olduğunu anlamamış, gözleri kamaşmış, tam o sırada ok yaydan kurtulmuş, almış başını, taa ormana doğru fırlamış. Sonra ağaçların arasına düşmüş kalmış. Küçük oğlan hemen ormana koşmuş, okunu bir maymunun elinde bulmuş. Maymun bir yandan oku kemiriyor, bir yandan da küçük oğlana gülümsüyormuş.
Tam o sırada büyük ve ortanca oğlanlar gelmişler kardeşlerinin peşi sıra. Bir maymun görüverince karşılarında, gülmeye başlamışlar. Bu maymun senin kısmetin, bu maymunla evlenmek zorundasın diye, kardeşlerini maymunla evlenmek zorunda bırakmışlar. Küçük oğlan kimselere gösterememiş eşini. Ormanda maymunla birlikte yaşamaya başlamış. Ama ağabeyleri rahat durmamış:

“-Babamız evinize gelmek istiyor” diye küçük oğlanı kandırmış. Bunu duyan küçük oğlan, karısı maymunun yanına varmış:

“-Babam evimize gelmek istiyormuş, ne yapacağız?” diye dert yanmış. Maymun hiç telaşlanmamış:
“-Babana, istediğin adamlarını al ve filan dağa git de” demiş. Padişah, söylenen dağa gitmiş. Beraberinde adamlarını da getirmiş. Bir de bakmışlar dağda, her birinin atı için bir altın kazık çakılı. Yemek vakti sofra ise, kurulabilecek bütün sofralardan farklı. Yemekler altın tabaklarda, altın çatallar kaşıklar yanlarında. Böyle yemek yemek pek de keyifliymiş ya, yemek bittikten sonra da herkesin yediği tabak, atını bağladığı kazık kendine kalınca keyifler katlanmış, ağabeyler şaşırmış.
“-O zaman” demişler “babamızın, eşlerimizi de çağırmasını isteyelim. Maymun geldiğinde biraz gülelim.

Gerçekten de çok geçmemiş, padişah oğullarını eşleriyle birlikte saraya davet etmiş. Küçük oğlanın paçaları tutuşmuş bu davet karşısında. Yine soluğu almış maymun karısının yanında:

“-Şimdi ne yapacağız, babam çağırıyor” demiş. Maymun sonunda beklediği gün geldiği için heyecanlı ama görünüşte oldukça soğukkanlı, kocasının, misafir ağırladıkları dağa çıkıp “Gülnar” diye bağırmasını istemiş. Küçük oğlan, denileni yapmış;
“-Gülnar” diye bağırmış. Karşısına öyle bir peri çıkmış ki, dayanamamış, bayılmış. Bir süre sonra ayılınca peri:

“-Ben senin karın Gülnar’ım” deyip postunu oğlana vermiş sonra devam etmiş: “Yıllardır bu postu çıkarmak için senin gibi bir şehzade ile evlenmeyi ve padişahın sarayına davet edilmeyi bekliyordum. Hadi gidelim. Ama bu postuma sahip ol. Onu sakın çaldırma. Çaldırırsan beni bulamazsın.” demiş.

Saraya gitmişler, Padişah’ın huzuruna gelmişler. Padişah, ağabey, ağabeylerinin karıları, görüverince küçük oğlanın eşsiz benzersiz karısını, düşüp bayılmışlar. Ayıldıklarında, yeyip içip eğlenmişler.

Karısının postunu sıkı sıkı saklayan küçük oğlan ile eşsiz benzersiz güzellikteki maymun perinin kırk gün kırk gece süren düğünleri yapılmış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

Gökten üç elma düştü biri bana, biri sana, biri kısmetine inananlara.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:44
MAVİ FENER



Vaktiyle bir asker varmış. Uzun yıllar krala canla başla hizmet etmiş. Savaş sona erip de asker, aldığı birçok yara yüzünden daha fazla hizmet edemeyecek duruma gelince, kral kendisine demiş ki: Köyüne gidebilirsin, bundan sonra sana gereksinmem yok. Artık eline para geçmeyecek, çünkü bana karşılığında hizmet eden ücret alır. Bunun üzerine asker, şimdiden sonra nasıl yaşayacağını bilememiş. Tasalı tasalı çıkıp gitmiş. Akşamleyin bir ormana varıncaya kadar boyuna yürümüş. Ortalık kararınca bir ışık görmüş, yakınına gitmiş, bir eve gelmiş. İçeride bir cadı oturuyormuş. Asker ona: bana geceleyin yatacak bir yer, bir parça yiyecek, içecek ver. Yoksa ölüyorum! Demiş. Kadın: Yolunu şaşırmış bir askere kim ne verir ki? Ama ben merhametli davranacağım. İstediğimi yaparsan seni kabul edeceğim! Demiş. Ne istiyorsun? Yarın bahçemi kazacaksın! Asker razı olmuş. Ertesi gün olunca var gücüyle çalışmış. Fakat akşam olmadan işi bitirememiş. Cadı: -Görüyorum ki, demiş, bugün daha fazla yapamayacaksın. Bir gece daha seni alıkoyacağım. Buna karşılık yarın bana bir yük odun yarıp parçalayacaksın. Asker bütün günü bu işe harcamış; akşamleyin cadı ona bir gece daha kalmasını önermiş: Yarın bana ufak bir iş göreceksin, evimin arkasında eski bir susuz kuyu var. İçine fenerim düştü. Mavi mavi yanıyor, sönmüyor. Bunu çıkarıp bana getireceksin! Demiş.

Ertesi gün kocakarı onu kuyuya götürmüş, bir sepetin içinde aşağı sarkıtmış. Asker mavi feneri bulmuş, kendisini yine yukarı çekmesi için bir işaret vermiş. Kadında onu yukarı çekmiş ama kuyunun ağzına yaklaşınca kocakarı elini uzatmış, mavi feneri almak istemiş. Asker onun kötü niyetini anlamış: Hayır, demiş, iki ayağımla toprağa basmadıkça feneri sana vermem! Bunu üzerine cadı kızmış, onu yine kuyudan aşağı salmış çıkıp gitmiş. Zavallı asker, bir yanına zarar gelmeden ıslak dibe düşmüş. Mavi fener yanıp duruyormuş, fakat bunun ona ne yardımı olabilir ki? Ölümden kurtulamayacağına da aklı yatmış. Bir süre pek üzgün oturmuş. Bu sırada rasgele elini cebine sokmuş, henüz yarı dolu tütün çubuğunu bulmuş: Son eğlencem bu olsun! Diye çubuğu çıkarmış, mavi fenerden yakmış, tüttürmeye başlamış. Duman kuyunun boşluğunu doldurunca, birdenbire karşısına minimini bir kara cüce dikilmiş: Buyruğun nedir efendi? Diye sormuş. Asker pek şaşırmış bir durumda: Buyruğum ne mi? Diye yanıt vermiş: cüce: İstediğin her işi yapmak zorundayım! Demiş. Asker: Pekâlâ, demiş, öyleyse önce kuyudan çıkmama yardım et. Cüce onu elinden tutmuş, bir yeraltı geçidinden geçirmiş. Fakat mavi feneri birlikte almayı unutmamış. Cüce yolda ona, cadının biriktirip oraya sakladığı hazineleri göstermiş. Asker taşıyabileceği kadar çok altın almış. Yukarı çıkınca cüceye demiş ki: -Şimdi git, yaşlı cadıyı bağla mahkemeye götür. Çok geçmeden cadı, yabanıl bir erkek kedinin üstünde korkunç çığlıklarla rüzgâr gibi önünden geçip gitmiş. Yine çok geçmemiş, cüce geri dönmüş: -Her şey yapıldı. Cadı darağacında sallanıyor bile, demiş, başka ne buyuruyorsun! Demiş asker: Şimdilik hiçbir şey! Eve gidebilirsin! Seni çağırdım mı hemen el altında olmalısın! Demiş. Cüce: Çubuğunu mavi fenerle yakmaktan başka bir şeye gerek yok. O zaman derhal karşındayım! Demiş. Sonra askerin gözünün önünden kaybolmuş. Asker geldiği kente dönmüş. En iyi hana gitmiş, güzel giysiler yaptırmış; sonra hancıya kendisi için mümkün olduğu kadar süslü, göz kamaştırıcı bir oda hazırlamasını buyurmuş.

Oda hazır olup da asker içine yerleşince kara cüceyi çağırmış: Krala canla başla hizmet ettim, fakat o beni savdı, aç bıraktı. Bunun için hıncımı almak istiyorum! Demiş. Cüce sormuş: Ne yapayım? Akşamın geç bir vaktinde, kral kızı yatağa uzanınca onu uyur uyur buraya getir, bana hizmetçilik etsin! Bu benim için kolay, ama senin için tehlikeli bir şey eğer ortaya çıkarsa başına bir yıkım gelir! Demiş. Saat on ikiyi çalınca, kapı açılmış, cüce kral kızını taşıyarak içeri getirmiş. Asker: Hah, burada mısın? Diye bağırmış, haydi iş başına! Git süpürgeyi getir, odayı süpür! Kız işini bitirince asker kızı koltuğunun yanına çağırmış, ayaklarını ona doğru uzatmış. Çizmelerimi çek! Demiş. Sonra bunları yüzüne fırlatmış. Kız onları kaldırıp temizleyecek, parlatacakmış. Kız kendisine buyrulan işlerin hepsini hoşnutsuzluk göstermeden, bir şey demeden, yarı kapalı gözlerle yapmış. İlk horoz sesiyle cüce kızı yine kralın sarayına, yatağına götürmüş. Ertesi sabah kral kızı yataktan kalkınca babasına gitmiş, acayip bir düş gördüğünü anlatmış: Caddelerden yıldırım hızıyla geçirildim, bir askerin odasına götürüldüm. Ona halayık olarak iş görmek, hizmet etmek, aşağılık işlerin hepsini yapmak, oda süpürmek, çizme temizlemek zorunda kaldım. Bu yalnızca bir düştü ama o kadar yorgunum ki sanki bütün bunları yapmış gibiyim. Kral Bu düşün gerçek olması mümkün, demiş, sana bir şey salık vereyim: cebine bezelye doldur: küçük bir delik aç. Yine seni alıp götürürlerse bunlar dışarı dökülür, cadde üzerinde iz bırakır. Kral bunları söylerken cüce görünmeden orada bulunuyormuş, söylenenlerin hepsini dinlemiş. Geceleyin, uyanan kral kızı yine caddelerden geçirilirken cepten birkaç bezelye düğmüş. Fakat bunlar iz belli edememişler. Çünkü kurnaz cüce önceden bütün caddelere bezelye serpmişmiş. Kral kızı yine horozlar ötünceye kadar halayıklık etmiş. Ertesi sabah kral iz aramak üzere adamlarını dışarı yollamış; fakat emek boşa gitmiş. Çünkü bütün caddelerde yoksul çocuklar oturmuş, bezelye toplayıp: Bu gece bezelye yağmuru yağmış! Diye söyleniyorlarmış. Kral: Başka bir şey düşünüp bulmalıyız! Demiş, yatağa girerken pabucunu çıkarma, oradan dönmeden önce bunlardan birini sakla. Ben onu bulacağım! Kara cüce bu planı işitmiş. Akşamleyin asker, kral kızını yine getirmesini isteyince bundan vazgeçmesini öğütlemiş; bu hileye karşı bir çare bilmediğini, pabuç yanında bulunursa başının belaya gireceğini söylemiş.

Asker: Sana ne diyorsam onu yap! Diye yanıtlamış. Kral kızı üçüncü gecede bir halayık gibi iş görmek zorunda kalmış. Fakat geri dönmeden önce bir pabucu yatağın altına saklamış. Ertesi sabah kral bütün kent içinde kızının pabucunu aratmış. Pabuç askerin odasında bulunmuş. Cücenin ricası üzerine kentin kapısından dışarı çıkmış olan asker de derhal ele geçirilip zindana atılmış. Asker kaçarken en iyi şeyleri olan mavi fenerle altınlarını unutmuşmuş; cebinde bir tek duka altını varmış. Zincirlere vurulu olarak zindanının penceresi önünde dururken, arkadaşlarından birinin geçip gittiğini görmüş. Camı vurmuş. Adam gelince: Handa bıraktığım çıkıncağızı, lütfen getir sana bir duka altını veririm demiş. Arkadaşı oraya koşmuş, istediğini getirmiş. Asker yine yalnız kalır kalmaz çubuğunu yakmış, kara cüceyi getirtmiş. Cüce, efendisine: Korkma, demiş, seni nereye götürürlerse git, bırak ne olursa olsun; yalnızca mavi feneri yanına al! Ertesi gün askeri yargılamışlar, her ne kadar kötü bir şey yapmamışsa da yine yargıç onun asılmasına karar vermiş. Asker dışarı götürülürken, kraldan sonra bir iyilik rica etmiş. Kral: Ne gibi? Diye sormuş. Yolda bir çubuk daha içeyim. Kral yanıtlamış: -üç tane de içebilirsin! Fakat sana yaşamını bağışlayacağımı sanma! Bunun üzerine asker çubuğunu çıkarmış, mavi fenerden yakmış. Birkaç duman halkası yükselince cüce oraya dikilmiş. Elinde küçük bir sopa varmış: -Efendim ne buyuruyor? Demiş. Alçak yargıçla polislerini pataklaya pataklaya yere ser. Bana bu kadar kötü davranan kralı da bunlardan ayırma! Bunun üzerine cüce şimşek gibi oradan oraya zikzak yapa yapa harekete geçmiş. Sopasıyla birine dokunuverdi mi yere düşüyor, artık kımıldanacak durumu kalmıyormuş. Kral korkmuş, yere kapanıp yalvarmış. Yalnızca canını kurtarmak için de askere hem ülkesini hem de kızını vermiş.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:45
Meşe Ağacı İle Çoban


Sonbaharın son günleri olmasına rağmen hava o gün çok güzelmiş. Güneşin ışıkları soğuk havayı biraz olsun yumuşatıyormuş. Belki iklim koşullarının düzensizliğinden, etrafta ne bir hayvan ne de bir ağaç varmış. Yerlerde birkaç sararmış ot dışında hiçbir canlı kalmamış. Otun bulunmadığı yerlerde toprak da yok olmuş ve kayalar ortaya çıkmış. Bu nedenle bütün canlılar birer birer bozkırı terk ediyorlarmış. Bozkırın sessizliğini artık yalnızca bir çoban ve sürüsü bozuyormuş. Tabii, çobanın ardındaki beş keçiye sürü denilirse. Oysa on yıl önce çobanın köyünde her biri en az yüz keçiden oluşan tam dokuz tane sürü varmış. Otlar azaldıkça sürülerdeki keçi sayısı da azalmış.

Sonunda köyde çobanın sürüsündeki beş keçiden başka keçi kalmamış. Keçileri kalmadığı için süt, peynir, yün üretmeyen köylüler geçinemez olmuşlar. Çoğu evlerini bırakıp kente göçmüşler. Köyde kalanlarsa hayatlarını kentteki yakınlarının yolladığı çok az para ile zar zor sürdürmekteymişler. Köyün yakınlarında bir tek ağaç varmış. Bu yaşlı bir meşe ağacıymış. Çoban, her öğlen sürüsünü bu yaşlı meşe ağacının altında toplarmış. Bu öğlen de yine öyle yapmış. Çıkınını açarak yemeğini yemiş. Karnını doyurunca meşe ağacının altı, çobana pek tatlı gelmiş. Gözlerini kapatmış ve derin bir uykuya dalmış. Çoban uykusunda aniden irkilmiş. Çünkü rüyasında tok sesli birisi kendisine seslenmekteymiş: "Hemşerim, hey sana diyorum. Beni dinle." Çoban şaşırıp, çevresine bakınmış. Ama çevresinde yaşlı meşe ağacından başka kimse yokmuş. Meşe Ağacı, "Hemşerim" demiş, "Şaşkın şaşkın bakınma. Konuşan benim. Ben, Meşe Ağacı. Sana söyleyeceklerim var." Çoban, Meşe Ağacı´nın konuşmasından korkmuş. "Konuşmak için bula bula beni mi buldun? Sen bir ağaçsın, nasıl konuşabiliyorsun?" diye sormuş. Meşe Ağacı: "Korkma sana söyleyeceklerim var. Beni dinlemeni istiyorum." Çoban, "Peki anlat. Seni dinliyorum." "Ben senden, babandan ve dedenden bile daha yaşlıyım. Belki iki yüz yaşındayım. Büyüklerimin anlattıklarına göre, beni insanoğlu dikmemiş. Toprağa düşen bir palamuttan kendiliğinden filizlenmişim. Fidanlık dönemim çok mutlu geçti. O zamanlar sizin köyünüz yoktu. Her tarafta yüzlerce çeşitten, milyonlarca ağaç vardı. Birbirimizle kavga etmeden mutlu bir şekilde yaşıyorduk. Her tarafta bin bir çeşit çiçek açar, çevremizde geyikler, ceylanlar, dallarımızda sincaplar koşardı. Dallarımızda rengârenk kuşlar yuva yapar ve cıvıldaşırdı. Ara sıra insanoğlu gelip dallarımızı kesip yakardı ama yaralarımızı çabucak kapatır, tekrar eski neşemize kavuşurduk.

" Çoban "Peki, sonra ne oldu?" diye sorunca Yaşlı meşe anlatmaya devam etmiş: "Gün geçtikçe insan sayısı arttı. Her geçen gün bir önceki günü arattı. Kimi odun elde etmek, kimi tarla açmak, kimileri de orman ürünlerinin üretimini artırmak için bizleri kestiler, yaktılar. Acımadan bütün ailemi katlettiler. Milyonlarca ağaçtan bugüne bir tek ben kaldım. Ben de her yıl yanıma yaklaşan insanları görünce korkudan zangır zangır titriyordum. İnsanlara yaptıklarının yanlışlığını anlatmak istiyordum. Ama bir türlü anlatamıyordum. Fark ederse beni de keserler diye sessizce duruyordum." Meşe´yi dikkatle dinleyen çoban, "Peki şimdi neden benimle konuşuyorsun?" diye sormuş. Meşe, "Ben artık yaşlandım. Yakında biriniz kesmese de öleceğim. Bunun için artık beni kesmenizden korkmuyorum. Ama sizin için çok üzülüyorum. Artık uyanın. Anadolu, toprak erozyonu ile vatanlıktan çıkıp taş yığınına dönüyor. Her gün 150.000 kamyon dolusu toprak bir daha geri dönmemek üzere denizlerin tuzlu sularına gömülüyor. Bunu engellemezseniz hepiniz aç ve açıkta kalacaksınız. Ben yalnızca sizi düşünüyorum" demiş. "Bu yaşlı ve yorgun halimle bile her yıl on binlerce palamut üretiyorum. Bu palamutlarla sizin köyün arazisinin otuz katı arazide ağaç yetişebilir. Ama palamutlarımın çoğu açıkta kalıp, çürüyor çimlenenleri de senin keçilerin yiyor. Köklerimle yere bağlı olmasam keçilerini kendim uzaklaştırırdım. Hem o zaman sizlerden yardım beklemeden Anadolu´nun bütün dağlarını, ovalarını, yaylarını dolaşır, palamutlarımı toprağa kendim gömerdim. Böylece bütün Anadolu´yu yeşertirdim. Ama ne yazık ki toprağa bağlıyım." "Siz insanoğulları ne kendinizi, ne bizleri, ne de ortak vatanımız Anadolu´yu düşünüyorsunuz. Bizleri kesseniz de, yaksanız da biz yine sizlerin en yakın dostlarınızız. Sizler bizlere çok kötülük yaptınız, ama biz size hiç kötülük yapmadık. Artık siz de şunu anlayın. Bizler yok olursak çıkacak seller, kuraklıklar, çığlar daha nice felaketler gelir başınıza. Fakirleşip hastalık ve açlıktan ölmekten kurtulamazsınız. Çoban, "Ben sel istemiyorum. Çığ da, istemiyorum. Fakirleşmek de istemiyorum. Ama cahil bir çoban olarak ben ne yapabilirim?" demiş. Yaşlı Meşe, "Git bütün Anadolu´yu köy köy, şehir şehir dolaş. Sana anlattıklarımı herkese anlat. Önce kendi köyünden işe başla. Tüm insanlar çalışsın. Ormanları kesenlere engel olsunlar. Dağlara, ovalara, yaylalara hem benim palamutlarımı hem de diğer ağaçların tohumlarını diksinler. Sürekli ağaç diker ve dikilenleri korursanız on yıl içinde Anadolu yeşerir. Çölleşen topraklar önceki neşesine kavuşur. Kuşlar yine neşe ile cıvıldar, geyikler coşku ile koşar. Sular bollaşır, nehirlerden çamur akmaz. Dediğimi yapacak mısın?" demiş. "Evet, yapacağım." diye yanıtlamış çoban. Uyuyan çobanın yüzündeki gerginlik yerini mutlu bir gülümsemeye bırakmış. Alnından akan ter damlacıklarının yerini ise sevinçten süzülen gözyaşları almış. Uyandığında ulu meşe ağacına saygı ve sevgi ile uzun uzun bakmış. Sonra keçilerinin yeni filizlenmiş yavru meşeleri yediğini görmüş. Hemen keçilerini küçük meşelerden uzaklaştırarak köye dönmüş.

Ertesi gün önce köylülerini meydana toplamış. Bütün Köylülere meşe ağacından öğrendiklerini anlatmış. Hep birlikte yaşlı meşenin yanına gitmişler. O gün yüzlerce palamudu toprağa dikmişler. Çoban, köylülerinden ağaç dikmeye devam edecekleri sözünü aldıktan sonra köyden ayrılmış. Görenlerin söylediklerine göre çoban köy köy, şehir şehir bütün Türkiye´yi dolaşıyor, topladığı palamutlardan birini bile ziyan etmeden hepsini dağlara dikiyormuş. Gördüğü rüyayı da herkese anlatıyormuş. Daha şimdiden on binlerce meşe ağacı yetiştirmiş. Ama çobanın henüz gidemediği bir sürü köy olduğunu ben biliyorum. O köylere de bizim gidip ağaç dikmemiz gerekiyor. Bunu için de meşe palamudunun nasıl ekileceğini bilmeliyiz. Meşe palamudu için en uygun ekim zamanı kasım ayının sonu ve aralık ayıdır. Bu aylarda toprağa doğrudan ekim yapılabilir. Baharda ekilmek isteniyor ise, palamutlar hafif nemli kum içerisinde saklanır ve bahar geldiğinde toprağa ekilir. Ekim için, toprağa palamut büyüklüğünün iki ya da üç katı derinliğinde bir çukur açılır. Bu çukura ocak denir. Her ocağa üç adet palamut aralıklı olarak konur ve sonra ocağın üzeri toprak ile örtülür. Ağaç dikmek için Anadolu´nun dağlarına, ovalarına, yaylalarına gittiğinizde elinde kazmasıyla palamut diken birisini görürseniz durun ve kim olduğunu sorun. Kim bilir belki çobanla karşılaşmışsınızdır. O zaman o güzel rüyayı çobanın kendi ağzından dinleyebilirsiniz.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:46
MUTLULUĞUN SIRRI





Bir tüccar Mutluluğun Sırrı’nı öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir saraya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.

Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.

Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Sırrı’nı açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.



’Ama sizden bir ricada bulunacağım,’ diye eklemiş bilge, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. ’Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.’ Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.



’Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü?
Bahçıvan Başı’nın yapmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü?
Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?

Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.

’Öyleyse git, evrenimim harikalarını tanı,’ demiş ona bilge. ’Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.’ İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat eserlerine dikkat ediyormuş.

Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat eserlerinin zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.

’Peki, sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?’ diye sormuş bilge

Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.

’Peki,’ demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, ’sana verebileceğim tek bir öğüt var:

— Mutluluğun Sırrı dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.

legend_merve
04-24-2008, 13:47
ah ahhhh az dinlemedik ilkokuldayken bu masalları daha okumayı yeni yeni öğrenirken okumaya çalışırdıkk:( çocuklar için çok güzel bi paylaşım emeğine sağlık...:))

SonSuzluk
04-24-2008, 13:47
ONA SEVDİĞİNİ SÖYLE





Öğretmen, yetişkin sınıflardan birisine şöyle bir ödev verir:

"Sevdiğiniz birine gidin ve ona kendisini sevdiğinizi söyleyin."

Bir sonraki dersin başında ise öğrencilerden birisi söze şöyle başlar:
- Geçen hafta bize bu ödevi verdiğinizde size sinirlenmiştim. Bu sözleri söyleyebileceğim hiç kimsenin olmadığını düşünüyordum. Eve giderken bir anda yüreğimin sesine kulak verdim. İşte o zaman kime "Seni Seviyorum" diyeceğimi anladım.

Bundan beş yıl önce babamla aramızda bir tartışma geçmişti ve o günden bu yana bu sorunu çözememiştik. Önemli aile toplantılarının dışında birbirimizi görmemeye çalışıyorduk ve hemen hemen hiç konuşmuyorduk. Eve vardığımda babama kendisini çok sevdiğimi söylemeye hazırdım. Bu kararı almak bile üzerimden büyük bir yük kaldırmıştı. Saat 5.30’da annemle babamın evinin kapısını çaldığımda kapıyı babamın açması için dua ettim. Çünkü kapıyı annem açarsa kendimi tutamayıp, ona kendisini sevdiğimi söylemekten korkuyordum. Fakat Allah yardım etti ve kapıyı babam açtı. Hiç zaman kaybetmeden eşikten adımımı attım ve:

"Baba, buraya seni sevdiğimi söylemeye geldim" dedim. Babam sanki bir anda başka bir adam olmuştu. Yüzündeki ifade yumuşadı, kırışıklıklar yok oldu ve ağlamaya başladı. Kollarını açtı, beni kucakladı ve bana:

"Ben de seni seviyorum oğlum, ama bunu hiçbir zaman dile getirmedim" dedi

Fakat sizlere asıl anlatmak istediğim esas nokta bu değil. Babamı ziyaretimden iki gün sonra babam bir kalp krizi geçirdi ve hala hastanede. Şimdi yaşam savaşı veriyor. Şimdi sizlere şu mesajı vermek istiyorum:

—Yapmanız gerektiğine inandığınız hiçbir şeyi ertelemeyin. Ya babama olan sevgimi ifade etmek için hala bekliyor olsaydım? Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:47
ÖDENMEYEN GÜN



Güzeller güzeli bir prensese, 22 yaşındayken
bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir.
Hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve
"Bana gençliğinizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz
sona ermeden onu gün gün size geri ödeyeceğim" der.

Prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe
gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye...
23 yerine 24 yaşına basar o yıl yaş gününde...

Yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu... Ancak;
ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği
bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük
alacağını tek tek tahsil etmeye başlar.
Özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle
ve körpe bir bedenle girer salonlara...

Gece, odasına sızmayı başaran âşıkları,
gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler...
Her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur.
Çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark
daha da açılır. Fark açıldıkça "bir gün, bir saat, bir an olsun"
gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.

Ancak sayılı gün çabuk geçer... Kalan günlerini
hoyratça harcayan prenses, geri isteyebileceği
sadece bir günü kaldığını fark eder:
"Bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlık."

Ateşli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için
o tek günü özenle saklar. Bu son yaşam parasını harcamak için
çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü...

Nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve
dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle
geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.

"O gün" geldiğinde adam, en şık elbisesi ve
titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını...
Kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada
mumların yandığını görür. Bir süre bekledikten sonra
meraklanıp prensesin kapısını tıklatır.

Yanıt gelmeyince açıp girer.
Dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada
prenses, aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır.
Yüzü bembeyazdır. Gençliğinin dönmesini beklerken
son nefesini vermiştir prenses.

Adam, bu ani ölümün nedenini yerde bulduğu mektupta okur.
Satırlar, borçlu beyefendiye aittir:
"Soylu prenses. Size borçlu olduğum son gençlik gününü
geri veremeyeceğim için çok üzgünüm.
En derin bağlılığımla..."

SonSuzluk
04-24-2008, 13:48
ÖRDEK OKULU



Yeşilbaşlı erkek ördek, kanatlarını çırparak gölün kenarına doğru koşmuş. Göldeki balıkçıllara, flamingolara sevinçle seslenmiş: "Bab oldum! Baba!". Perdeli ayaklarıyla, kıyı boyunca badi badi koşuştururken sevinçle bağırıp, baba olduğunu herkese duyurmuş. Suda ince uzun ayaklarını ve uzun gagalarını kullanarak avlanmakta olan balıkçıllar ve flamingolar, gagalarını şakırdatarak ördeği kutlamışlar. Sonra hiç bir şey olmamış gibi avlanmayı sürdürmüşler. Gölün çevresindeki ağaçlarda ötüşüp duran serçeler ardı ardına "Ne oldu? Ne oldu?" diye seslenmişler. Yeşilbaşlı ördek keyifle "Baba oldum" demiş. Serçeler de kanat çırpıp, sevinçle ötüşerek ördeği kutlamışlar. Serçelerden birinin "Bu mutlu haberi herkese duyuralım" demesi üzerine, gölde avlanmakta olan bir balıkçıl işini bırakıp uzun bacaklarını suyun yüzeyine değin kaldırarak ağır ağır gölün diğer kıyısına değin yürümüş. Orada, turnalara seslenerek, ördeğin baba olduğunu söylemiş. Turnalar ördeğin sevincini yaymak için kanat çırpıp uçmuşlar... Bunu gören serçelerden birçoğu haberi yaymak için ağaçtan ağaca uçmaya başlamışlar. Sevinç çığlıkları ve kuş sesleri çevreyi kaplamış. Bir ağaç kovuğundan fırlayan sincap ağaçtan ağaca koşturmuş. Her kovuğa başını sokup, yeni doğan ördek yavrularının haberini yaymış. Yeşilbaşlı ördek, gururla yürüyerek annenin yanına gitmiş. "Herkese bebeklerin haberini ulaştırdım" demiş. Anne ördek, yüzündeki gülümsemeyle kanatlarını hafifçe kaldırıp, altındaki küçük ördek yavrularını babalarına göstermiş. Sonra üşümesinler diye kanatlarını üstlerine örtmüş... Yavruları gören ibikli horoz, başını öne arkaya sallayarak göğsünü kabartarak ördeklerin yanına gelmiş. Biraz yüksek sesle: - Bu civcivlerin işi ne? Neden sizin yanınızdalar?

Onlar civciv değil. Ördek yavrusudur. Diye yeşilbaşlı ördek diklenerek yanıt vermiş. Horoz, yavruların civcivlere benzemesine şaşmış ama tavukların "Gel buraya. Gel buraya" dediğini duyunca üstelemeden geldiği gibi başını öne arkaya savurarak kümesine dönmüş. Yeşi başlı ördekgagasıyla annenin başını okşamış. Yanında ayaklarını altına alıp çömelmiş. Sevgi dolu gözlerle anneyi izlemeye başlamış. Biraz utangaçlıktan, biraz da sevginin güzelliğinden olsa gerek, anne ördek, başını hafifçe yana büküp, sessizce babanın kendisini süzmesine izin vermiş. Mutluluk ve sevgi gurultuları çevreye yayılırken ördek yavruları annelerinin kanatları arasında kıpırdıyor, kâh oradan çıkarak çevreyi geziyor, kâh üşüyüp annenin koynuna girerek ısınıyormuşlar... Uzaklardan kuşların cıvıltısı ve diğer hayvanların sesleri duyuluyormuş. Tüm hayvanlar, ördek yavrularının doğumunu kutladıklarını söylüyormuşlar... Ördek yavruları biraz büyüyünce ortalıkta dolaşmaya başlamışlar. Sevimli küçük yavrular yaramazlık yapıp, birbirleriyle oynaşırken horoz homurdanıyor, onların varlığını istemediğini belli ediyormuş. Gerçi anne ve baba ördek, yavrularını başıboş bırakmayıp yanlarında olmaya çalışıyormuşlar ama yaramazlıklarını her an engelledikleri söylenemezmiş. Yaramazlık yapan yavruları dikkatle izleyen horoz, her fırsatta onları kovalıyor, yakaladıklarını gagalayarak canlarını acıtıyormuş. Küçük ördek yavruları canları acıyıp çığlık atarak kaçışınca, yeşilbaşlı ördek, kanatlarını açarak horozun üstüne yürümek zorunda kalıyormuş. Her nedense horoz, baba ördekle uğraşmak istemeyip kasılarak kümesine dönüyormuş. Bu didişmeden yorulan hep baba ördek oluyormuş... Anne ördekle baba ördek, oturup bu soruna bir çözüm aramışlar. Sonunda akıllarına bir okul kurup, ördek yavrularını burada eğitmek düşüncesi gelmiş. Yavrular okulda oldukları zaman yaramazlık yapmayacak, çevreyi dağıtmadıkları için horoz onlara saldırmayacakmış. Hem de yavrular denetim altında daha güvenli büyüyebilecekmiş. Ayrıca okulda yeni şeyler öğrenecek, yaşamın yalnız oyun oynamak olmadığını, öğrenmek ve öğrenilenleri uygulamak olduğunu anlayıp daha iyi yetişecekmişler. Anne ve baba ördek, okul olabilecek yer aramaya başlamışlar. Onları çevreye bakınırken gören horoz tünediği yerden: Hayır ola. Yavrulardan birini mi kaybettiniz?

Hayır. Ördekler için bir okul açalım istedik. Uygun bir yer arıyoruz. Horoz biraz duralamış. Yavrular okulda olunca çevreyi dağıtmayacağı, kendisinin de öfkeyle peşlerinden koşuşturmayacağını düşünüp: - Arkada boş bir kümesimiz var. Okul olarak orayı kullanın. Demiş gülümseyerek. Anne ve baba ördek çok şaşırmışlar. Yavrularına öfkelenen horozun niye yardım etmek istediğini pek anlamamışlar ama söylediği kümes, okul olarak kullanmak için en uygun yermiş. Horozun izin vermesine şaşırarak: - Karşılığında ne isteyeceksin? Kümes kirası olarak, her ay bir çuval buğday verirseniz anlaşırız. Horozun iyilik yapmayacağını, bu öneriyi bir iş ilişkisi gibi düşündüğünü anlayan yeşilbaşlı ördek, düşünmeden öneriyi kabul etmiş. Yoksa horoz, iyilik olsun diye hiç bir şey istemeyecek olsaymış, "Bunun altında bir kurnazlık vardır" diyerek öneriyi kabul etmeyecekmiş. Sonunda ördekle horoz, kullanılmayan kümesin "Ördek Okulu" olmasında anlaşmışlar. Anne ördek yuvalarına dönerken: Çok yüksek kira istedi. Nasıl öderiz onca kirayı? Diye söylenince: - Bir yolunu buluruz. Önemli olan yavrularımızın güvenliği. demiş yeşil başlı ördek. Anne ve baba ördek, kullanılmayan kümesi temizlemişler. Sonra öğrencilerin oturacağı yerleri ve öğretmenin duracağı kürsüyü hazırlamışlar. Ne yapıldığını anlamadan yavru ördekler de onlara yardım etmişler. Bir gün anne ördek, tüm yavrularını çevresine toplamış. Onları okul olarak hazırladıkları yere götürmüş. Yeşilbaşlı baba ördek orada bekliyormuş. Anne ördek yavrularına dönüp: Yavrularım, burası bir Ördek Okulu. Burada okuyup bilgi ve becerinizi geliştireceksiniz. Babanız size eğitim verecek. Anlatılanları öğrenmeye çalışın. Unutmayın ki size anlatılan her şey eskiden yaşanmış olaylardan edilene deneyimlerden kazanılmış bilgileri içerir. Onları eksiksiz öğrenmeye çalışın... Yavru ördeklerin sabırsızca içeriye girmek istediklerini gören anne ördek, konuşmasını uzatmayıp yavrularını öğretmene teslim etmiş ve orada ayrılmış. İlerleyen günlerde Ördek Okulu´ndan gelen sesler dinlenmeye değermiş. Yavru ördeklerin hep bir ağızdan "abc" diyerek incecik sesleriyle bağırarak kanat çırpmaları ilerideki ağaçlardan ve gölün kıyısından bile duyuluyormuş. Ağaçlardaki serçelerin ötmeyi kesip, örnek yavrularını dinledikleri olurmuş. Balıkçıllar avlanmayı bırakıp, başlarını göğe kaldırarak duydukları seslerin anlamını çıkarmaya çalışırmışlar. Ördek yavrularının öğrenirken çıkarttıkları coşkulu sesleri çevreye yayıldıkça, okulun çevresine meraklılar dolmaya başlamış: Çitlerin üzerine tüneyen kuşlar, gölden ayrılıp, seslerin ne olduğunu anlamaya çalışan balıkçıllar, taşlara tırmanmış sincaplar ve tavşanlar... Meraklılar çoğaldıkça horoz durur mu? Hemen kümesin damına çıkarak uzun uzun ötüp, yavruların sesini bastırmak ve dikkati kendi üzerine çekmek istermiş. Ama çevreye toplanan hayvanlar horozun ötüşüne aldırmadan, yavruların söylediği şarkıları mırıldanır, onlara eşlik etmeye çalışırmışlar. Bu duruma öfkelenen horoz, yerinde duramaz, kanat çırparak üstlerine yürür, onları korkutarak ördek okulunun çevresinden uzaklaştırmaya çalışırmış. Okulun yararlı olduğunu anlayan kuşlar ve sincaplar da yavrularını Ördek Okulu´na göndermeye başlamışlar. Sınıf yeni katılan yavrularla çok kalabalık olmuş. Ama kalabalık bir sınıf olması, dersleri aksatmıyor, tam tersine herkes tüm dikkatini toplayarak yeşilbaşlı ördeğin anlattıkları dinleyip çık bile çıkarmıyormuş. Sonunda horoz gelişmelere dayanamayıp okul bitiminde sallana sallana anne ördeğin yanına giden yeşilbaşlı ördeğin karşısına dikilmiş. Sesi de, davranışı da, Ördek Okulu´ndan hoşnut olmadığı belli ediyormuş.

Seninle bu okul konusunu bir kez daha konuşmalıyız. Diye söze başlamış. Yeşilbaşlı ördek, horozun ne yapmak istediğini anlamış ama anlamazlığa gelerek: - Ne konuşacağız? Kiramızı ödüyoruz. Yavrular artık seni ve kümesini yaramazlıklarıyla rahatsız etmiyorlar. Her şey istediğin gibi değil mi? Hayır. Bence bana az kira veriyorsunuz. Ama kirayı sen belirlemiştin. Biz pazarlık bile yapmamıştık. Ben anlamam. Bundan böyle her ay üç çuval buğday vereceksiniz. Ama bu çok. O zaman kümesten çıkarsınız. Kümesten çıkarsak okul kapanır. Ben anlamam. Demiş ve yanlarından uzaklaşmış. Başını bir öne bir arkaya sallayarak keyifle kümesine doğru giderken yan gözle ördekleri süzüyormuş... Yeşilbaşlı ördek, horozun tavrına ve söylediklerine hem çok öfkelenmiş hem de çok üzülmüş. Öfkelenmiş çünkü horoz kıskançlık yapıyor, okulda yavruların öğrenim görmelerini istemiyormuş. Üzülmüş çünkü mal horozun, keyfi için kirayı arttırması yasalara aykırı değilmiş. Başı öne eğik anne ördeğin yanına değin gitmiş. Hem ders anlatmak, hem de kalan sürede horozun istediği kadar çok buğday bulmak olanaksızmış. Anne ördekgagasıyla, baba ördeğin yeşilbaşını okşamış: Kuşlardan ve sincaplardan yardım istersin. Onlar da yavrularını okula getirirken her gün taşıyabildikler kadar buğday getirsinler. Baba ördek umutsuzca anne ördeğe bakmış: - Bulabilirler mi bilmiyorum. Ama bir denerim. Yoksa okulu kapatmak zorunda kalacağım. Yeşilbaşlı ördek, ertesi gün kuşlara ve sincaplara konuyu açmış. Dili döndüğünce hem okulda eğitim vermenin hem de horozun istediği kadar çok buğday bulmanın olanaksız olduğunu, bu nedenle yardımlarına gereksinimi olduğunu anlatmış. Kuşlar ve sincaplar "Okul sürsün, yavrularımız eğitim görsün" diyerek her gün buğday getirmişler. Ay sonunda horozun istediğinden de çok buğday birikmiş. Horoza istediği üç çuval buğdayı vermişler. Kalanını başka aylarda, istenilen kadar buğday sağlayamazlarsa, kullanmak üzere saklamışlar. Horoz okulun sürdüğünü, kiranın artması eğitimi engellemediğini görünce: - Çıkın kümesimden. Diyerek gerçek emelinin ne olduğunu açık ve öz bir biçimde anlatmış. Yeşilbaşlı ördek, nedenini anlayamadığını söylemişse de horoz sözünden dönmüyor, kümesten çıkmalarını istiyormuş. Çevredeki tüm hayvanlar, kibirli horozu düşüncelerinden caydırmak için çok uğraşmışlar. Horoz kendi kümesine sığmadıklarını, bazı tavukları okul olarak kullanılır kümese taşıyacağını söyleyerek, düşüncesini değiştirmeyeceğini bildirmiş. Umutlarını yitiren diğer hayvanlar, üzüntü içinde anne ördeğin yanına gidip soruna bir çözüm aramak üzere sessizce bekleşmişler. Aslında hepsi birbirine bakıyor, birinin çözüm üretmesini (daha doğrusu konuşmasını) bekliyormuş. Yeşil ördek çevresinde sessizce ağlaşan öğrencilerine seslenerek: Artık okul yok. Kümese gidip eşyalarımızı toplayalım.

Demiş üzüntülü bir sesle. Tüm öğrenciler küçücük adımlarının koşmakla yuvarlanmak arasında hızıyla okula gidip ders araçlarını, sıralarını ve kitaplarını toplamışlar. Kapının önünde ne yapmaya çalıştıklarını görmeye gelen horoza ters ters bakıp: - Unutma. Yine okuyacağız. Sen bize engel olamazsın. Demişler. Yavrular, anne ördeğin yanına döndüklerinde gözlerinden sicil gibi yaş akmaktaymış. Tüm hayvanlar çok üzgünmüşler. İşte tam bu sırada kanatlarını çırparak gelen bir serçe, hayvanların hepsinin görebileceği bir yüksekliğe konmuş ve onlara seslenerek: - Üzülmeyin. Tüm hayvanlara haber salabiliriz. Herkes yardım edince kendi okulumuzu kendimiz yapabiliriz. Eskiden kiraya karşılık buğday toplamak için çalışıyorduk. Şimdi çalı çırpı toplarız. Hepimiz yuva kurmayı biliyoruz. Bu kez tüm yavruları içine alacak kocaman bir yuva kurarız. Okul yapmak için çalışmaz mısınız? Tüm hayvanlar sevinçle çığlık atıp, "Olur. Kendi okulumuzu kendimiz yapalım" diyerek dağılmışlar. Tüm hayvanlara haber uçurmuşlar. "Yuva kurmak için topladığınız çalılardan biraz da okul için toplayın" demişler. Tüm hayvanlar okulları için çevreden çalı çırpı toplamaya başlamışlar. Birçoğu istenilen tür çalı bulamamış. Onlar da yuvalarından söktükleri çalıları getirmişler. Ağaçların arasından koşarak gelen hayvanların ve hızla uçan kuşların ağızlarında taşıdıkları çalılar anne ördeğin önünde birikmeye başlayınca, anne ördek yavrulara dönüp: - Haydi yavrular. Boş durmayın bana yardım edin. Biz de getirilen çalılardan okulumuzu yapalım. Yedi başlı ördek ve yavrular kanatlarını açarak okulun yapılmasını için çalışmaya başlamışlar. Okulun duvarları hızla yükselmiş. İş çatıyı yapmaya gelince, kuşlar ördeklerin yerine geçip, çatıyı çalılarla kaplamışlar. Sincaplar onlara yardım etmiş. Kısacık bir günde okul tamamlanmış. Hem de, eski okullarından daha güzel görünüyormuş. Çünkü bu okulu kendi elleriyle yaptıklarından, onlara cennet gibi güzel görünüyormuş. Horoz, bahçenin diğer ucundan, hayvanların ne yaptıklarını öğrenmeye çalışıyor, çitin üzerinde kıpırdamadan sonucu bekliyormuş. Arada başını sağa sola çevirip, göz ucuyla tavukların diğer hayvanlara yardım edip etmediğini izliyormuş. Zavallı tavuklar, horozdan korktukları için diğer hayvanlara hiç yardım etmemişler. Bahçeden dışarıya çıkmayıp, önlerine konan yemlerini yemişler... Okulun yapımı tamamlanınca tüm yavrular okul gereçlerini yeni yapının içine taşımışlar. Çok çalışmaktan yorulmuş olmalarına aldırmadan arada şarkı bile söylemişler. Eksik kalmayınca, tüm hayvanlar okulun kapısı önünde toplanmışlar. Anne ördek: Yardımlarınızla okulumuzu tamamladık.

Yarın her zamanki gibi eğitiminiz sürdürecek. Bugün yoruldunuz. Gidip dinlenin. Sakın yarın derse geç kalmayın. Sevinçle çığlık atan öğrenciler: Evet! Kimse bize engel olamaz. Birlik olunca, baş edemeyeceğimiz sorun olmaz. Bunu kanıtladık. Demişler. Sonra tüm hayvanlar dağılıp yuvalarına dönmüşler. Anne ördek, yeşilbaşlı baba ördek ve yavruları, yeni okulun yanındaki yuvalarında huzur içinde uyumuşlar... Sabah erkenden ötmeye başlayan horoz: "Yine sabah olduuuu..." derken sesindeki üzüntüyü gizleyememiş. Kuşların cıvıldamasını duyan yavrular koşuşarak yeni okullarına gelmişler. Neşe içinde okulun bahçesinde oyunlar oynamışlar. Sonra hepsi ders başlamadan sınıfta yerlerini almışlar. Yeşilbaşlı ördek, göğsünü kabartarak sınıfa girmiş. Yavrulara bakıp yutkunmuş.

Sonra tok bir sesle: Günaydın demiş. Yavruların hepsi birden incecik sesleriyle neşe içinde bağırmışlar: - Günaydın öğretmenim...

SonSuzluk
04-24-2008, 13:49
MARTILAR



Bundan yüzyıllar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış. Tabi her masalda olduğu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve tabii ki bir de prensesi varmış. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış. Kral ona bakılmasını yasaklamış, her gün dolaşmak için saray muhafızları ile sarayın dışına çıkacağı ilan edildiğinde halk eğilir ve gözlerini kapatır, ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalanmakmış. Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında; fakir bir köylü delikanlı her şeyi göze alarak başını kaldırmış ve prensesle göz göze gelmişler... O an fakir delikanlı prensese inanılmaz bir aşkla tutulmuş. Prensesin derin bakışlarının da boş olmadığını düşünmüş ve günlerce uyuyamamış.

Fakir delikanlı ölümü bile göze almak pahasına, prensesi bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada güzel prenses de onu tutulmuş onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış. Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler. Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına çıkarılan delikanlı ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duyduğu aşkını anlatmış. Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına dayanamayarak delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş. Hemen bir gemi hazırlattıran kral, gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yalnız yaşamaya mahkûm etmiş... Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan delikanlı prensese olan aşkını kâğıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış... Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkını anlamış ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar... Zamanla prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar aracılığı ile iki gencin arasındaki aşk iyice büyümüş. Ta ki... Bir sabah sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii korkulduğu gibi olmamış... Martıların bile aracı olduğu İki gencin arasındaki büyük aşkı anlayamadığı için kendisinden utanmış ve ağlayarak kızına sarılan kral, hemen bir gemi göndertip fakir delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş. Buna duyunca çok mutlu olan prenses hemen delikanlıya bir mektup yazmış ve olanları anlatmış. Bu arada mektubu götürmek için bekleyen martıya da tüm martıların düğünlerine davetli olduğunu söylemiş.

Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek için gagasını açtığında mektubu düşürmüş. Tüm martılar hep birlikte mektubu aramaya başlamışlar. Fakat bir türlü bulamamışlar... Bu arada prensesten mektup alamayan âşık delikanlı, yazmış olduğu mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış... Biraz ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu arıyorlarmış... Prensesin kendisini artık unuttuğunu, istemediğini, martıların da onun için yanına gelmediğini sanan delikanlı üzüntüsünden sonunda kendisini fenerden kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Olanlardan habersiz kralın gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar... İşte o gün bugündür, martılar o mektubu ararlar. Mektubu bulup, o inanılmaz sevgiyi geri getirebileceklerine, her şeyi düzelteceklerine, inanarak hep denizler üzerinde uçuşup dururlar.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:54
DUA





Loise Redden isimli çok fakir giyimli bir kadın yüzünde bir hüzünle bir manava girer.

Dükkân sahibine mahcup bir şekilde yaklaşır. Kocasının çok hasta olduğunu, çalışamaz duruma düştüğünü ve yedi çocuğu ile birlikte aç kaldıklarını ve yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu söyler. John Longhouse isimli manav ona ters bir şekilde bakarak derhal dükkânını terk etmesini ister.

Kadın ailesinin ihtiyaçlarını düşünerek, lütfen efendim der, paramız olur olmaz getirip borcumu ödeyeceğim. John kendisine bir kredi açamayacağını çünkü onun eski bir müşterisi olmadığını, kendisinde bir hesabının bulunmadığını söyler.

O sırada dükkânın dışında bekleyen bir müşteri ikisinin arasında devam eden bu konuşmayı dinlemektedir. İçere girerek John’a yaklaşır ve ben o kadının almak istediklerine kefilim der. Ailesinin ihtiyacı olan şeyleri ona ver.

Bunun üzerine manav çok isteksiz bir şekilde kadına döner ve bir alış-veriş listen var mıydı diye sorar Louise "Evet efendim" der. "Tamam" der manav. "Şimdi onu terazinin şu kefesine koy, onun ağırlığınca diğer kefeye istediklerinden koyacağım.!"

Louise bir an duraksar, sonra başını önüne eğer ve çantasını açarak üzerine bir şeyler karalanmış bir kâğıt parçasını çıkartır ve manavın kendisine gösterdiği kefeye özenle bırakırken başı hala öne eğiktir.

Manavın ve diğer müşterinin gözleri terazinin kefesine dikilirken hayretle büyümüştür. Manav müşteriye dönerek, kısık bir sesle, "İnanamıyorum." Der. İnanılacak gibi değildi. Müşteri manava gülerken manav çoktan diğer kefeye eline geçeni doldurmaya başlamıştır ama nafile, diğer kefeyi yerinden bile kıpırdatamamıştır.

Terazinin kefesi artık üzerindekileri almayacak kadar doldurduğunda çaresiz hepsini bir torbaya doldurarak kadına verir. Şaşkınlıkla üzerinde bir şeyler çiziktirilmis kâğıdı eline alır ve okur. Bir de bakar ki orda bir alış-veriş listesi yoktur. Sadece bir dua yazılıdır.

"Tanrım neye ihtiyacım olduğunu sen bilirsin, kendimi senin ellerine teslim ediyorum."

Manav taş gibi bir sessizliğe bürünmüştür. Loise kendisine teşekkür ederek dükkândan ayrılır. Müşteri John’un eline bir elli dolarlık tutuştururken, "her kuruşuna değdi" der.

Daha sonra John Longhouse terazisinin kefelerinin kırılmış olduğunu görür. Bu nedenle duanın ne kadar ağır çektiğini sadece yüce rabbim bilir.



Dua bizim için hiçbir maliyeti olmayan bedava bir hediyedir.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:56
EVLİYA








Yaşlı adamın hastalığına çare bulunamayınca, kendisine evliya denilen birinin adresini vermişler. Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla iyileşebiliyormuş. İhtiyar adam verilen adresi çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından ayrıldığında, sokağın köşesinde simit satan 6 – 7 yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son derece masum gözlerle kendisine bakıyor ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu.

Adam, o yaştaki çocukların tamamen günahsız olduğunu düşünerek yoluna devam ederken, aniden duruverdi. Simitçinin üzerindeki eski tişörtün üzerinde bir "E" harfi yazılıydı. Ve bu "E" mutlaka evliyanın "E" si olmalıydı... Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra;

- "Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler," dedi. "İyileşmem için bana dua eder misin?"

Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu. Kafasını olur der gibi sallarken;

- "Bende sık sık hastalanıyorum," diye karşılık verdi. "Ama dedem, Allah´a inananların ölünce yıldızlara uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor. Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan."

Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken ;

- "Deden çok doğru söylemiş," dedi. "Ama ben yine de yardım istiyorum senden."

Çocuk, duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu gösterek ;

- "Size dua edeceğim" diye cevap verdi. "Ama eğer iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız, tamam mı?"

Bu sefer adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını elleriyle örtmeye çalışırken ;

- "Uçan balon almanıza gerek yok," diye devam etti. "Normalinden 10 tane istemiştim. "

Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki ramazan bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı.

Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kâğıda yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı.

Aradan soğuk bir kış geçip ramazana ulaşıldığında, adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple çekerek randevü yerine gitti. Küçüklerin cıvıl cıvıl kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler, çocuğu tanımıyordu. Adam onu biraz ilerdeki bakkala sorduğunda, dükkân sahibi ;

- "Ciğerleri hastaydı yavrucağın," dedi. "Geçen hafta aniden ölüverdi."

Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü. Ve koşar adımlarla orayı terkederken, önüne çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp;

- "Şu uçan balonlardan 10 tane istiyorum," dedi. "Çabuk ol, gecikmeden ulaşmalı yerine."

Adam, satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini birbirine düğümledikten sonra, onları besmeleyle gökyüzüne bıraktı. Bayram yerindeki herkes gibi baloncu da şaşkındı. Sonunda dayanamayıp ;

- "Ne yaptığınızı anlayamadım." dedi. "Neden bıraktınız onları öyle?"

Adam, nazlı nazlı yükselmekte olan balonları buğulu gözlerle takip ederken ;

- "Onları bekleyen küçücük bir dostum var," diye mırıldandı. "Hem de evliya gibi bir dost.

Balonları adresine postaladım sadece."

SonSuzluk
04-24-2008, 13:56
FEDAKÂRLIĞIN BÖYLESİ



Bebeğimi görebilir miyim?" dedi yeni anne...

Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu...

Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.

Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu...

Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığı idi;

Ağlayarak: "Büyük bir çocuk bana ucube dedi..."

Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı.

Annesi, her zaman ona "Genç insanların arasına karışmalısın" diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu...

Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;

- "Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sordu.

Doktor : - "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi.

Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası :

- "Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır..." dedi.

Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçti, bir gün babasına gidip sordu:

- "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım..."

Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi babası, "Fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil..."

Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi...

Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu...

—Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası...

- ".ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?"





Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir...

Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!"

SonSuzluk
04-24-2008, 13:57
GÖK BİLİMİNE MERAKLI PADİŞAH



Bundan yıllarca önce gökbilimine son derece meraklı bir padişah yaşarmış. Vaktinin çoğunu sarayın yanına inşa ettirdiği gözlemevinde geçirirmiş. O zamana kadar gökyüzü, yıldızlar, uzay, astronomi hakkında yazılmış ne kadar kitap, çizilmiş ne kadar harita varsa bunları mutlaka kitaplığında bulundurmak istermiş. Başka ülkelerin müneccimlerini, astronomlarını sarayında toplar, aralarında yaptıkları tartışmalara kendisi de katılırmış. Dünyanın var oluşundan yaşadıkları zamana kadar geçirdiği evreler, insanın dünyadaki macerası, gezegenlerde hayat olup olmadığı gibi pek çok soruya cevap ararlarmış.

Günlerden bir gün Acemistan sarayındaki Ebu Salip Efendi’nin bir çeşit teleskop icat ettiği ve bununla birçok yeni yıldız keşfettiği haberi duyulur. Padişah vezirini huzura çağırır: “Bu yeni keşfedilen yıldızların biçimleri, durumları neymiş bilmek isteriz. Tez Acem sarayına elçi gitsin. Ebu Salip Efendi buyursun gelsin, misafirimiz olsun” diye emretmiş. Aradan günler, haftalar geçmiş. Padişahın elçi aracılığıyla gönderdiği mektuptaki şartları çok olumlu bulan Ebu Salip Efendi, Acem Şahı’ndan izin almış yola çıkmış. Gökbilimine meraklı padişah konuğunu sarayın kapısında karşılamış. Sarayda Ebu Salip Efendi’nin keşfettiği yıldızlar hakkında anlattıkları padişahı meraklandırmış. Yıldızların en büyüğüne kendi adının verildiğini duyan padişah heyecandan yerinde duramaz olmuş. Bir an önce teleskopun bir eşini de burada yapmasını istemiş.

Ertesi gün, sarayın yanındaki gözlemevine gitmişler. Ebu Salip Efendi, malzemeleri yetersiz, gözlemevini de küçük bulmuş. Daha büyük bir gözlemevi yaptırmak istemiş. Padişahtan gerekli izni alan Ebu Salip Efendi, saraydan oldukça uzakta bulunan bir dağın yamacında yeni gözlemevinin inşaatını başlatmış. Kendisi de yakındaki bir köye yerleşmiş. Gözlemevinin yapımı aylarca sürmüş. Harcanan para tahminlerin üstüne çıkmış. Devlet hazinesinde para kalmamış. Padişah halkından dört beş sene sonrasının vergilerini istemeye başlamış. Halk büyük sıkıntılar içinde kalmış. Elerindeki avuçlarındaki son kuruşlarını gözlemevinin yapımı için veren halk çaresizlik içine düşmüş. Vergi tahsildarları ile aralarında çatışmalar çıkmış. Padişah gaflet uykusundan uyanamamış. Yapılan uyarıları umursamaz görünmüş. Yeni keşfedilen yıldızların ve adının verildiği büyük yıldızın saçmakta olduğu ışık gözlerini kamaştırmış. Sarayında yapılan ara sıra Ebu Salip Efendi’nin de katıldığı konusu uzay, yıldızlar, astronomi... Olan toplantıları daha bir can kulağı ile dinler olmuş. Yaz günlerinden birinde, padişah iki adamı ile birlikte kıyafet değiştirerek bir köye gitmiş. Köyün sahibi; otuz yaşlarında, dürüst, iyi kalpli, mert bir adammış. Padişah ile iki adamını evine davet etmiş. Yemekler yenmiş, ayranlar içilmiş koyu sohbet başlamış. Söz, sağdan soldan derken, dönmüş dolaşmış yıldızlara, uzaya gelmiş dayanmış. Tüccar kılığındaki padişah, ilk insanın yeryüzünde görünmesinden tutmuş, dünyanın gizli kalmış bütün sırlarını birer birer anlatmış. Uzayın sonsuz bir boşluk olduğunu, bu sonsuz boşlukta sayılamayacak kadar gezegen ve yıldızın bulunduğunu söylemiş. Yüce padişahın yaptırmakta olduğu gözlemevi ve son derece geliştirilmiş teleskop sayesinde adı sanı bilinmeyen pek çok gezegen ve yıldızın keşfedileceğinden bahsetmiş. Padişahlarına insanlığın şükran borçlu olduğunu belirtmiş. Tüccar kılığındaki padişahın anlattıklarını sessizce dinlemekte olan köyün sahibi: “İnsanlık padişahımıza neden şükran borçlu olsun? Gözlemevinin yapımı için, teleskop yapımı için harcanan paralar nereden bulunuyor diye düşünmek gerekir. Zaten zar zor geçinen halktan aldığı vergileri olabildiğince arttırmak, üstelik dört beş sene sonrasının vergilerini zorla almaya çalışmak hangi kanunda vardır? Bunun adı zorbalık değil de nedir? Fakir fukaranın karnı mı doyacak sanki yıldız keşfetmekle? Ebu Salip o toplanan paraların birini taşa, on birini kuşa çevirirmiş...” demiş. Bu sözler yenilir yutulur gibi değilmiş. Tüccar kılığındaki padişah, oturduğu yerden hırsla ayağa fırlamış. Yanındaki iki adam da yerlerinden kalkmışlar, elleri kılıçlarında, kılıçları kınlarından yarı yarıya sıyrılmış vaziyette, tetikte beklemişler. Şu haddini bilmez bu pervasızlığının hesabını canıyla ödemeliymiş. Köyün sahibinin söyledikleri, tüccar kılığındaki padişahın beyninde balyoz gibi patlamış.

Gözlerinin beyazı kaybolmuş: “Yüce padişah hakkında nasıl böyle konuşursun? Devlete vergi vermek vatandaşlık görevidir. Herkes bana ne derse uzayın sırlarını kim çözecek?” demiş. Köyün sahibi yer minderinde oturur vaziyette: “Devlete vergi vermek, fakat kazancına göre... Bu devrin insanına bu kadar yüklenilmez. Eldeki avuçtaki son kuruşu almak günahtır. Tamam, uzayın sırlarının çözülmesi için uğraş verenler insanlığa büyük bir hizmet etmiş olurlar. Fakat bu çözüm birkaç yılda gerçekleşmez. Bilim ve fen ilerledikçe hepsi birer birer çözülecektir. Bunun için belki de yüzyıllar geçmelidir. Zamana ihtiyaç vardır” demiş. Köyün sahibinin sözleri mantığa son derece uygunmuş. Tüccar kılığındaki padişah durgunlaşmış. “Toplanan paraların birisi gözlemevi için harcanıyorsa, on biri kuşa nasıl çevriliyor?” “Her ayın son günü çuvallar dolusu kuş arabalar içinde Acem Şahı’na gönderilirmiş.” Padişah başka söz söylememiş. Bir baş işaretiyle karşısındakini selamlayıp dışarıya çıkmış. İki adamıyla birlikte atlarına binmişler. Başkente doğru hızla uzaklaşmışlar. Köyün sahibinin iddia ettikleri doğru çıkar. Padişahın ustaca hazırlanmış planı sayesinde, ayın son günü, Acem Şahı’na gönderilmek istenen arabalar içinde çuvallar dolusu altın para ele geçirilmiş. Suçlular yakalanmış. Ebu Salip Efendi’nin büyük bir palavracı olduğu, teleskop yapımından anlamadığı, yıldız keşfetmediği ortaya çıkmış. Toplantılarda anlattıklarının hepsini ezberlemiş olduğu açıklanmış. Ebu Salip, memleketindeki bütün malını mülkünü sattırarak ele geçen parayı padişaha vermiş. Böylelikle canı bağışlanmış. Fakat ömrünün sonuna kadar gözetim altında kalacakmış. Oldukça yüklü bir miktar olan bu paralar ile ayın son günü ele geçirilen altın paralar eski sahiplerine, yani halka geri verilmiş. Acılar hafifletilmiş. Su gibi akıp gidenin adı zamanmış. Zaman içinde padişah ile iki adamı kıyafet değiştirerek sık sık köy ağasının evinde misafir kalmaya başlamışlar. Bu görüşmeler süresince, ne tüccar kılığındaki padişah köy ağasına kendisinin padişah olduğunu söylemiş, ne de köy ağası, tüccarın padişah olduğunu ilk günden beri bildiğini ona hissettirmiş. Yıllarca hemen her konuda bilgi alışverişinde bulunmuşlar. Köy ağasının daima halk için, halktan yana olan istek ve düşünceleri ön plana alınmış. Bu istek ve düşünceleri uygulamak genelde çok basitmiş. Gezegenleri ve yıldızları bir tarafa bırakan padişah sadece “halkının mutluluğu” için çalışmış

SonSuzluk
04-24-2008, 13:58
GÜZEL VE ÇİRKİN

GÜZEL VE ÇİRKİN Madame de Beaumont Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş. Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış. Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel’e kalmış. Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş. “Elbiseler ve mücevherler!” isteriz demişler. “Peki ya sen Güzel?” diye sormuş tüccar. “Bir gül. O bana yeter,” demiş Güzel. Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık, hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgâr yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş. Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş.

Tüccar seslenmiş, seslenmiş, cevap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş. Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanı başında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş. “Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde,” demiş tüccar. “Ona bir teşekkür edebilseydim keşke.” Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. ‘Hiç yoksa Güzel’e verdiğim sözü yerine getireyim,’ demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış. “Seni değer bilmez adam!” diye kükremiş Canavar. “Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!” Tüccar Canavar’ın karşısında diz çökmüş. “Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim,” demiş. “Ben efendi falan değilim, bir Canavar’ım,” diye hırlamış yaratık. Sonra tüccarın tepesine dikilmiş. “O değerli kızlarına gelince... Git, sor bakalım onlara, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.” Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diye küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış. “Baba, izin ver ben gideyim,” demiş hiç tereddüt etmeden. “Tabii sen gideceksin, suç senin,” demiş kardeşleri. “Gül isterim diye tutturmasaydın, Canavar babamızı öldürmeyi düşünmeyecekti.” Üç ay geçince tüccar şatoya Güzel’le birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış.

Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç! “Buraya kendi isteğinle mi geldin?” diye sormuş Canavar. “Evet,” demiş Güzel. “O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek.” Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, “Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak,” demiş ona. ‘Belki de bu yaşama alışırım,’ diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş. ‘Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde,” diye düşünmüş Güzel. Sonra bir kitap almış eline. Kitabın üzerinde altın yaldızla, “Sevgili Kraliçem. Her isteğin emirdir benim için,” diye yazıyormuş. “Şu anda babamı görebilseydim keşke!” demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzel’in yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş. O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. “Seni izlememe izin verir misin Güzel?” diye sormuş. “Buranın sahibi sizsiniz,” demiş Güzel. “Hayır,” demiş Canavar. “Şatom senin emrindedir. İstersen hemen giderim.” Canavar bir an duraksamış. “Yalnız bir şey soracağım. Beni çok mu çirkin buluyorsun?” Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavar’a bakmış. “Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum,” demiş. Güzel, yemeğini bitirince Canavar, “Benimle evlenir misin?” diye sormuş. “Hayır, Canavar, asla,” demiş Güzel. Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış. Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzel’in yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavar’a alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. ‘Keşke,’ diyormuş, ‘bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavar’ın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş. Canavar bir gün, “Beni sevmeyebilirsin ama beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin,” demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş.

Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavar’a babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş. “Gidebilirsin, Güzel,” demiş Canavar. “Ama geri dönmezsen kederimden öleceğimi biliyorsun, değil mi? Korkarım ki, babanın yanında kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. Ama eğer fikrini değiştirir de dönmek istersen, yüzüğünü yatağının yanındaki sehpaya koyman yeterli. Sabah olduğunda şatomda açacaksın gözlerini.” “Bir hafta sonra döneceğim, söz,” demiş Güzel. Ertesi sabah Güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar. “Dinle!” demiş iki kardeşten biri. “Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür.” Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzel’in karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş. Çok geçmeden Güzel, Canavar’ı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş. Bir gün rüyasında Canavar’ı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, ‘Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!’ diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini Canavar’ın şatosunda açmış. O günün akşamı Canavar’ı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. ‘Onun ölümüne neden oldum!’ diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canavar’ın kalbi hâlâ atıyormuş! “Artık dönmezsin diye düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım,” demiş Canavar fısıltılı bir sesle. “Ama ben seni seviyorum Canavar!” demiş Güzel. “Seninle evlenmek istiyorum.” O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar Canavar’a çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş. “Ben Canavar’ı istiyorum,” diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış. “Canavar benim,” demiş. “Kötü bir peri bana büyü yapmıştı. Beni yüzüne bakılamayacak kadar çirkin bir yaratığa dönüştürmüştü. Bana benimle evlenmek istediğini söylemeseydin, hayatımın sonuna kadar öyle kalacaktım.” Prens Güzel’i şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış. “Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın,” demiş iyi peri Güzel’e. Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prens’in topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prens’i. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prenses’i olmuşlar.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:58
HANSEL VE GRETEL



Grimm Kardeşler
Bir zamanlar Hansel ve Gretel adında iki kardeş varmış. Anneleri onlar daha bebekken ölmüş. Odunca olan babaları, anneleri öldükten birkaç yıl sonra tekrar evlenmiş. Oduncunun yeni karısı hali vakti yerinde bir aileden geliyormuş. Ormanın kıyısında virane bir kulübede oturmaktan ve kıt kanaat yaşamaktan nefret ediyormuş. Üstelik üvey çocuklarını da hiç sevmiyormuş.
Hansel ve Gretel çok soğuk bir kış gecesi, yataklarına yatmış uyumaya hazırlanırken, üvey annelerinin babalarına, “Çok az yiyeceğimiz kaldı. Eğer bu çocuklardan kurtulmazsak, hepimiz açlıktan öleceğiz,” dediğini duymuşlar.
Babaları bağırarak karşı çıkmış. “Tartışmaya gerek yok,” demiş karısı. “Ben kararımı verdim. Yarın onları ormana götürüp bırakacağız.”
“Endişe etme,” diyerek kardeşini teselli etmiş Hansel “Evin yolunu buluruz.” O gece Hansel geç saatlerde gizlice dışarı çıkmış ve cebine bir sürü çakıl doldurmuş.
Sabah olunca, ailece ormana doğru yürümeye başlamışlar. Yürürlerken Hansel cebindeki çakılları kimseye fark ettirmeden atıp, geçtikleri yolu işaretlemiş. Öğle üzeri babalarıyla üvey anneleri onlar için bir ateş yakmışlar ve hemen geri döneceklerini söyleyip ormanın içinde yok olmuşlar. Tabii geri dönmemişler.
Kurtlar etraflarında ulurken tir tir titreyen Hansel ve Gretel ay doğana kadar ateşin yanından ayrılmamış. Sonra ay ışığında parlayan çakılları izleyerek hemen evin yolunu bulmuşlar.
Babaları onları görünce sevinçten havalar uçmuş. Üvey anneleri de çok sevinmiş gibi davranmış ama aslında kararını değiştirmemiş. Üç gün sonra onlardan kurtulmayı tekrar denemek istemiş. Gece, çocukların odasının kapısını kilitlemiş. Bu sefer Hansel’in çakıl toplamasına izin vermemiş. Ama Hansel zeki bir çocukmuş. Sabah ormana doğru yürürlerken, akşam yemeğinde cebine sakladığı kuru ekmeğin kırıntılarını yere saçıp arkasında bir iz bırakmış.
Öğleye doğru üvey anneleriyle babaları çocukları yine bırakıp gitmişler. Onların geri dönmediklerini görünce, Hansel ve Gretel sabırla ayın doğup yollarını aydınlatmasını beklemişler. Ama bu sefer geride bıraktıkları izi bulamamışlar. Çünkü kuşlar bütün ekmek kırıntılarını yiyip bitirmişler.
Bu defa çocuklar gerçekten de kaybolmuşlar. Ormanda, üç gün üç gece, aç açına ve korkudan titreyerek dolanıp durmuşlar. Üçüncü gün, bir ağacın dalında kar beyazı bir kuş görmüşler. Kuş onlara güzel sesiyle şarkılar söylemiş. Onlar da açlıklarını unutup kuşun peşine düşmüşler. Kuş onları tuhaf bir evin önüne getirmiş. Bu evin duvarları ekmekten, çatısı pastadan ve pencereleri şekerdenmiş.
Çocuklar tüm sıkıntılarını unutmuşlar ve eve doğru koşmuşlar. Tam Hansel çatıdan, Gretel de pencereden bir parça yiyecekken içeriden bir ses duyulmuş: “Evimi kim kemiriyor bakiyim?” Bir bakmışlar kapıda dünya tatlısı yaşlı bir teyze. “Zavallıcıklarım benim,” demiş kadın, “girin içeri.” İçeri girmişler ve hayatlarında hiç yemedikleri yiyecekleri yemişler. O gece kuş tüyü yataklarda yatmışlar.
Fakat sabah her şey değişmiş. Yaşlı kadın dikkatsiz çocukları tuzağa düşürmek için evini ekmek ve pastadan yapmış bir cadıymış meğer. Hansel’i saçlarından tuttuğu gibi yataktan kaldırmış ve onu bir ahıra kilitlemiş. Sonra da Gretel’i sürüye sürüye mutfağa götürmüş.
“Kardeşin bir deri bir kemik!” demiş cırtlak bir sesle. “Ona yemekler pişir! Onu şişmanlat! Eti budu yerine gelince ağzıma layık bir yemek olacak! Ama sen hiçbir şey yemeyeceksin! Bütün yemekleri o yiyecek.” Gretel ağlamış, ağlamış, ama çaresiz cadının söylediklerini yapmış.
Neyse ki Hansel’in aklı hâlâ başındaymış. Gözleri pekiyi görmeyen cadıyı kandırmaya karar vermiş. Cadı şişmanlayıp şişmanlamadığını anlamak için her sabah Hansel’in parmağını yokluyormuş. Hansel de parmağı yerine bir tavuk kemiği uzatıyormuş ona. “Yok, olmaz. Yeterince şişman değil!” diye bağırıyormuş cadı. Sonra da mutafa gidip Gretel’e daha fazla yemek yapmasını söylüyormuş.
Bu böyle bir ay sürmüş. Bir gün artık cadının sabrı taşmış. “Şişman, zayıf fark etmez. Bugün Hansel böreği yapacağım!” diye haykırmış Gretel “Fırına bak bakalım hamur kıvama gelmiş mi!” Korku içinde yaşamasına rağmen Gretel’in de Hansel gibi hâlâ aklı yerindeymiş. Cadının onu fırına iteceğini anlamış.
“Başımı fırına sokamıyorum! Hamuru göremiyorum!” diye sızlanmış. Cadı elinin tersiyle Gretel’i hızla kenara itmiş ve başını fırına sokmuş. Gretel bütün gücünü toplayıp yaşlı cadıyı fırının içine itmiş, sonra da arkasından kapağı kapamış.
Hansel böylece kurtulmuş, ama hâlâ eve nasıl gideceklerini bilmiyorlarmış. Tekrar ormana dalmışlar. Bir süre sonra karşılarına bir dere çıkmış. Bir ördek önce Hansel’i sonra da Gretel’i karşı kıyıya geçirmiş. Çocuklar birden bulundukları yeri tanımışlar. Hızla evlerine doğru koşmuşlar.
Onları karşısında gören babaları çok mutlu olmuş. Sevinç gözyaşları içinde, onları ormanda bıraktıktan kısa bir süre sonra o acımasız üvey annelerinin ailesinin yanına gittiğini söylemiş. Yaptıkları için üzüntüden nasıl kahrolduğunu anlatmış.
Babalarını bir sürpriz daha bekliyormuş. Hansel ceplerinden, Gretel de önlüğünün cebinden cadının evinde buldukları altın ve elmasları çıkartmışlar. Ailenin tüm sıkıntıları sona ermiş böylece. O günden sonra da ömürlerini mutluluk içinde sürdürmüşler.

SonSuzluk
04-24-2008, 13:59
KRALIN MUTSUZ KIZI



Bir varmış, bir yokmuş. Çok büyük bir ülkede, çok zengin bir kralın mutsuz bir kızı varmış. Kralın kızı istediği her şeye sahipmiş ancak hiçbir zaman mutlu olamıyormuş. Kral bu duruma daha fazla dayanamayıp kızına mutsuzluğunun sebebini sormuş. Kızı ise çok yalnız olduğunu söylemiş ve babasından bu duruma bir çare bulmasını istemiş. Kral dünyanın en değerli, en güzel yiyeceklerini, giyeceklerini ve dehasını kızına getirtmiş ama kız yine mutlu olmamış. Ardından kral kızını başka bir ülkeye amcasının yanına göndermiş. Küçük prenses amcasının yanında da mutluluğu yakalayamamış. Kız, amcasından onu tekrar kendi ülkesine göndermesini istemiş. Amcası onun yanında kalmasını istiyormuş ve göndermek istememiş. Ardından küçük kız amcasının yanından kaçmış ve kocaman bir ormanda kaybolmuş. Üzgün ve yaptıklarına pişman bir şekilde, bilmediği bir yöne doğru yürüyormuş. Tam o sırada küçük bir oduncu kızının kendisine doğru yürüdüğünü görmüş. Oduncu kızı prensesin yanına yaklaşarak

Sende kimsin? Diye sormuş. Prenses ağlamayı keserek: Ben büyük kralın kızı, küçük prensesim. Demiş Oduncunun kızı şaşkın bir ifadeyle: - Küçük prensesin ormanda ne işi olabilir ki? Demiş - Ben çok mutsuzdum ve bu sebepten saraydan kaçtım, şimdi ise kayboldum ve çok korkuyorum demiş küçük prenses. Oduncunun kızı, küçük prensese kendisi ile küçük dağ evlerine gelebileceğini söylemiş. Prenses bu duruma çok sevinmiş ve vakit kaybetmeden eve gitmişler. Oduncu kızı ve annesi onlar için yemek hazırlarken, küçük prenses de dağ evini gezedurmuş. Oduncu kızının odasına girince gözlerine inanamamış. Kocaman raflarda yüzlerce kitap. Fakat prenses kralın kızı olmasına rağmen bunlara sahip değilmiş ve oduncu kızının yanına giderek kitaplarından birini alabilir miyim diye sormuş. Oduncu kızı ise bunu kabul etmiş ve en çok sevdiği kitaplardan birini küçük prensese vermiş. Küçük prenses kitabı okuduktan sonra kendisine sunulan diğer tüm güzelliklerin bu kitap kadar tat vermediğini görmüş ve anlamış ki mutsuzluğunun tek sebebi şimdiye kadar bir kitabının olmamasıymış. Sonraki gün oduncu küçük prensesi sarayına götürmüş. Kızını gören kral çok sevinmiş ve onu kendisine getiren oduncuyu ödüllendirmiş. Ardından kızının çok mutlu olduğunu görmüş ve bunun sebebini sormuş, kızı ise kitap okumanın onu çok mutlu ettiğini söylemiş. Kral kızının bu mutluluğunun sona ermemesi için dünyanın tüm kitaplarını ülkesinde toplattırmış. Ve prenses ömrünün sonuna kadar mutlu ve mesut yaşamış...

SonSuzluk
04-24-2008, 13:59
RÜZGÂR VE GÜNEŞ




Güneş ve Rüzgâr, hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışırlar. Ve rüzgâr.

—Sana benim daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım "der.



—Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun hani şu üstünde palto olan. Bahse girerim o paltoyu üstünden senden çok daha çabuk sokup alabilirim."



Bu denemeye razı olan güneş bir bulutun arkasına gizlenir ve rüzgâr bir fırtına gücüyle esmeye başlar. Ancak rüzgâr şiddetini ne kadar artırırsa yaşlı adam da paltosuna o kadar sarınır. Sonunda rüzgâr pes edip durulur ve güneş bulutun arkasından çıkarak yaşlı adama sıcacık gülümser. Bunu gören yaşlı adamın yüzünde bir hoşnutluk ifadesi belirir. Ve paltosunu çıkarır.

İddiayı kazanan güneş rüzgâra;



"Dostluk ve Naziklik her zaman haşinlik ve zorbalıktan daha güçlüdür..." der.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:00
KAR TANESİ

Bir varmış, bir yokmuş... Eski çağlarda, kuzey ülkelerinden birinde, ormanlar içindeki küçük bir köyde, Daniel adında bir çiftçi ve Anna adındaki karısı yaşıyorlarmış. Artık genç sayılmayacak yaşa gelmiş oldukları halde, Daniel ve Anna´nın çocukları yokmuş. Halleri vakitleri yerinde olduğundan, çocuksuz olmak, karı kocayı çok üzmekteymiş. Ama her ikisi de iyi kalpli insanlar oldukları için, yalnızlıklarını gidermek için türlü yollara sapar, huysuz ihtiyarlar gibi yaşamazlarmış. Daniel ve Anna, köyün bütün çocuklarına sevgi gösterir, her fırsatta komşu çocuklar için pastalar yapar, onları evlerinde misafir eder ve ağırlarlarmış. Ayrıca evlerinde altı tane kedi, dört tane de köpekleri varmış. Yalnız ev hayvanlarına değil, ormanda yaşayan yaratıklara da iyi davranırlarmış. Bütün bunlara rağmen, yaşlı karı koca, bir çocukları olsa daha da mutlu olacaklarını düşünmekten kendilerini alamazlar mış. Bir kış günü, Daniel ve Anna´nın yaşadıkları köyü karlar kaplamış. O kadar kar yağmış ki, evlerin kapıları dışarıda biriken kar yüzünden açılamaz olmuş. Çiftçiler bütün kış hazırlıklarını yazdan yapmış oldukları için evlerine çekilmiş, burunlarını bile dışarı çıkarmıyor, gürül gürül yanan ocaklarının karşısın da oturup pencerelerinden dışarı bakıyorlarmış. Çiftçi çocukları ise, kar yağmaya başlayınca sabırsızlan mışlar. Bir önceki senenin kışında kar ve buzla kaplı oyun yerlerinde oynadıkları oyunları hatırlıyor ve dışarı çıkmak istiyorlarmış. Nihayet ertesi günü kar dinince artık çocukları evde tutmak mümkün olmamış. Her tarafı diz boyu karla kaplı olan bahçeler, sabahın erken saatlerinde irili ufaklı çocuklarla dolmuş. Kimisi kartopu oynamaya, kimisi kayak kaydırmaya, kimisi de kardan adam yapmaya başlamış. Daniel ve Anna pencerelerinden çocukları seyrederken kendileri de dışarı çıkıp karlar arasında oynamak hevesine kapılmışlar. Üstlerine kalın elbiseler giyip bahçeye çıkmışlar. Yumuşak, temiz bir halı gibi ayakları altında ezilen karın içinde gezmek bile başlı başına bir eğlenceymiş. Karı koca, arkalarından köpekleri koşturarak bahçede kovalamaca oynamışlar. Bir müddet sonra yorulmaya başlayınca daha az hareketli bir oyun oynamaya karar vermişler. Komşu bahçede çocukların yaptığı kocaman bir kardan adama gözleri ilişen Anna, ellerini çırparak bağırmış: Daniel buldum... Değişiklik olsun diye biz de kardan bir kadın yapalım. Daniel başını sallayarak itiraz etmiş:

Hayır... Kardan bir çocuk yapalım. Anna bu fikri çok beğenmiş. Hemen küçük bir kartopunu yerde yuvarlayarak büyütmüş ve bir kenara ayırmışlar. Bir yuvarlak kartopuna küçük kol ve bacaklar uydurmak için karları avuçlayıp şekil vermişler. Sonra daha küçük bir kartopundan da baş yapıp gövdenin üstüne oturtmuşlar. Usul usul kar parçasını yontarak kardan güzel bir çocuk yapmışlar. Çocuğun gözleri yerine iki yuvarlak kömür parçası, burnu yerine koni şeklinde bir küçük havuç, saçı yerine de bir tutam siyah at kılı yapıştırmışlar. O zaman kardan çocuk daha da güzelleşmiş. İşin sonlarına doğru üşümeye başladığı için artık içeri girmeyi düşünen Anna, birden elinin üstünde ılık bir nefesin sıcaklığını hissetmiş. Hemen başını çevirip bakmış. Bir de ne görsün? Küçük kardan çocuğun gözleri beyaz karların arasında pırıl pırıl parlayıp dönmüyor mu? Anna heyecanla kocasına seslenmiş: Daniel. Hayal mi görüyorum? Bu kardan bebeğin gözleri oynuyor gibi geldi bana. Ama Anna hayal görmüyormuş, gerçekten de kardan çocuk canlanmış. Daniel kollarını kardan çocuğun boynuna dolayıp onu sevmek isteyince, parmaklarının değdiği yerlerden, inceli kalınlı, sıva gibi kar parçacıkları dökülmüş. Bu döküntüler, tıpkı bir yumurtanın kabuğuna benziyormuş. Kabukların için den küçük, çok güzel bir kardan bebek çıkmış. Bebek gülüyor, sesler çıkarıyor ve kıpırdanıyormuş. Anna hemen atılıp bebeği etekliğine sarmış: Çabuk içeri gidelim Daniel, diye bağırmış. Tanrı dileğimizi kabul etti ve bize bir çocuk verdi. Ama onu hiç kimseye göstermeyelim. Köy halkı kardan yaptığımız bir bebeğin canlandığını duymasın. Heyecanla hemen evlerine kapanmışlar. Kardan kızlarının adını "kar tanesi" koymuşlar. Bu isim ona çok da yakışıyormuş, çünkü bütün vücudu kar kadar beyaz olan bebeğin yalnız saçları ve gözleri siyahmış. Kar tanesi o kadar çabuk büyüyormuş ki bir hafta içinde on üç yaşlarında bir kız kadar gelişmiş, büyümüş. Anna komşu kadınlara kar tanesini yeğenleri olarak tanıtmış. Kar tanesi gün geçtikçe büyüyor, güzelleşiyor ve bütün köylüler tarafından çok seviliyormuş. Her gün köyün çocukları kar tanesiyle oynamak için evlerine geliyormuş.

Bahar ayları yaklaştıkça, çocuklar başka oyunlar oynamaya başlamış. Ama kar tanesi kışın olduğu kadar neşeli görünmüyormuş. Durumu fark eden Anna ve Daniel telaşlanmaya başlamışlar, çünkü kar tanesi artık her zamanki gibi yemek de yemiyormuş. Anne ve baba çocuğa sordukları halde bir cevap alamamışlar. Kar tanesi bahar boyunca gölgeli ve serin yerlerde tek başına dolaşmış ve her gün biraz daha solmuş. Yaz ayları gelip çattığında ise kar tanesi evden dışarı çıkmak istemiyor, davetleri reddediyormuş. O ülkede her sene yaz ortası büyük bir bayram yapılırmış. Yaz bayramı günü gelince, Daniel ve Anna, yanlarına kar tanesini alarak bayram yerine gitmişler. Ormanın orta yerinde, ağaçlık ve çimenlik bir alana yerleşmişler. Bütün köy halkı ordaymış. Herkes gülüp oynuyor, eğleniyormuş. Yalnız kar tanesi günün güneşli olduğu saatler boyunca hiç bir eğlenceye katılmamış. Serin bir ağaç gölgesinde oturmayı tercih etmiş. Ortalık karardığı zaman, arkadaşları gelip kar tanesini saklandığı yerden almış ve oyuna götürmüşler. Ormanın açıklık bir yerinde kocaman bir ateş yakılmış. Bütün çocuklar ateşin üstünden atlayarak sevinç çığlıkları atmaya başlamışlar. Kar tanesi bu oyunu seyretmekle yetinmiş. Arkadaşlarına katılmayı düşünmüyormuş ama öbür kızlar zorla kar tanesini ateşin yanına götürmüşler. Sıra kar tanesine gelince, arkalarından gelen bir "Ah" sesi duymuşlar. Dönüp bakınca hiç bir şey görememişler. Kar tanesinin aralarında olmadığını görünce onun ailesinin yanına gittiğini sanmışlar.

Oysa bu sırada Daniel ve Anna da kar tanesini arıyorlarmış. Bütün bir gece herkes kar tanesini aramış ama bulamamışlar. Üzüntü içinde evlerinin yolunu tutmuşlar. Bir gece, kar tanesinin kayboluşundan bir ay kadar sonra, Anna´nın uykusu kaçmış. O sırada korkunç bir fırtına başlamış. Rüzgâr çatıları sarsıyor, pencereleri çarpıyormuş. Hava birden bire soğumuş Karı koca oturup fırtınanın dinmesini beklerken, pencereden bir tıkırtı duyulmuş. Ne olduğunu anlamaya çalışan Anna ve Daniel, kar tanesini pencereden kendilerine bakarken görmüşler. Hemen koşup kızlarını içeri almak istemişler, ama kız gülerek karşı koymuş. Onlara demiş ki: Ev çok sıcak. Sizin çok sevdiğiniz yaz aylarından ben hoşlanmıyorum. Ben kardan yapılmış olduğum için sıcağa dayanamıyorum. Yaz bayramında ateşin üstünden atlarken eriyip yok olmuştum. Benim için ne kadar üzüldüğünüzü gördüğüm halde, gelip sizinle birlikte yaşayamadım. Bu günkü fırtına benim amcamdır. Ondan rica ettim, havayı biraz soğuttu. Ben de sizi görmeye geldim. Yaz aylarında sizinle birlikte oturmama imkân yok. Ama kış gelip de ilk kar düşünce, kardan bir çocuk yaparsınız, yine sizin yanınıza gelirim. Bu sözleri gözleri yaş dolu olarak dinleyen Anna, kış gelene kadar beklemeye razı olmuş. Ama Daniel´in aklına daha iyi bir fikir gelmiş. Senin bütün korkun sıcak havalardan ve güneş ışığından değil mi kar tanesi? diye sormuş. Kız evet demek ister gibi başını sallamış. O zaman Daniel şunları söylemiş. Öyleyse yarından tezi yok, evimizi ve tarlalarımızı satıp, daha kuzeyde, daha soğuk bir yere taşınıyoruz. Kışın yılda on ay sürdüğü o kuzey ülkelerinde, yaz aylarında bile kar vardır. Orada bizimle beraber yaşarsın değil mi? Bu fikir kar tanesinin çok hoşuna gitmiş. Sevinçle ellerini çırpmış. Aradan bir ay geçtikten sonra, Daniel ve Anna, kuzeyde, soğuk bir yere, halkı balıkçılık ve avcılıkla geçinen bir köye taşınmışlar. Aynı gün, kar tanesi onların yanına gelmiş. Hep birlikte yaşamış ve ömürlerinin sonuna kadar mutlu olmuşlar. Bu masaldan alınacak ders: Eğer insanlar çok güçlü bir sevgi bağıyla birbirlerine kenetlenmişlerse; birlikte olabilmek ve mutlu yaşayabilmek için önlerine çıkan her engeli kolayca geçerler.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:01
KARINCACIK



Toprak yatağından uyanan yavru karıncacık üstünü giyindikten sonra, ağaçlar arasında gezinmeye çıktı. Yavru karıncayı herkes tanıyordu. Karıncacık küçücük olmasına karşın, tanıdıklarıyla uzun uzun söyleşirdi. Bilmediği şeyleri tanıdıklarına sorardı. Karıncacık ağaçların arasından geçerek çayırdaki otların ve çiçeklerin arasında gezinmek istiyordu. Otların üzerindeki çiylerden yıkanmak, renk renk çiçekler arasında gezinip yeni yeni arkadaşlar edinmek, yeni edindiği arkadaşlarıyla oynamak düşü kurmuştu uyku arasında. Yanında geçmekte olduğu büyük bir ağacın dalları arasından gelen sesle başını yukarı kaldırdı. Sesin sahibini aradı bir zaman. “Hey nereye böyle? Sabah sabah bir günaydın yok mu?” Sonunda sesin sahibini buldu. Kendisiyle sürekli sohbet eden yaşlı serçeydi. İlk anda tanıyamadı, ama yanıtlamaktan da gecikmedi. “Nereye olacak akıllım! Çayıra doğru gitmek niyetindeyim.” dedi. Serçe: “Sabah sabah, çayırda ne işin var? Aç mısın? Açıkta mısın?” dedi. Karıncacık: “Ne açım ne de açıktayım. Gezip güzellikler görmek istiyorum. Çiçekler bir güzel açmışlardır şimdi. Çiçekleri sevip okşamak hoşuma gidiyor.” dedi.

Serçe: “Ama çayır çok uzaklarda. Yorulup yollarda kalmayasın sonra,” diyerek kanatlarıyla gözlüklerinin camlarını sildi. Karıncacık: “Ooo! Güle güle kullan, kendine gözlük almışsın,”deyince. Serçe: “Evet aldım ya! Mecbur kalmasaydım almazdım. Eğer gözlerimde gözlük olmasaydı seni göremeyecektim. Bunun benim için ne demek olduğunu bilir misin? Gözlükler sayesinde dostlarımı görüp sohbet edebiliyorum.” dedi. Karıncacık serçeye acıdı… Üzüntüsü arasında: “Peki her şeyi rahatlıkla görebiliyor musun?” “Evet, eskisinden çok çok iyi görüyorum. Dönüşte zamanın olursa, bana uğra da sohbet edelim ha ne dersin?” Karıncacık: “Elbette, neden olmasın. Uğrarım tabi. Gördüklerimi de bir bir anlatırım.” Serçe: “Tamam anlaştık. Haydin uğur ola, kendine iyi bak,” diyerek kanatlarını sallayarak karıncacığa “güle güle” dedi. Karıncacık az ilerde kendisine rüzgârın oğlu adını verdiği kertenkeleyi gördü. Oda sabah erkenden dışarı çıkmıştı. Kertenkele karıncacığı görünce: “Nereye böyle karıncacık, hem de bir başına,” dedi. Karıncacık: “Çayıra!” dedi. “Yeni yeni çiçekler arasında gezmek istiyorum. Yol biraz uzun olduğu için erkenden çıktım.” Kertenkele: “Bende o tarafa gidiyorum. Haydi, atla sırtıma bakayım. İşin çabuk biterse dönerken de seni alırım.” dedi. Karıncacık, “Teşekkür ederim,” diyerek tırmandı kertenkelenin sırtına, elbiselerini sıkıca iki eliyle kavradı.

Kertenkele: “Tamam mı? Sıkı tutun, düşmeyesin sakın.” Karıncacık: “Tamam” deyince, kertenkele rüzgâr gibi otlar ve ağaç yaprakları arasından rüzgâr gibi geçti. Bir solukta çayıra vardı. Karıncacık göz açıp kapatıncaya kadar kendisini çayırda bulmuştu. Kertenkeleye “teşekkür ederim,” diyerek, yere atladı. Kertenkele: “Aklında olsun üç saat sonra burada olursan seni ***ürürüm. İşlerini çabuk bitirmeye bak.” “Çok çok teşekkür ederim. Dediğin saatte burada olmaya çalışırım,” diyerek, yürümeye başladı karıncacık. Biraz sonra kendisini bir çiçek tarlasında buldu. Çiçekler iç içe sarmaş dolaştılar. Öbek öbek sarmışlardı her tarafı, mis gibi kokularıyla dillerini güneşe uzatarak solumaktaydılar. Çeşit çeşit arılar, böcekler, çiçekler arasında dolaşıyorlardı. Bir Pazaryeri kalabalığı gibiydi çiçeklerin arası. Toprağın, otların dalları, çiçeklerin yaprakları renk renk çiçek tozlarıyla bezenmişti. Kehribar Kafkas bal arıları ayaklarına doladıkları çiçeklerin poleniyle benek benek, rengârenklerdi. Karıncacık çiçek tozlarının kokusuyla sarhoş oldu sanki. Kimi tanıdıklarıyla merhabalaştı, kimileriyle uzun uzun söyleşti. İçi sevinç doluydu. Doğayı ve yeşillikleri ne de çok seviyordu. Her şey sevecen, hiç kimse kimseye bağırıp çağırmıyor, herkes işiyle ilgileniyordu. Tanıdıklarıyla sohbet ede ede dere kenarına kadar varmıştı. Yorulduğu için yeni filiz süren çiğdemin yaprağı gölgesinde uzanıp yorgunluk giderdi. Düşlere daldı. O kadar güzel düşlerdi ki inanası gelmiyordu. Bir ara gökyüzündeki beyaz bulutların üstünde sevdikleriyle koşup oynadı. Halay çekti. Saklambaç oynadı. Bir iki kurbağanın deredeki suya “cılk” diye atlamalarıyla daldığı düşten uyandı. Çevresine bakındı. Çiçeklerden hayli uzaklaşmıştı. Kimi kurbağalar geniş yapraklı otlar arasında pusuya yatmışlardı, otların arasında dillerini uzatmış, sinekleri yakalamaya çalışıyorlardı. Oldum olası fırsatçılara kızıyordu karıncacık… Kurbağalar kimi akrabalarını da öyle yakalamışlardı. Bir var ki çabuk farkına varmıştı.

Yoksa kendisinin de yakalandığı gün olurdu. Annesi her fırsatta kurbağalardan uzak durmasını tembihlemişti zaman zaman. Hemen çabucak kalktı yattığı yerden. Saatine baktı. Geç kalmaması için, kertenkele ile buluşması gerektiği yere hızlı hızlı yürüdü. Durağa vardı. Biraz sonra kertenkele de çıka geldi. Nefes nefeseydi. Rengi küle kesmişti. Karıncacık: “Ne oldu? Nefes nefese kalmışsın?” deyince. Kertenkele: “Hiç sorma az daha karga beni kapıyordu. Çok korktum. Sana söz vermeseydim. Belki de sonum olurdu. Durup saatime bakarken duyduğum seslerle fark ettim. Karganın beni yakalamak istediğini!” dedi. Karıncacık: “Geçmiş olsun, üzüldüm şimdi.” dedi. Kertenkele: “Hiç sorma, az daha kargaya postu deldirecektik. Ama boş ver üzülmene gerek yok artık. Bak buradayım işte. Haydi, atla, bir an önce gidelim buradan,” dedi. İkisi birden hızlıca ayrıldılar çayırdan. Gün batmak üzereydi. İhtiyar serçe halen ağacın dalları arasında karıncacığı bekliyordu. Karıncacık ihtiyar serçeye seslenerek: “Geç kaldım annem merak içindedir. Yarın gelir uzun uzun söyleşiriz,” deyince. İhtiyar serçe: “Tamam anlaştık. Anneni bekletmen doğru olmaz. Annene selamımı söylemeyi unutma. Ha karıncacık söyle annen de bir gün bana misafirliğe gelsin.” Karıncacık: “Tamam söylerim. Hoşça kal, kendine iyi bak.” dedi. Karıncacığın annesi kapıda kendisini bekliyordu. Koşarak annesinin boynuna sarıldı.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:02
KAYIKÇI KELOĞLAN

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde bir padişahın iki çocuğu varmış. Bunlardan biri oğlan, biri de dünyalar kadar güzel bir kızmış. Padişah, çocuklarını her şeyden çok sever, onların her istediğini yerine getirirmiş. Bir gün padişah şöyle düşünmüş, ´´ Ben oğlum üzülmesin, sıkılmasın diye onun hiçbir şeyine karışmadım. Hâlbuki bir gün öldüğüm zaman, memleketin idaresi ona kalacak. Onun bu ülkeyi idare edebilmesi için tecrübeli ve bilgili olması lazım. Şu halde hemen hocalar tutarak zamanın bilgilerini oğluma öğretmeliyim. ´´ bunu düşünür düşünmez hemen vezirini yanına çağırmış ve olanı biteni anlatmış. Bu fikir veziri memnun etmiş. Ertesi gün derhal memleketin her tarafına haberler yollanmış. Memleketin en bilgili adamları saraya çağrılmış. Yalnız padişahın oğlu bundan hiç memnun olmamış, hatta üzülmüş. Çünkü o şöyle düşünüyormuş:

Niçin insan canını eziyete sokmalı? İşte babam da okuma yazma bilmiyor. Memleketi idare edemiyor mu? Millette onu pekâlâ seviyor. Meydanda at oynatmak dururken ne diye kafamı yorayım? Hakikaten şehzadenin dünyada en çok sevdiği şey sarayın meydanlığında at koşturup, oynamakmış. Günler geçmiş ve şehzadeye hocalar tutulmuş. O, düşündüklerini kimseye söyleyemediğinden, hırslı hırslı sarayın bahçesinde dolaşıyormuş. Birdenbire bir ağacın dibine uzanmış uyuyan, üstü başı gayet perişan, kendi yaşlarında bir genç görmüş. Gencin yüzünden, iyi bir insan olduğu anlaşılıyormuş. Şehzade onu omuzlarından sarsarak uyandırmış ve ona : - Burada kuru toprak üzerinde uyuduğuna göre, hiç derdin yok galiba, kimsin sen? Demiş. O da: Ben Keloğlan kulunuz n, sarayın kayıkçılarındanım, dünyada dertsiz kul olur mu efendim, ama her derdin dermanı bulunur elbet. Fakat derdini söylemeyenler bu dermanı bulamazlar, demiş. Bunu duyan şehzade derdini Keloğlan´a anlatmış. Zavallı Keloğlan bunun dert olduğuna bir türlü inanamıyormuş. Bunun üzerine şehzadeye:

Aman efendim herkesin derdi bunun gibi olsa, dünyada okuyup öğrenmekten büyük nimet olur mu? Demiş. Bunu duyan şehzade birdenbire Keloğlan´ı omuzlarından yakalamış ve : -Dur, aklıma bir şey geldi. Mademki öyle, benim yerime sen geç. Hocalar nereden bilecekler senin ben olmadığını? Benim esvaplarımı giyersin, ders günleri ben de benim odalarıma hiçbir hizmetçinin girmemesini emrederim. Seni gören olmaz siz ders yaparken, ben de istediğimi yaparım, demiş. Şehzade derdine çare bulduğu için çok seviniyormuş ama bu çok tehlikeli bir iş olduğu için Keloğlan itiraz ederek: Nasıl olur efendim, babanız duyarsa benim başımı uçurtur, demiş. Fakat şehzade onu hiç dinlememiş ve:

Hey, Keloğlan, sana emrediyorum eğer dediklerimi yapmazsan babamdan önce ben senin başını uçururum anladın mı? Demiş. Keloğlan zavallı bir emir kuluymuş. Daha fazla itiraz edememiş, ayrıca okumak yazmak, öğrenmek dünyada en çok istediği şeylermiş. Bir de Keloğlan padişahın kızını bir gün bahçede dolaşırken görmüş ve ona âşık olmuşmuş. Onu bir daha göremediği için de üzülüyormuş. Kendi kendine : Böylece belki onu bir daha görebilirim, diyerek için için sevinmiş. Günler ve aylar geçmiş. Keloğlan ders günleri şehzadenin odasında giyinip, hazırlanıp hocaları bekliyormuş. Ders bitince de yine aşağı kayanın başına iniyormuş. Fakat şehzadeye her seferinde, yaptığı işin fenalığını anlatıyor, yol yakınken dönmesini söylüyormuş ama şehzade söz dinlemiyormuş. Bir gün Keloğlan dersini bitirip dışarı çıktığında padişahın kızı ile karşılamış. Onu görünce az daha orada pat diye düşüp ölecekmiş. Kızın güzelliği sanki onu büyülemiş. Yerlere kadar uzanan sarı saçlarından dolayı Keloğlan ona ´´ Sarı Kız ´´ diyormuş. Sarı Kız da Keloğlan´ı o güzel elbiseler içinde çok beğenmiş. Şimdiye kadar sarayda böyle güzel bir adam görmemişmiş. Bu herhalde ağabeyimin arkadaşlarından birisi diye düşünmüş ve: Kardeşimi görmeye gelmiştim, demiş. Keloğlan da kendini toplayarak: Ağabeyiniz ders biter bitmez bahçeye indiler, diye cevap vermiş. Keloğlan her sabah güneş doğarken evinden çıkar; kayığına biner ve sarayına gelirmiş. Sonra bütün gün yolcu taşır, geç vakitte de evine dönermiş. Keloğlanın kayıklarının geçtiği bu su bir dere değil bir gölmüş. Şehir gölün bir kıyısında kuruluymuş. Öbür kıyısı ise saraya aitmiş. Bizim dertli Keloğlan´ımız şimdi içinde ikileşen derdi kimseye söyleyemiyor, bu dert onu yiyip bitiriyormuş. Fakat Keloğlan´ın dert ortakları da yok değilmiş. Bunlar gölün kıyısındaki sazlar, kuğular ve kayığın kürekleriymiş. Keloğlan her sabah ve akşam kayığına binince gözlerini gölün titreşen sularına diker ve derdini sulara şöyle dökermiş : ´´ Çek çek çekirdek Çekirdeğin içi yok Keloğlan´ın suçu yok Padişahın nesi var Türlü türlü var At oynatan oğlu var İnci dizen kızı var Padişahı bir görsem Sarı Kız´ı istesem Ver o kızı, al o kızı Ver o kızı, al o kızı ´´ Keloğlan bunu o kadar söylemiş ki bütün sazlar, sular ve kuğular bu şarkıyı öğrenmişler. Bu sırada hocalar da her gün padişaha haberler yollatıp, talebeleri olan şehzadenin çok akıllı bir genç olduğundan bahsediyorlarmış. Padişah da bundan çok memnun oluyormuş. Günlerden bir gün hocalar artık, şehzadeye öğretilecek hiçbir şey kalmadığını, bütün bilgileri ona verdiklerini söyleyerek, padişahtan izin istemişler. Giderlerken de eğer isterse yabancı ellerin bilginlerini davet edip, oğlunu imtihan ettirmesini, oğlunun her imtihandan muvaffak olabileceğini de belirtmişler. Bu haber şehzade ile Keloğlan´ı çok korkutmuş. Her şey meydana çıkınca, haklı olarak kızan padişah Keloğlan´ın kafasını uçurtacakmış. Şehzade en doğrusunun gidip gerçekleri anlatmak olacağını düşünerek babasına gitmiş. Ondan önce de Keloğlan´a artık saraya gelmemesini, onun kendisini aratacağını, eğer padişah Keloğlan´ı ararsa sakın meydana çıkmamasını söylemiş. Zavallı Keloğlan korkuyla evine kaçıp saklanmış. Padişah oğlunu dinledikten sonra o kadar kızmış ki az daha oğlunu öldürecekmiş. Fakat buna Sarı Kız mani olmuş. Yabancı ellerin bilginleri yavaş yavaş memlekete geliyorlarmış. Şimdi onlar kimi imtihan edeceklermiş. Zavallı adam o gece hiç uyumamış. Ertesi sabah kayıkları hazırlatmış. Padişah şehir tarafına geçecekmiş. Göl, o sabah saatlerce Keloğlan´ı beklemiş. Fakat gelen giden yokmuş. Onun yanık sesiyle söylediği şarkıya o kadar alışmışlar ki, bakmışlar Keloğlan gelmiyor, sazlar sallana sallana, kuğular süzüle süzüle, sular titreye titreye bu şarkıyı söylemeye başlamışlar : ´´ Çek çek çekirdek Çekirdeğin içi yok Keloğlan´ın suçu yok Padişahın nesi var Türlü türlü fesi var At oynatan oğlu var İnci dizen kızı var Padişahı bir görsem Sarı Kız´ı istesem Ver o kızı, al o kızı Ver o kızı, al o kızı ´´ Padişah bu şarkıyı duyunca o kadar şaşırmış ki, her derdini unutuvermiş. Sonra da birdenbire

Bu şarkının bittiği yere kadar gidelim. Beni aldatan Keloğlan´ı da böylelikle bulabiliriz, demiş. Şarkının bittiği yerde kayıklardan inmişler. İlk gördükleri adam da onlara Keloğlan´ın evini göstermiş. Padişahın adamları zavallı Keloğlan´ı kapanıp ağladığı odasından alarak, padişahın huzuruna getirmişler. Dizlerine kapanan Keloğlan´a padişah Cezan ölümdür. Senin kafanı uçuracağım. Bir padişahı aldatmanın ne demek olduğunu öğreneceksin, demiş. Fakat akıllı, bu işin imtihan bittikten sonra yapılmasını çünkü memlekette yabancı bilginlerin huzuruna çıkabilecek başka bir gencin belki bulunamayacağını söylemiş. Bunun üzerine Keloğlan´ın öldürülmesi birkaç gün ertelenmiş. İmtihan günü geldiğinde, padişah bu imtihanı seyretmeye oğlunu tanıyanları çağırmamış. Yalnız Sarı Kız bir kapı arkasından içeriyi seyrediyormuş. Birdenbire Keloğlan´ı görünce çok şaşırmış. Çünkü onu bir gün ağabeyinin odasında görmüş ve o günden sonra da ona âşık olmuş. Keloğlan o gün fevkalade bir imtihan vermiş. Padişah kendisini mahcup etmediği için memnun oluyor ve böyle akıllı bir çocuğu öldürmediğine de seviniyormuş. Salon boşalıp ortada padişah, vezir ve Keloğlan kalınca, içeri Sarı Kız girmiş ve babasına Keloğlanın canını bağışlaması için yalvarmış. Vezir de aynı şeyi düşünüyormuş. Bunun üzerine padişah Ey Keloğlan, görüyorum ki sen memleket için lazım bir adamsın. Seni affediyorum. Benden ne dilersin? Demiş. Keloğlan duyduklarına inanamıyormuş. Dizlerine kapanarak

Sağol padişahım, demiş ama arkasını söyleyememiş. Fakat padişah anlamış, bir kızına bir de Keloğlan´a bakmış ve gülümsemiş. Onlar ermiş muradına, biz de erelim muradımıza.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:03
KELOĞLAN VE KUYUDAKİ DEV

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlanın ihtiyar annesi ise el çamaşırı yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeğe çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş. Her nasılsa Keloğlanın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlarda onu dinlermiş. Bizim Keloğlanda kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Adam meğer şehrin tellallarından biriymiş. Keloğlanın dinlemekte olduğu tellal şöyle demekteydi.

Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardır. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Talip olacak kimse varsa ortaya çıksın. Keloğlan etrafta toplanan kalabalıktan ses seda çıkmadığını görünce ve bu işin sonunda yüz de altın verileceğini öğrenince tellala: -Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş. Tellal Keloğlanı şöyle bir süzdükten sonra, gözü tutmamış olacak ki: Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunu ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar başarabilir. Ben bunları sende göremiyorum, deyince; Keloğlan: Ummadığın taş baş yarar. Ben bu işi başarırım, diye cevap vermiş. Etrafta toplanan kalabalıktan alaylı gülüşmeler yükselmiş. Bu sırada tellal onun biraz da fakir haline acıyarak

Pekâlâ oğlum... Mademki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim... Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek... Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin? Diye sorunca. Keloğlan Ben yaparım dediğim her şeyi yaparım. Elbette katlanırım, karşılığını vermiş. Tellal Mademki bu kadar güvenin var, bende sana bu işi veriyorum... Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan da: -Şimdi verinde birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık bırakırım, der. Bu şartlarla anlaşmaya varan Keloğlan sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacağı işe gider. Toplantı yerine gelen Keloğlan, yolculuğun hazır olduğunu ve kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kafile başkanı Keloğlana hazır olup olmadığını sorar. Hazır olduğunu öğrenince küçük kafile hemen atlara binerek yola koyulur... İki gün durup dinlenmeden yol alırlar. Üçüncü gün Keloğlanın at sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı ağrımaya başlar. Ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Artık akşam yaklaşmıştır. Kafile başkanı mola için kervanı durdurur. Keloğlan biraz dinleneceği için sevinmiştir. Ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan sonra kafile başkanı kendini çağırır. Keloğlana der ki Keloğlan, şurada bir kuyu görüyorsun...

Evet, der bizim Keloğlan. İşte şimdi, o kuyuya ineceksin... Korkmazsın değil mi? Keloğlan kuyunun yanına gider bir sağına, bir soluna ve eğilip içine bakar, kafile başkanına dönerek: Ne var bunda korkacak, elbette inerim. Der. Keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemeğe çalışarak kuyuya inme hazırlığına başlar. Etrafını saran yol arkadaşları Keloğlan´ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar. Keloğlan kuyunun yarısına gelince sağ tarafında karanlıkta aniden bir kapı açılır. Adamın biri Keloğlan´ı kucakladığı gibi bu kapıdan içeri çeker... Neye uğradığını anlayamayan Keloğlan kendine gelince, bir de ne görsün! Geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu? Sarayın bahçesinde güllerin arasında Dünya güzeli bir kız oturmuş, arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta durmakta. Çiçeklerin arasında bir tavus kuşu dolaşmaktadır. Şaşkınlıkla bunları seyre dalan Keloğlan birden arkasında gürleyen bir sesle aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün? Koca bir dev. Arkasında durmuyor mu? Dev korkunç bir sesle: Ey, âdemoğlu! Söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel? Keloğlan korkudan tir tir titremeğe başlar. Ne cevap vereceğini şaşırır ama biraz sonra aklı başına gelir ve biraz düşündükten sonra

Gönül neyi severse güzel odur sultanım, der. Dev, aldığı cevaptan memnun gibi görünür ve Keloğlan´a tekrar sorar. Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama şu zenci çok çirkin, çok kötü! Buna ne dersin? Keloğlan artık ilk şaşkınlık ve korkudan kurtulmuştur. Yine cevabı yapıştırır Gönül neyi severse, güzel odur sultanım, diye tekrar aynı cevabı yapıştırır. Aldığı cevaptan çok hoşlanan dev, Keloğlan´a Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun diye Keloğlan´a hemen yanındaki, ağaçtan kopardığı üç tane büyük narı verir. Ve Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin, diyerek Keloğlan´ın yanından ayrılmış. Meğer Dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafatasını sarayın duvarlarına asarmış. Böylece kuyuya inenlerin çoğu, Dev´in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavus kuşu diye Dev´e cevap verirlermiş. Bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış. Dev´in yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görünce, Keloğlan hemen bu kovadan tutarak yukarı çıkar. Keloğlan´ı sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ağızları bir karış açık, gözlerine inanamazlar ve birbirlerine bakışırlar. Zira kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde Dev´e bir insanı kurban vermeleri adetmiş. Yol arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce tabii şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar.

Kafile başkanı merakını yenemeyerek Keloğlan´a Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat? Keloğlan güler yüzle şu cevabı verir Nasıl çıktıysam çıktım. Çıktım ya! Siz ona bakın. Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmış. Atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler. Keloğlan elindeki Nar´ları sevinçle evine dönünce, annesi yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkamakta bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir. Yemekler yenir. Yemekten sonra da Keloğlan, Dev´in verdiği Nar´lardan birini çıkarıp yemek için ikiye böler. Bir de ne görsün? Dev´in verdiği Nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli birer mücevher değilmiş... Bunun değerini anlayan Keloğlan, zaman zaman bunların her birini azar azar satmış. Ve Keloğlan öylesine zengin olmuş ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Mutlu bir hayata kavuşmuşlar.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:04
KİBİRLİNİN BURNU


İyi kalpli vezir, ülkenin sultanı ile iyi geçiniyor, halkın sorunlarına çare bulmaya çalışıyordu. Onun başarısı etraftaki bazı arkadaşlarının kıskançlığı sonucu istenmedik davranışlara yol açıyordu. Yine bir gün iyi kalpli Sultan ile Veziri konuşuyorlardı. Sultan Kötü insana kendi kötülüğü yeter. Başka bir şey yapmaya gerek yok!"derler. Ne güzel söz değil mi? dedi. Evet efendim! Gerçekten öyle, dedi Vezir. Biraz sonra, Vezir dairesine gitti. Birçok iş sahibi onu bekliyordu. Hepsinin işini sıkılmadan güler yüzle halletti. Vezir akşam evine vardı. Hanımı ve çocuklarıyla yemek yedi. İnsan vezir de olsa hanımını ve çocuklarını ihmal etmemeliydi. Yemekten sonra hanımına ve çocuklarına günü nasıl geçirdiklerini sordu. Onlara sevgi gösterdi. Hep beraber yatsı namazını kıldılar. Cemaat oldular. "Cemaat olursa namazın sevabı daha fazla olur" dedi iyi kalpli Vezir. Sonra Kur´an-ı Kerim okudu. Ardından her kez yatağına çekildi.

Ertesi gün, onu kıskanıp kötülük yapmayı düşünen bir arkadaşı ziyaretine geldi. Kendisini Sultan´la görüştürmesini rica etti. Kalbinde kötülük olmayan Vezir de "Hallederiz" dedi. Biraz sonra arkadaşı, Sultan´ın huzuruna çıkarılmıştı bile. Adam şöyle konuştu: Muhterem Sultanımız. Sizin bu Vezir´iniz benim yakın arkadaşımdır. Fakat maalesef kendisini sizden bile büyük görüyor. Çok kibirli... Ne diyorsun? İnanmazsanız dikkat edin. Sizinle konuşurken burnunu tutacak. Kibir ve gururdan başını öteki tarafa çevirecektir! Olur, mu öyle şey? Deneyin, göreceksiniz efendim... Konuşması bitti, dışarı çıktı. Vezir gülüyordu. Arkadaşı ona dedi ki: -Beni Sultan´la görüştürdüğün için çok teşekkür ederim. Ben de seni öğle yemeğine davet ediyorum. Canım ne lüzum var? Gelmezsen darılırım. Yoksa bizim yemeklere tenezzül etmiyor musun? Vezir mecburen ziyafete gitti. Ziyafette bol soğanlı, sarımsaklı çorbalar, mantılar yendi içildi... Yemekten sonra Vezir, hızla saraya döndü. Öğleden sonra birçok işi vardı. Bir ara Sultan´ın çavuşu geldi. Sultan´ın kendisini hemen beklediğini haber verdi. Sultan´ı ayakta gören Vezir: Efendim beni emretmişsiniz, dedi. Yaklaş... Yanıma yaklaş, sana bir şey vereceğim. Vezir yaklaştı. Fakat ağzı soğan sarımsak kokmasın diye, eliyle ağzını kapattı. Sultan ona eğildikçe, Vezir başını çeviriyordu. Sultan çok üzüldü. ´´Demek söylenenler doğruymuş diye düşündü. Masanın üzerinde kapalı bir şekilde duran zarfı aldı, ona verdi.

Bunu kendi elinle baş vezire teslim eyle! Sultan böyle emirnameler ile sevdiklerini elçi tayin ederdi. Vezir hayırlı işte acele edeyim diyerek derhal yola koyuldu. Yolda yine arkadaşını gördü. Arkadaşı merak etti. O da her şeyi anlattı. Sultan herhalde çok sevdiği birisine yardım ediyor ki böyle acele etti. Elden emirname gönderiyor, dedi. Arkadaşı yine çok rica etti. Sabahleyin bende ondan böyle bir şey istedim. Belki benim için yazılmış bir emirdir. Ne olur bana ver de kendi elimle götüreyim diye yalvardı. Vezir kabul etti. Nasıl olsa ´´İyi arkadaşım olduğunu Sultan biliyor kızmaz diye düşündü. Biraz sonra "Baş vezir" mektubu okudu şunlar yazılıydı. Bu mektubu sana getireni derhal öldüreceksin, sonra da "kibirli burnunu kesip" saraya yollayasın! Baş Vezir tereddüt etmeden, "emri" yerine getirdi. Akşamüzeri Veziri gören Sultan pek şaşırdı! Sen burada ne arıyorsun? Diye sordu. O da yolda arkadaşına rastladığını ve olanları anlattı. Tam konuşurlarken çavuş yanlarına geldi. Elinde kapaklı tabak tutuyordu. Bunu "baş vezir" yolladı efendim, dedi. Kapağı açtılar içinden kocaman bir insan burnu vardı. Yanındaki kâğıtta şunlar yazılıydı: "Kibirli Burnu" Sultan artık dayanamadı, sordu: Sen bugün bu gün başını neden uzaklaştırıyordun? Vezir güldü: Ağzımın kokusu sizi rahatsız etmesin diye efendim. Öğle yemeğine arkadaşım davet etmişti. Fazlaca soğan sarımsak yemiştik. Sultan hem sevindi hem üzüldü ve şunları mırıldandı: Kötü insana kendi kötülüğü yetişir.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:08
KINALI KUZU



Kırlardaki çiçeklerin arasında küçük kınalı kuzu hoplaya zıplaya oynuyordu. Beyaz tüyleri pırıl pırıl; iki gözünün çevresinde siyah beneklerle şirin mi şirin küçük bir kuzu. Kulaklarından birisi siyah birisi de mor, çenesinin altında kulaklarının tam hizasında iki tane küpesi sallanmaktaydı. Başını oynatınca küpeleri bir o yana bir bu yana sallanıp duruyorlardı. Zaman zaman otların arasındaki çiçekleri koklarken küpelere dokunan uzun otlarla gıdıklandığı için hoplayıp zıplayarak dolaşıyordu. Oraya buraya hoplaya zıplaya koşarken iyice yorulmuş ve susamıştı. Birden aşağıdaki dereyi gördü. Deredeki su şırıl şırıl akmaktaydı. Suyun kıyısında çiçekler renk renk dillerini güneşe uzatmış solu maktalardı. Kınalı Kuzu bir solukta dereye vardı. Bir anda şaşırdı. Çiçekler arasındaki kelebeklere, arılara ve vızıldayarak uçuşan sineklere hayranlıkla baktı. Derenin karşı kıyısında Zıp Zıp kurbağa "vırak vırak" sesiyle Kınalı Kuzu’yla konuşmaya başladı.

“Hey yabancı hoş geldin. Kimsin sen. Tek başına buralarda dolaşmaktan korkmuyor musun?” Kınalı kuzu; “hoş bulduk akıllım neden korkacakmışım? Bu güzelim havada, çiçekler arasında hiç korkulur mu? Çok susadım, biraz su içtikten sonra seninle biraz sohbet edelim olur mu?” Zıp Zıp kurbağa; “Senle ne sohbet edeceğim ki, sen benim sorduklarıma yanıt verebilecek misin bakalım?” “Her şeyi bilecek değilim ya akıllım. Ben yeni yeni öğrenmeye başladım. Bilmediklerimi senden öğrenirim. Senin bilmediklerini de başkalarından öğrenirim. Bekle biraz, suyumu bir içeyim. Susuzluktan ağzım dilim kurudu.” Rahatlıkla su içebileceği bir yer aradı kınalı kuzu. Aaa o da ne küçücük bir gölette su döne döne akıyordu. Gölcük çevresindeki çiçeklerin görüntüsü suda yansıyordu. Manzara o kadar güzeldi ki, Kınalı Kuzu suya doğru eğilirken, birden geriye doğru zıpladı. Suyun içinde kendisine tıpa tıp benzeyen biri vardı. Heyecanla başını yavaş yavaş uzatıp yeniden baktı. Suyun içindeki kuzuda başını yavaş yavaş uzatıp Kınalı Kuzu’ya bakıyordu. Kınalı Kuzu cesaretini toplayarak biraz daha yaklaştı. Suya yaklaşınca suyun içindeki kuzuda ona yaklaşıyordu. Zıp Zıp kurbağada kahkahalarla gülerek Kınalı kuzu’ya bakıyordu. Daha fazla dayanamayarak Bak gördün mü birde korkmam diyordun. Kendinden bile korkmaya başladın kınalı. Kınalı Kuzu Ben kendimden değil, suyun içindeki bana tıpa tıp benzeyenden irkildim birden. İrkilmek korku mu peki. Elbette akıllım insan korktuğundan irkilir. Sen de çok acemisin biliyor musun? Suyun içinde gördüğün sensin sen Kınalı. Aaaaaa! Ben miyim? O da nasıl oluyor öyle ben buradayım, suyun içinde ne işim var. Bak akıllım suyun kıyısındaki çiçeklere güllere bak; onlarda suyun içinde baş aşağı duruyorlar, tıpkı senin gibi onların görüntüsü de suya yansımış. Şimdi beni iyice izle de bak, diyerek zıpladığı gibi “cılk” daldı suyun içine. Su o kadar temizdi ki Zıp Zıp kurbağanın suya dalmasıyla dalgacıklar oluştu. Biraz suyun içinden yüzdükten sonra, suyun yüzeyine çıkıp Kınalı Kuzu’ya; Korkmana gerek yok suyu içebilirsin rahatlıkla. Bak benden başka kimsecikler yok içinde.

Teşekkür ederim, dedi, Kınalı Kuzu. Kınalı Kuzu yinede korkuyordu. Ne olur ne olmaz diyerek suya çekine çekine yaklaştı. İki ön ayağını yana açarak başını suya doğru uzattı. Dudakları buz gibi soğuk suya dokunur dokunmaz zıplayarak geri çekti. Zıp Zıp Kurbağa; ne oldu yine, neden zıpladın. Ne yapayım akıllım su çok soğuk, dişlerim sızladı. Küpelerimde ıslanınca çekilmek zorunda kaldım. İyi haydi suyunu iç korkmana gerek yok. Bizim buraların suları çok temizdir. Başka yerin suyuna benzemez bizim sularımız. Biliyorum akıllım renginden belli. Temiz olmasaydı böyle pırıl pırıl akar mıydı? Bu güzelim çiçekler arasında akan suyun kirli olması mümkün mü? Bizim her şeyimiz böyledir. Yiyeceklerimiz de içeceğimiz su gibi tertemizdir. Bak çevrendeki otların tazeliğine hiçbir yerde böylesine güzel ot ve çiçekler göremezsin. Haydi, suyunu iç de seninle biraz dolaşalım ne dersin. Sana yeni yeni yerler göstereceğim. Yazı-yabanda tek başına dolanman doğru değil. Neden yalnız dolaşmam doğru değil. Benim bilmediğim bir şeyler mi var buralarda? Olmaz olur mu akıllım. Elbette var. Kimi yaratıklar sana zarar verebilir. Aaaaa! Neden benim kime kötülüğüm dokundu ki. Ben kendi başıma oynuyorum. Orası öyle de, sen yine de benim dediklerime dikkat et, en kısa zamanda annenin yanına dönsen iyi edersin. Buralar pek tekin değil. Kurtlar var, çakallar var, seni kapıp götürürler sonra. İnanmam, neden kapıp götürsünler ki beni. Ben onların hiç işine yaramam ki. Haydi haydi suyunu iç bakalım. Bunları sonra konuşuruz. Kınalı Kuzu, birden annesini anımsadı. Annesini ne kadar da çok özlemişti. Nerdeyse ağlayacaktı. Bir anda neşesi kayboldu. Kulakları yana sarktı. Hüzünlü gözlerle Zıp Zıp kurbağaya baktı. Ne oldu? Neden üzüldün birden, istemeyerek yanlış bir şey mi söyledim. Eğer seni kırdıysam özür dilerim, dedi, Zıp Zıp kurbağa. Yok, birden annem aklıma geldi de ona üzüldüm. Bilsen annemi ne tadar özlediğimi, o zaman bana hak verirdin. Üzülmene gerek yok. Akşama görürsün anneni nasıl olsa. Karşıdaki yamacın verevinde bir sürü otlanmaktaydı. Koyunların boynundaki çan ve kelebeklerin sesi ile kavalın ezgisini duydular. Kınalı Kuzu kavalın sesiyle sürüden yana baktı. Yerinden zıplayarak bağırdı. Bak annem de onların arasındadır. Haydi, bana eyvallah diyerek hoplaya zıplaya sürüye doğru koşmaya başladı. Zıp Zıp kurbağa ardından bağırdıysa da duymadı. Heyyy! Kınalı onlar başkaları annen onların arasında değil geri dön. Ama Kınalı Kuzu olanca gücüyle sürüye doğru koşuyordu.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:09
ŞİMDİLİK



Büyükler, çocukların konuşmalarını yarım yamalak
dinlediklerinden, onların sözlerinde gizli derin anlamları kaçırırlar.

Bizim eve, karıma elbiselerin, örtülerin, çarşafların
söküklerinin dikilmesinde yardım eden bir terzi kadın gelir.
Bu kadın bize geldiği zaman küçük oğlunu da beraberinde
getirir. İşte ben, kalıcı ve derin imanın anlamını bu küçük çocuktan
öğrendim. Onunla uzun zamandan beri arkadaş olduğumdan,
bizim eve geldiğinde biraz sohbet etmeyi ihmal etmem.

Geçenlerde bana yakında güzel bir futbol topu alacağını söyledi.
Onu tekrar görüşümde futbol topunu alıp almadığını sordum.
Çocuk cevap verdi: "Hayır efendim, annem şimdilik
topa ayıracak paramız olmadığını söyledi."

Onun bu sözleri, durumlarının yakında düzeleceğine dair
derin inancını gösteriyordu. Bilhassa, kullandığı ´şimdilik´
kelimesinde kuvvetli bir güvenin izi seziliyordu.

Bu çocuğun söyledikleri beni uzun uzun düşündürdü. Onu
uzun bir süre görmedim. Günün birinde tekrar rastladım.
Çocuk, bahçede oturmuş, bir karınca yuvasını seyrediyordu.

Yavaşça yanına sokuldum.
Onu konuşturmak için babasından bahis açtım:
"Eve gidince yemekten sonra babanla oynayacak mısın?
Yoksa yemekten sonra hemen yatacak mısın?" diye sordum.
Çocuk ciddiyetle yüzüme baktı ve:
"Babam bir kaza geçirdiğinden hastanede. Şimdilik
babamla oynayamayacağım!" dedi.

Geçen gün yolum, oturdukları mahalleye düştü.
Çocuğu kaldırımda aceleyle yürürken gördüm. Üzerinde temiz
koyu renk bir elbise vardı. "Hey" diye seslendim.
"Neden bayramlık elbiselerini giydin?
Herhalde hastaneye babanı görmeye gidiyorsun."
Çocuk gülümseyerek başını salladı. Bundan sonra
söylediği sözler, dünyayı içinde yaşamaya değer bir hale getiren,
ölümden sonraki hayata olan imanın bir insan için neler
yapabileceğini anlamama sebep olan sözlerdi.

Çocuğun soruma verdiği cevap şu olmuştu:
"Hayır efendim, hastaneye babamı görmeye gitmiyorum.
Babam geçen hafta öldüğünden, onu şimdilik göremeyeceğim."

SonSuzluk
04-24-2008, 14:10
Çobanın Büyüsü







Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken yanımda bir arkadaşla bu masalın geçtiği, adı bilinmeyen bir yere doğru yola çıktık. Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Bir de dönüp baktık ki, bir arpa boyu yol gittik. Oradan saptık bir yola, yolda girdik hamama. Hamamın tası var kurnası yok, suyu akar sabun yok. Peştamalı var nalın yok, dört duvar sağlam damı yok. Şıngır mıngır yıkanırız hamamda, kirimiz pasımız yalancının boynuna...

Vakti zamanında, tarihler henüz icat edilmeden evvel; toprakları bereketli, insanları mutlu, yarınları umut dolu bir ülke varmış. Herkesin huzurlu, herkesin güler yüzlü, herkesin barış içinde yaşadığı bu ülkede, geçimini koyun otlatarak kazanan kimsesiz bir çoban yaşarmış. Her sabah erkenden koyunlarını önüne katar kır, dağ, bayır gezip akşama tekrar köye dönermiş. Bir gittiği yere bir daha gitmez, koyunlarını bir kere götürdüğü otlağa bir daha asla götürmez, her gün başka yerde otlatırmış. Böylece hem yaşadığı yerin güzelliklerini keşfeder, hem de koyunlarının en çok doyabileceği otlağı ararmış. Günlerden bir gün yine koyunlarını önüne katıp bilmediği bir yere gitmek üzere yola çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Ne kadar uzağa gittiğini, gide gide nereye vardığını kendi de bilmemiş, biz de bilmiyoruz. Yeşilin her tonuna sahip, söğütten kavağa, selviden çınara, çamdan kayına kadar her türlü ağacın bulunduğu, çeşit çeşit çiçeklerin, rengârenk güllerin süslediği cennetten kalma bir yere gelmiş sonunda. Koyunlarını diz boyu yükselen otların arasına salıp, içinde bulunduğu bu cenneti dolaşmaya başlamış hayran hayran. Ben diyeyim bir saat, siz diyin iki saat, şurası benim, burası senin dolaşıp durmuş... Çiçek toplamış, koşup zıplamış, yatıp yuvarlanmış, en son yorulup bir ağacın gölgesine oturup uyuya kalmış. Orada, o ağacın dibinde uyuduğu kısacık süre içerisinde, ömründe daha önce görmediği kadar çok ve birbirinden güzel rüyalar görmüş. Bir süre sonra uyanıp, henüz uyku mahmurluğunu üzerinden atamamışken arı vızıltıları, kuş cıvıltıları ve su şırıltılarından başka sesin duyulmadığı bu yalancı cennette konuşma ve gülüşme sesleri gelmiş kulağına. İlk önce umursamamış, gördüğü güzel rüyaların etkisinden kurtulamadığını düşünmüş. Hatta hala uykuda olduğunu bile sanmış. Ancak sesler gittikçe çoğalıp yaklaşınca, hemen kalkıp, kıyafetine çeki düzen vererek seslerin geldiği tarafa yönelmiş. Yönelmiş yönelmesine ya bir adım bile atamadan çakılmış gibi kalıvermiş olduğu yerde.

Altın sarısı saçları beline uzanan, ay yüzlü bir güzelin yosun yeşili gözlerle kendine baktığını görünce ne yapacağını şaşırmış bir anda. Eli ayağına dolaşmış dili damağına, rüyada olduğunu düşünmüş yeniden. Şimdiye kadar gördüğü rüyaların en güzelini görmekte olduğunu, karşısında ki bu güzelinde rüyasını süsleyen peri kızı olduğunu düşünmüş. Öyle ya ancak bir peri kızı bu kadar güzel olabilirmiş, o da sadece rüyalarda görülürmüş. Çoban bunları düşünüp dururken kız gülümseyivermiş. Aydan aydınlık yüzü, güneşin çehresine dönmüş sanki ısıtmış çobanımızın yüreğini yakıp kavurmuş bir anda. İşte o zaman anlamış çoban, karşısındakinin bir peri olmadığını ve rüya görmediğini... Koşa zıplaya, güle oynaya başkaları gelmiş kızın yanına ve “gidelim prensesim, geç kalıyoruz” diyerek alıp götürmüşler kızı. Meğerse çobanın gördüğü kız, kralın biricik kızı, yanındakiler de onun nedimeleriymiş. Çoban, bir süre durmuş öylece, yaşadığı bu kısa anın gerçek olup olmadığını anlamaya çalışmış, becerememiş. Hava kararmak üzereymiş, güneş parlaklığını yitirip, dağların arkasına çekilmeye başladığında çoban, sürüsünü önüne katıp köye geri dönmüş. Yol boyunca prensesin ay yüzünü, yosun yeşili gözlerini, altın sarısı saçlarını ve gülümseyişini düşünmüş. Ertesi gün, hiç yapmadığı bir şeyi yapıp yine aynı yere götürmüş sürüsünü. Sonraki gün, daha sonraki gün, ondan sonraki her gün... Oraya gittiği her gün biraz daha artmış yüreğindeki ateş. Her gittiğinde, prensesi ilk gördüğü o ağacın altında beklermiş. Bir süre sonra prenses gelir onu görür, birbirlerine uzun uzun iç geçirerek bakarlar, sonra da prenses, nedimeleriyle uzaklaşıp gidermiş.

Günleri haftalar, haftaları aylar kovalamış ve geçen her gün, çobanın yüreğindeki ateşi büyütüp aşka çevirmiş. Aşk ateşi dayanılmaz bir hal almış zamanla. Çoban, artık bir şey yapması gerektiğini düşünüyormuş ama ne yapacağını bir türlü bilmiyormuş. Yemeyip, içmeyip, uyumayıp saatlerce prensesi ve ne yapacağını düşünüyormuş. Prensesle konuşup, onu ilk gördüğü andan beri yüreğinin nasıl yanıp kavrulduğunu, onu ne çok sevdiğini anlatıp, evlenmek istediğini söylemeyi düşünüyormuş ama hemen karşısındakinin prenses, kendinin de çoban olduğunu hatırlayınca bu düşüncesinden vazgeçiyormuş. Öyle ya davul bile dengi dengine çalarmış. Böyle düşündüğü zamanlarda oraya bir daha gitmemeye, içindeki ateşi daha fazla büyütmemeye karar veriyormuş ama yapamıyormuş. Kafasındaki bu düşünceler, büyüyüp çoğalarak içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamış. Günlerden bir gün, bu derdini birisine açıp yardım istemeye karar vermiş ve köyün en yaşlı, en saygın ve en bilge kişisine gitmiş. Ne bir eksik ne bir fazla, her şeyi ilk günden itibaren, olduğu gibi anlatmış. Adam sessiz bir şekilde çobanı dinledikten sonra uzun beyaz sakalını sıvazlayarak “sana senden başka kimse yardım edemez. Önce prensesle, sonra da babasıyla konuşup istediğini açıkça söylemelisin, olmazsa bu sevdadan vazgeçmelisin” demiş. Çoban, böyle bir şeyin olamayacağını, ne prensesin, ne de kralın kendisini dinlemeyeceğini hatta belki cezalandırabileceklerini söylemiş. Haksız da sayılmazmış hani; duyulup görülmüş şey midir bir prensesin çulsuz bir çobanla evlendiği? Ama gel gör ki, bu isteğinden de bir türlü vazgeçemiyormuş bizim çoban. Yaşlı adama yalvarıp yakarmış, eline ayağına kapanmış, “bana yardım edersen bir tek sen edersin” demiş, ağlayıp sızlamış. Akıl verip yol göstermesini, hatta daha ileri giderek, dua edip büyü yapmasını istemiş. Adam, laf anlatamayacağını anlayınca kabul edip, bir kâğıda bir şeyler yazarak çobana vermiş. Sıkı sıkı da tembih etmiş: “bu kâğıda yazdığım dua sayesinde işin kolaylaşacak ve isteğine ulaşacaksın. Ancak eğer isteğin gerçekleşmeden açıp okumaya kalkarsan tüm büyü bozulur. Muradın gerçek olup, isteğine kavuştuktan sonra okumalısın. Sakın söylediklerimi unutma.” Çoban, o gece sevincinden uyuyamamış, sabaha kadar dönüp durmuş yatağın içinde. Sabah olunca da sürüsünü katmış önüne gitmiş aynı yere. Bir süre prenses de çıkıp gelmiş. Her zamanki gibi uzun uzun bakmışlar birbirlerine. Tam o sırada çobanın aklına yaşlı adamın yazıp verdiği kâğıt gelmiş ve heyecanını yenerek konuşmaya başlamış. Kendini prensese tanıtıp, onu sevdiğini evlenmek istediğini anlatmış. Prenses, yosun yeşili gülen gözlerle çobanı dinlemiş sessizce, hiçbir şey söylememiş. Çoban sözünü bitirince, “bunu ben de isterim ama babam izin verirse evlenebiliriz, saraya gidip onunla konuş” demiş. Meğer prenses de bizim çobana âşıkmış. Onu ilk gördüğü günden sonra her gün buraya gelmesinin sebebi buymuş. Çoban o an eşi benzeri görülmemiş bir mutluluk ve sevinç yaşıyormuş. Öyle ki, nedimelerin prensesi alıp götürdüğünü bile fark edememiş. Sevinçten çığlıklar atıp, koşup zıplamış, yatıp yuvarlanmış. Durulup sakinleşince yaşlı adamın yazdığı duanın işe yaradığını düşünmüş ve zaman kaybetmeden saraya gitmeye karar vermiş.

Koyunlarını önüne katıp erkenden köye dönmüş. Böyle bir şeyle ilk defa karşılaşan köylüler, şaşırmış bir şey anlamamışlar, çoban da kimseye bir şey söylememiş. Çabucak hazırlanıp saraya doğru yola çıkmış. Yol boyunca başından geçenleri düşünmüş kendisi bile inanamamış olup bitenlere. Saraya varınca, heyecanlanıp çekinmiş biraz ama elindeki büyülü kâğıdın tıpkı prensesle konuşurken olduğu gibi burada da işini kolaylaştırıp isteğine kavuşturacağına inanıyormuş. Bir süre bekledikten sonra kralın huzuruna almışlar çobanı. Kral ne istediğini sormuş, o da “kızınızı” diyerek başlamış anlatmaya... Neyse ki kral anlayışlı ve hoşgörülü biriymiş de kızıp cezalandırmamış çobanı. O an yapılabilecek en doğru şeyi yapmış, prensesi çağırıp fikrini sormuş. O da evlenmek istediğini söyleyince, “sevginin önüne set kurmak insan işi değildir, madem siz istiyorsunuz bize de birleştirmek düşer” diyerek geciktirmeden düğün emrini vermiş. Masal bu ya, hemen ertesi gün ülkenin dört bir yanında şölenler tertip edilip sofralar kurulmuş. Açlar doyurulmuş, çıplaklar giydirilmiş. Kırk gün kırk gece düğün yapılmış, eğlenceler düzenlenmiş. Çoban isteğine kavuşmanın mutluluğunu yaşarken bir yandan da kâğıtta yazılanları merak ediyormuş. İsteğinin gerçekleştiğini, artık kâğıdı okumasının sakıncası kalmadığını düşünerek, muradını gerçek kılan bu etkili büyünün ne olduğunu anlamak üzere kâğıdı açtığında gözlerine inanamamış. Büyülü sandığı kâğıtta: “bir şeyi yeterince istiyorsan yapacağın tek şey cesaretle üzerine gitmektir. Unutma ki, dua da büyü de yüreğinde...” yazıyormuş. O zaman anlamış yaşlı adamın, “sana senden başka kimse yardım edemez” derken neyi kastettiğini. O günden sonra, neyi istemişse elde etmek için çaba göstermiş ve her zaman yüreğinin büyüsüne inanmış.

Gökten üç elma düşmüş, biri onların, biri anlatanın, diğeri de dinleyenlerin başına... Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:11
DEDEMİN BATTANİYESİ

Annem göğe çamaşır asmaya gidiyorum diyerek evden çıkmış bir daha eve dönmemişti. Annem belki de bacadan tütmüştü. Annem belki de yan odada bana uyku dikiyordu. Anlaşılan annem gökteki çamaşırları hala kurutamamıştı hele dedemin fil mendili büyüklüğündeki battaniyesini kurusun diye bekliyorsa annem göğe takılı bir çamaşır şarkısı olarak kalacaktı. Dedemle aynı evde kalıyorduk. O benden üç yaş büyüktü sadece, neredeyse romatizma ilaçlarını biberonla içecekti, kısacası dedem inatçı bir baston kralıydı en önemlisi çocuktu. Bahçemizin karnında kocaman bir mantar çıkmıştı sadece o mantarla konuşur mantara şarkılar söyler kızdığı zaman bastonuyla mantarın gövdesine vurur ve peyniri biten fareler gibi eve ağlayarak gelirdi. Hayalet gibi sadece belirli günlerde ortaya çıkan halam dedemi ziyarete gelir ucuz ve renksiz küp şekerleri gibi olan dişlerini sıkar kapıları çarparak evden uçardı. Dedem de arkasından ekşi ekşi biriktirdiği limonları fırlatırdı.

Bütün isteği battaniyesine kavuşmak ona sarılıp uyumak ve şarkılar söylemekti belki de bütün kızgınlığı bu yüzdendi. Ben kendi kendine büyüyordum bahçedeki mantarda kendi kendine büyüyordu dedem kendi kendine sadece konuşuyordu bunun yanında diline torba geçirmiş gibi bütün limonları şapırtılı ve şapır şupur tulu yiyordu. Bir sabah yanıma geldi gözlerimi bastonuyla açarak; Ben gidiyorum evlat mantarıma iyi bak onunla konuş olur mu dedi ve kapıya doğru yönelirken ben de, Nereye diye sordum. Dedem yine sinirlenmişti ayaklarını zıplatarak, Nereye olacak havaalanına gidiyorum. Bütün pilotlara soracağım Battaniyemi gördünüz mü diye. Halan gelirse uçmaya gitti dersin. Dedem uçmaya gitti. Hayır, hayır bunu size söylemeyecektim halama söyleyecektim. Dedem gitti. Battaniyenin gökte asılı kaldığını düşünüyordu demek. Acaba annem de bütün çamaşırları toplayıp gelir miydi? Kapı çalıyordu, dedemin gittiğine sevinen bir hal vardı kapıda. Kapı beni çağırıyordu. Kapıyı açtım, musluğa benzeyen burnuyla sinirli sinirli nefes alan halam dedemi soruyordu; Deden yok mu? Yok, dedim. Uçmaya gitti. Bu sırada halam sinirden domates taşıyan kamyonlar gibi hızlıca koşmaya başladı. Ben arkasından birkaç kez güldüm ve içeri girdim. Tek başına kalmıştım. Dedem o gece eve gelmemişti. Bir sürü limon Dedemin gelmesi için sulanmaya başlamışlardı. Dedem gelmezse bu limonları gömecektim çünkü ben limon sevmiyordum hele hele dedemin canlarını çıkardığı bu limonları hiç sevmiyordum. Gökten dedeme benzeyen bastona binmiş başka dedeler geçiyordu sanki. Sonra pervaneli bir battaniyenin üzerinde limon yiyen halam kafasını yıldızlara vurup çıldırıyordu. Bütün bunlar bir oyundu biliyorum bu gece korkmadan uyumak için uydurduğum bir gök oyunu. İçeri girdim ve dedemin yerine yattım limonlar benim oradan kalıp gitmem için ekşi ekşi kokmaya başlamışlardı. Ne yaparlarsa yapsınlar dedemin sineklerin bile konmasını istemediği yatağında bu gece ben yatacaktım.

Limonlar bağırmaya başlamışlardı, çabuk bize dedeni getir... Çabuk bize dedeni getir... Dede yatağından çabuk kalk. Hıh hiç umurumda değildi. Ben de onlara; Beni dinleyin, beni dinleyin diyorum. Dedem battaniyesini aramaya çıktı. Eğer daha fazla gürültü ederseniz suyunuzu çıkarır size içiririm O zaman anlarsınız ne kadar ekşi olduğunuzu. Sesleri bitmişti. Sessizliği hiç bu kadar sevmemiştim. Uyumaya koyulmuştum bu gece komik rüyalar görmek için oyuncaklarımı ve dedemin takma dişlerini uykumun içine atıvermiştim. Anlaşılan uyumam kolay olmayacaktı bu sefer de yataktan dedeme benzeyen sesler gelmeye başlamıştı yatak hem sesler çıkarıyor hem de yerinden kalkmaya çalışıyordu bense yataktan neredeyse düşecektim. Sonra düşünmeye başladım dedemin uyuyamamasının sebebi demek bu yatakmış yatak bu sefer beni sallamaya başlamıştı yatak bana şöyle sesleniyordu: Hey küçük canavar! Kalk üstümden zaten deden ezdi bütün tahtalarımı bu gece kendi kendime şarkılar söyleyerek uyuyacağım. Haydi diyorum yoksa seni dedenin olduğu yere fırlatırım. Gece horozları ötmeye başlamıştı ben tek başıma bir yatakla konuşuyordum buna inanamıyordum ama yatağa da sinir olmuştum. Yatak beni hızlı hızlı sallamaya devam ederken yastık da tek gözünü sonuna kadar açmış bana bakıyordu. Dedemin niye bu kadar tuhaf olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Yatağın ardından yastık da kafamı sallamaya başlamıştı limonlarsa gözüme ekşi ekşi sularından fışkırtıyorlardı bu bir savaş mıydı? Hemen toparlandım dedeme çok yalvarmama rağmen bir mum almamıştı bana gece neden güneş açmıyordu ki kapkaranlık bir odada dedesiz kalmıştım önümü görebilseydim keşke... Kapı kapı çalıyordu kapı yine beni çağırıyordu.

Kapıya koşarken yere düşmüştüm kafam yatağın altına girmişti kafamı kurtarmaya çalışıyordum fakat yatak kafamı sıkmaya başlamıştı kapı çalıyordu yatak kafamı sıkmaktan vazgeçmiş bu sefer de çevirmeye başlamıştı bu arada çok sevdiğim ama kaybettiğim kalemtıraşım da buradaydı yatakla olan kavgamızı kesmek için yanıma koşmuştu kalemtıraşım yatağın bir tahtasını tuttu ve sivriltti yatak kendisine battı ve yaralandı kendi kendini yaralayan yatağı da ilk defa görmüştüm demek ki kötülük böyleydi sivri ve yaralayıcı yatak herhalde ölmüştü hâlbuki onunla iyi anlaşabilirdik demek ki kötülerle anlaşma olamazdı. Tam yatağın altından kafamı kurtarmıştım ki bir tahtakurusu yani kuru böcek ailesi yanıma geldi bana koroyla bir teşekkür şarkısı söylediler, TAHTAKURULARININ ŞARKISI. Teşekkürler kötü olan her şeyi ortadan kaldıran evlat. Bu yatak rüyalarımıza karışıyordu... Teşekkürler dedesi giden evlat... Lay lay lomm. Yatak ölmüştü sanki her şey daha farklı olmuştu böylece evin duvarları kendilerini boyamaya başladılar yastık kafamı bir gecelik uyumaya davet ediyordu her şey ne kadar tuhaflaşmıştı peki ya mantar pis kokan küf mantarı ne olmuştu dedemin tutunması için kristal bir bastona dönüşmüştü peki dedem bu kristal bastona tutunabilecek miydi? Limonlar birleşip sarı renge dönüştüler ve sulu boyamın sarısına karıştılar ekşi de olsalar onları güneşin açmasına yardımcı olan sarı renk olarak kullanacaktım. Yatak ölünce her şey iyileşir olmuştu. Demek kötü olan bir şeyin çevresine etkisi şişman yani kocaman yine bir kötülüktü oh olsun bütün kötülükler ölmeliydi... Bu arada ben beş adet takvim değiştirdim yani çok uzun zaman oldu kristal bastona tutunmasını beklediğim dedem gelmedi halam beni yanına almak istedi musluk burunlu halama belli etmesem de onu seviyordum ama yanında kalamazdım çünkü uyurken ilkokulda ezberlediği bütün şiirleri okuyormuş ben geceleri rahat uyuyabileceğim bir hala bulamayacağım için dedemi hep bekledim. Bahçede gezinirken kristal bastonun üzerinde uyuyakalan bir battaniye gördüm battaniye dedemin sesiyle şarkı söylüyordu; GELMEYEN DEDEMİN ŞARKISI. İşim çıktı gelemiyorum evlat... Gök battaniyesini kaybeden dedelerle dolu. Limonlarımı göndermişsin güneşe. Artık limon yemiyorum Buradaki dedelerle dostluğu oynuyorum...

SonSuzluk
04-24-2008, 14:11
DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ






Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir
dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi.
"İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."

Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye
yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol
yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe
topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgâhına
yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi.
"Benim ikizler acıkmıştır."

Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgâhın
altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan
ekmeklerden dört-beş tane çıkardı

Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş,
tezgâhın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç
tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.

Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği
beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!

"Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir
olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."

"Kim bu adam?" diye sordum.

"Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında
vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır
onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."

Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve
ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.

"Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün
taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz
sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına
doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgâhın altına koydu.

"Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana
bugün pasta gibi ekmek vereceğim."

Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı
göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi.
"Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun”

SonSuzluk
04-24-2008, 14:12
DOST BİRİKTİRMEK


Dostluk nedir?

Herhalde bir gösteriş, birine, aynı cinse, kadınsan erkeğe, erkeksen kadına karşı kendini beğendirme çabası, bir moda, bir gelgeç ruh hali değil... Sempati. İlgi. Bağlılık.. Yüceltme. Taçlandırma... Sorumluluk duyma. Yürekten algılama. Bakışlarla anlaşma. Ses tonuyla destek verme. Kesintisiz ilişki.

Kayıp olmaz, yitmez. Yoktan var olmaz bir duygu. Bunların hepsi bir araya gelip, zaman içinde gıdım gıdım birikerek dostluğun çimentosunu oluşturuyor. Gazetelerde okuyoruz. TV´lerde seyrediyoruz. Sağda, solda konuşmalarda adı geçiyor: Güzel yemek yeme dostu. Edebiyat dostu. Türk Sanat Müziği dostu. Çocukların dostu. Halkın dostu. Dostluklar nasıl oluşuyor Unuttuk.. Bu hızlı kent hayatı dostluk duygusunu, aklımızdan aldı. Yüreğimizden çaldı.

Nasrettin Hoca bir Cuma günü camide cemaate namaz kıldırmak üzere ezan okunsun diye bekliyormuş. Bir adam gelmiş. "Hocam" demiş! "Eşeğimi yitirdim..." Hoca da adama; "Şu namazı kıldıralım, senin eşeğin çaresine bakarız" demiş. Hoca namazı kıldırmış, vaazını vermiş ve cemaate dönmüş: "İçinizde hiçbir dostuyla bir bardak çay içip saatlerce konuşmamış, dostuyla sekiz saatlik yürüyüşe çıkıp hiç konuşmadığı halde sıkılmadan yürüyüşünü tamamlamamış ve komşunun kızına kem gözle baktı diye dost bildiği arkadaşını arkadaşlıktan silmiş biri var mı?" diye sormuş. Arka sıralarda saf tutmuş, sümsük tipli biri parmağını kaldırıp,"Ben varım Hocam." demiş. Hoca eşeğini yitiren adama dönmüş, "Al bu adamı git, bundan büyük eşek olur mu? Yitirdiğin eşeğin yerine kullanırsın" demiş.

Dostun yoksa... Eşekten farkın ne? Olumsuz düşünür Sokrates´e öğrencileri sormuş: Dostluk nedir? Sokrates de onlara şu yanıtı vermiş; "Çocukluğumdan beri arzuladığım bir şey vardır. Kimi insan atları olsun ister... Kimi insan köpekleri. Kimisi altını, kimisi de şanı, şerefi; bense bir dostum olsun isterim..."

İnsan biriktiren yaratık... Şan, şöhret biriktiriyor... Süper zenginse boğazda villa biriktiriyor. Tablo biriktiriyor. Repoda para kasalarda naftalin kokulu döviz, antika biriktiriyor. Gençse plak, kaset, CD biriktiriyor. Yorgun bir ihtiyarsa namaz niyaz biriktiriyor. Bazıları da Kuledibi´nde Çukurcuma´ya, Üsküdar´da Eskiciler Çarşısı´na, Unkapanı´nda Horhor´a gidip; antika lambalar, cam şişeler, eski koltuklar, tesbihler, tombaklar biriktiriyor. Âlimse kitap biriktiriyor. Cahilse kin biriktiriyor. Dost biriktirmeyi içimizde kaç kişi deniyor? Evet, kabul ediyorum, insan birçok kişiyle beraber mükemmel dost olamaz, tıpkı aynı zamanda birçok kişiye âşık olamayacağı gibi... Fakat cinnete düştük. Dost biriktirmeyi unuttuk. İyi halt ettik.




SEVGİLİ DOSTLARIM:

NAZİK OLMAK İÇİN, BİR GÜLÜMSEME BEKLEMEYİN.

SEVMEK İÇİN SEVİLMEYİ BEKLEMEYİN.

BİR ARKADAŞIN DEĞERİNİ ANLAMAK İÇİN,
YALNIZ KALMAYI BEKLEMEYİN.

ÇALIŞMAYA BAŞLAMAK İÇİN,
EN İYİ İŞİ BEKLEMEYİN.

ÖĞÜTLERİ HATIRLAMAK İÇİN,
DÜŞMEYİ BEKLEMEYİN.

DUA´YA İNANMAK İÇİN,
ACILARI BEKLEMEYİN.

YARDIM EDEBİLMEK İÇİN,
ZAMANINIZ OLMASINI BEKLEMEYİN.

ÖZÜR DİLEMEK İÇİN,
DİĞERİNİN ACI ÇEKMESİNİ BEKLEMEYİN.

NE DE BARIŞMAK İÇİN, AYRILIĞI BEKLEMEYİN,

ÇÜNKÜ NE KADAR ZAMANINIZ VAR BİLMİYORSUNUZ...

SonSuzluk
04-24-2008, 14:13
SİHİRLİ SÖZ

Bir gün, küçük tay su içerken ayağı takılarak göle düşmüş. Yüzme bilmeyen küçük tay, bir dal parçasına tutunmuş. Eğer çırpınırsa sürükleneceğinden korkarak, etrafına seslenmeye başlamış: "İmdat! Yardım edecek kimse yok mu?" Sesi duyan tavşan, koşarak gelmiş. Küçük tayın zor durumda olduğunu görünce, ona yardım etmek istemiş. Ama yüzme bilmediğinden, göle girmeye korkmuş. "Göle eğilip tüm gücümle seni karaya çekeceğim. Biraz uğraşırsam başarırım sanırım" demiş. Tavşanın yardım edecek olması tayı çok mutlu etmiş. Tavşan uğraşmış ama başaramamış. Sesleri duyan alabalık gelerek, onlara yardım etmek istemiş. Ama karaya, tavşanın yanına çıkmaya çekinmiş. Çünkü ancak suda yaşayabiliyormuş: "Ben de sana gölden destek vereyim.

Böylece başarabiliriz" demiş. Tavşan ve alabalığın uğraşmaları yine de bir sonuç vermemiş. "Ben kuğuyu çağıracağım" demiş alabalık. "O çok güçlüdür." "Çağırırsan gelir mi?" diye sormuş küçük tay. "O çok yardımseverdir. Mutlaka gelir" diyerek göle dalmış ve gözden kaybolmuş. Çok geçmeden yanında kuğu ile dönmüş. Gerçekten de kuğu tavşana ve alabalığa göre büyük ve güçlü görünüyormuş. O da tayın sağ tarafına geçmiş ve tayı karaya çıkarmak için bir süre uğraşmışlar beraberce. Ama çabaları yine de sonuç vermemiş. Bu sırada uçmakta olan güvercin ne yaptıklarını merak edip bir süre onları izlemiş: "Arkadaşlar ne yapmaya çalışıyorsunuz?" Zaten çok yorulmuş olan tavşan, alabalık ve kuğu bu soruya sinirlenmişler. Tay ise artık umudunu iyice kaybetmiş bir şekilde, güvercine cevap vermiş: "Su içerken ayağım takıldı, göle düştüm. Kuğu, tavşan ve alabalık da beni kurtarmaya çalışıyorlar." "Ama böyle kurtaramazlar ki seni" demiş güvercin. "Çokbilmiş seni. Ya nasıl kurtaracağız?" diye söylenmiş tavşan. "Benim yardımımla" demiş güvercin. "O nasıl olacak, sen de bizimle beraber itecek misin?" diye alaylı bir şekilde sormuş kuğu. "Hayır. Sadece çok önemli bir sözcük söyleyeceğim." "Önemli bir sözcük mü?" "Galiba büyülü bir söz biliyor güvercin" demiş tavşan küçümser bir ifadeyle.

"Evet, belki de büyülüdür söyleyeceğim sözcük. Siz aranızda uyum olmadığı için boşuna uğraşıyorsunuz. Alabalık tayı denize çekiyor. Kuğu yukarı doğru itiyor. Tavşansa karaya çekiyor. Yani üçünüz de farklı bir yöne doğru gücünüzü harcıyorsunuz. Tabi bu yüzden de bir sonuç alamıyorsunuz. Gücünüzü aynı yöne yöneltirseniz, küçük tay kurtulur." Güvercin bunları söyledikten sonra "hoşça kalın" diyerek uzaklaşmış oradan. Küçük tay gölden çıkarken dördü birden güvercinin ardından "güle güle" diye seslenmişler. O sırada kendisini aramaya çıkan annesini fark eden küçük tay, ona doğru koşmuş ve olanları anlatmış. Annesi yavrusunun arkadaşlarına teşekkür etmiş ve: "Güvercinin kastettiği sözcük galiba ´uyum´du" demiş. Tavşan tek başına küçük tayı kurtaramadığına biraz üzülmüş, ama birlikte başarmanın tadını da aldığı için: "Sadece uyum değil büyülü sözcük. Dostluk ve uyum" diye eklemiş.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:14
SİNAĞRİT BABA



Cehennem nişanında beş sandaldık. Güzel bir ocak akşamı. Hava lodos. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmış. Çok kaynamış ıhlamur rengindeki yayvan, geniş, ölü dalgalar. Sandallar ağır ağır sallanıyor, oltalar bekliyor, insanlar susuyor... Otuz sekiz kulaç suyun altındaki derin sessizliğe, dibindeki dallı budaklı kayaların arasına yedi rengin en koyusu girer mi şimdi. Sinağrit Baba döner mi avdan. Pırıl pırıl, eleğim sağma rengi pullarıyla ağır ağır, muhteşem, bir ilkçağ kralı gibi zengin, cömert, asil ve zalim mantosu ile dolaşır mı kim bilir. Altını, zümrüdü, incisi, mercanı, sedefi lacivertliğin içinde yanıp sönen sarayını özlemiş, acele mi ediyordu? Sinağrit Baba ömründe konuşmamış, ömrü boyunca evlenmemiş, ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Onun kovuğundaki zümrüt pencereden ne facialar seyretmiştir Sinağrit Baba, ne oltalar koparmıştır. Bu akşam kimin oltasını seçmeli de artık bitirmeli bu yorucu ömrü.

Daha her yeri pırıl pırılken, mantosu sırtında iken, daha eti mayoneze gelirken bitirmeli bu ömrü. Sonra hesapta bir gün pis bir "Vatoz’un, bir sırtı renksiz, yapışkan ve parazitli bir canavarın dişine bir tarafını kaptırmak var. İyisi mi, muhteşem bir sofraya kurulmalı, bir zaferle dolu ömrün sonunu beyaz şarapla, suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahlûka kendini teslim etmeli. Sinağrit Baba oltalardan birini kokladı. Bu balıkçı hristo’dur teyel: kusurlu adam. Gözü açtır onun. İçinden pazarlıklıdır. Evet, fukaradır ama kibirli değildir. Sinağrit baba fukaralıkta gururu sever. Öteki oltaya geçti. Kokladı. Bu balıkçı Hasan´dır. Geç! Cart curt etmesine bakma! Korkaktır. Sinağrit Baba cesur insandan hoşlanır. Bir başka oltaya başvurdu. Balıkçı Yakup iyidir, hoştur, sevimlidir, edepsizdir, külhanidir. Ama kıskançtır. Kıskançları sevmez Sinağrit Baba, geç. Şu olta, hasisin tuttuğu olta. Sinağrit Baba cömertten hoşlanır. Ama bu oltaya bir başvurmaya değer. Bir başvurdu. Hasisin oltasının iğnesini dümdüz etti. Sinağrit Baba iğneden kopardığı yarım kolyozu çiğnemeden yuttu. Hasis, oltasını hızla topladı: -Vay anasını be, Nikoli! —dedi-, iğneyi dümdüz etti. Nikoli´nin oltasının yemini kuyruğuyla sarsmakta olan Sinağrit Baba, Nikoli´nin bir kusurunu arıyordu. Onda kusur mu yoktu. Evvela sarhoştu. Sonra ahlaksızdı, kendini düşünürdü ama cesurdu, cömertti, hiç kıskanç değildi. Fukaraydı. Kibirliydi de. Sinağrit Baba, kibirli fukarayı severdi ama Nikoli´nin kibrini beğenmiyordu. İnsanoğlunda o başka bir şey, gurura pek benzeyen şey, yerinde, vaktinde bir gurur, o da değil, insanoğlunun insanlığından, ta saçının dibinden, oltasını tutuşundan beliren, isteyerek olmayan, ama pek istemeyerek de gelmeyen bir gurur isterdi. Öyle bir elin oltasını düzleyemez, misinasını kesemez, bedeni fırdöndüsünden alıp gidemezdi. Beş sandalın beşini de kokladı, beğenmedi. Sinağrit Baba, kayasının kenarında durmuş, lacivert âlem içinde hafifçe yakamozlanan oltalarla, cıvalı zokalardan aydınlanan saray meydanını seyrediyordu. Sinağrit ve mercanlar şehrinin göbeğinde şimdi tatlı tatlı sallanan on beş tane fener vardı. Öteki kovuklardan mercan balıkları çıkıyor, fenerlerden birine hücum ediyor, budalaca yakalanıyorlardı.

Gözleri büyümüş bir halde yukarı çıkarken dönüp tekrar aşağıya kadar geliyor, yukarıdaki dünyayı görmeye bir türlü karar veremiyorlardı. Sinağrit Babaya büyüyen gözleriyle, "Bizi kurtar şu lanetlemeden" der gibi bakıyorlardı. Sinağrit Baba düşünüyordu. Gidip o yakamoz yapan ipe bir diş vurdu muydu, tamamdı. Ama hiçbirini kurtarmıyor, hareketsiz duruyordu. Sinağrit Baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu ama bildiği bir şey daha vardı. O da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat âleminde olsun, bir kişinin aklı ile hiçbir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir. Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresini koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman, bir hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi. Yoksa gidip Sinağrit Baba oltayı kesmiş, biraz sonra Sinağrit Baba tutulduğu zaman kim kesecek? Kim akıl edecek yakamozu dişlemeyi? O sırada büyük büyük ışıklar saçan bir olta aşağıya inmişti. Sinağrit Baba ümitle koştu. Bu oltayı da kokladı. Hiç tanıdığı birisi değildi. Yemi ağzına aldığı zaman bu olta sahibinin, tam aradığı adam olduğunu bir an sandı. Bu anda da yakalandı. Kepçeden sandala düştüğü zaman, Sinağrit Baba, büyük gözleriyle kendisini yakalayana sevinçle baktı. Sinağrit Baba, etrafı kırmızı, içi aydınlık siyah gözleriyle bir daha baktı. Birdenbire ürperdi. Hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövdü. Belki bizim bile bilemediğimiz bir işaret görmüştü kendisini tutan oltanın sahibinde: Bu adam şimdiye kadar hiç imtihan geçirmemişti.

Ömrü boyunca, cesur, cömert, Sinağrit Baba´nın istediği şekilde mağrur yaşamıştı. Ama Sinağrit Baba bu adamın ne korkunç bir ikiyüzlü köpek olduğunu bizim göremediğimiz bir yerinden anlayıvermişti. Bütün devirler ve seneler boyunca kendisini tutan oltanın sahibi ne cesaretini, ne cömertliğini, ne gururunu bir tecrübeye, bir imtihana tabi tutturmamış, her devirde talihi yaver gitmiş birisiydi. Kimdi, neydi? Sinağrit Baba da bilemezdi. Ama belki de ölünceye kadar cömert, cesur, mağrur yaşayacak olan bu adamın şu ana kadar bir defa bile bir imtihana sokulmadığını anlamıştı. Belki de sonuna kadar bir imtihandan kurtulacaktı. Sinağrit Baba böylesine hiç rastlamamıştı. Ölmeden evvel adama bir daha baktı. Namuslu, cesur, cömert ölecek bu adamın hakikatte korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu olduğunu alnından okuyordu. Bu adam o kadar talihliydi ki, daha ikiyüzlülüğünü kendi kendisine bile duyacak fırsat düşmemişti. Yoksa Sinağrit Baba yakalanır mıydı? Sinağrit Baba hırsından tekrar tepindi. Bağırmak ister gibi ağzını açtı. Kapadı. Sinağrit Baba son nefesini böylece hiçbir insanlık imtihanı geçirmemişin sandalında pişman ve mağlup verdi.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:15
ŞAİRİN KAYBEDİŞİ





Felluce’de ABD ve İsrail askerlerinin katliamı devam ediyordu. Halkın kentten kaçmasına bile izin verilmiyordu.

Büyük bir sessizliğin yaşandığı Felluce’ye girerken, ABD askerlerinden er Henry endişe içindeydi. Daha kısa zaman önce öldürecekleri insanların yüzlerini görmeleri gerekmiyordu. Uçak ve helikopterlerden bombalar ve bilgisayar oyunu oynar gibi üstün uzun namlulu silahlarla öldürdükleri insanlara fazla aldırmıyorlardı. Oysa geçen hafta El Şuheda kentine bombardımandan bir süre sonra yaya girmişlerdi. Kendilerine El Şuheda’ya girmeleri ve hareket eden tüm canlıları acımadan öldürmeleri emredilmişti. Ölüleri de kanıt bırakmamak için ceset torbalarına koyup Fırat nehrine atmaları söylenmişti.

“Kanıt bırakmamak” cümlesinin manasını bir süre sonra anlamışlardı; şişmiş, sararmış ama kokmayan cesetler kimyasal silah kullanıldığını gösteriyordu. Er Henry’nin şair yüreği bu manzaradan sonra isyan etmiş ama dili susmuştu. Askerliği uzamasın diye susmuştu. Ertesi gün Colan ve El Cübeyl kentlerinde de aynı katliamların yapıldığını, çoğunluğu kadın ve çocuk, binlerce insanın biyolojik silahlarla öldürüldüğünü öğrenince,

Acaba yanlış tarafta mıyım diye söylenerek, bir köşede oturup ağlamıştı. Şairdi özellikle çocuk cesetlerini görüp de zalimlerle aynı safta olmak ne kadar zordu. Bir an önce, bu kirli savaşın bitmesi ve evine dönmek için dua etmişti.

Şimdi de Felluce’ye giriyorlardı ve aynı manzarayla burada da karşılaşmaktan korkuyordu. İlk cesetlerle karşılaştığında bir şok yaşadı. Oysa her şeye alıştığını düşünüyor “-Artık şair yüreğim bile taşlaştı”, diyordu. Fakat kadınların, çocukların bazıları yanmış, bazıları erimiş cesetlerinin, buldozerlerle çukurlara atılması insanlığından utandırmıştı.

Burada ceset torbası kullanmıyorlardı; o kadar torba için vakit ve para ayırmak istememişlerdi anlaşılan. Büyük bir çukur açıp cesetleri iteklemek daha ucuza gelmişti, madem ki “insanlık” artık bir kriter değil.

Henry’nin akan gözyaşlarını kimse görmedi. Felluce’de ilerlediler. Şehrin merkezinden uzaklaştıkça, cesetler ve cesetleri yiyen köpek manzaraları azalmıştı. Fakat bu kez yaşayanların olma ihtimali artmıştı.

Henry bir kaç kez arkadaşlarının bazı evlere girdiğini rast gele ateş ettiğini, bazılarına ise sadece pencereden içeri bomba attıklarını gördü. Karşılık gelmemişti. Olaylar tekrarlandıkça bazı evlerden kısa süreli çığlıklar gelip kesilmeye başladı. Arkadaşları “*****istler geberdi” diyordu, fakat çığlıkların çoğu kadın ve çocuk sesiydi. Bu psikolojiyle arkadaşlarının kendisine de ateş edeceklerinden korkuyor susuyordu. Kendisini iki ateş arasında hissediyordu. Masumlara ateş eden arkadaşları da, herhangi bir evden fırlayıp ABD asker elbisesi yüzünden kendisine de ateş edebilecek halk da şu an tehlikeydi. Eli silahının tetiğine sıkıca sarıldı. “-Dikkat! . Ateş edin! . “ bağrışmalarıyla hızla döndü, silahının tetiğine nasıl bastığını bile anlamadı, “-Medet! . , medet! . “ diye bağırarak koşan çocuğun yere düşüşünü, bir film seyreder gibi gördü. Olduğu yerde öylece kaldı. Diğer askerlerden biri fazla yaklaşmadan çocuğa bir kaç kez daha ateş etti.

Henry artık rüyada gibiydi. Olayları dışardan seyrediyor gibiydi. Bir nehirin akışına kapılmış gidiyordu. Ölen çocukla ilgili ne konuştu, ne soru sordu. , sadece silah elinde yürüdü.

Yazdığı bir şiir sürekli kafasında kendisine sesleniyordu.

“Bir çocuk öldürülürse,

Yüreğinde yer aç huzursuzluklara.

Yaşabilir bir köşe aç,

Bir park ve salıncak olsun.

Gülüşlere hazırlansın için

Buruk gülüşlere

Dudağının ucunda kan, sana bakan

Kimsesiz çocuklara

Hiç bir şey olmamış gibi

Gülümse

Dünya’da yer kalmamış demektir.

İnsan gibi insanlara

Ha bir çocuk ölmüş, ha dünya

Artık bakmasan da olur yarınlara”

Henry başka dünyalardayken, aniden, kucağında çocuğuyla bir adam fırlayıp kaçmaya başladı. Fakat ilk ateşte ayağından vuruldu. Çocuğunu bırakmadan yerde kıvranan adamın silahsız olduğunu anladıklarında yaklaştılar, Henry’de adamın yanına varmıştı. Bir İsrail askeri silahını adamın kafasına dayadı, parmağını tetiğe götürürdü. Olayın dışındaymış gibi seyreden Henry, birden askerin niyetini anladı atıldı ve askeri yana itekledi. Kurşun toprağa gitmişti. Diğer askerler çevrelerini sardı. Diğer İsrail askerleri silahlarını Henry’ye çevirmişti. Henry’nin komutanı Yüzbaşı Bill geldi;

- Ne oluyor, Iraklı bir *****ist için mi tartışıyorsunuz. Öldürün gitsin.

- Henry iyice adamın önüne siper oldu; O yaralı biri, üstelik silahsız. Öldüremezsiniz

- Arkadaşları güldü; “-Binlerce cesetten sonra, hala vicdanın mı sızlıyor”

- Komutan işin uzamasını istemedi;

- Tamam, esir olarak tutun. henry, onun sorumluluğu sana ait. Silah görünmüyor ama üstünü mutlaka ara.

- İsrailli askerlerden biri öne çıktı;

- Çocuğu biz alırız.

- Çocuğu mu, Niçin?

- Henry’nin saflığına komutanı güldü;

- Organları için. . .

- Henry silahını daha da sıktı, öfkeyle söylendi;

- Hemen defolsunlar! .

- Komutan İsrailli askere döndü;

- Uzatmayın, görüyorsunuz sinirleri bozulmuş. . . . Üstelik daha birçok Müslüman çocuk bulabilirsiniz.

- İsrailliler homurdanarak uzaklaştı. ABD’li askerler, esirin üstünü aradıktan sonra ellerini arkadan bağlayıp, başına çuval geçirdiler.

- Henry yaralı Irak’lıyı ve çocuğunu bir kamyonetin arkasına bindirdi, kendisi de yanlarına geçti. Dilini anlamasa da, sesinin tonundan rahatlayacağını düşünerek elini hafifçe omzuna vurarak konuştu;

- Yaran ağır değilmiş. Kan durdu bile. Şu başındaki çuvalı da çıkarayım istersen.

- Yaralı Iraklı, kurşun gibi gözlerini, Henry’nin gözlerine dikmişti. Hiç minnet duygusu yoktu bakışlarında.

- Henry, korku dolu gözleri, yorgunluktan kapanmaya başlayan çocuğun başını okşadıktan sonra sırtını kamyonetin kenarına yasladı. Gözlerini gökyüzündeki yıldızlara dikti.

- Cesetlerin, kan kokusunun ortasında, yıldızlara bakmak hiç de romantik olmuyormuş.

- Ve. . . Bir şiir mırıldanmaya başladı;

- “ Sen! .

- Duydun mu karanlığın esintisini

- Dinle! Gecenin içinden bir şeyler geçiyor.

- Ay kırmızıdır şimdi

- Ve darmadağınık. ”

Yaralı Iraklı, Henry’nin şaşkın bakışlarına aldırmadan, epey düzgün bir İngilizce ile şiire devam etti;

“ Bulutlar bizi gözlüyor, yaslılar gibi

Şu tepemdeki dam çökerse

Sanki yağmalayacaklar her şeyi“

Henry sanattan anlayan bir dostunu görmüş gibi sevinçli devam etti;

“ Bir an, yalnızca bir an sürecek

Sonra. . . Sonra. . . Hiç

Hiç. . . “

Bir an sessizlikten sonra Henry;

Şairini bilmiyordum, Iraklı bir şairin mi?

Hayır, İranlı Furuğ’un “Al götür bizi rüzgâr” şiiri.

- Demek İngilizce biliyorsun. Nerden öğrendin?

- İngiltere’de okudum. Doktorum.

- Oooo. . . Hem de doktor. Komutana söyleyin, senin için belki bir şeyler yapar.

- Esirin kaşları çatıldı;

- Ben katillerden bir şey istemem. Hiç bir şey söylemeyin.

- Henry itiraz edecek gibi oldu, sonra suçlu suçlu sustu. Yine bir sessizlikten sonra;

- Ya eşin?

- O da doktordu. Dün hastanede nöbetçiyken hastane bombalandı. Cesedini aramaya bile gidemedim.

- Teselli etmek istedi;

- Savaşta oluyor böyle şeyler.

- Hangi savaş, bu bir katliam.

- Sustular. Esir çocuğuna sıkıca sarıldı. Henry;

- Kaç yaşında?

- 2 yaşında. Annesinin öldüğünü bilmiyor yavrum.

- Henry yeni aklına gelmiş gibi endişeyle;

- İsraillilerin konuştuklarını da anlamışsındır. . .

- Onlar yıllardır Filistinli çocukları, gençleri de organları için kaçırıyor. Çocuğumu onlara vermektense öldürmeyi seçerim.

- Kamyonet askeri kampa girdi. Henry;

- Ben haberleşme kısmında görevliyim. Ben sorumlu olduğum için, başka bir emir gelene kadar benim yanımda kalacaksın. Gidelim, çocuğuna da yiyecek bir şeyler bulayım.

Haberleşme odasındaydılar. Henry çocuğa biraz yiyecek ve süt getirmişti. Esirin elinin çözülmesine izin verilmemişti. Henry esirin ismini öğrenmek istedi;

- Benim ismim Henry, ya senin?

- Ali.

- Şiiri seviyorsun galiba. Biliyor musun, ben şairim.

- Ben de. . .

- Ciddi misin? Buna sevindim. Şiir okumamı ister misin?

- Biz en acı şiirleri okumuyoruz, yaşıyoruz artık. Öyle ki, , hani derler ya “Kelimeler yetmiyor, kelimeler tükendi”, işte bizim çektiklerimizi, acılarımızı tarife de kelimeler yetmiyor. Ne yazsam, ne okusam, ne dinlesem yaşadıklarımızı tarif edemez artık.

- Çok şey kaybettiniz ama güzel günler gelecektir.

- Evet, biz savaşı kaybettik, siz ise onurunuzu, insanlığınızı kaybettiniz.

- Henry, bakışlarını kaçırdı. Haberleşmede görevli askerlerden biri nöbetçilere seslendi;

- Albay Smith’e haber verin, eşi arıyor.

Bir asker koşarak çıktı. Az sonra komutan Smith odaya girdi, uydu telefonunu aldı.

- Alo. . . Merhaba Mary. . . Teşekkür ederim, sen nasılsın? Oğlum nasıl? Uyuyor mu ?. Tamam, uyanınca onu çok sevdiğimi söyle, ona en güzel oyuncakları alacağım. Bizi merak etmeyin, buradaki ilkel yaratıklara medeniyet getiriyoruz işte. Bak hele, burada o yaratıklardan bir tane esir de varmış. Sesini duymak ister misin? Gerçi ne dediğini anlaman imkânsız ama bir dinle de bak biz burada nelerle uğraşıyoruz.

- Albay, telefonu esir Ali’ye tuttu. Ses çıkarması için bir de tekme attı.

- Konuş ta homurtunu Mary duysun!

- Ali, tekmeyi yiyince kendisine uzatılan telefona hızlıca konuştu;

- Burada bize katliam yapıyorlar. Kadınlara, çocuklara işkence yapıyorlar. Oğlunuzun yüzüne bakın, o bir katilin oğlu! . .

- Albay şaşkınlıktan uzun süre tuttuğu telefonu birden çekti. Ali bir askerin tekmesiyle sırtüstü yıkılırken. Albay, elini ahizeyi kapatarak bağırdı;

- Niye bu pisliğin İngilizce bildiğini söylemediniz.

Sonra telefona;

- Hah. . Hah. . . Bizim çocuklardan biri şaka yaptı. Hayır, hayatım. . Hayır, bu saçmalıklara inanma. . . Kimyasal silah kullanıldığını mı okudun. . . Yok, öyle bir şey. . . Hadi kapatıyorum by. . .

- Albay telefonu kapatıp esirin yanına geldi. Henry, Ali’yi savunmak istedi, albay eliyle susturdu ve Ali’nin kucağındaki çocuğa baktıktan sonra;

- Demek senin de oğlun var. Onu bizim büyütmemizi ister misin?

- Albayın öfkesinin yatıştığını zanneden Henry bir an sevindi ama Ali’nin cevabıyla yine korktu;

- Zalim olarak yaşamasındansa, mazlum olarak ölmesi iyidir.

Daha sözü yeni bitmişti ki, albay hızla tabancasını çekti çocuğa ateş eti. Henry ve Ali’nin çığlıkları birbirine karıştı. Fakat Ali’nin çığlığı uzun sürmedi, albay tek kurşunla onu susturdu.

Albay’ın önüne geçmek için atılan ama yetişemeyen Henry acı içinde inleyerek cesetlerin yanına çöktü. Albay ona bakarak;

- Şimdiye kadar alışmalıydın. Yarın bunlardan yüzlerce daha öldüreceğiz, öbür gün belki binlerce. İsrailli eğitmenlerin söylediğini unutma; “Bunlara silahınızı doğrultun ve insan olduklarını aklınızdan geçirmeyin. Sadece ateş edin, yoksa onlar sizi öldürür. ”

- Henry zorlukla konuştu;

- Saçmalık. İki masumu öldürdünüz.

- Biz askeriz. Görevimiz de öldürmek. Öldüreceğiz ve dönünce unutacağız.

- Henry, çocuğun kanlı saçlarını okşadı.

- Unutabilecek miyiz? Çocukları sevebilecek miyiz? Saçlarını okşayabilecek miyiz?

Unutmak lazım azizim, unutmak

- Yaşamak için unutmak

- Elimizdeki kanları yıkamak

- Ve çiçek sulamak. . . .

- Yeni doğan gün bizim

- Sustu tüm çığlıklar

- Masumlar öldü, zalimler yaşayacak

- Unutmak lazım azizim, unutmak.

Henry, şaşkın bakışlara aldırmadan silahını çekti;

Anladım ki, artık unutmak da mümkün değil, yaşamak da. . . .

Bir silah sesi çınladı, Henry’nin eli çocuğun saçlarından yavaşça yere kaydı…

SonSuzluk
04-24-2008, 14:16
TAKSİ







Taksisi ile cadde ışıkları altında yol alıyordu. "İki-üç müşteri daha bulursam eve dönüp uyuyacağım." diye düşündü, yorgundu. Taksisine bir an sevgiyle baktı, mırıldandı; "Ekmek teknem" Gözü önce yolda sızmış bir sarhoşa sonra da çöpleri karıştıran birine takıldı. Kendisini kıyasladı sevindi; "İyisin, iyisin!"

Saatine baktı, bir Of çekti, "Bir müşteri çıksa artık, boşa dolanıp duruyorum." Ertesi gün abisine gidecekti, erken kalkacağı için, evine erken dönmek istiyordu. Fakat her şey insanın istediği gibi gitmiyordu ki. İçinde hafif bir öfke ile abisini düşündü; "Ah! . abi, bırakmadın şu kumarı, borçlanırsan tabi yakana yapışır tefeciler."

Bir daha derinden of çekti, "Gerçi parayı bu gün bul diyordun ama olmadı, sabah borç-harç parayı bulup seni tefecilerden kurtaracağım. Ama böyle devam edersen beni de yakacaksın, aileni de! . "

Tam böyle düşüncelere dalmışken tali yoldan çıkan bir adamın el salladığını gördü, sevindi. Taksisiyle hemen adamın önünde durdu. Adam taksiye bindi ve telaşla anlatmaya başladı; "Lütfen acele edin, şu ara sokakta"

Taksici rahatsızlanan birini alacaklarını zannetti ama adam konuşmaya devam ettikçe canı sıkıldı; "Aman Allah’ım, korkunç bir şey adamı dört yerinden bıçaklamışlar. Adam nerdeyse kan kaybından ölecek. Kimse yardım etmiyor, herkes toplanmış seyrediyor. Ne kadar duygusuz, umursamaz bir toplum olduk, seyrediyorlar! . "

Taksicinin canı sıkıldı; "Arabam kan içinde kalacak." diye düşündü. Diğer adam devam ediyordu;

"Hele iki araba, yaralıyı almayınca şok oldum, hâlâ inanamıyorum. Düşünebiliyor musunuz? Bir adam kan kaybından ölmek üzere ve iki araba gaza basıp gidiyor. Düşündükçe deli oluyorum. Hah geldik, yaralı olan şu kalabalığın içinde"

Taksici yumuşak bir sesle "Hadi siz yaralıyı getirin, ben de arabanın yönünü çevireyim de vakit kaybı olmasın”

"Tamam" diyerek adam indi, kalabalığın arasına koştu, bağırdı; "Açılın, açılın taksi geldi

Ama daha yaralının yanına varmadan uzaklaşan araba sesiyle irkildi, hızla döndü; plakası görünmesin diye ışıklarını söndürmüş halde taksinin hızla uzaklaştığını gördü. İçinde bir şeylerin koptuğunu hissetti, ağlar gibi bir sesle inledi; "Yarabbi! . Yarabbi! . Ne oldu bize, ne oldu?" olduğu yere ümitsizce çömeldi.

Taksici dikiz aynasından geriye son bir kez baktı, bağrışmalara küfürlere aldırmadan tekrar gaza bastı. "Bana ne ya, işin yoksa yaralıyı al, arabayı kirlet. . . Başka taksi mi yok? Nasıl olsa şimdi bir tane bulurlar." Vicdanını da susturduktan sonra cebinden çıkardığı yabancı sigaradan bir tane yaktı. Sonra kendince bir espiri yaptı;

"Hem işin ne ta buralarda? Rica etseydin katillerden, seni hastane önünde filan bıçaklasalardı." Gözü elindeki sigaraya takıldı;

"Ulan biz hakikaten geri kalmış ülkeyiz be, adamlar kendi ülkelerinde çoğu mekânda yasaklıyorlar bu mereti, bizim yasaklamamıza müsaade etmiyorlar. Eee onlarda haklı, kendi insanları gözünü açmış, biz de akıllanırsak nereye satacaklar. Ulan, sigaralar bu kadar pahalıyken bizim çiftçilerden de tarlada domatesini bin liraya satamayanlar varmış." Sonra keyifle bir nefes daha çekti,

"İç aslanım, iç Amerika´ya senin de katkın olsun. "

El sallayan bir müşteri görünce düşüncelerinden sıyrıldı.

"- Hah müşteri dediğin böyle kılığı düzgün olacak, bahşiş bile bırakır”

Taksici o gece bir süre daha çalıştıktan sonra evinin yolunu tuttu. İçi huzur dolu evine yaklaşmıştı ki evinin önünde bekleşenler olduğunu gördü. Meraklandı. Arabasını garaja çekip daha sonra ne olduğunu öğrenmek istedi ama bir komşusu onu durdurdu;

"- İstersen arabayı yerleştirme, lazım olabilir." Şaşkın indi, kapının önünde ağlaşan hanımı ve çocuklarına yaklaştı;

"- Ne oluyor?" Hanımı ağlayarak boynuna sarıldı;

"- Abın öldü." Baştan aşağı titredi

"- Abim mi? . . . Nasıl?

"- Bıçaklamışlar, kan kaybından ölmüş." Taksicinin içi korkuyla sarsıldı;

"- Nerede, ne zaman?" Karısının cevabıyla yıkıldı.

Gözünde farlarını kapatarak kaçtığı sokak ve kalabalık canlandı; kalabalığın içinden kanlar içinde tanıdık bir yüzün kendisine baktığını görür gibi oldu. Baygın yere yığıldı.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:16
UÇAN TERLİK






Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde deve tellal pire berberken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, birbirine bir elmanın iki yarısı kadar benzeyen iki kardeş varmış. İkizlermiş; boyları posları, kaşları gözleri aynıymış ama huyları birbirinden çok farklıymış. İkiz Bir bağırarak konuşur, İkiz İki´nin sesi yumuşacıkmış. İkiz Bir vurup kırmayı severmiş, İkiz İki sevmeyi okşamayı. İkiz Bir gönül almayı bilmez, İkiz İki tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkarırmış.

Bir gün bayıra çıkmışlar oynamaya. Hoplamışlar, sıçramışlar, uçan kuşların ardından koşmuşlar, rengârenk çiçeklerin arasında coşmuşlar, sonunda yorulup yaşlı bir çınar ağacının koyu gölgesine uzanmışlar. İkisinin de, yüzlerine vuran tatlı bir rüzgârla içleri geçmiş, hafifçe kestirmeye başlamışlar ki, çıngır çıngır bir ses gelmiş uzaklardan, tatlı rüzgârla kulaklara taşınan. Önce İkiz İki duymuş bu sesi, hafifçe doğrultmuş ensesini, iki dirseği üzerinde taşırken kendisini, bakmış bir at arabası geliyor. İki yağız at, yanından yöresinden renkli renkli bir şeylerin sarktığı tahta arabayı çekiyor, çıngır çıngır sesler gelmeye devam ediyor, ama arabayı kimsecikler kullanmıyormuş.

İkiz İki´nin ilgisini çekmiş bu durum. Ayağa kalkmış hevesle, elini siper ederek gözlerine, izlemeye başlamış. Araba, Bayırı hiç zorluk çekmeden çıkıyormuş. İkiz İki daha fazla dayanamamış, arabaya yaklaşmış. Bakmış, sahipsiz arabadan sarkan renkli şeyler, rengârenk çeşit çeşit terlikler. Çok hoşuna gitmiş ama sadece seyretmiş, arabaya binmemiş, terlikleri ellememiş. Sadece atlara bakmış, başlarını okşamış, cebinde kalmış son iki şekeri onların ağzına atmış. Tam dönüp kardeşinin yanına gidecekmiş ki, bir ses:

"-İstediğin terliği alabilirsin" demiş. Çocuk neye uğradığını şaşırmış, korkulu gözlerle bakmış etrafına."Korkma" demiş ses bu kez "çık arabaya, bak bütün terliklere, seç istediğini."

İkiz İki, dinlemiş sesin dediğini, teker teker bakmaya başlamış terliklere. Terliklerden birini almış eline, küçük renkli kelebekler uçuşuyormuş üzerinde. Uçuyor uçuyor konuyor, terliği hiç terk etmiyorlarmış. Bir diğerini almış geçirmiş ayağına, bir ileri bir geri yürümüş. Yürüdükçe anlatılmaz güzellikte melodiler gelmiş terlikten. O da çok hoşuna gitmiş ama onu da yerine koymuş. Sonra bir başka terlik beğenmiş. Bu, sıradan görünüşlü rahat bir terliğe benziyormuş. Onu ayağına geçirmesiyle birlikte, ayağı yerden kesilmiş İkiz İki´nin ve uçmaya başlamış gökyüzünde. Ayakta bir iki sendelemiş önce, sonra keyfine varmış uçmanın. Tıpkı karda kızakla kayar gibi çömelmiş ayaklarının üstüne, daha bir hızlanmış, rüzgârla uçuşmuş saçları. Yaşadığı yerleri seyretmeye başlamış terliklerin üstünden. Bir hızlı bir yavaş, bir yüksek bir alçak derken zamanın nasıl geçtiğini anlamamış. Sonra bakmış geç kalıyor, güneş giderek eğiliyor, kardeşinin olduğu bayıra çevirmiş terliğinin burnunu, sonra bağırmış boşluğa; "-Yelkenler fora".

Kısa sürede İkiz Bir´in yanına gelmiş, rüzgâr gibi burnunun üstünden geçmiş. Bu rüzgârla bir an nefes alamayan İkiz bir, telaşla gözlerini açmış, derin derin bir iki nefes almış, sonra kardeşi gökyüzünde öyle uçarken gözüne çarpmış. Öyle şaşırmış ki, seslenmiş yerden: "-Ne yapıyorsun, bunu nasıl beceriyorsun?"

İkiz İki; "-Sen de bir terlik giy." demiş ve at arabasını işaret etmiş. İkiz Bir koşarak gitmiş arabanın yanına, bakmış araba sahipsiz, etrafa şöyle bir gözgezdirmiş, sonra atın kuyruğunu çekmiş, huylanıp da sinirlenince at, keyifli bir kahkaha atıvermiş. Neyse ki daha fazla ilgilenmemiş atla, kendini atıvermiş arabanın arkasına. Onun bu ölçüsüz hareketleri, sallamış arabayı bir ileri bir geri. Bakmış tahta arabanın sallanması çok zevkli, tıpkı tahtadan bir beşik gibi, daha hızlı sallamış arabayı, yine huylandırmış tahta arabanın atlarını. Sonra sallanmaktan bıkmış. Sıra sıra sallanan terliklere gelişigüzel vurmuş, terliklerin düzeninin bozulmasından hoşnut olmuş. Derken eline geçen bütün terlikleri birer ikişer ayağına geçirmeye başlamış. Kimi olmuş, kimi olmamış ama hiç biri onu uçurmamış. Bakmış bu terlikler sıradan şeyler, giyip çıkarıp oraya buraya atmaya başlamış.

Bu sırada İkiz İki, İkiz Bir´i merak edip uçan terliğinin üstünde ikizinin yanına gelmiş. "-Hadi acele et, ne duruyorsun" diye seslenmiş. İkiz Bir daha da sinirlenmiş. Arabanın içini darmaduman etmiş. Bir yandan da; "-Olmuyor, hiç biri beni uçurmuyor." diye bağırıyormuş.

Böyle bir süre kendi kendine bağırmış çağırmış İkiz Bir, sonra birden bir ses duymuş: "-Sen böyle davranmaya devam ettikçe, çevrendeki hiç kimseye hiç bir şeye özen göstermedikçe..." demiş ses ve şöyle bir sallanmış araba, bütün terlikler bir el gibi bir olup tutuvermişler ensesinden İkiz Bir´i, atıvermişler arabadan İkiz İki´nin ikizi için üzülen bakışlarına aldırmadan, bayır aşağı yuvarlanıvermiş oğlan, neye uğradığını anlamadan.

Gökten üç elma düştü biri bana, biri sana, biri de uçan terlikleri olan at arabalarına..

SonSuzluk
04-24-2008, 14:17
UMUT VE YENER







Solgun yüzü her geçen gün biraz daha soluyor, sanki hayat omuzlarına her geçen gün biraz daha yükleniyordu. Yaşamdan bıkmıştı, gözleri yılgın bakıyordu. Işıl ışıl olması gereken o gözler sönük ve bitikti sanki...

Umut her gün ölümü biraz daha yaklaşmış olarak, daha 21 de ölümü ensesinde hissediyordu. Umut ölüyordu...

Aldığı o kemoterapi denen illet onu daha ölmeden öldürüyordu. İlaç sonrası çektiği acıyı bir tek o biliyordu. Umut ölüyordu.

Bir seferinde:

- Ölmek istemiyorum demişti doktoruna.

- Basket takımında idim, yeni bir kulüpten transfer teklifi gelmişti, sonra gitar çalıyorum. Daha çalmasını öğrenmek istediğim çok parça var. Ben bir psikolog olacağım sonra. Bunları 6 aya nasıl sığdırırım söyler misiniz bana? Diye bağırdı.
Umut, sitemi sadece kaderineydi koskoca doktor un gözleri doldu. Umut ölüyordu.
Kendini çok kötü hissettiği bir gün ailesi onu gene apar topar hastaneye kaldırdı. Acil kan gerekiyordu. Aileden kimsenin kanı uymadığı için, kan anonsla arandı.

- Yener o sırada hastanede yatan bir arkadaşını ziyaret etmekte idi.

- Bu kan benim kanımla aynı dedi arkadaşına.

- Kan vermek için aşağı kata koştu.

- Kan vereceğim dedi, anons için geldim.

- Yener ve Umut bu vesile ile tanıştılar. O gün Yener kan verdiği hastayı ziyaret etmek istemişti.. Nereden bilecekti ki o gün tanışacağı bu kişinin hayatının sonuna kadar onun en iyi dostu olacağını.

- Geçmiş olsun dedi Yener Umut´a.

- Umut:

- Bana kan vermişsiniz. Sağ olun, ama zahmet olmuş, uğraşıp durmayın! Nasılsa ben yakında ölüp gideceğim, ha bir gün önce, ha bir gün sonra ne fark eder değil mi?

- Yüzünde ki açıkça okunan hüznünü, umursamaz tavırlara bırakmak istiyordu Umut. Ama pek başarılı olamıyordu.

- Yener elinde ki gitarı yatağın kenarına bıraktı. Umut o zaman gitarı fark etti. Demek gitar çalıyordu. Umut´ta çalıyordu ama şu illet hastalığa yakalandığı son 9 aydır, eline gitarı almamıştı.

- Sen daha yaşarken pes etmişsin, dostum diye başladı söze Yener.

- Bak hayat savaş demektir. Kimi ekmek parası için savaşır, kimi bir parça toprak için, sen yaşamak için savaşmazsan, bu hastalık seni, sen ölmeden gömer, unutma! Diye bitirdi sözünü.



Umut savaşmaktan yorulmuştu. Artık şu ölüm gelse de alsaydı onu, herkesin ona acıyarak bakmasından bıkmıştı. Aldığı ilaçlara bağımlı yaşamaktan nefret ediyordu. Hayattan buz gibi soğumuştu. Sanki boş bir mezar bulsa orada ölümü bekleyecekti, o denli bitmişti.

Yener bunları düşündü. Umut´u çok iyi anlıyordu. Çünkü 2,5 yıl önce kaybettiği kız arkadaşı, canı, kelebeği de aynı Umut gibi gözleri önünde daha ölmeden, ölüp

Gitmişti. Yener ona yardım edememişti, hem onsuz geçecek yıllarını düşünüp kendine acımaktan buna vakit bulamamış, hem de Ayşegül´de, kelebeğinde tam olarak bu hisleri anlayamamıştı. Çünkü Ayşegül ile Yener´in de bir parçası ölüyordu. Yener kelebeğini kaybediyordu. Ayşegül´üne yardım edememişti Yener, ama Umut´a edecekti. O gün buna karar verdi. Çünkü umudun gözlerinde ki o sönmüş o ışık tanıdıktı. Ayşegül´ün kilerle aynıydı.

Bende gitar çalıyorum dedi Umut. Ama artık pek zamanım olmuyor. Çünkü hayatım yatakta geçiyor.

Yener gitarını aldı,

Şimdi gidiyorum, annenlere söyle gitarını getirsinler. Yarın uğradığım da bir konser veririz ne dersin?

Umut gülümsedi. Bu çocuğu sevmeye mi başlamıştı ne? Gitarı ellerine aldılar. Yener öyle neşeli parçalar çalıyordu ki, Umut´un yüzü uzun zamandır böyle gülmemişti. Ne tesadüftü ki ikisi de aynı yaşta idi. Yener milli bir voleybolcu idi, Umut ise bir basketçi. İkisi de gitar çalıyordu ama Umut ölüyordu. Bu düşünceyi bir türlü aklından çıkaramıyordu Umut. Gülümsemesi yüzünde dondu kaldı. Yener Umut´un yüzün de yeni yeni parlayan ışığın yine sönüp gittiğini fark etti.

— Ne zaman çıkıyorsun hastaneden diye sordu.

Yarın. Yazlık evimize gideceğiz.

Sonra tekrar yüzünü gülümseme sardı.

Sende gelsene.

Umutların evi denize bakan güzel bir villa idi. Kayalıklar arasında ki ev kuş bakışı tüm körfezi görüyordu.

Yener:

Hadi yüzmeye... Umut:

Ama ben çok halsizim... Yener;

Evde oturmaya devam edersen daha da halsizleşeceksin.

Haklısın dedi Umut.

Kayalara ulaştıklarında en yüksek kayanın uçunda durdu Yener.

Sence burası kaç metredir? Dedi.

Bence 3–4 metre var ve su sığ. Dedi Umut.

Yener:

Ben buradan atlayacağım dedi.

Saçmalama, çok tehlikeli dedi Umut.

Yener kayaların uçuna gitti bir iki dakika durdu ve hiç tereddüt etmeden atladı. Umut´un rengi atmıştı kayanın uçuna koştu. Bir iki dakika soluk alamadı ve Yener´in su yüzüne çıkıp ona el salladığını görünce bulunduğu yere çömeldi ve ellerini başının arasına alıp öylece kaldı.

Yener kıyıya çıkmış gülerek geliyordu. Umut´a yaklaştı. Nasıl atlayıştı diye sordu gülerek. Umut cevap vermedi yine:

Umut?

Dedi.

Umut başını kaldırdı, ağlıyordu bağırmaya başladı.

Sen delirdin mi? ölebilirdin.

Yener Umut´a baktı önce sonra elindeki havluyu yere atıp üzerine, Umut´un yanına oturdu.

Gördünüz mü? Umut bey, insanın gözlerinin önünde bir sevdiğinin ölüme gitmesi ne kadar zormuş? Tamam, sen kendini düşünmüyorsun, peki anneni de mi de düşünmüyorsun? Dostun Yener´i de mi düşünmüyorsun? Varını yoğunu sana harcamaya hazır babanı da mı düşünmüyorsun? Gördün mü sevdiğinin eridiğini görmek ne zormuş? Sen ölmeden gömülmeyi, seçmişsin ölümden korkma demiyorum ben de atlamadan önce bir iki saniye korktum ama korkunun ilacı üzerine gitmektir korkunun.. Savaş bu korku ile üzerine git, daha savaşa başlamadan yenilgiyi kabul ediyorsun? Üzülme bana bir şey olmazdı dedi...

Yener şaka ile ekledi:

Yener ölümü bile yener.

Sonra son derece ciddi şöyle dedi.

Ve Yener ile Umut bu hastalığı da yenecek... Söz veriyor musun?

Ağlamayı kesmişti Umut, Yener in söylediklerini dikkatle dinliyordu. Yener bugüne kadar hiç düşünmediği bir şeyi anlamasına yardım etmişti. Onu sevenlerde çok acı çekiyordu. Kendisi ve sevenleri için yaşamalıydı.

Yener ayağa kalktı, Umut´a elini uzattı... Kenetlenen bu eller bir illeti, kanseri yenecekti...

O yıl yapılan ilik nakli ile umut hayata döndü, ama asıl Umut´un hayata dönüş gününü sadece Yener ve Umut biliyordu sıcak bir yaz gününde kayaların üzerinde Umut tekrar doğmuştu.

Umut ve Yener dostluğu her yıl çığ gibi büyüyerek gelişti. Ta ki geçen sene Yener bir trafik kazasında son nefesini verene dek. 43 yaşında ki Umut, onsuzluğa alışmanın ne zor olduğunu bilerek, ama sevdikleri için hayatın acılarına katlanarak bir yılı doldurmuştu. Yazlık evlerinin balkonunda yıllar önce hayata yeniden doğduğu kayalara baktı. Ve seslendi:

Yener!
Küçük çocuk koşarak geldi.

Evet, baba...

Gitar çalmayı öğrenmek istiyorsun, değil mi?

Çocuk sevinçle bağırdı:

Eveeeeeeeeet.

Koş o zaman, yatağımın başucunda asılı olan Yener amcanın gitarını getir, o gitar bu günden sonra senin gitarın olacak dedi.

Gerçek bir dostla kanser bile yenilebilir...

Gerçek bir dostunuz var ise hayata her an yeniden doğabilirsiniz.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:17
ÜÇ ARKADAŞIN HİKÂYESİ


Bugün seni özledim sevgili aynacık. Hemen akşam olsun istedim. Çünkü benim için hazırladığın güzel masalları özlemiştim. Çağırdım çağırdım, gelmedin. Söyler misin, masallar hep gece olunca mı okunmalı? Ve aynacık ay gökyüzüne çıkar-çıkmaz, soluğu padişah kızı’nın yanında almış. Masalı anlatmaya başlamadan önce ona şunları söylemiş: Masallar gecenin karanlığında yaşar. Hem uyumadan önce anlatılsın ki güzel rüyalar göresin. Haydi, şimdi dinlemeye başla… Baratis adındaki bir ülkede kış mevsimi çok uzun geçermiş. Öyle soğuk olurmuş ki; ilkbahar hiç gelmeyecek sanılırmış. Artık insanlar soğuk gecelerden sıkılırlarmış. Dua ederlermiş. Sıcak günlerin gelmesini isterlermiş.

Bahar gelir-gelmez de insanlar kendilerini sokağa atarlarmış. Kırlarda gezintiye çıkarlar, çiçek toplarlarmış. Çocuklar bütün kış boyunca dışarıda oyna oynadıkları oyunların tadını doya doya çıkarırlarmış. Kışın donan nehirler, gürül gürül akmaya başlarmış. Boyunlarını büken ağaçlar gökyüzüne doğru uzanırlarmış. Yani ilkbahar tüm güzelliğiyle gelirmiş insanların arasına. İşte bu ülkede uzun kış mevsiminin ardından bu güzel baharlardan birisi çıkagelmiş. Çoluk-çocuk insanlar kendilerini sokaklara atmışlar. Bu insanlar arasında üç tane can-ciğer arkadaş varmış. Bunlar da tabiatın tadını çıkarmak için yemyeşil dağlara tırmanmaya başlamışlar. Konuşa konuşa yürüyorlar, ağır ağır ormanın derinliklerine dalıyorlarmış. Bir süre sonra yorgunluk hisseden bu üç arkadaş kocaman bir çam ağacının gölgesine oturmuşlar. Az ileride usulca akan bir derenin şırıltısını duyuyorlarmış. Bahar yeli yaprakları hafif hafif sarsıyormuş. Bu üç arkadaş sohbet ederken, birisinin eline çiviye benzer bir şey batmış. Elini kanatan şeyi merak eden adam toprağı sıvazlarken birden demir bir kapak yerinden oynamış İyice meraklanan adam kapağın altında ne olduğunu öğrenmek istemiş ve kapağı kaldırmış. Bir de ne görsünler, içeriye doğru uzanan karanlık mı karanlık daracık bir yol çıkmış ortaya. Önce ürkmüşler karanlıktan. İçeri girmekten çekinmişler. Fakat bir cesaret gelivermiş üzerlerine başlamışlar yürümeye. Yirmi adım ancak yürümüşler, birden karşılarına üç adam boyunda bir kapı çıkmış. Korkarak itmişler kapıyı. Bu kapı, büyük bir odaya açılıyormuş.

Üç arkadaş hayretler içinde kalmışlar. Sanki odanın içinde güneşten bir parça varmış. Parıl parıl parlıyormuş oda. Çil çil altınlar, küme küme duruyorlarmış yerlerde. Yakutlar, elmaslar, inciler… Çılgına dönen adamlar mücevherlerin içine atmışlar kendilerini. “Zengin olduk, zengin olduk” diye bağırıyorlarmış. Bir süre sonra yorulmuşlar ve bir köşeye oturmuşlar. Birisi, Bu mücevherleri nasıl taşıyacağız, diye sormuş. Diğeri bir fikir atmış ortaya ben şehre gideyim. Siz burada bekleyin. Atları alıp hemen dönerim. Sonra da hep beraber yola koyuluruz. Bu fikir kabul edilmiş. İkisi beklemeye başlamışlar, üçüncüsü şehre doğru yola çıkmış. Giderken aklına öyle kötü düşünceler girmiş ki; arkadaşlarını öldürmeye karar vermiş.

Şöyle düşünmüş: - Neden o kadar parayı üçe böleyim ki? Paranın tamamı benim olabilir. Bu düşünceden bir türlü vazgeçemiyormuş. Eve varınca karısına, artık çok zengin olacağız, demiş. Hemen tencereler dolusu yemek hazırla. Arkadaşlarım acıkmıştır. Onlara götüreceğim. Ben çarşıya gidiyorum, almam gerekenler var. Adam evden çıkmış, tanıdığı ne kadar kişi varsa bir bir ziyaret etmiş. Atlarını bir süre için ödünç almış. Eve dönerken kuvvetli bir zehir satın almayı da unutmamış. Heyecanla eve gelmiş, karısının yemekleri hazırladığını görünce daha bir heyecan kaplamış yüreğini. Karısı görmeden cebindeki zehir çıkarmış, yemeklere koyup bir güzel karıştırmış. Daha fazla zaman kaybetmeden yemekleri yanına almış ve atlarla yola çıkmış. Giderken de düşüncelere dalmış, Şimdi arkadaşlarım ne çok meraklanmışlardır. Pek de acıkmışlardır. Kim bilir nasıl da yiyecekler bu lezzetli yemekleri. Ben de onları seyredeceğim. Yaşasın hazinenin tamamı benim olacak. İkisini de öldüreceğim. Fakat hazinenin yanında kalan iki arkadaşı da boş durmamışlar. Onların da akıllarında kötü düşünceler gezinmekteymiş.

Aralarında şöyle konuşmuşlar: - Gelir-gelmez onu öldürmeliyiz. Neden hazineyi üçe bölelim ki? İkiye böleriz daha çok paramız olur. Heyecanla bekliyorlarmış. Biri kapının sağ köşesine, diğeri kapının sol köşesine yerleşmiş. Saatler geçmiş aradan ve nihayet atların nal seslerini duymuşlar. Adam da arkadaşlarına seslene seslene geliyormuş: - Ben geldim. Güzel güzel yemekler getirdim size. İçeriden sevinç çığlıkları yükselmiş, fakat yerlerinden kımıldamamışlar: - Hoş geldin, sevgili dostumuz. Gözümüz yollarda kaldı. Nerelerdeydin? Bizi merakta bırakman hiç doğru değil. Adam yavaş yavaş odaya doğru yürümüş. Tam kapının ağzına gelmiş ki; ikisi birden adamın üzerine atlamışlar. Bir çırpıda öldürüvermişler arkadaşlarını. Hiç de üzülmemişler bunu yaptıkları için. Güle-oynaya yemekleri önlerine çekmişler. Başlamışlar afiyetle yemeye. Fakat pek kısa bir aradan sonra zehir etkisini göstermiş. İkisi de ne olduğunu anlayamadan son nefeslerini vermişler. Böylece hazineye üçü de sahip olamamış. Açgözlülükleri yüzünden hazinenin tamamını kaybetmişler. Paylaşmanın ne kadar güzel, insanları sevmenin ne kadar yüce bir duygu olduğunu hiçbir zaman öğrenemedikleri için canlarından olmuşlar. Bu hayatta paradan güzel öyle çok şey var ki ..

SonSuzluk
04-24-2008, 14:18
YEDİ KARGALAR


Bir adamın yedi oğlu varmış. O kadar istermiş de bir kızı olmazmış. Günün birinde karısı ona müjde vermiş: gebe olduğunu söylemiş. Çocuk dünyaya gelmiş. Bu seferki kızmış. Buna çok sevinmişler ama çocuk pek cılız, pek ufacık bir şeymiş. Bu yüzden de evde vaftiz edilmesi gerekmiş. Vaftiz suyu getirsin diye babası, oğullarından birini kuyuya yollamış. Öbür altı oğlan da onun peşinden gitmişler. Hepsi de suyu önce kendisi doldurmak istiyormuş. Bu yüzden testi suya düşmüş. Oğlanlar oldukları yerde kala kalmışlar; ne yapacaklarını şaşırmışlar. Hiçbiri eve dönmeye cesaret edememiş. Çocukların hala dönmediklerini gören baba: Yediz oğlanlar kesin oyuna daldılar! Demiş Kızın vaftizsiz öleceğinden korkuyormuş. Canı çok sıkılmış. İnşallah hepiniz karga olursunuz! Diye ilenmiş. Daha sözünü bitirmeden başının üstünde bir hışırtı ilişmiş. Havaya bakmış; kömür gibi kara yedi tane karganın uçup gittiğini görmüş. Anne baba bu ilenci bir daha geri alamamışlar. Oğullarının yedisinde elden kaçırdıkları için çok üzülmüşler. Bütün sevgilerini biricik kızlarına vermişler, onunla bir parça olsun avunmuşlar. Kız çok geçmeden kendini toparlamış, gün geçtikçe güzelleşmiş ama başka kardeşleri bulunduğundan uzun zaman haberi olmamış. Ana babası bunu duyurmamaya çalışmışlar. Sonunda günün birinde ahalinin kendisinden söz ettikleri işitmiş.

Diyorlarmış ki: --- Kız güzel ama yedi ağabeysinin başlarına gelen yıkım onun yüzünden oldu. Bunları duyunca kız çok üzülmüş. Annesine, babasına gidip sormuş Ağabeylerim var mıydı benim? Onlara ne oldu? Demiş. Bunun üzerine ana babası bu gizliliği daha fazla saklamak istememişler. Tanrının böyle istediğini, yoksa doğumunun buna buna neden olmadığını anlatmışlar. Ama kızcağızın içine bir kurt düşmüş. Kardeşlerini kurtarmayı kafasına koymuş. Bir yerlerde durup dinlenemez olmuş. Sonunda bir gün gizlice yola çıkmış. Ağabeylerinin izini bulmaya ne pahasına olursa olsun onları kurtarmaya karar vermiş. Evden çıkarken ana-babamı anarım diye bir yüzük, karnım acıkırsa diye bir dilim ekmek, susarsam içerim diye bir testi su, yorulursam otururum diye de bir iskemle almışmış. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş… Sonunda dünyanın öbür ucuna, güneşin yanına varmış ama güneş çok sıcakmış, korkunç bir şeymiş. Hem de küçük çocukları yermiş. Kız hemen buradan kaçmış; doğru aya gitmiş. Ay da pek soğukmuş. Hem de kötü huyluymuş. Çocuğun orada olduğunu anlayınca burnuma insan kokusu geliyor! Diye bağırmaya başlamış. Kız oradan da çabucak kaçmış; yıldızlara gitmiş. Bunlar ona güler yüz göstermişler. Her yıldız ayrı bir sandalye de oturuyormuş.

İçlerinden sabahyıldızı ayağa kalkmış; ona bir aşk kemiği vermiş: ---Yanında bu kemik olmazsa sırça sarayı açamazsın. Oysa kardeşlerin orada… Demiş. Kız bu küçük kemiği almış. Bir mendilin içine sarmış, yola çıkmış. Gide gide sırça saraya varmış. Büyük kapı kilitliymiş. Kız aşk kemiğini çıkarmak için mendili açmış. Bir de ne görsün? Mendil bomboş değil mi? Meğerse kız iyi yürekli yıldızın armağanını yitirmiş. Şimdi ne yapacak. Kızcağız ağabeylerini kurtarmak istiyormuş. Oysa sırça sarayın anahtarını yitirmiş. Bunun üzerine bir bıçak almış. Küçük parmağını kesmiş. Kapıya bunu sokmuş. Bereket versin kapı açılıvermiş. Kız içeriye girince karşısına bir cüce çıkmış yavrum demiş, ne arıyorsun burada?

Kız: ---Ağabeylerimi… Yedi kargaları arıyorum! Cüce: ---Bay kargalar evde değiller. Onlar dönünceye kadar bekleyeceksen gir içeri! Bunun üzerine cüce yedi tabak, yedi bardak içinde kargaların yemeklerini içeri getirmiş. Küçük kız her tabaktan birer lokma yemiş, her bardaktan birer yudum su içmiş. Sonuncu bardağın içine de yüzüğü koymuş. Birden bire havada bir hışırtı, bir kanat hışırtı duymuş. Cüce Bay kargalar eve geliyor! Demiş. Kargalar gelmiş; yiyip içmek istemişler. Tabaklarını bardaklarını görünce arka arkaya söylenmeye başlamışlar Tabağımdan kim yemiş? Bardağımdan kim içmiş? Buna bir insan ağzı değmiş! Yedinci karga bardağı dikip içerken ağzına yüzük gelmiş. Bakmış. Anne babasının yüzüğünü tanımış: Kapının arkasında durup bu sözleri işiten kız ortaya çıkmış. Bunun üzerine kargaların hepsi yeniden insan kılığına dönmüşler. Sarmaş dolaş olmuşlar. Hep birlikte evin yolunu tutmuşlar.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:19
YOKSUL KUNDURACI

Eski zamanlarda, ülkenin birinde yoksul bir kunduracı ve karısı yaşarmış. Kunduracı çok yaşlandığı için artık eskisi gibi çalışamıyormuş. Kazandıkları para ancak karınlarını doyurmaya yetiyormuş. Kunduracı, bir gece elinde kalan son deriyi de ertesi gün ayakkabı yapmak için hazırlayıp tezgâhın üzerine koymuş. Yatmaya gitmiş. Ertesi sabah her zamanki gibi erkenden kalkmış. Tezgâhın üzerinde bakınca çok şaşırmış.

Çünkü bir çift ayakkabı duruyormuş. Ayakkabılar öyle güzelmiş ki, müşterilerden biri bunları görünce çok beğenmiş. Hemen satın almış. Yaşlı kunduracı kazandığı paralarla iki çift ayakkabı yapabilecek kadar deri satın almış. Derileri o akşam yine ertesi gün ayakkabı yapmak üzere hazırlamış. Sabahleyin kalktığında bu kez iki çift ayakkabı bulmuş. Dükkâna gelen müşteriler ayakkabıları çok beğenip bol bol para vermişler. Kunduracı bu durumdan çok memnunmuş. Artık pazara gidip yeterince deri alabilecekmiş. O akşam yine derileri hazırlarken ertesi sabah ne göreceğini tahmin edebiliyormuş. Gerçekten de düşündüğü gibi olmuş. Sabah kalktığında dört çift gıcır gıcır ayakkabı tezgâhın üzerinde duruyormuş. Günler böyle geçmeye başlamış. Yoksul kunduracı artık geçim sıkıntısı çekmiyormuş. Kazandığı paralarla istediği kadar deri alabiliyormuş. Hatta bir miktar da para arttırıp gelecek günler için saklıyormuş.

Kunduracı bir gün karısına: - Bu böyle olmayacak. Bize yardım edenlerin kim olduklarını mutlaka öğrenmemiz gerek. Bunun için bu gece saklanarak onları gözetleyeceğim, demiş. Yine derileri hazırlayıp tezgâhın üzerine bırakmış. Karısı da odanın aydınlanması için mum yakarak masanın üzerin koymuş. Bütün hazırlıklar tamamlanınca karı koca odadaki dolabın içerisine girerek beklemeye başlamışlar. Vakit gece yarısı olunca birden tıkırtılar duyulmaya başlamış. Kapı açılmış. Çok sevimli iki minik adam içeri girmişler. Tezgâhın yanına gelerek kunduracının bıraktığı derilerden ayakkabı yapmaya başlamışlar. Karı koca hayretle onları izliyorlarmış. Cüceler işlerini bitirerek sabaha karşı gitmişler. Ertesi gün kunduracı düşünmeye başlamış. Kendisini fakirlikten kurtaran bu adamlara teşekkür etmek istiyormuş, ama nasıl?

Akşam olunca karısına: - En iyisi minik adamlar için güzel kıyafetler hazırlayalım, demiş. Hemen işe koyulmuşlar. Onlar için minik elbiseler, ayakkabılar hazırlamışlar. Ertesi gece kunduracı tezgâhın üzerine kesilmiş deriler yerine hazırladıkları hediyeleri bırakmış. Yine bir mum yakarak dolabın içine saklamışlar. Az sonra kapı açılmış. Minik adamlar tezgâha yaklaşınca kendileri için bırakılan hediyeleri fark etmişler. Sevinçle dans etmeye başlamışlar. Sonra hoplaya zıplaya gitmişler. İki minik adam bir daha hiç görünmemişler. Ama kunduracı ile karısı, minik adamlar sayesinde kazandıkları parayla ömür boyu rahat yaşamışlar.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:20
SON YAPRAK





Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse
tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur
bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı.
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.

Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı.
Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken
o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu...

Geriye doğru sayıyordu; "On iki" dedi, biraz sonra da "on bir"; arkasından
"on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardına "sekiz" ve "yedi".
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.

Dönüp arkadaşına "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi.
"Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı.
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı.
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi."
"Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları.
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu."

Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum.
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gideceğim." diyerek cevap verdi.

Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu.

Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.

"Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim."
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı.

Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra
arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu.

Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.

Ertesi gün Doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi.
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.

Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:21
YUSUF




Onu ilk gördüğümde oldukça çirkin gelmişti gözüme.
Küçücük bir et yumağı gibiydi. Henüz birkaç haftalıktı.
Biraz büyüyüp palazlanınca bizim olacaktı.
Şimdi annesine ihtiyacı vardı. Babası ve annesi inanılmaz
güzellikte mavi tüylere sahiptiler. Ondan önceki yavru ise
müthiş bir eflatun renginde idi. Meraklanıyorduk. Acaba
bizim muhabbet kuşumuz ne renk olacaktı...
Kar beyazdı. Doğduğunda aylardan Ağustos´tu.
Bize geldiğinde ise Ekim. Eşime doğum günü
armağanıydı o. Oldum olası severdi kuşları.
Hemen kafeslerin en güzeli, yemlerin en kalitelisi
bulundu, alındı. Ben özgür bir ruhun hapsedilmesine
karşıydım hep. Bu, kuş bile olsa, salarım diyordum.
Salarsan ölür, kargalara yem olur. Hayatta kalması için
bu gerekli deyip ikna ettiler. Erkek dedi, bize onu
veren arkadaşımız bizde ona isimler aramaya başladık.
Her ismi söylüyor tepkisini bekliyorduk.
Kar beyazdı. Albino imiş cinsi. Pamuk dedik yok,
kardelen dedik yok. Yusuf dedi eşim. Tepki verdi.
Ben, olamaz derken yeniden ve yeniden.
Adı Yusuf oldu kuşumuzun. Koca Yusuf.
Bir kuşa verilecek en garip ad.
Aylar geçtikçe onu konuşturmaya uğraştık durduk
Sonunda oldu. İlk sözü cici babacık, ardından
aşkım, canım ve şimdi hatırlayamadığım birçoğu.
Bize öyle alışmıştı ki, cam açık bile olsa uçmaz
gezinirdi evde. O bizim akıllı kuşumuzdu.
İki yıl olmuştu evimize neşe katalı, bir gün ben
hamile olduğumu öğrendim. Her türlü riske karşı
onunla aynı ortamda bulunmamalıydım.
Anneme gönderdik içimiz acıyarak. Doğumdan
sonra ise dayım istedi onu. Dayım yalnız yaşardı.
Bana arkadaş olur. Demişti. Öyle de oldu.
Kelimelerine bir de dayıcık eklenmişti şimdi.
Dayım mutlu, o mutlu Çınarcıkta yaşıyorlardı.
Bir gün beni arayıp Yusuf ile marketten geldik dedi.
Hem kafes, hem alış-veriş zor değil mi dedim.
Ne kafesi Yusuf gömlek cebimde gittik geldik. Biz
aylardır böyle dolaşıyoruz. O benim oğlum dedi.
Mutlu olmuştum. Eşim de ben de oğlumuzun
doğumuyla pek aramaz olmuştuk Yusuf´u.
O geceye kadar iyiydi her şey. O gece 03.02’ye kadar.
Açık olan pencereden kaçabilecekken buna
imkânı varken kaçmayan o kuş sarsıntı ile harabeye
dönen evde ölümü seçmişti yeni sahibi ile.
Bu cins kuşların depremi çok önceden hissettiklerini
öğrendim sonradan. Son görüşmemizde Dayım
Yusuf bugün deli gibi bir içeri bir dışarı uçup uçup
duruyor demişti. Anlamış sahibini uyarmak istemişti.
Ama kim depremi düşünüyordu ki, kimin aklına geliyordu.
Ve Yusuf gitmemişti, bırakmamıştı sahibini.
Koyun koyuna buldular onları sonra.
Dayım ve cebinde Yusuf

SonSuzluk
04-24-2008, 14:21
SEN HİÇ DENİZ GÖRDÜN MÜ?







Adamın biri ressamdır fakat pek başarılı bir ressam değildir. Haliyle tabloları da pek satılmaz, sefalet içinde sürdürürmüş yaşantısını.

Bir gün bu ressamın gazeteci bir arkadaşı kendisini ziyarete gelmiş. Sersefil halini görmüş, üzülmüş biraz. Sonunda dayanamayıp arkadaşına şöyle bir teklifte bulunmuş: “Gel seni meşhur edeyim!”

— Nasıl yapacaksın ki?

— Her şeyi ben organize edeceğim. Ne dersem aynısını yapacaksın. İşin sonunda kârı yarı yarıya paylaşacağız. Seni çok ünlü ve büyük bir ressam yapacağım.

Ressam hala bön bön bakmakta, arkadaşının motor kayışında bir sıyırma durumu olduğuna kanaat getirmeye başlamaktadır.

— Yahu ben yıllardır resim yaparım, geldiğim yer ortada. Sen nasıl yapacaksın ki bunu, üstelik bu kadar kesin konuşuyorsun?

— Dinle şimdi. Sana bir sergi açacağız. Yeni eserler falan yapmana da gerek yok. Hatta yarım kalmışları bile koyabilirsin, fark etmez.

Ressam, arkadaşının kayışını sıyırmadığına, tamamen koptuğuna kanaat getirmiştir artık.

— Eeee?

— Ben bu serginin duyurusunu yapacağım benim gazetede. Köşe yazısı, röportajlar falan yayınlayacağız. "Ünlü ressam. Yeni sergisinde filanca tarz eserlere yer verecek" gibisinden şeyler yazacağız.

— Ne tarzı?

— Dur yahu, bir dinle hele. Sergi günü geldiğinde sen başına bir bere takacaksın. Keçi sakal da bırakacağız. Sergiye yetişmezse takma sakal yaparız. Gözüne tel çerçeve bir gözlük ve ağzında da bir pipo olacak.

— Ben pipo içmem ki?

— Yahu delirtme insanı. Bir günlüğüne içiver işte, seversin hem... Neyse. Davetliler gelip sergiyi gezmeye başlayacaklar, sen de ortalıkta dolanmaya başlayacaksın. Tabloların fiyatlarını oldukça yüksek tutacağız. İnsanlar tablolara baktıklarında haliyle eleştirecek şeyler bulacaklardır. Sen yanlarına yanaşacaksın. Onlar sana eleştirilerini söyledikleri zaman, konu ne olursa olsun gözlerinin içine derin derin bakacaksın, pipondan derin bir nefes alıp verdikten sonra ağır bir ses tonuyla: "Sen hiç deniz gördün mü?", diye soracaksın?

— Hö?

— Tabi onlar da öyle diyecekler ama sen tavrını değiştirmeyeceksin. Sorunu tekrar

Edeceksin. "Sen hiç deniz gördün mü?". Baktın eveleyip geveliyorlar, dönüp sırtını gideceksin, başka bir şey söylemeyeceksin.

Bizim ressamın aklına yatmaz bu senaryo. Ne yapılmak istendiğini de anlayamaz. Buna karşın arkadaşı kendinden çok emin ve ısrarcıdır. Parasızlık da had safhadadır aksi gibi. Çaresiz kabul eder ve süreç başlar.

Bizim gazeteci, söz verdiği gibi organize eder sergiyi. Gazetesinde yazılar, röportajlar falan gırla gider. Ünlü ressam bilmem kim, filanca tarzında yaptığı son eserlerini sergiliyordur. Haber birkaç basın organına da sıçrar. Sanat camiasının ilgisi iyice yoğunlaşmıştır. Bu arada bizim ressam en keçisinden bir sakal bırakmış, iyisinden bir pipo temin edip tüttürme talimlerinde bulunmuş ve bitpazarından da bir adet entel gözlüğü takıp Fransız usulü bir berenin altına hepsini yerleştirmiştir, beynini dışarıda bırakarak.

Büyük gün gelip çatmıştır. Sergi açılışı... Davetliler, basın, galeri patronları, yeni zengin olmuş züppeler, "Aman da kültürlü olalım", diyenler, kültürü yılların birikimi değil çarşıdan pazardan alınan bir şey zannedenler, “Zamanı gelince yaparız”, diyenler... Bizim ressam da ortalıkta gezmektedir yeni kostümüyle. Resimler ise hatalarla dolu olarak ortalıkta sergilenmektedir. Vatandaşın birinin yanına yanaşır bizimkisi. Adam resme küçümser gözle bakar ama resmin fiyatı korkunçtur. Öyle ki bizim ressam bile ürkmüştür fiyatlardan.

Sanatsever: “Üstat, bu resimdeki dağ kompozisyonu... Hani diyecektim ki renk tonları pek natürel değil gibi. Sizce de öyle değil mi?”

Zaman gelmiştir. Bizimkisi piposundan derin bir nefes alır. Aynı derinlikte bakışlarla bakar tel çerçeve gözlüklerinin ardından. Ve çıkardığı dumanlar içinden adama şöyle der: “Sen hiç deniz gördün mü?”

Adam afallamıştır. Soru bir dağ manzarası ile ilgilidir.

— Ama beyefendi, bu resim, yani dağın tonlarını diyordum...

Sözünü keser bizimkisi: “Sen hiç deniz gördün mü?”

Adam resme dönüp bir daha bakar. Sanki farklılaşmıştır. Evet, ortada belki deniz yoktur ama hayalinde bir deniz göremeyen bir insan olarak dağın tonlarını nasıl eleştirebilir ki? Resim sadece görüleni mi anlatır oysa... Ya görülmeyenler, onları çağrıştıramaz mı? Renkler ille de her şeyin doğasını yansıtırsa fotoğraftan ne farkı kalır resmin? Bu sanatın ruhu nerededir?

“Özür dilerim üstat!”, der ve hemen bir işaretle yardımcısını yanına çağırır, resmi satın almak istediğini, gerekli işlemleri yapmasını söyler.

Ressam şaşırmıştır. Ama şikâyetçi değildir. Nasıl olduğunu anlamamıştır ama bir tablo satmıştır. Hemen başkalarını aramaya koyulur. Şık giyimli bir bayan dikkatini çeker bir resminin önünde. Aksilik bu ya, tamamlanmamış bir resimdir.

— Oh, üstat, iyi ki geldiniz. Ben size şeyi soracaktım. Bu eseriniz... Sanki anlatılacak şeyler varmış da anlatılmamış gibi...

Derin bir pipo nefesi ve derin bir bakışın ardından ölümcül soru gelir: “Sen hiç deniz gördün mü?”

— Pardon?

— Sen hiç deniz gördün mü?

Kahretsin... İşte sanatçıyla benim farkım. Ben resmin görünenini görebiliyorum. Arkasını göremiyorum. Oysa o... Ruhuna iniyor... Belki anlatmak istediklerini çizmek zorunda bile değil. Daha denizi göremeyen ben fırçanın kıvrımlarındaki duyguyu nasıl algılayabilirim? Alıyorum! Kaç paraysa... Sanata fiyat biçilmez...

Bu sefer de tutmuştur. Bizimkinin keyfi yerindedir. Ve sonra bir başkası, bir başkası daha... İki gün içerisinde yarım yamalak ne kadar tablo varsa satılır sergide. Diğer gazeteler, yayın kuruluşları röportaj yapmak için sıraya girerler. Ünlü ressam bilmem kimdir artık... Mazide ne olduğu pek de önemli değildir...

Sergi bitip hâsılat elde edilir. Bu karmaşa içinde gazeteci arkadaşla pek görüşme imkânı da bulamamıştır. İş bitiminde başta konuşulduğu gibi hâsılatın bölüşülmesine gelmiştir sıra. Oturup hesap kitap yaparken pek keyiflidir gazeteci arkadaşı. Ressama dönerek: “Gördün mü bak... Sayemde ünlü de oldun. Bir sürü de para kazandın. Artık sırtın yere gelmez. Bu iyiliğimi de unutma...”, der.

Bizimkisi yanıt verir, pipo dumanları ve tel çerçeve gözlüklerinin ardından: “Sen hiç deniz gördün mü?”

SonSuzluk
04-24-2008, 14:22
SEVGİ AĞACI








Bir zamanlar, uçsuz bucaksız bir kum çölünün ortasında, yemyeşil yapraklarıyla dibine gölge ve serinlik veren bir ağaç varmış. Çölün kavurucu ve acımasız sıcağı, kumları kızdırır ama bu ağacın yeşil yapraklarını kurutamazmış. Kızgın güneş ne yaparsa yapsın, yapraklar hep yeşil ve parlak olurmuş. Güneşin sıcağından bunalıp kaçan tüm hayvanlar, bu ağacın gölgesinde dinlenir, esen rüzgârın tüylerini okşayışına kendilerini kaptırıp, uyuklarmışlar kaygısızca. Ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların gölgesinde güneşten korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde.

Çölün ortasında, kızgın kumlarla çevrili bu ağacın nasıl beslendiğini mi merak ediyorsunuz? Söyleyeyim: Sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu ağaç. Diğer ağaçlar gibi topraktaki suyu ve besinleri çölde bulamadığı için, sevgi ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan besini, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona "Sevgi Ağacı" derlermiş. Gölgesinde barınan hayvanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, ağacı sevindirirmiş. Bu uçsuz bucaksız çölde işe yaradığını anlayıp, daha çok sevgi ve mutluluk yaymak için yaşarmış. Güneş bile, o kavurucu sıcağını tüm çöle yayan, suyu buharlaştıran, toprağı kurutan acımasız güneş bile, ona sevgiyle eğilir, ışınlarını ağacın üstüne yansıtmamaya çalışırmış. Ağaç, dibindeki hayvanların sevgisi çoğaldıkça büyür, büyüdükçe dallarını açar, yapraklarını kabartır, daha çok gölge yapmaya çalışırmış. Rüzgâr da onu pek severmiş. Çölde köşe bucak dolaşıp, kumları öfkeyle bir yerden ötekine savurup duran rüzgâr bile, ağacın çevresine gelince yumuşar, gölgesinde uyuklayan hayvanları serinletmeye çalışırmış. Hafif hafif estikçe, ağaç da yapraklarını sallar, çöl sıcağını uzaklaştırırlarmış el birliğiyle. Çöl ortasındaki Sevgi Ağacı, gölgesinde yaşayan hayvanların sevgi ve mutluluğuyla beslenip büyürken, gölgesindeki hayvanları da mutlulukla doyururmuş. Ağacın gölgesinde kediyle fare kucak kucağa uyurken, köpekler kedilerin tüylerini yalarmış. Ağacın gölgesi büyüdükçe, altında daha çok hayvan barınır olmuş. Ağacın yaprakları büyüdükçe kalp biçimini alıyor, sevgiyle çarpıyormuş "pıt, pıt" diye. Bir gün, tüm havyanlar Sevgi Ağacı´nın gölgesinde mutluluk içinde yaşayıp giderken, uzaktan bir tilkinin kumlar üzerinde sürünerek ağaca doğru geldiğini görmüşler. Hepsi birden el etmişler tilkiye, "Çabuk yürüsün, ağacın gölgesine sığınsın" diye. Tilki tam ağaca yaklaşacağı sırada, sıcak çöl güneşi onun tüm gücünü emivermiş. Zavallı tilki, bitkin bir durumda kumlar üzerinde serilip kalmış boylu boyunca. Hemen üç küçük çöl faresi, kumların arasında yuvarlana yuvarlana, ölmek üzere olan tilkiye koşmuşlar. Kuyruğundan ve ayaklarından çekiştire çekiştire, ağacın gölgesine taşımışlar onu bin bir güçlükle.

Tilki kendinden geçmiş bir durumda, ağacın gölgesinde hareketsiz yatarken, tüm hayvanlar sevinç çığlıkları atmışlar: "Yaşasın tilkicik kurtuldu" diye. Hepsi de Sevgi Ağacı´nın gölgesinin tilkiyi iyi edeceğini, bitkin ve baygın yatan tilkinin bir süre sonra kendine geleceğini biliyorlarmış. Sevgi Ağacı, çevresindeki hayvanların düşündüklerini doğrularcasına, kalp biçimindeki yapraklarını eğmiş tilkinin üzerine. Dallarını ve yapraklarını sallamış, serinletmiş sıcaktan bitkin düşen tilkiyi. Sonra rüzgâr yardıma gelmiş. En yumuşak okşayışıyla serin serin üflemiş tüylerini. Diğer hayvanlar sevinç gösterisini sürdürmüşler, "Ağaç daha çok beslensin, tilkiyi kurtarsın" diye. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmüşler, "Yapraklara renk gelsin, pıt pıt kalp gibi çarpsın" diye. Sevgi ve mutluluk ilacını alan tilki, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış. Önce soluk almış derinden. Ciğerlerine sevgi ve mutluluğu çekmiş bir nefeste. Kanı ısınmış. Kuyruğunu sallamış mutlulukla. Ayaklarını oynatmış yavaşça. Kendine gelip gözlerini açınca, çevresinde oynaşan, mutluluk çığlıkları atan hayvanlara bakmış gülümseyerek. Sevgi Ağacı onu iyileştirip, eski gücüne yeniden kavuşunca, kendine gelmiş ve birden ayağa kalkmış. Şöyle bir gerindikten sonra silkinmiş. Tüylerine yapışmış çöl kumlarını temizlemiş daha güzel görünmek ve rahatlamak için. Kumlardan arındıktan, Sevgi Ağacı´nın gölgesinde mutluluğu kana kana içip, kendine geldikten sonra, tüm hayvanlara teşekkür etmiş, yardımlarını esirgemeyip, kendisini hayata döndürdükleri için. Ama tilki bu rahat durur mu? Hayvanların arasında dolaştıkça sinsi sinsi, birinden aldığını diğerine, bire bin yalan katıp, aktarmaya başlamış. Hayvancıklar eskisi gibi birbirlerini sevgiyle okşayacaklarına, birbirlerine hırlamaya başlamışlar. Dişlerini gösterip, bir diğerini kovalamışlar düşmanca. Onların birbirlerine kızıp hırlamaları tilkiyi pek sevindirmiş. Sinsice gülmüş: "Yaşasın, aralarındaki dostluğu yıktım" diye. Dostluk ve sevgi yıkılıp, hayvanlar birbirlerine düşünce, birlikteliklerinden doğan güçleri kalmayacak, tilki de bir yolunu bulup, tek tek tuzağa düşürüp yiyecekmiş hayvanları. Kurgusunu sinsice uygularken düşünememiş Sevgi Ağacı´na zarar verdiğini. Hayvanların birbirlerine olan sevgisi ve güveni azalınca, ağaç beslenemez olmuş. Önce yaprakları küçülmüş, mutluluk suyunu içemediği için. Sonra güneşin yakıcı ışınlarına engel olamamış. Küçülen yaprakların arasından sızan ışınlar, gölgesini azaltmış. Barış yok olmuş. Barışın yerini korku ve kuşku almış. Kuşlar dallar arasında kaçışıp durmuşlar, tilkinin tuzağından kurtulmak için. İçlerine bir korkudur girmiş. Korkan kuş ötebilir mi? Susmuşlar hepsi de. Sevgi olmayınca güçsüz kalan ağacın dalları zayıflamış, yaprakları dökülmüş süzülerek. Rüzgâr da yardım edemez olmuş ağaca. Sıcak kumlar üflemiş gölgesine. Tüm hayvanlar, kum fırtınalarından korunmak için kovuklara sinmişler, birbirlerinden uzak. Kaçışan, kovalanan hayvanlar varmış ağacın tükenmek üzere olan gölgesinde...

Bu duygusal yıkımı gören üç küçük fare bir kenara çekilip, aralarında bir plan yapmışlar; Diğer hayvanlar görmeden, kimse ne yapmak istediklerini bilmeden, tilki duymadan. Bir gün tilki sıcakta uyuklarken miskin miskin, yanına yaklaşmışlar sessizce. Zayıflamış gölgeden sürükleyerek, kızgın çöl kumunun üzerine taşımışlar tilkiyi uyandırmadan. Sıcak çöl güneşi durur mu? Hemen atılmış tilkinin üzerine. Daha önce yarım kalan işini bitirmiş. Almış tilkinin tüm gücünü. Sıcak çöl güneşi tilkinin gücüyle doyarken, üç küçük fare, zayıflamış gölgenin altında duran diğer hayvanlara seslenmişler. Aralarındaki kavgaya son vermelerini, yoksa sevgi ağacının tümüyle güçsüz kalacağını, kendi sonlarının da tilkininkinden pek farklı olmayacağını anlatmışlar dilleri döndüğünce. Önce hayvanlar homurdanmış ve farelerin sözlerine kulak asmak istememişler, ama her an gücü tükenen Sevgi Ağacı´nın acı dolu yakarışları ve ağlayarak dökülen yapraklarını görünce çaresiz boyun eğmişler söylenenlere. Birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Eskisi gibi barış, sevgi ve mutluluk içinde yaşamak istediklerini dile getirmişler ağlayarak. Utanç gözyaşları oluk oluk aktıkça, birbirlerine duydukları kini temizlemiş kalplerinden. Sonra, kıpır kıpır çarpıntılarla sevgi yeniden filizlenmiş. Çiçekler açmaya başlamış kalplerde. Gülmüşler olanlara, kurnaz tilkinin yaptıklarını düşünüp. Kuşlar da ötmeye başlamışlar mutluluğu müjdeleyerek. Aralarındaki sevgi yeniden yeşerince, Sevgi Ağacı da susadığı mutluluktan içmiş kana kana. Böylece Sevgi Ağacı yeniden canlanıp büyümeye başlamış. Hem de eskisinden daha güçlü ve daha görkemli olmuş...

—Yaşamları eski günleri aratmayıp daha da iyi olunca, tüm hayvanlar bir araya gelmişler. Bir tanecik Sevgi Ağacı´nı korumak istemişler. Onu her yere yaymak için kuşlar görevlendirilmiş. Kuşlar sevgi ağacının tohumlarını uçurup, her gittikleri yere dikeceklermiş. Böylece, Sevgi Ağacı bir yerde solup, yok olmaya yüz tutsa da, bir başka yerde büyümeye devam edebilecekmiş. Sevgi Ağacı´nı olası tehlikelerden uzak tutmak ve onu daha güvenle büyütmek için, görünmez yapmaya karar vermişler. Kuşlar, görünmeyen Sevgi Ağacı tohumlarını, dünyanın her yerine yaymışlar.

Zamanla her yerde Sevgi Ağaç´ları büyümüş, kocaman yaprakları, upuzun dallarıyla birbirlerini kucaklamışlar, "Tüm sevgiler ve mutluluklar birleşsin, birbirlerinin gücüne güç katsın" diye.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:23
BİR BEBEĞİN YARIM KALMIŞ GÜNLÜĞÜNDEN






5 Ekim: Bugün var edildim. Buradayım. Varım. Müthiş bir duygu bu. Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor.

Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.

19 Ekim: Biraz büyüdüm. Kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.

23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu "el"in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce "Anne!" diyeceğim. Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hâlâ daha var değilmişim… Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya… Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!

27 Ekim: Bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi... Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?

2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim. Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.

12 Kasım: Ah evet… Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler. Aman Allah´ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.

20 Kasım: Oh, nihayet.. Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultra son diyorlarmış. Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım…

25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım.

10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var… Anneme benziyorum galiba…

13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun. Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış. Onu çok merak ediyorum. Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız… Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz.

24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı… Hiç duymadığım bir şey bu… Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka… Beni koklayacaksın. Çok seveceksin, değil mi?

28 Aralık: Anne burada bir şeyler oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle... Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti... Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne… Anne… Anneciğim… Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum. Anne, yüzümü parçalıyorlar... Anne bir şeyler yap… Anne… Kolumu çekiyorlar anne… Canım yanıyor anne... Anne… Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne... Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne… Anne kalbimi parçalıyorlar… Anneciğim… Anne… Anne… An…

SonSuzluk
04-24-2008, 14:24
AK BENEKLİ


Çoban Ali her gün erkenden kalkar, koyunlarını otlatmaya giderdi. O sabah da şafak sökmeden uyandı. Yatağının içinde iyice gerindi, uzun uzun esnedi. Kuzu postundan yapılmış tüylü yeleğini giydi. Alelacele yalınayak kulübesinden dışarı çıktı. Ağılın kapısını açtı. Sopasıyla birer birer hepsinin kuyruğundan dürttü.

Hadi bakalım tembeller! Düşün yola! Koyunlar, kuzular Ali´yi görünce sevindiler, meleştiler. Ak benekli olanı Ali´nin kucağına atladı, yanaklarını yalamaya başladı. Ali Ak Benekliyi çok şımartmıştı. Ak Benekli doğduktan iki gün sonra ayağını taşa çarpmış, yaralanmıştı. Zavallı pek minik olduğu için bir türlü iyileşememişti. Ali gece gündüz onun yanından ayrılmamış, aşağı köyde oturan Senem Nine´nin otlardan yaptığı merhemleri süre süre iyi etmişti Ak Benekliyi. İşte o gün bu gündür Ak Benekliyi diğerlerinden bir başka tutar, bir başka severdi Çoban Ali. Düştüler yola. Çoban Ali Ak Benekli kucağında, elinde sopa, arkada diğerleri çıngırak sesleriyle kâh koştular, kâh durdular. Dere boyuna geldiler. Güneş yükseldi; parladı. Çoban Ali “Ah bir ağaç olsaydı sırtımı yaslayacak, gölgesinde serinleyecek! " dedi. Böyle derken Ak Benekliyi kucağından indirdi. Cebinden kavalını çıkarıp başladı çalmaya. Yere, kuru toprağa çömelmiş, çalıyor da çalıyordu Çoban Ali yanık yanık. Dere boyunda az ilerde Senem Nine´nin kulübesi vardı. Kimsesizdi zavallı kadıncağız. Bir zamanlar Çoban Ali kadar bir torunu olduğunu söylerler köylüler. Kimse bilmez Senem Nine´nin torununa ne olduğunu. Kimi "Öldü; öldü. Ben biliyorum", kimi de "Kayboldu; kaybolmuş galiba." der, ama kimse sormaya cesaret edemez Nine´ye. Bir gün biri soracak olmuş; Nineciğin gözlerinden seller gibi yaşlar akmış akmış da hiçbir şey söylememiş. Yalnız Çoban Ali onun “Ah onlar gelmeden her şey ne kadar güzeldi! Herkes ne kadar mutluydu!" dediğini duymuştu çoğu kez. "Kimler nine? Kimler geldi buraya?" diyecek olsa Çoban Ali, “Hiç, hiç kimse. Sen bana bakma oğulcuğum. Kendi kendine konuşan bir ihtiyarım işte ben " der, geçiştirirdi Senem Nine. Çoban Ali bir yandan kavalını çaldı, bir yandan bunları geçirdi aklından. "Zavallı Senem Nine!" diye mırıldandı. Ak Benekli Çoban Ali´nin üzüldüğünü anladı. Yanına gelip başını onun dizlerine dayadı. Çoban Ali sevdi, okşadı Ak Benekliyi. Güneş iyice yükseldi. Öğle oldu. Çoban Ali´nin karnı acıktı. Yerinden doğruldu. İki elinin işaret parmaklarını ağzına götürdü, keskin bir ıslık çaldı. Bunun üzerine bütün koyunlar toplaştılar, meleştiler. Çıngırak sesleri birbirine karıştı. Senem Nine kulübesinden çıktı. Elini salladı.

Çoban Ali; gel; taze çörek yaptım. Çoban Ali sevincinden iki kez takla attı. Yaşça nineciğim! Nine iki büklüm, Çoban Ali´ye hizmet ediyordu. Çörekler getirdi, ayran yaptı. Ali ağzını çöreklerle doldurdu. Ak Benekliyi de yanına çağırdı. Senem Nine onların karşısına geçti, oturdu. Gözlerinden iki damla yaş aktı. Hey Çoban Ali! Oğulcuğum. Torunum da yaşasaydı, senin kadar olacaktı. Ah onlar gelmeseydi, o adamlar! Her şey ne güzeldi! Çoban Ali yerinden ok gibi fırladı: - Söyle nineciğim. Söyle, kimler geldi? Hangi adamlar? Ne olur anlat nine! Torununa ne oldu? Ali böyle haykırırken Senem Nine´nin dizlerine kapanmış, sımsıkı onun ellerinden tutuyordu. Senem Nine ağlıyor, bir yandan da Çoban Ali´nin saçlarını okşuyordu. Peki Çoban Ali. Anlatacağım oğulcuğum. Ali ninenin yanına çöktü. Ak Benekli sanki olağanüstü bir şeyler olduğunu anlamış gibi bir nineye, bir Çoban Ali´ye bakıyordu. Çoban Ali Ak Benekliyi çekti, kucağına oturttu. Nine bir eliyle gözyaşlarını sildi. Başını kaldırdı. Dere boyunun iki yanını gözleriyle uzun uzun taradı.

Çoban Ali, şuraları görüyor musun? İşaret parmağıyla ta uzakları gösterdi. Yine devam etti: - İşte buraları bir zamanlar yemyeşil ormandı. Çamı, kavağı, meşesi; ne ağaçlardı onlar! Dallarında cıvıl cıvıl kuşlar öterdi... Gölgelerinde köylüler serinlerdi. Mis gibi havasını ciğerlerimize doldururduk. Kuraklık nedir bilmezdik. Bereketli yağmurlar yağardı hep. Kışın kar yağıp da ilkbaharda erimeye başlayınca dere dolup taşardı. Ama o güzelim ağaçlar bizleri selden korurdu. Çoban Ali merakla sordu: Eee nineciğim, ne oldu o güzelim ağaçlara? Senem Nine hırsla kalktı. Bir elini yukarı kaldırıp yumruğunu sıktı: Onlar geldiler, o baltalı adamlar Çoban Ali. Yıktılar, devirdiler ağaçlarımızı. Söktüler köklerinden. Sanki canlarımızı da aldılar gittiler. O gün bu gündür bu toprak çorak, bu toprak kurak... Çoban Ali yine sordu :

Torununa ne oldu nine? Senem Nine yine çöktü yere. Başını iki yana salladı. Kısık bir sesle: O kış çok kar yağdı Ali buralara, dedi. İlkbahar geldi. Dağlardaki tepelerdeki karlar başladı erimeye. Bu dere doldukça doldu. Doldu da taştı. Sel bastı her yeri. İşte benim minik torunumu da o sel aldı gitti... Gidiş o gidiş... Çoban Ali´nin gözleri kocaman açılmış, rengi sapsarı olmuştu. Sanki bir şeylerden korumak istiyormuş gibi Ak Benekliyi sımsıkı sardı, göğsüne bastırdı. Göz pınarlarından damla damla yaşlar yanaklarına süzülüyordu. "Nineciğim, zavallı nineciğim benim!" dedi. Senem Nine çocuğu üzdüğünü anlayıp gülümsemeye çalıştı. "Hadi Çoban Ali, kalk. Derle toparla sürünü. Seni üzdüm oğulcuğum." dedi. Çoban Ali bugünden sonra Senem Nine´nin anlattıklarını hiç unutmadı. Günler, geceler boyu hep düşündü durdu. Yaz bitti; sonbahar geçti; kış geldi. Lapa lapa kar yağdı. Öyle yağdı ki Çoban Ali günlerce sürüsünü çıkarıp otlatamadı. Yalnızca Ak Benekliyi yanından hiç ayırmadı. Bazı geceler Çoban Ali neşelenir, ocağın karşısına geçer, kavalını çalardı. Ak Benekli o zaman zıplar da zıplar, onun neşesine katılırdı. Ali´nin canı bir şeye sıkılacak olsa Ak Benekli de hüzünlenirdi. Böyle kuvvetli bir dostluk vardı aralarında. Günler, geceler geçti. İlkbahar geldi. Çoban Ali sevindi. Ak Benekli zıplayıp dans etmeye başladı. Sürü indi dere boyuna. Meleştiler, otladılar. Senem Nine onları gördü; seslendi:

Çoban Ali... Gel, çörek yaptım. Sarıldılar, nineyle öpüştüler. Nine "Ak Benekli görmeyeli ne kadar büyümüş! Dedi. Güneş parlıyor, karları eritiyordu. Dere coştukça coşuyordu. Ertesi gün Çoban Ali yine sürüsünü otlatıyordu. Öğle vakti yaklaştı. Senem Nine´nin kulübesinin kapısı hala açılmamıştı. Çoban Ali merakla koştu. Kapıyı çaldı. Nine; benim. Çoban Ali. Aç kapıyı. Biraz sonra nine kapıyı açtı. Yüzü solgun, sapsarıydı. Gözlerinde korku vardı. Ne oldu nineciğim, hasta mısın? Nine Çoban Ali´nin üzerinden dereye doğru baktı. "Korkuyorum Çoban Ali; korkuyorum!" dedi. Neden nine? Dere hoşuma gitmiyor. Taşacak gibi. Yine felaket getirecek gibi. Çoban Ali geriye döndü. Dere gürültülü sesler çıkarıyor, taştıkça taşıyordu. Korkuyla yanına baktı. Ak Benekli yoktu. Koşarak sürünün yanına geldi. "Ak Benekli neredesin? " diye bağırdı. Zavallı hayvanlar derenin sesinden ürkmüşler, taşan sulardan korunmak için bir oraya bir buraya kaçışıyorlardı. Çoban Ali yine seslendi: Ak Benekli! Ak Benekli! Kavalını çıkardı, çaldı Ak Benekli duyar da gelir diye. Ama ne gelen vardı ne giden. Zaten suyun sesi yükselmiş, hiçbir şey duyulmaz olmuştu. Senem Nine de kulübesinden çıktı; Ali´nin yanına geldi. "Çoban Ali, durma buralarda. Kaç, sürünü kurtar. Sel başladı " diyordu. Bir yandan da “Ah yine o felaket!" diye ağlıyordu. Çoban Ali durmadı, koştu. Dere boyu sulara bata çıka koştu. Hem koşuyor hem sesleniyordu:

Ak Benekli, Ak Benekli! Ak Benekli! O da sulara daldı. Kayboldu gitti ta ki aşağı köylüler onu bulup kurtarana dek. Ak Benekliyi sel alıp götürmüştü. O günden sonra Çoban Ali´nin yüzü hiç gülmedi. Her gün dere boyuna inip "Ak Benekli! Ak Benekli!" diye ağladı. Yaz geldi, sular çekildi. Çoban Ali yine dere boyuna inmiş ağlıyordu. Ak Benekli nerdesin? Omzuna biri dokundu. Çoban Ali sıçradı, döndü. Senem Nine´yi gördü. Senem Nine "Yas tutmayı bırak Çoban Ali. Ağlamakla Ak Benekliyi geri getiremezsin " dedi. "Ne yapabilirim nine ?" diye ağlamaya devam etti çocuk.

Çok şeyler yapabilirsin. Çok şeyler yapabiliriz Çoban Ali, diye bağırdı nine. Ağaç dikeriz, yeniden ağaçlandırırız buraları. Yemyeşil orman olur zamanla. Eskisi gibi cıvıl cıvıl kuşlar öter dallarında o güzelim ağaçların. Ötmez mi Çoban Ali? Çoban Ali kalktı. Gözyaşlarını siliyor, bağırıyordu. "Öter nineciğim, öter nineciğim " diyordu. Şimdi aradan uzun yıllar geçti. Dere boyu yine eskisi gibi ağaçlık, yemyeşil orman oldu. Kuşlar cıvıl cıvıl. Hava mis gibi. Kimin yolu düşerse, gitsin baksın. Çoban Ali ile Senem Nine´nin kulübesi hâlâ orada duruyor. Hatta bazıları Ak Beneklinin de meleyişini duyar gibi olduklarını söylüyorlar.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:24
ALTIN SAÇLI KIZ

ALTIN SAÇLI KIZ Zamanın birinde, bundan çok yıllar önce. Saraylarda padişahların yaşadığı, meydanlarda okların atıldığı, pazarlarda altın sikkelerle alış veriş yapıldığı zamanın birinde... Güzel bir bahçenin tam ortasına kurulu bembeyaz bir ev varmış. Bu evde altın sarısı saçları olan güzel mi güzel, alımlı mı alımlı; al yanaklı, gül dudaklı, boylu poslu, Bukle adında bir genç kız anneciği ile beraber otururmuş. Güzeller güzeli Bukle her sabah, babaannesinden kalma bir kemik tarak ile saçlarını taramayı pek severmiş. Bir saat, iki saat hiç bıkmadan tarar da tararmış yumuşacık saçlarını. Sonra da tarağın dişlerine takılan, bir de yere dökülen tellerini itinayla toplarmış. Onları pembe ipek mendilinin içine sarar bir çekmecede saklarmış. Oturdukları beyaz evin bahçesi öyle güzel çiçeklerle bezeliymiş ki, kokuları siz deyin on mahalle, ben diyeyim yirmi mahalle öteden duyulurmuş. Renkleri o kadar canlı, o kadar başkaymış ki; bahçenin önünden her geçen durup bakar, hayran kalırmış bu güzelliğe. Bukle’nin annesi Menzile, bir çocuk gibi severmiş bu güzel çiçekleri. Okşarmış, öpermiş; her akşam güneş batınca dağların gerisine, ay ışığı altında sularmış tek tek. Laleler onu gördüklerinde daha dik durmaya, menekşeler kokularını her köşeye yaymaya, güller iri iri açmaya çalışırlar; güzellik yarışına girişirlermiş.

Hem çiçeklerle yaşamak öyle kolay da değilmiş. Çabuk küser, çabuk solar, çabuk bükerlermiş boyunlarını. Pek nazlı, pek nazenin, pek hassas, pek narin, pek kırılgan imişler. Öyleymişler işte. Sevgi imiş asıl onları besleyip büyüten. Menzile haftada bir kere, karanlık çöker çökmez Bukle’nin altın sarısı tellerinden birisini alır, bahçedeki o güzel çiçeklerden seçtiğinin içine usulca koyarmış. Ertesi sabah da aynı çiçek bir altın verirmiş Menzile’ye. Bu, kimseye duyurmak istemedikleri bir sırmış. Anne kız böyle yaşar giderlermiş işte. Kimseye zararları yokmuş. Kimseye de muhtaç değillermiş. Ancak insanlar çeşit çeşitmiş. İyiler de çokmuş, kötüler de... Kimin iyi, kimin kötü olduğunu ise bilebilmek pek zormuş. Günlerden bir gün nasıl olduysa, kadının biri, bir köşede durur iken Menzile’nin çiçekten aldığı altını görüvermiş. Hayret etmiş, gözlerine inanamamış, dönüp bir daha bakmış “gördüklerim doğru mu acep!” diye. Hemen aklında türlü fikirler dolaşmaya, bu fikirler bir kurt gibi beynini kemirmeye başlamış. Sonunda bu fikirlere yenilip de aklınca bir plan hazırlamış. Üzerine eski püskü, yırtık pırtık giysiler geçirip elini yüzünü kire pasa bulayıp, varmış güzel bahçeli beyaz evin kapısına. Menzile çıkmış bu perişan görünen kadının karşısına. “Buyurun” demiş gülümseyerek. Kadın iki büklüm durarak, kısık sesle “misafir etseniz beni birkaç gün Allah rızası için” demiş ve kapının önüne yığılıp kalmış. Menzile kadına pek acımış, haline pek üzülmüş. Hemen ana kız içeri taşımışlar kadını. Yatağa yatırıp üstünü örtmüşler. Merakla başında beklemeye başlamışlar. Bir süre sonra kadın açmış gözlerini “su içsem” demiş. Bukle bir koşu su getirmiş. “Açım” demiş bunun üzerine kadın. Bu sefer de Menzile koşmuş mutfağa, sıcak çorba getirmiş. Bir güzel karnını doyurmuş kadın. Ardından da açmış elerini, uzun uzun dua etmiş bu güzel insanlara: “Allah ne muradınız varsa versin. Sağlık, mutluluk, huzur dolsun eviniz. Tuttuğunuz altın, sofranız bereketli olsun. Eviniz sıcak, yüreğiniz ferah olsun. Yarınınız güzel, seveniniz bol olsun. Kötülük dokunamadan geçip gitsin çatınızın üzerinden. .” Bir güzel dualar etmiş ki kadın oturduğu yerden, Bukle ve Menzile pek sevinmişler. Menzile “evin yoksa kal bizimle, yoldaş olursun bize” demiş. Kadın hiç beklemeden hemen atılmış. “Olur, olur, kalırım” diyerek bir çığlık bırakmış havaya. Kim ne düşünür nereden bilsin Menzile. Kimin niyeti nedir nasıl bilsin Menzile.

O günden sonra birlikte yaşamaya başlamışlar beyaz evde. Güzel, temiz elbiseler vermiş Menzile kadına. Birlikte yiyip birlikte içmeye, birlikte gezip birlikte tozmaya, birlikte oturup birlikte kalkmaya kısa zamanda pek alışmışlar. Her sabah Bukle’nin altın sarısı saçlarını o tarar olmuş. Her teli itinayla toplamış, kimse görmeden bir kısmını ayırıp saklamış. Fırsat buldukça bahçeye çıkıp çiçeklere koymuş telleri. Ertesi sabah da bir bir toplamış altınları. Günler geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmiş. Kadın usanmış bu işten. Yorulmuş, bıkmış, “yeter artık” diyerek bir gece yarısı uyurken Bukle derin derin, mışıl mışıl; almış makası eline, altın saçını kökünden tutup kesmiş bir çırpıda. İşte o an olmuş ne olduysa, altın saçın her bir teli kocaman bir yılana dönüşüp atlamışlar kadının üstüne. Oracıkta sokup öldüreceklermiş neredeyse, Bukle “durun” demeseymiş. Kadın korkudan küçük dilini yutmuş da, bir dahi hiç konuşamamış. Ödü “pat” diye patlamış da aklı yerinden oynamış. O günden sonra da kiminle karşılaştıysa, saçının tellerini yaşmağının ucundan gösterip bir şeyler geveler, bir şeyler anlatmak istermiş. Lakin kimse ne dediğini bir türlü anlayamazmış bu deli kadının. Acıdıklarından eline ekmek parası tutuşturup yollarına devam ederlermiş. Bir gün bir sokağın köşesinde bağdaş kurmuş otururken aksakallı bir dede gelip durmuş karşısında. Uzun uzun bakmış gözlerine bir şey okur gibi. Sonra da “bir adam vardı buralarda yaşayan” demiş kadına. “Nalbant idi. Herkes sever, herkes hürmet eder, herkes pek güvenirdi ona. Bir sabah senin gibi o da gördü çiçeklerin verdiği altınları. Göz bir gördü mü, akıl bir yazdı mı kenara gözün gördüklerini insan kendini tutamaz olur. Günler boyu eline iş alamadı. Gelip gidenler “niye çalışmıyorsun, hasta mısın?” diye sordular uzun süre. Nalbant kimseyle tek kelime konuşmadı. Gözünün önünden çil çil altınlar gitmiyordu. Bir damla uyku girmedi gözüne. Sonra baktı ki olmayacak; eline koluna, diline kulağına bir de aklına hâkim olamayacak. Her bir şeyini, neyi var neyi yoksa olduğu gibi bırakıp çekti gitti buralardan. Kimseler bir daha haber alamadı nalbanttan. Ne nereye gittiğini öğrendiler, ne de neler yaptığını duydular.

Ben sana söyleyeyim mi ne oldu nalbantta?” Kadın gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bakmış dedeye, karşısında duran bir canavarmış gibi. Devam etmiş aksakallı dede konuşmaya. “Nalbant şimdi padişahın sağ kolu. Vezir oldu memlekete. Eğer senin gibi tutamasaydı kendini, bu şehrin sokaklarında dolaşacak, adı “deli nalbant”a çıkacaktı belki de.” Konuşması bitince dede yürüye yürüye uzaklaşmış kadının yanından. Onun arkasından bakakalan kadın saçını başını yola yola bağırmış da duyanlar gök yarıldı sanmış. Çocuklar öyle bir ağlamış ki üç gün üç gece susturamamışlar. Kediler korkup damdan dama atlaya atlaya başka şehirde miyavlamaya gitmişler. Bukle’nin saçları da kısa sürede uzamış, yine eskisi gibi taranacak hale gelmiş. Açgözlü olmanın, yalan söylemenin, kötü düşüncelerin ne kadar zararlı olduğunu da daha iyi öğrenmiş. Anne kız uzun yıllar mutlu bir şekilde, beyaz evlerinde, güzel çiçekleri ile yaşamaya devam etmişler. Bir daha da kimseye güvenip evlerine almayı hiç düşünmemişler.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:25
ÇİRKİN ÖRDEK




Çalıların içinde bir ördek kuluçkaya oturmuş yumurtalarını bekliyormuş. Uzun süredir tek başına oturmaktan sıkıldığı için yumurtaları çatlar çatlamaz sevinçle vaklayarak üzerlerinden kalkmış.
“Artık çiftliğe dönüp oradakileri yeni ailemi gösterebilirim!” diye düşünmüş. Hepsi tam mı diye, cik cik öten yavrularını saymaya başlamış. “Yo, olamaz!” demiş yumurtalardan birinin henüz çatlamamış olduğunu görünce.
O sırada oradan geçen bir ördek, “Yuvanda hâlâ çatlamamış iri bir yumurta var,” demiş. “Bahse girerim bir hindi yumurtasıdır.”
“Hindi yumurtasıymış, O benim yumurtam,” demiş anne ördek ters ters. İç çekerek yumurtanın üstüne oturmuş.
Bu son yumurta da çatlayınca içinden iri, çirkin bir ördek yavrusu çıkmış. Anne ördek bu yavruyu görünce onun çirkinliğinden biraz utanç duymuş.
“Neyse ki diğer yavrularım güzel,” diye düşünmüş ve artık daha fazla vakit kaybetmeden çiftliğe gitmek istediği için yavrularını peşine takarak suya girmiş.
“Çirkin olanı hiç olmazsa iyi yüzüyor,” demiş anne ördek kendi kendine. “Öyleyse hindi olamaz. Çünkü hindiler yüzemez. Belki büyüdükçe güzelleşir. Belki bir süre sonra da büyümesi durur.”
Ne yazık ki tam tersi olmuş. Çirkin Ördek giderek daha da büyümüş ve diğer ördeklerden daha da farklılaşmış. Çevresindeki hayvanlar onu hiç rahat bırakmıyor, onunla hep ‘Çirkin Ördek’ diyerek alay ediyormuş. Kardeşleri bile vak vak edip başının etini yiyor, “Seni bir kedi kapsa da senden kurtulsak,” diyorlarmış. Tavuklar onu kovalıyor, onlara yem veren kız da ayağıyla onu ittirerek yemlerin yanından uzaklaştırıyormuş.
Çirkin Ördek bütün bunlara daha fazla dayanamamış. Çitlerin üzerinden uçarak atlamış ve çiftliği iyice geride bırakıp yaban ördeklerinin yaşadığı yere gelene kadar hiç durmadan yürümüş. Fakat yaban ördekleri de onun çirkin olduğunu düşünmüşler ve onunla dostluk kurmak istememişler.
Çirkin Ördek yapayalnız ortada kalmış. Ağaç dallarıyla çitlerdeki küçük kuşlar bile onu görünce kaçışıyorlarmış. “Çirkin olduğum için kaçıyorlar,” demiş kendi kendine.
Tek başına oradan oraya dolaşmış durmuş. Bir ara, iki yaban kazıyla dost olmuş, fakat onlar da avcıları görünce uçup gitmişler. Bir seferinde de yaşlı bir kadın onu tutup evine götürmüş, ama kadının kedisiyle tavuğu, “Hem suyu seven, hem de yumurtlamayan kuş mu olur?” diyerek onunla alay edince dayanamayıp oradan da kaçmış.
Sonra mevsim değişmiş. Ağaç yaprakları sararıp solmaya başlamış. Bir akşamüzeri, güneş batarken bembeyaz tüylü, büyük ve güzel kuşlardan oluşan bir kuş sürüsü Çirkin Ördek’in tam önünden, çalıların arasından havalanmış. Uçarken dalgalanıyormuş gibi hareket eden çok zarif, uzun boyunlu kuşlarmış bunlar.
“Bekleyin beni!” diye seslenmiş Çirkin Ördek, ama kuşlar kocaman kanatlarını açar açmaz gökyüzünün derinliklerinde kaybolmuşlar. Çirkin Ördek sevincinden suyun içinde bir fırıldak gibi dönmeye başlamış, sonra hızını alamayıp suyun dibine dalıp çıkmış. Boğazından çıkan garip sesler onu bile korkutmuş. O beyaz tüylü kuşları bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Ne cins kuşlarsa onlar, onları çok sevmiş.
Kış pek uzun ve sert geçmiş. Çirkin Ördek birkaç kez ölümden dönmüş. Bir seferinde buzun üstünde az kalsın donuyormuş. Neyse ki oradan geçmekte olan bir çiftçi onu görmüş de kurtarmış. Sonunda kış bitmiş bahar gelmiş ve Çirkin Ördek uçabildiğini keşfetmiş, öyle suyun üstünde değil çok daha yüksekte, gökyüzünde.
Bir gün kanatlarının gücünü denerken aşağıda, bir derede daha önce gördüğü o beyaz tüylü kuşlardan birçoğunun yüzdüğünü görmüş. Bir an bile düşünmeden, “Aşağı iniyorum,” diye kararını vermiş. “Çirkin de olsam onların yanlarına gideceğim.” Böylece dereye, suyun üzerine inmiş.
Kıyıda iki çocuk beyaz kuşlara ekmek kırıntısı atıyormuş. Çirkin Ördek’i görünce hemen annelerine, “Anne bak!” demişler. “Bir kuğu daha var orada! Bu kuğu diğerlerinden daha güzel hem de!”
Çirkin Ördek çocukların ne demek istediğini anlamamış. Beyaz kuşlar arkalarına dönüp ona bakınca utancından boynunu bükmüş. “İsterseniz siz de Çirkin Ördek diye alay edin. Umurumda değil artık!” demiş içinden.
Sonra, başını kaldırırken suda ilk kez kendini görmüş. Upuzun bir boynu, bembeyaz, harika tüyleri varmış.
“Merhaba!” demişler diğer kuğular. “Hoş geldin.” Sonra hepsi suyun üstünde ona doğru süzülmüşler. Hiçbiri çiftlikteki kuşlar gibi ona alay ederek bakmıyorlarmış. Boyunlarını zarifçe eğerek, “Ne kadar güzelsin,” diyorlarmış sanki.
Çirkin Ördek, “Demek ben Çirkin Ördek değilmişim. Bir kuğuymuşum!” diyerek sevinçle çırpmaya başlamış kanatlarını.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:25
Çiçeksiz Ova





Bir zamanlar yemyeşil ovaların baharla şenlendiği, herkesin gitmek isteyip basmaya kıyamadığı güzel mi güzel, yeşil mi yeşil bir ova varmış. Bu ovanın adı çiçeksiz ovaymış. Çiçeksiz ovanın yemyeşilliğini bozan tek kusuru da bu adındaki sorunmuş. Yani çiçeksizmiş bizim güzel ova. Belki de dünyanın hiçbir yerinde olmayan öyle güzel, öyle yumuşak çimleri varmış ama bu çimenleri taçlandıracak çiçekler yokmuş. Etrafı dağlarla çevrili güzelim ovanın tek üzüntüsü de buymuş. Çevresine bakınır "neden benim de altın gözlü güzel yüzlü çiçeklerim yok" diye hayıflanır dururmuş. Dağlara, bulutlara, üzerinde uçan kuşlara sorarmış, hiç biri kulak asmazmış sorularına. Bir gün küçük bir serçe zıp zıp zıplarken üstünde ona sormaya karar vermiş ova.

Küçük serçe dinlesene beni!

Küçücük minicik serçe bu çınlayan sesin nereden geldiğini anlayamamış önce sonra fark etmiş ki altındaki yeşil halı misali ova dile gelmiş konuşmakta,

—Sen konuşabiliyor musun? Diye merakla sormuş ucu bucağı görünmeyen ve kendisine göre çok ama çok büyük olan bu arkadaşa

—Tabii, demiş ova, sen nasıl konuşabiliyorsan ben de öyle konuşabiliyorum. Aslında biliyor musun çevremizdeki her şey konuşur ama çoğunlukla biz duymayız, çünkü dinlemeyiz.

—Doğru, demiş serçe, bunca zamandır üstünden gelir geçerim seni hiç duymamıştım. Ama bugün karnım açtı ve küçük bir solucan bulabilmek ümidiyle kondum üzerine, onun için kulak vermiştim sana.

—Haklısın, demiş ova, çoğunlukla bir şeyler beklediğimiz zaman dinleriz karşımızdakini, üzerime konman çok iyi oldu küçük kuş benim de sana soracağım bir şey vardı ama önce karnını doyurmalı, bak hemen arkanda bir solucan var şimdi afiyetle ye onu da sonra konuşalım benim derdimi.

Minik serçe gerçekten de bir iki zıplama ötesinde görmüş küçük solucanı ve hoop afiyetle indirmiş midesine. Sonra dönüp yeni dostuna teşekkür etmiş.

—Gerçekten çok oldu bu kadar lezzetlisini yemeyeli, haydi anlat bakalım şimdi derdini,

Ova önce derin bir iç geçirmiş

— Biliyor musun serçecik benim hiç çiçeğim yok, etrafta bir sürü dağ ova var hepsi bayram yeri gibi ama benim sadece yemyeşil çimenlerim var tek bir çiçek yok üzerimde bu rengi şenlendirecek, demiş.

Serçe bakınmış, gerçekten daha önce hiç dikkat etmediği bir şekilde çiçeksiz olduğunu fark etmiş ovanın. Ama bunu ona söyleyip daha fazla üzmek istememiş yeni dostunu.

—Evet, haklısın belki çiçek yok ama ömrümde gördüğüm en güzel yeşile, en yumuşak çimene sahipsin sen, demiş.

—Çok iyisin minik kuş bunu ben de biliyorum, sakın çimenlerimi ve bu halimi sevmediğimi sanma ama ne olurdu çiçeklerim de olsaydı, ne olurdu bir tanecik de olsa şöyle güneş yüzlü bir papatyacığım olsaydı.

Yeni arkadaşının üzüntüsünü anlayan ve bu sorunu çözmeye karar veren kuş,

—Bak şimdi gidiyorum ama yarın güneş doğarken geleceğim sana ve yanımda bir sürpriz getireceğim.

Diyerek uçup gitmiş.

Ova bu küçük kuşun kendi büyük derdi karşısında sıkılıp, çaresizliğini yüzüne vurmamak için kaçtığını düşünmüş. "Eh, demiş kendi kendine, sen koskoca ova yüzyıllardır derdine bir çare bulamadın da bu minik kuş mu bulacak sana deva" diye alışkın olduğu hüzünle dalıvermiş gecenin içine. Karanlıkta her şeyi unutup uykuya dalarmış ova. Gece onun tüm sıkıntılarını yok eder, kucağında uyuturmuş. "Hem, dermiş, çiçeklerim olsaydı bile gece görünmezlerdi ki" böylece gece daha rahat eder, kendini bu şekilde teselli edermiş.

Sabahın ilk ışıklarıyla serçenin sesini duymuş ova bir daha yanına hiç uğramayacağını düşündüğü küçük arkadaşı gelmiş üzerine konmuş,

—Benim güzel dostum, yeşil ovam hadi uyan demiş.

Hayatı boyunca hiç kimse ona böyle seslenmediğinden bu sözler karşısında her zamankinden farklı uyanmış o sabah, gülümseyerek, aydınlanarak başlamış güne.

—Bak, demiş serçe, bak sana kimi getirdim, benim en iyi dostumu, kanatlarıma dolarak uçmamı sağlayan yorulduğumda yavaşça kucaklayan, en büyük desteğimi, rüzgâr’ı getirdim. Senin derdine bulursa o bulur çareyi. Benim bildiğim çiçek dolu her yere tohumları o götürmüş, o saçmıştır. Bir yerden topladığı tozları, başka yerlere tohum edip aynı renkleri oraya da bulaştırmıştır.

Ova biraz kırgın, biraz mahzun seslenmiş rüzgâra;

—Ey dağları taşları dolaşan, her şeyi savuran rüzgâr, bu küçük serçenin dostu, doğanın taşıyıcısı rüzgâr, her yeri çiçeklendirdin, rengârenk boyadın da beni niye renksiz bıraktın böyle.

—Ah güzel ova, ah yeşil ova, demiş rüzgâr en üzgün sesiyle, bilmez miyim ben seni, ne güzel ne serin olduğunu, nasıl çiçeklere layık, ne zarif ve asil olduğunu, ama sen de bilirsin ki, dört yanın yalçın dağlarla çevrilidir, sanki sıkıca sarmışlardır etrafını, kucaklar gibi ve öyle serttir ki kayaları sana tohum getirmeme izin vermezler. Ama dün serçe bana seni anlatınca, sevgili yağmura gittim, anlattım derdini, şu arkadaki dereden yardım istedik bulduk çareni,

Yalnızlığının ömür boyu süreceğini düşünen ova kendisi için bunca varlığın el ele verdiğini düşününce sevincinden çıldıracak gibi olmuş

—Peki demiş peki nasıl yapacaksınız bunu nasıl çiçeklendireceksiniz beni,

Rüzgâr demiş ki: -Dere başladığı yerdeki çiçek tohumlarını alacak senin için, güneşe dereyi buharlaştırırken tohumları da taşıyacak gökyüzüne yağmur alacak tohumları ben de bulutların senin üstüne gelmesini sağlayacağım. Böylece yağan yağmurla birlikte tohumlarda karışacak toprağına. Sen de kısacık bir zaman sonra çiçekleneceksin.

Ova sevincinden deliye dönmüş, hem artık çiçekli olmanın hem de yalnız olmadığını bilmenin sevinciyle daha önce olmadığı kadar mutlu olmuş.

Hemen işe koyulmuş bizimkiler. Dere tohumları almış, güneş derenin suyunu buharlaştırmış, bulut yapmış, bulutları taşımış rüzgâr ovanın üstüne, yağmur olmuş yağmış bulut tohumlarla birlikte. Toprağına karışmış ovanın. Birkaç gün sonra ova rengârenk çiçeklerle altın gözlü papatyalarla dolmuş

Derler ki dünyanın en mutlu ovası olmuş. Çiçekleri ve dostlarıyla birlikte…

SonSuzluk
04-24-2008, 14:26
BANA GÖZYAŞI BORCUN VAR!





Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!

Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?

Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!

Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.

Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!

Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?

Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!

Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
Çaresizliğini ördü sıra sıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.

Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!

Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?

Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!

Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.

Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!

Kadın irkildi;
- Can mı?

Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!

Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?

Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!

Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.

— Bu ne şimdi yaptığın? Diyerek çattı kaslarını kadın...

Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!

Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...

Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?

Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!

Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.

Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
— Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...

Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!

Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!

Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!

Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...

SonSuzluk
04-24-2008, 14:27
BİR ANNE ELİNİN DOKUNUŞU







Şükran Günü çok yakındı ve öğretmen sınıfındaki öğrencilerinden müteşekkir oldukları bir şeyin resmini çizmelerini istemişti. Çoktan büyümüş ve yuvadan uçmuş çocuklarına müteşekkir bir anneydi kendisi de. Onları kucağında taşıdığı günleri özlüyordu.

Öğrencilerine bakarken kendi kendine düşündü. Bu küçük şehrin çocukları ne kadar da yoksul. Bu zavallı çocukların müteşekkir olacakları ne kadar az şeyleri var. Bu yoksul, iyi beslenmeyen, yırtık pırtık giysili çocuklar neyin resmini çizecekler acaba?

Boyd zayıf, ihmal edildiği her halinden belli, ne sınıfta herhangi bir etkinliğe, ne de teneffüslerde herhangi bir oyuna katılan utangaç bir çocuktu. Öğretmen bahçe nöbetindeyken Boyd bir gölge gibi öğretmenini izler, sanki korunmak ister gibi onun yanından ayrılmazdı. Öğretmen, Boyd gibi bir çocuğun ne gibi bir şeye müteşekkir olduğunu merak ediyordu.

Çocuklar resimlerini bitirdiler ve öğretmen tek tek her bir resmi kaldırıp sınıfa gösterdi.

Resimlerden birinde bir oyuncak bebek, birinde bir kutu çikolata, bir diğerinde bir kardeş, bir başkasındaysa ağabeyinden kalma eski bir bisiklet vardı. İlginç olan resimlerden birinde ise bir baba vardı. Bu resmi çizen minik kız, arkadaşlarının babaları yokken, babası olduğu için müteşekkir olduğunu dile getirdi.

Boyd bir el resmi çizmişti. Öğretmen resmi sınıfa göstermek için havaya kaldırdığında çocuklardan değişik tepkiler geldi. Çocuklardan biri, " Bu Allah´ım eli. O bize her şeyi verir," dedi. Bir başkası, " Bu el bize uzanan yardım ellerinden biri," dedi. Boy’dun çizdiği resim diğer resimlerden daha çok yoruma neden olmuştu, ama Boyd´dan hiç ses çıkmıyordu.

O gün dersler bitip çocuklar sınıftan çıkarlarken, öğretmen Boyd´un yanına gitti, her zamanki gibi elini öğrencisinin omzuna koydu ve ona, " Şükran duyduğun el kimin eli?" diye sordu.

Boyd gülümseyerek öğretmenine baktı ve yalnızca, " Sizin," dedi.

Öğretmenin gözleri yaşlarla doldu. Boyd´un kendisini yanındayken nasıl güvende hissettiğini ve zaman zaman küçük çocuğun elini tutup, ona güven verdiğini anımsadı. Boyd´un annesi yoktu ve yalnızca bir annenin verebileceği o çok özel dokunuşa ne kadar da özlem duyuyordu. Öğretmen hiç farkında olmadan, elinin yumuşacık, sevgi dolu, şefkatli ve güven veren dokunuşuyla, küçük çocuğa gereksinim duyduğu çok özel bir şey vermişti. Öğretmen o gün bir öğretmenle " yaşam değiştiren" birinin arasındaki farkın ne olduğunu öğrendi ve çok ünlü bir şiiri anımsadı. Boyd´un çizdiği resmin konusu, "Bir Anne Elinin Dokunuşuydu.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:28
BİR KARDELEN MASALI...



Bir varmış bir yokmuş, uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış. Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır, güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine bin bir renkler saçar, kokusu ile güzelliği ile güzelliğinden çok o mahcup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış. Doğa ananın da en sevgili yavrusu, her şeylerden sakınıp gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası. En yakın arkadaşı Nergis´le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler, oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış. Fulyacık Nergis´ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden gelse tüm dünyasını Nergis´le paylaşmak istermiş. Nergis de çok güzelmiş ama Fulya´nın saflığına karşı son derece kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya´yı çok sever, onunla arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır, ama içten içe de Fulya´nın herkes tarafından sevilmesine tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş.

Fulya´nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş. Çünkü Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş, kendi duyguları kendi düşünceleri, herkesin, her şeyin üstünde imiş. Fakat Fulya´ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş. Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis´i zira, Doğa annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık olduğu için Nergis´e ayrıca çok güvenir, inanırmış. Bu arada aşağılarda, dağların, vadilerin ötesindeki ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış... Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınır en hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler, eğlendirirmiş. Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp koynunda gizlediği kutusuna atarmış. Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışıltılı, bin bir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış. Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş. Çünkü koku yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış. Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış. Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş.

Hemen harekete geçmeye karar verip hafif hafif Fulya´nın etrafında esmeye başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş. Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş... Rüzgâr, Fulya´ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikâyelerini anlatırken onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş. Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor, Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş. Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikâyelerde hemen buğulanıveren gözlerine dalıp gitmek, neşeli hikâyelerde kahkahalarına karşılık vermek Rüzgârda tutkuya dönüşmüş. Fulya´nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş. Fulya ise dinlediği o harika hikâyelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış.

Zamanını hep Rüzgârla beraber geçirmek istiyormuş. Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş ki, Fulya´nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş. Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler, ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya´nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis´i ihmal etmemeye çalışıyor ona rüzgâr´ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş. Nergis, Fulya´yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş. Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya´nın arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği, beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlara da aynı hikâyeleri, aynı şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını alıp saklıyormuş. Bir gün Fulya, Rüzgâr´ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış. Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş. Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya, istemeyerek Bahar Rüzgârı´nı Nergis’lere tanıştırmış. Ama Nergis´in çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr´ın büyüsüne kapılmayacağını düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis´in ışıltılı renklerini öyle bir övgülerle anlatmaya başlamış ki. Hele Rüzgâr´ın şarkılarında ki, o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi büyülenmiş ve çiçek tozlarının gittiğinin farkına bile varmamış. Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş. Hemen evine dönüp Rüzgâr´a, evinin tüm kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya´nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya´nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi Ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış. Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr´ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya´ya ne kadar çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş. Fulya, gözyaşları içinde kapılarını açmadan Rüzgâra her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği için o tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla, her şeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş. Rüzgâr, Fulya´nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş. O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya´ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış. Nergis ise olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam ediyormuş.

Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı tozları arasında Fulya´nın eksikliğini içinde duyarak, kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan bozulup küflenmemiş mi? Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış. Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor, diğer yandan içinde Fulya´nın yokluğundan kaynaklanan büyük bir boşlukla tüm hedef amaçları tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş... Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis´inin bile Rüzgâra kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya´nın büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş. O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini, hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş. En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası´nın yanına gelerek, onun vaktinden çok önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş. Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen annesinin kollarında kolayca uyumuş.. Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış. Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor, muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş. Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş. Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş. Hayatında ilk kez böylesine güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş. Fulya da doğaya böylesine muazzam güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş. Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece on duysun istemiş. İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına KARDELEN demeye başlamış. Zira karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş. Karların ve Karlar Prensi´nin tek çiçeği... Kardelenle Karlar prensi birbirlerine hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar...

SonSuzluk
04-24-2008, 14:28
BU UNULUTULUR MU? (Maalesef Unuttuk)





Birinci Dünya Savaşı´nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kısmı da Mısır´ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir. Usare Kampı´na hapsedildi.

Kampın tam adı, "Seydibeşir Kuveysna Osmanlı Useray-i Harbiye Kampı" idi. Bu kampta, 1918´de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen´in 48. Alayı´na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu.

12 Haziran 1920´ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar.

Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi...

Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi.

Savaş bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmiyordu. Çünkü olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çözüm toplu katliamdı...

Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez İngilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözler yanmıştı.

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. Bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM´de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler bir önerge vererek, Mısır´da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması için TBMM´nin teşebbüse geçmesini istediler.

Tabiî ki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işi de unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar...

Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En uzucu olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması...

ERMENİLER SOYKIRIM YAPILDI DİYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR. BİZİM İSE TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK

SonSuzluk
04-24-2008, 14:29
BÜLBÜL İLE HÜKÜMDAR

Bir zamanlar dünyanın en güzel sarayına sahip bir hükümdar varmış. Fakat sahip olduğu güzelliğin farkına varmayan talihsiz biriymiş bu hükümdar. Sarayının aynı güzellikte bir de bahçesi varmış ki, ucu bucağı görünmezmiş. En güzel çiçekler ekiliymiş orda. Halkın arasında konuşulanlara bakılırsa bahçeden daha güzel olan şey, o bahçenin içinde yaşayan bir bülbülmüş.

Öyle güzel bir ötüşü varmış ki bülbülün, şöhretini duyanlar uzak ülkelerden bile onu görmek için oraya gelmek istermiş. Bu bülbülün ünü hükümdarın kulağına kadar gelmiş. İşin garip yanı ise, hükümdarın bu bülbülden haberinin olmamasıymış. Bu yüzden, çok sinirlenmiş hükümdar. Vezirini çağırıp; "Bu ne demek oluyor şimdi?" demiş, "Benim sarayımın bahçesindeki bülbülden benim niye haberim yok?" Vezir cevap veremmiş. Çünkü bülbülden onun da haberi yokmuş. Hemen bahçıvanı çağırtıp; "Söyle bakalım" demiş, "saraydan bütün dünyanın duyduğu bir bülbül varmış. Neden benim haberim yok? Bahçıvan; "Bağışlayın efendim!" Vezir: "Çabuk onu bulun bana!" diye bağırmış. Bahçıvan, her yeri aramış taramış, herkese sormuş ama bülbül bulamamış. Vezir çare olarak, hükümdara "Bu birilerinin uydurduğu bir şey olsa gerek" demiş. Hükümdar daha da hiddetlenmiş ve "Hayır, bu olamaz! Bunu bana güvendiğim birisi söyledi. Hemen bülbülü bulun, yoksa hepinizi cezalandırırım" demiş. Sarayın mutfağında çalışan bir kız bahçıvana gelip; "Aradığınızı burada bulamazsın!" demiş "ama isterseniz ben sizi onun yanına götürürüm." Buna çok sevinen saray görevlileri hemen bülbülün yaşadığı ormanını yolunu tutmuşlar. Bülbülün yaşadığı yere gelince; "Küçük bülbül!" diye bağırmış kız. Bülbül bir ağacın dalında görününce, "Hükümdar, seni görmek ve sesini duymak istiyor. Bizimle gelmezsen hepimizi cezalandıracak" demiş. Bülbül bunu kabul edince, yolda onun sesinden şarkılar dinleyerek birlikte saraya dönmüşler. Hükümdarın huzuruna çıkarılan bülbül, güzel sesiyle şakıya başlamış. Öyle yanık ötmüş ki, hükümdar hem duygulanıp gözlerinden yaşlar akıtmış, hem de çok mutlu olmuş. Bülbüle "dile benden ne dilersen!" demiş. Bülbül "en güzel hediye, sizi mutlu görmek" diye cevaplamış onu.

Bütün herkesin sevgisini kazanan bülbül, saraydakilerin baş tacı olmuş. Bundan sonra sarayın bahçesinde yaşamaya, zaman zaman da güzel sesiyle hükümdara şarkılar söylemeye başlamış. Bütün ülke halkı, bülbülün şarkılarını dinlemek için sarayın çevresine toplanırlarmış orada bir. Günlerden bir gün hükümdara bir hediye sandığı gelmiş. Açtıklarında içinden mücevherler ile değerli taşlarla süslenmiş oyuncak bir bülbül çıkmış ortaya. Bir kurma kolu varmış bu camdan yapılmış oyuncak bülbülün üstünde. Bunu ayarladığınızda gerçek bir bülbül gibi ötmeye başlıyormuş. Bir zaman sonra, gerçek bülbül hükümdarın bu oyuncak bülbül geleli kendisiyle ilgilenmediğini görünce üzülmüş ve bir fırsatını bulup saraydan kaçmış. Her gün güzel sesiyle ötmeye devam eden oyuncak bülbül ise, günün birinde bozul vermiş. Hükümdar bülbülün sesini öylesine alışmış ki, o zaman gerçek bülbülün eksikliğini fark etmiş ve ona haksızlık ettiğini anlamış. Üzüntüsünden hasta olup yataklara düşmüş. Hükümdar günden güne daha da kötüleşmiş ve halk onun durumuna çok üzülmüş. Onu yatağında çaresiz şekilde görünce, artık iyileşmeyeceğini düşünüp yeni bir hükümdar seçmek istemişler hemen. Hükümdarın hastalığı ve yeni hükümdar seçileceği haberleri saraydan kaçan bülbüle kadar ulaşmış. Hükümdarın sevgisini ve pişmanlığını öğrenen bülbül, ona yardımcı olmaya karar vermiş. Hemen gelip hükümdarın yattığı odanın penceresine konmuş ve güzel sesiyle tekrar tekrar şarkılar söylemeye başlamış. Hasta yatağında bülbülün sesini duyan hükümdar, kendine gelmeye başlamış. Nihayet sabaha yakın, hükümdar iyileşip ayağa kalkmış. Kendisini iyileştirenin bülbülün sesini duymak olduğunu biliyormuş. Hükümdar bundan sonra onu hep seveceğine; bülbül de ona, arada bir gelip şarkı söyleyeceğine söz vermiş. Sabah saraydaki herkes hükümdarı ayakta görünce hem çok şaşırmış, hem de sevinmiş. Hükümdar sonraki hayatını sarayın bahçesindeki güzellikleri doya doya yaşayarak ve bülbülün tatlı nağmelerini dinleyerek geçirmiş.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:30
CEYLAN, KAPLUNBAĞA, FARE VE KARGA







Bir varmış, bir yokmuş; hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş.
Bir gün ceylan çayırda oynuyormuş, halinden çok mutluymuş. Ancak birdenbire insanoğlunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çıkmış ortaya. Tabii arkasındanda bir insan gelmiş. Köpek ve adam geyiğin peşinden koşmaya başlamış. Ceylan kaçmış onlar kovalamışlar.
Bu sırada evde yemek zamanıymış. Sofrayı hazırlayan fare bakmış arkadaşlarından biri eksik. Arkadaşlarına dönerek :
-Neden, demiş hep dörtken bu gün üçüz? Ceylan arkadaşımız bizi unuttu mu dersiniz?
—Unutmaz, demiş kaplumbağa. Mutlaka başı dertte olmalı. Ne olurdu karga gibi kanatlarım olsaydı, uçar dolanırdım çayırları. Ya ceylanın yardımımıza ihtiyacı varsa, ne olduğunu bilmeden onu yargılamak doğru olmaz.
Karga hak vermiş kaplumbağaya. Kanatlarını çırpıp havalanmış ve ceylanı aramaya başlamış. Birde ne görsün, ceylan ormanda bir tuzağa düşmemiş mi? Ağlardan kurtulmak için çırpınıp duruyor. Karga hemen dostlarına haber vermiş. Üçü düşünüp bir sonuca varmışlar. Biri evi bekleyecek, diğer ikisi ceylanı kurtarmaya gidecekmiş. Tabiî ki evde kaplumbağa kalmış. Fare ile karga fırlayıp gitmiş. Kaplumbağa kalmış kalmasına ama aklı hep dostlarındaymış. Sonunda oda çıkmış yola. Bir süre sonra fare ile karga ceylanın yanına gelmiş. Fare ağları kemirmiş. Sonra hepsi oradan ayrılmış.
Avcı oraya gelip ağları parçalanmış, tuzağını bomboş görünce küplere binmiş.
Öfke ile etrafa bakınmış o sıra kaplumbağayı görmüş. Onu çantasına koymuş. —Ceylan bir başka güne kalsın. Biz bu akşam kaplumbağa ile yetinelim.
Karga olup bitenleri yukarıdan görmüş. Hemen uçarak olanları ceylana ve fare anlatmış. Üçü hemen bir araya gelip dostlarını nasıl kurtaracaklarını düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir yol bulmuşlar. Ceylan, avcının önüne çıkıp kendini göstermiş. Ceylanı karşısında gören avcı hemen onun peşine düşmüş. Avcı kovalıyor, ceylan koşuyormuş. Sonunda avcı yorulup sırtındaki çantayı yere atmış. Farede bunu bekliyormuş. Hemen koşup, çantayı kemirmiş ve dostunu kurtarmış.
Onlar ermiş muradına, avcı boş dönmüş evine.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:30
ASLA YALAN SÖYLEME



Eski zamanlarda, insanlar ilim öğrenmek için çok çalışırlar, her türlü güçlüklere katlanırlardı. Küçük yaşlarında köylerinden, ailelerinden ilim öğrenmek için ayrılırlar, yıllarca onlardan uzaklarda zor şartlar altında yaşarlardı. Seyyid Abdulkadir’in de küçük yaşta içine öğrenme arzusu düşmüş, bunun çarelerini aramaya başlamıştı. Sonunda dayanamadı, annesine gelerek; Anneciğim, ilim öğrenmek için Bağdat’a gitmek istiyorum... Dedi. Annesi ise; Senden ayrılmaya gönlüm razı olmuyor. Ancak seni de Allah yolundan alıkoymak istemem. Annesi Abdulkadir için yol hazırlıkları yaptı. En sonunda da oğluna lazım olur diyerek, 40 altını kaybetmemesi için bir kese içinde yeleğinin koltuk altına dikti. Sonra oğlunun gözlerinin içine bakarak şöyle dedi; Sana son olarak nasihatim şudur ki, eğer beni ve Allah’ı memnun etmek istiyorsan asla yalan söyleme, doğruluktan ayrılma. Allah her zaman ve her yerde doğruların yardımcısıdır. Seyyid Abdulkadir annesine söz verdi ve ağlayarak elini öptü. Bağdat’a giden bir kervana katılarak yola çıktı. Hem edan yakınlarında dar bir geçide girdiklerinde kervanda bir bağrışma koptu. Eşkıyalar kervana saldırmışlardı. Bir anda bütün sandıklar yere yıkıldı, eşyalar yağma edilmeye başlandı. Haydutlar kervandakilerin neyi var neyi yoksa hepsini alıyorlardı. Eşkıyalardan biri de Abdulkadir’in yanına geldi. Onun fakir haline bakarak şaka olsun diye;

Söyle bakalım senin neyin var fakir çocuk? Abdulkadir; Yalnız 40 altınım var, diye cevap verdi. Haydut önce şaşırdı sonra gülmeye başladı. İnanamadı ve tekrar sordu; Doğru mu söylüyorsun? Abdulkadir: Evet, doğru söylüyorum, 40 altınım var. Eşkıya meraklandı. Abdulkadir’i elinden tutup reislerine götürdü. Durumu reislerine anlattı. Haydutların başı; Senin 40 altının varmış, doğru mu bu? Abdulkadir; Evet doğru. Reis; Söyle bakalım. Onu nereye sakladın? Abdulkadir; Hırkamın içinde koltuğumun altında saklı. Bunun üzerine haydutlar hırkasının içinde, koltuğunun altında saklı bulunan 40 altını bularak reislerine verdiler. Herkes çok şaşırmıştı. Reis hayretle sordu; -Peki evladım, sen niçin üzerinde altın olduğunu söyledin? Eğer bize söylemeseydin onları bulamazdık. Abdulkadir; Ben annemden ayrılırken, asla yalan söylemeyeceğime dair söz vermiştim. Arkadaşınız senin bir şeyin var mı diye sorunca, altınlarım olduğunu söyledim. 40 altın için verdiğim sözden döneceğimi mi zannediyorsunuz? Bu sözleri duyan haydutların reisi çok şaşırdı ve derin bir düşünceye daldı. Sonra etrafındakilere dönerek; -Yazıklar olsun bizlere. Bu çocuk kadar olamadık. Bu çocuk annesine verdiği sözünden dönmemek için her şeyini veriyor. Bizler ise Allah’a söz verdiğimiz halde, hiçbir zaman verdiğimiz sözlerde durmadık. O’nun yapma dediklerini yaptık yarın Allah’ın huzuruna çıktığımızda halimiz nice olacak? Sonra şöyle devam etti:

Sizler şahit olun. Şuanda bu çocuk benim kötü yoldan dönmeme sebep oldu. Şimdiye kadar yaptığım bütün günahlarım için pişman olup tövbe ediyorum. Bundan sonra iyi bir insan olup, Rabbimin sevmediği işleri yapmayacağım. Reislerine çok bağlı olan haydutlar hep bir ağızdan; Reisimiz, biz senden ayrılmayız. Sen hangi yolda yürürsen biz de o yolda yürürüz diyerek hepsi birden pişman olup tövbe ettiler. Kervandaki insanlardan ne aldılarsa hepsini geri verdiler ve bir daha haydutluk yapmayacaklarına söz verdiler. Seyyid Abdulkadir ise yoluna devam ederek Bağdat’a ulaştı. Orada ilim tahsiliyle meşgul oldu. Kısa bir zaman içinde çok ünlü bir âlim oldu. Binlerce insanın Kötülüklerden vazgeçip iyi birer insan olmalarına vesile oldu.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:31
KRALIN PARMAĞI








Bir zamanlar Afrika´daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi. "Bunda da bir hayır var!"

Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi. "Bunda da bir hayır var!” Kral acı ve öfkeyle bağırdı."Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.

"Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var.""Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral."Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene!"

SonSuzluk
04-24-2008, 14:33
KURBAĞACIK



Ormanlık bir bölgede bulunan bir su birikintisinde yaşamakta olan kurbağacık hiç arkadaşı olmadığından yakınıyordu. Bu kurbağacık vaktinin çoğunu su birikintisinde yüzerek geçiriyor, bazen de sudan çıkıp, çimenlerin üstünde zıplayarak geziniyordu. Her gün bir önceki günün tıpatıp benzeriydi. Her gün aynı şey, hep aynı şeyler. Bitmek tükenmek bilmeyen bir tekdüzelik kurbağacığı canından bezdirmişti. Kurbağacık bir gün kızdı kendine: “ Sanki bütün ömrünü bu su birikintisinde geçirmeye pek meraklısın. Dünya senin zannettiğin kadar mı sanki? Dünya bu kadar küçücük mü sanki? Neden kurtarmazsın kendini buradan, çekip gitmezsin buralardan? Eğer sen bu yaşadığın su birikintisine dünya diyorsan, bil ki, sen bu dünyanın değil, bambaşka dünyaların kurbağasısın.

Şunu hiç aklından çıkarma: Arzuladığın yaşama ancak bu su birikintisinden uzaklaşarak kavuşacaksın.” Kurbağacık hemen o anda kararını verdi. Buradan ayrılarak yola çıkacak, gideceği yerlerde kendine arkadaş arayacaktı. Kurbağacık ormanda günlerce yol aldı. Artık ormanın sık ağaçları seyrekleşmiş, küçük bir düzlüğe çıkmıştı. Birden yerde parlak bir şey gördü. Bu da neydi böyle? Parlak şeye baktığında çok şaşırdı. Bunun içinde bir kurbağa vardı ve o kurbağa da kendisine bakıyordu. Geriye dönüp, bir taşın arkasına saklandı. İlk şaşkınlığı geçtikten sonra bu parlak şeyin çok ince olduğunu ve içinde kurbağa falan olamayacağını anladı. O zaman durum apaçık ortadaydı: Parlak şey ayna olmalıydı ve aynada kendini görmüştü. Kurbağacık aynayı alarak yakındaki bir ağacın kenarına kenarına yasladı. Aynanın karşısına geçerek türlü şaklabanlıklar yapmaya başladı. Bazen iki ayağı üstünde doğruluyor, bazen zıplıyor, bazen de derin nefes alıp göğsünü, yanaklarını şişirerek aynadaki aksini seyrediyordu. Bu hareketlerin içinde en hoşuna giden, aynada kendini iri görmek olmuştu. Gittikçe daha derin nefes alarak daha iri gözükmeye başladı. Sonunda, öyle bir an geldi ki, kurbağacık yusyuvarlak oldu ve ayaklarının yerden kesilip yükselmeye başladığını fark etti. Kurbağacık hiç bozuntuya vermedi. Yerden on metre kadar yükselince ağzından biraz hava bıraktı. Daha fazla yükselmek gereksizdi.

Her işte her şey seviye seviyeydi. Seviyesinin dozunu tam olarak ayarlamalıydı. Bir kuş değildi ki o, çırpsın kanatlarını, yükselsin gökyüzüne, uçsun uçabildiğince. Nereden baksan bir küçük kurbağacıktı. Olmaz denirdi, kurbağalar uçamaz denirdi, hayal gibiydi ama gerçekti. Uçuyordu işte. Kurbağacık şöyle bir etrafına bakındı. Yön tayini yaptı. Ormandan gelmiş, şu tarafa gidecekti. Sağ ön ayağını gideceği tarafa doğru mihaniki bir hareketle uzattı. Hayret! Gitmek istediği tarafa dönüvermişti. Döndü iyi de hala havada hareketsiz duruyordu. Birden suda arka ayaklarını ileri gitmek için kullandığını hatırladı. Arka ayaklarını yavaş yavaş göğsüne çekti, geriye doğru bıraktı, çekti, bıraktı. Düşündüğü tastamam olmuştu. İlerleyebiliyordu. Artık canının istediği kadar gidip, istediği yerde de aşağı inebilecekti. Kurbağacık bir süre uçtuktan sonra bir dere kenarında boylu boyunca uzanmış yatmakta olan yaşlı kurbağayı fark etti. ‘ Mutlaka bir rahatsızlığı vardır yaşlı kurbağanın ‘ diye düşündü. ‘ Çünkü hiçbir kurbağa böylesine açıkta yatmaz. Eğer yatarsa bu onun tehlikelere davetiye çıkartması anlamına gelir. İnip bakayım nesi varmış yaşlı kurbağanın. ‘ Yaşlı kurbağanın düşüp kaldığı bu çayırlık bir mesire yeriydi. İnsanlar günlük güneşlik yaz günlerinde hafta sonlarını burada geçirirler, piknik yaparlardı. Bir kendini bilmez yanında getirdiği şişenin içindekini içmiş, giderken de atmış şişeyi kırmıştı. İşte yaşlı kurbağa önündeki bu kırık şişenin bir parçasına basınca ayağından yaralanmış ve canının çok acımasına dayanamayarak bayılmıştı. Yaşlı kurbağa kendine geldikten sonra olanları kurbağacığa anlattı ve yardım etmesini istedi. Kurbağacık: “ Efendim, böyle bir durumla daha önce hiç karşılaşmadım. O cam parçasının ayağınızın altından çıkarılması lazım. Ben bunu başaramam. Gelirken görmüştüm. Az ilerde dere kıyısında iki çocuk balık tutuyordu. Gidip onları çağırayım, size yardım ederler herhalde “ dedikten sonra zıplayarak uzaklaştı. Kurbağacık çocukların yanına geldiğinde.

“ Lütfen yardım eder misiniz? Yaşlı bir kurbağa ayağından yaralanmış az ilerde yatıyor. Ne olur benimle gelin ona yardın edin, onu kurtarın. İyilik yapmak sevaptır. Haydi, çocuklar, lütfen kalkın, benimle gelin “ dedi. Kurbağacığın yalvarmasına dayanamayan çocuklar, oltalarını sudan çıkarıp bir kenara koydular ve kurbağacığın peşine takıldılar. Biraz sonra yaşlı kurbağanın ayağındaki cam parçası çıkarılmış ve yaralı yer temiz bir bezle sarılmıştı. Çocuklar gittikten sonra kurbağacık yaşlı kurbağaya destek oldu ve onu kuytu bir yere götürdü. Burada yaşlı kurbağa, kurbağacığa yaptığı yardımlardan dolayı teşekkür ettikten sonra: “ Nedense böylesine karşılık beklemeden yapılan iyilikler, yardımlar pek nadir oluyor. Nedense herkes bir başkası bana kötülük yapmadan ben ondan önce davranıp ona bir kötülük yapayım, ilk ben vurayım diyerek kesinlikle hiç bitmeyecek bir yarışı sürdürüyorlar. Gelin bu anlamsız kötülük yarışından vazgeçin, gelin kardeş olalım, elele tutuşalım, mutluluğa koşalım diyerek seslensem ben şimdi tüm canlılara acaba beni dinlerler mi? Hep kötülük görmekten, hep üzülmekten, hep ağlamaktan bıktım artık “ diyerek sözlerini tamamladı ve ağlamaya başladı. Yaşlı kurbağanın ağlaması kurbağacığın silkinmesine sebep oldu. “Dur ağlama artık yaşlı kurbağa, sil gözyaşlarını. Bundan sonra ikimiz eş kardeş sayılırız. Demek ki bir kötülük yarışı yapılıyor ve herkes bu yarışı önde bitirme gayreti içinde. Buna karşın ben de şu andan itibaren iyilik yarışını başlatıyorum. Yakında dünya turuna çıkacağım ve tüm canlılara iyiliği anlatarak onların da iyilik yarışına katılmalarını sağlayacağım. İyilik bayrağı sonsuza dek gönderde dalgalanacaktır. “ Kurbağacık kendine çok güveniyordu. Neden derseniz, çünkü güçlü bir kozu vardı. Ne çabuk unuttunuz, uçabiliyordu ya. Kıtalararası yolculuk onun için hiçten bile değildi.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:34
KURT VE 7 KÜÇÜK OĞLAK



Evvel zaman içinde yaşlı bir keçinin yedi yavrusu varmış. Bir anne çocuklarını nasıl severse o da yavrularını öyle severmiş. Günün birinde keçi, yavrularına yiyecek bulup getirmek için ormana giderken onları çevresinde toplamış. Sevgili çocuklarım demiş; ben ormana gidiyorum. Kendinizi kurttan sakının. Eğer kurt evimize girerse hepinizi kıtır kıtır yer. Bu alçak çok kez türlü kılıklara girer, ama kaba sesinden, kapkara ayaklarından onu hemen tanıyabilirsiniz! Küçük oğlaklar. Sevgili annemiz, demişler, gözün arkada kalmasın... Güle güle git, güle güle gel... Biz kendimizi koruruz. Keçi melemiş, iç rahatlığıyla yola çıkmış. Aradan çok zaman geçmemiş. Evin kapısını biri çalmış.

Sevgili çocuklar diye seslenmiş, kapıyı açın bakayım. Anneniz geldi, hepinize bir şeyler getirdi. Fakat oğlaklar kurdun kalın sesini tanımışlar; içerden seslenmişler. Sen annemiz değilsin... Onun sesi hem ince, hem de tatlıdır. Senin sesin kalın. Sen kurtsun! Bunun üzerine kurt bir dükkâna gitmiş, iri bir tebeşir parçası satın almış, bunu yemiş, sesini inceltmiş. Sonra geri dönerek yine kapıyı çalmış. Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım, demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi. Kurt kapkara ayaklarını pencereye dayamışmış. Oğlaklar bunu görünce yine bağırmışlar. Sana kapıyı açmayız. Annemizin ayakları seninkiler gibi kara değil. Sen kurtsun! Kurt yine geri dönmüş, bir fırıncıya gitmiş. Ayağımı bir taşa çarptım demiş; üzerine biraz hamur sürer misin? Fırıncı kurdun ayaklarına hamuru sürmüş. Kurt bu kez değirmenciye koşmuş. Ayaklarıma bir parça un serp demiş. Değirmenci kendi kendine. Kurt yine birini aldatmak istiyor demiş, un vermek istememiş. Fakat kurt. Dediğimi yapmazsan seni yerim! Diye bağırınca değirmenci korkmuş, hemen bir avuç un alarak kurdun ayaklarına serpmiş. İnsanlar böyledir zaten! Bunun üzerine alçak hayvan üçüncü kez eve gitmiş, kapıyı çalmış. Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi. Oğlaklar bağrışmışlar.

Önce ayaklarını göster de anneciğimiz olup olmadığını anlayalım! Demişler. Kurtayaklarını pencereye dayamış. Oğlaklar bunların beyaz olduğunu görünce kurdun sözlerine inanmışlar... Kapıyı açmışlar. Bir de ne görsünler? Bu giren kurt değil mi? Oğlaklar ne yapacaklarını şaşırmışlar, saklanacak yer aramışlar. Biri masanın altına kaçmış. İkincisi yatağa sokulmuş. Üçüncüsü sobanın içine girmiş. Dördüncüsü mutfağa saklanmış. Beşincisi dolaba girmiş. Altıncısı çamaşır sepetinin altına sokulmuş. Yedincisi de duvar saatinin içine girmiş. Fakat kurt vakit yitirmeden birer birer hepsini yakalayıp tutmaya başlamış. Yalnızca saatin içindeki yedinciyi bulamamış. Karnı da oldukça doyduğu için onu aramaktan vazgeçmiş, çıkıp gitmiş. Evin önünde geniş bir çimenlik varmış. Orada bir ağacın altına sırt üstü yatmış, uyumaya başlamış. Aradan çok zaman geçmeden keçi anne eve dönmüş. Aman Tanrım! Bir de ne görsün? Evin kapısı ardına kadar açık. Masa, sandalyeler devrilmiş. Çamaşır sepeti paramparça olmuş, yatıyor. Yastıklarla yorganlar yerlere atılmış... Keçi anne yavrularını aramış; hiçbir yerde bulamamış. Birer birer adlarını çağırmaya başlamış. Hiçbirinden karşılık alamamış. Sonunda sıra sonuncunun adına gelmiş. O zaman ince bir ses duyulmuş. Duvar saatinin içindeyim, anneciğim! Keçi, yavrusunu oradan çıkarmış. Küçük oğlak kurdun gelişini, öbür kardeşlerinin hepsini yediğini anlatmış. Keçi annenin, zavallı yavruları için ne kadar gözyaşı döktüğünü kestirebilirsiniz. Sonunda bu acıyla dışarı çıkmış. Küçücük oğlak da birlikteymiş. Çayırlığa vardıkları zaman kurdu bir ağacın altında yatar bulmuşlar. Öyle horluyormuş ki, ağacın dalları titriyormuş.

Keçi anne kurdu uzun uzun seyretmiş. Karnında bir şeylerin kıpırdadığını, oradan oraya gidip geldiğini görmüş. İçinden Aman Tanrım, demiş, yoksa kurdun akşam yemeği yaptığı yavrularım hâlâ sağ mı? Bunun üzerine küçük oğlak eve kadar koşa koşa giderek makası, iğne-ipliği getirmiş. Keçi anne canavarın karnını yarmış. Daha küçük bir yarık açılır açılmaz oğlaklardan biri kafasını dışarı çıkarmış. Bir parça daha yarınca altısı da arka arkaya fırlayıp çıkmışlar. Hepsi dipdiri sapsağlammışlar. Meğer kurt aç gözlülüğü yüzünden bunları çiğnemeden yutmuşmuş. O andaki sevinci bir düşünün! Hepsi sevgili annelerinin boynuna sarılmışlar. Hoplayıp, sıçramaya başlamışlar. Keçi anne demiş ki: - Haydi bakalım, şimdi gidip, taş toplayıp getirin... Uyanmadan şu dinsiz imansızın karnına dolduralım. Yedi oğlak çabucak taşları bulup getirmişler; kurdun karnını tıklım tıklım doldurmuşlar. Sonra keçi anne çabucak derisini dikmiş. Bu arada kurt bir şey sezmemiş, yerinden bile kıpırdamamış. Kurt uykusunu alınca ayağa kalkmış. Karnı taşla dolu olduğu için pek susamışmış. Bir pınarın başına gidip su içmek istemiş. Yürürken oraya buraya kımıldadıkça karnındaki taşlar çarpışmaya, takırdamaya başlamış. Bunun üzerine kurt: Şu acayip işe bak! Karnım bir şeyle dolmuş; Yuttuğum altı oğlak Sanki birer taş olmuş! Demiş. Pınar başına varınca suya doğru eğilip içmek istemiş. Gel gelelim, karnındaki taşlar yüzünden suya yuvarlanmış. Bağıra bağıra boğulup gitmiş. Yedi oğlak bunu görünce koşa koşa gelmişler. Kurt öldü! Kurt öldü! Diye bağrışmışlar. Anneleriyle birlikte pınarın çevresinde hoplayıp dönmüşler.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:36
KÜÇÜK BEYAZ BULUT



Küçük beyaz bulut dağların üzerinde gülümsedi.
Armut ağacının gölgesinde yatmakta olan Hasan,
gözlerini küçük beyaz buluttan ayırmadan
kardeşi Esma’ya seslendi:

—Esma bak, buluta bak buluta."

Esma, buluta baktığında; onun, küçük, tekerlekli bir
bisiklete benzediğini şaşarak izledi.

—Benim de öyle bir bisikletim olacak." dedi Hasan.

“Benim de uzun saçlı, kocaman bir bebeğim olur mu?”
Diye düşündü Esma. Küçük beyaz bulut, o anda
upuzun saçlı kocaman bir bebek oluverdi.
Esma’nın minicik beyninde büyüdükçe büyüdü,
kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladı.
Alır mıydı babası?
“Yağmur yağar, iyi ürün alırsak
alacağım demişti.”. Ama alır mıydı?

Elindeki çapayı cılız pamuk saplarının dibinde
birkaç defa gezdiren Cemal doğruldu, belini tutarak.
Yüzünü armut ağacına çevirdiğinde;
çocuklarının gökyüzünü izlediklerini gözledi.
Küçük beyaz bir buluttu gözledikleri. Bu mevsimde
bir pamuk yumağı gibi gökyüzünde belirir,
sonra yitip giderlerdi. Ne gölge verirler,
ne de yağmur olup bereket sunarlardı.
Yarı eğildi, çapayı yavaşça kaldırıp,
ümitsizce indirdi susuzluktan çatlamış kuru toprağa.
Birkaç güne kalmaz bu pamuklar kuruyup giderlerdi...

Hacer, kovanın ipini saldıkça saldı kuyuya.
Yetmedi ip, eğilip uzandı kuyunun taşına,
kolunu uzatabildiği kadar uzattı. Güç bela
doldurabildi kovayı. Nereye gitmişti bu sular?
Akarsular kurumuş, kuyularda su bitmişti...

Hasan, tekrar bulutu göstererek:

—Esma bak, dedi. Şimdi de kamyon oldu.".

Hafiften gülümsedi çocuklara küçük beyaz bulut,
sonra kendisini belli belirsiz esen rüzgâra bıraktı.
Dede oldu, koyun oldu, uçurtma, tren, umut oldu,
umutsuzluk oldu. Kendisine katılmak isteyen
su tanecilerinden özenle uzaklaştı.
Büyük kara bulutlara hiç yaklaşmadı.

Kaç zaman geçmişti hatırlayamadı,
tekrar rastladığında başı öne eğilmiş,
gözleri dolmuştu Hasan’ın. Cemal,
tarlanın bir köşesinde acı acı çekiyordu sigarasını.
İçinde Hasan’a vurduğu tokadın burukluğu...

Küçük beyaz bulut bisiklet oldu,
uzun saçlı kocaman bir bebek oldu,
kamyon oldu ama ne Hasan’ın, ne de Esma’nın
öne eğilmiş başlarını yukarıya kaldıramadı.

İki damla yaş süzüldü Esma’nın gözlerinden,
içinde uzun saçlı kocaman bir bebek olan,
iki damla yaş ıslattı toprağı.

Küçük beyaz bulut, birden bire karardı,
ağladıkça ağladı...
Bereket oldu.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:37
KÜÇÜK DENİZKIZI

Bir zamanlar altı güzel kızı olan bir kral varmış. Ama bu kral insanların kralı değilmiş. Ülkesi dalgaların altında balıkların değerli taşlar gibi parıldadığı bir ülkeymiş. Genç prenseslerin anneleri çoktan ölmüş ve onları büyükanneleri büyütmüş. İçlerinde en güzelleri en küçük olanıymış. Saçları altın bukleler halinde omuzlarına dökülüyormuş. Kızlar büyükannelerinin anlattığı yeryüzüyle ilgili masalları çok seviyorlarmış. Bu masallarda bacak adlı iki şeyin üzerinde yürüyen garip insanlar varmış. Küçük denizkızı da bu anlatılanları görmek istiyormuş. "On beş yaşını beklemen gerekir," demiş büyükanneleri. "O zaman gidip görebilirsin." En büyük denizkızı yaşı geldiğinde yüzeye çıkmış ve gördüğü ilginç şeyleri kardeşlerine anlatmış.

Yıllar geçmiş ve sonunda küçük denizkızının da yüzeye, insanların dünyasına çıkabileceği gün gelmiş. Şimdiye kadar hep merak ettiği dünyayı artık kendi gözleriyle görebilecekmiş. Yüzeye doğru yüzerken güneş batıyormuş. Yakınlarda bir gemi demir atmış. Küçük denizkızı yüzeye çıktığında güvertedeki yakışıklı prensi görmüş. Prens kendisini birisinin gözlediğini de, prensesin ondan gözlerini ayıramadığını da bilmiyormuş tabii. Birden hava kararmış, gemi çıkan fırtınayla sallanmaya başlamış. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmış, direği kırılmış ve gemi sulara gömülmüş. Küçük denizkızı sularda çırpınan prensi son anda görüp kurtarmış. Onu kucaklayıp kıyıya götürmüş ve sahile bırakmış. Sabah olduğunda prens hala yattığı yerde uyuyor, denizkızı da başucunda onu bekliyormuş. Az sonra birkaç kız koşarak gelmiş. Prens gözlerini açmış ve kalkıp yürümüş. Küçük denizkızı oracıkta üzüntüsüyle baş başa kalmış. O günden sonra küçük denizkızı prensi görebilmek umuduyla birçok kez yüzeye çıkmış. Artık dayanamıyormuş. Su cadısına gidip akıl almaya karar vermiş. Cadı onu görünce bir kahkaha atmış: "Niçin geldiğini biliyorum denizkızı," demiş. "İnsana dönüşüp karaya çıkmak istiyorsun. Böylece prensle daha yakın olacağını düşünüyorsun. Ama bunun bir bedeli var, biliyor musun?" "Bilmiyordum," demiş küçük denizkızı, "ama insan olabilmek için neyse öderim." "Sesini istiyorum," demiş cadı, "şu şarkılar söyleyen güzel sesini. Bana sesini verirsen ben de seni iki ayaklı güzel bir genç kıza çeviririm. Ama unutma, prens seni bütün kalbiyle sevmeli ve evlenmeli. Yoksa bir denizköpüğüne dönüşüp sonsuza dek yok olursun." " Çabuk," demiş küçük denizkızı. "Ben kararımı çoktan verdim zaten." Bunun üzerine su cadısı küçük denizkızına içmesi için büyülü bir ilaç vermiş. Küçük denizkızı prensin karşısına dikildiği an prens bu hiç konuşmayan kızdan çok hoşlanmış ve onsuz yapamayacağına karar vermiş.

Küçük denizkızı da prensi her geçen gün daha çok sevmiş, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. Prensin annesi ve babası, kendine eş bulması için baskı yapıyorlarmış. Prens sonunda yakındaki bir ülkenin prensesiyle tanışmaya karar vermiş. Yanında küçük denizkızını da götürmüş. Zavallı kız çok acı çekiyormuş. Prens komşu ülkeye gidip prensesle karşılaşınca aklı başından gitmiş ve hemen evlenmek istemiş. Düğünleri muhteşem olmuş. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kaplıymış. Mutlu çifti görmeye gelen herkes coşku içindeymiş. Yalnızca küçük denizkızı sessizmiş. Gözyaşları sessizce süzülüyormuş yanaklarından. O gece küçük denizkızı güvertede dikilmiş karanlık sulara bakıyormuş. Gün doğarken bir denizköpüğü olup o sulara karışacakmış. Birden suların dibinden denizkızının kardeşleri çıkmışlar. Saçları kısa kısa kesilmiş. "Saçlarımızı su cadısına verdik, karşılığında da bu bıçağı aldık. Eğer bu gece bu bıçağı prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak." Küçük denizkızı bıçağı almış ama prense asla zarar veremeyeceğini biliyormuş. Güneş doğduğunda kendini ağlayarak denize atmış. Ama denize düşmemiş. Kendini havada uçarken bulmuş. Çevresinde altın renkli ışıklar dans ediyormuş. "Biz havanın kızlarıyız " demişler. "Artık bizimle mutlu olursun." Küçük denizkızı gökyüzüne doğru yükselirken aşağıya, prensin gemisine bakmış ve gülümsemiş.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:38
KIZAK

Yatağımdan kalktığım gibi perdeyi araladım. O da ne? Her taraf bembeyaz, yılın ilk karı lapa lapa yağıyordu. Ama köydeki yağan kara benzemiyordu. Ne bileyim işte, köyde kar dedin mi tipi bora akla gelir. Serçeler pencere diplerinde titrer dururlar. Çoğu kış günlerinde avlunun kapısını açar serçelere yem atardım. Topluca avluya hücum eder, buğday tanelerini çabuk, çabuk tıklarlardı. Oysa şehre geldiğim günden beri bir serçeye, bir sığırcığa, ya da bir kırlangıca rastlamadım nedense. Başka kuşları da pek göremedim. Babam ve annemle, zaman zaman Kadıköy sahiline indiğimiz de, martıları görürüm. Martılar ilk bakışta birbirine benziyor olsalar da, dikkatli bakıldığında, farklılıkları hemen göze çarpıyor. Kimi martıların, gözünün hemen yanında, yarım ay biçiminde, siyah bir beni var, kimilerinin de yok. Kimilerinin kuyrukları uzun, kiminin kısa, kiminin ki de küt kalınca, kimisi zarif ve ince... Her ne ise, karabatakların dışında, başka kuşları hak getire sahilde...

Pencerenin önünde durup bir süre yağan karı izledim. Ağaçların dallarında hiç kar birikmiyordu. Yoldan geçen taksiler, yarı sulu karı etrafa saçıyorlardı. Sabahın bu erken saatinde, iki çocuk kaldırımdaki yumuşak karların içinde kaymaya çalışıyorlardı. Yanlarından geçen bir taksinin sıçrattığı sulu kar, üstlerini başlarını ıslattı. El ve kol hareketiyle taksiciye bastılar küfrü. Annem ve babam uyuyorlardı. Sanırım babam bu gün işe gitmeyecek. Her yağmur ve kar yağışında babam birkaç gün işe gitmez. İnşaat işçisidir babam. Yağmurlu ve karlı havalarda işleri durur. Hava düzelince de hiç ara vermeden çalışırlar. Babam yağan kardan habersizdi. Ya yoksa şimdi çoktan kalkmış olurdu. Pencerenin önünde ayrıldım. Salonun içi bayağı soğumuştu. Üşümeye başladım. Sobayı yaksam becerebilecek miyim acaba? İstemeyerek sobanın kapağını açtım. İnce küller dökülmeye başlayınca, gerisin geri kapattım. Sobanın kapağını sert kapamış olmalıyım ki, annem uyanarak bana: “Ne yapıyorsun oğlum. Neye erkenden kalktın?” “Anne yılın ilk karı yağmış, gördün mü?” “Gördüm, gördüm!” dedi. Sinirliydi annem. Banyoya girerken: “Gir yatağına üşüteceksin! Ben sobayı tutuşturunca kalkarsın,” dedi. Canıma minnet hemen attım kendimi yatağın içine. Annemin banyoda sesi geliyordu. Ne dediği anlaşılmıyordu pek. Babama kızıyordu herhalde. Su mu akmıyordu ne?” Evden sokağa çıktığımda kar yağışı durmuştu. Okul yolunda kimi çocuklar kartopu oynuyor, kimileri de kayıyordu. Servis araçları, kardan kayıyor, yolların sağı solu arabalarla doluydu. Servislerin içindeki çocuklar, araçtan inerek, kardan gidemeyen servis araçlarını itekliyorlardı. Biz çocuklar için bulunmaz bir eğlenceydi. Öğretmenimiz anlatmıştı. Böylesi havalarda dikkatli olmak gerek. Düştüğümüzde bir yerimiz sakat olabilir. Kartopu oynarken, karı fazla sıkıştırmak da iyi değildir demişti. Okula vardığımızda yorulmuş ve ıslanmıştık. Kimi öğrenciler okul bahçesinde bile kayıyordu. Sireni, çala çala gelen bir cankurtaran, okulun kapısına yanaştı. Bütün çocuklar cankurtaranın etrafına toplandık. Kaşla göz arasında cankurtaran hareket etti. Birici sınıfta okuyan bir kızın kolu kırılmıştı. Kayarken düşüp, kolunu kaldırım taşına çarpmış. Kimi çocuklar da, kayan çocuklardan biri çarparak düşürdüğünü söyledi. Üzüldük! Kaymayı ve kartopu oynamayı bıraktık. Az sonra zil çalınca, sınıflara girdik. Öğretmenimiz bir ders boyu yağışlı havalarda, nelere dikkat edeceğimizi anlattı. Bir kız arkadaşımız: “Kaymak ve kartopu oynamak günahtır, değil mi öğretmenim,” dedi. “Yok, kızım, kim söylediyse yanlış söylemiş. Günah falan değildir evladım. Arkadaşlarınızla güzel güzel oynamanın nesi günah ki!” dedi, öğretmenimiz. Arkadaşlarımızdan biri: “Oyun oynamak günah değildir de, kumar oynamak günahtır öğretmenim,” dedi. “Evet, çocuklar, arkadaşınız doğru söylüyor. En büyük günah kumar oynamaktır.

Haydi, açın kitaplarınızı bakalım.” Dedi. Sonrada, o sevecen sesiyle: Bakın çocuklar, okula başlayalı birkaç ay oldu. Bu günlerin anısı olarak da, arkadaşlarınızdan biri dikkatsiz davranarak, küçük sınıflardan bir arkadaşınızı istemeyerek yere düşürdü. Oyunlarınız da yarıda kaldı. Sınıfa girip, üzüntüyle sıranıza oturdunuz. Aklınızda olsun her zaman. Unutmayın, sonrada pişman olacağınız bir şeyi, elinizden geldiğince yapmayın... Bakınız okulun tümü üzüntüye boğuldu. Öğretmenlerin ağzını bıçak açmıyor. Bakışlarıyla hepinizin suçlu olduğunu düşünüyorlar... Bundan böyle oynarken daha dikkatli olmaya bakın. Kartopu oynayacaksınız kuşkusuz, ama karı fazla sıkmayın... Fazla sıkışan kar, taş gibi sert olur. Başınızı gözünüzü yarabilir... Kayacaksınız elbette, araçların geçtiği yerlerde sakın kaymayın. Aniden yola çıkan bir aracın altına girebilirsiniz... Kaydığınız yol buzlaşınca, yaşlılardan birinin düşmesine neden olabilirsiniz, böyle bir olay sizi üzer... Oynarken çok, çok dikkatli olun sevgili çocuklar... Evet, öğretmenimiz haklıydı. Her an dikkatli olmak gerek...

SonSuzluk
04-24-2008, 14:38
KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ



Grimm Kardeşler Bir zamanlar küçük bir kız varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı başlığı olan bir pelerin almış. Kız bu pelerini çok seviyormuş ve nereye gitse onu giyiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı Başlıklı Kız diyormuş. Bir gün “Kırmızı Başlıklı Kız!” diye seslenmiş kızın annesi. Büyükannen hâlâ hasta. Hadi giyin de, ona yaptığım şu çöreği götür.” Kırmızı Başlıklı Kız da elbisesini giymiş, üzerine kırmızı başlıklı pelerinini geçirmiş, başlığı çenesinin altında sıkıca bağlamış ve yola çıkmış. “Tavşan Ormanı’ndaki yoldan ayrılma sakın!” diye seslenmiş annesi arkasından. (Ormanın adı Tavşan Ormanıymış, ama içinde uzun zamandır bir tek tavşan bile yokmuş neden olmadığını birazdan öğreneceksiniz.) “Ayrılmam anne,” demiş Kırmızı Başlıklı Kız. Tam ormana girmiş, birkaç adım atmış ki, çalılıkların arasından bir ses duymuş. Yola birden bir kurt fırlamış. Kırmızı Başlıklı Kız korkusundan az kalsın elindeki sepeti düşürüyormuş. Fakat kurt hiç de öyle düşmanca görünmüyormuş.

“Nereye böyle küçük kız?” diye sormuş kurt. “Büyükanneme gidiyorum,” demiş Kırmızı Başlıklı Kız. “Tavşan Ormanı’nın sonundaki ilk ev. Büyükannemin sağlığı pekiyi değil. Bu arada adım ‘küçük kız’ değil, ‘Kırmızı Başlıklı Kız.’ ” “Özür dilerim,” demiş kurt. “Bilmiyordum. Bak sana ne diyeceğim. Ben bir koşu gidip Büyükannene senin yolda olduğunu haber vereyim. Yalnız sakın yolda oyalanayım falan deme, olur mu? Başına bir şey gelmesini istemeyiz, öyle değil mi?” Kurt oradan hemen sıvışmış! Çünkü yakınlarda bir oduncu dolaşıyormuş. Eğer kızı hemen orada yerse, oduncunun kızın yardımına koşacağını biliyormuş. Kırmızı Başlıklı Kız, çiçek toplayarak, kelebeklerin peşinden koşarak, kuş seslerini dinleyerek yolda ağır ağır ilerlerken kurt kestirmeden Büyükanne’nin evine varmış, kapıyı çalmış. “Kim o?” diye seslenmiş içeriden yaşlı kadın. Kurt sesini değiştirerek, “Benim, Kırmızı Başlıklı Kız,” demiş. “Çayın yanında yemen için sana çörek getirdim.” “Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş Büyükanne. Kurt hemen içeri dalmış. Öyle açmış ki! Günlerdir hiçbir şey yememiş. Bu yüzden Büyükanne’yi çiğnemeden bir lokmada yutuvermiş. Biraz sonra Kırmızı Başlıklı Kız Büyükanne’nin kapısını çalmış. “Kim o?” diye seslenmiş kurt yumuşak bir sesle. “Benim, Kırmızı Başlıklı Kız.” “Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş kurt. “İçeri girebilirsin.” Kırmızı Başlıklı Kız bir an için tereddüt etmiş. ‘Büyükannemin sesi ne kadar da garip böyle?’ diye düşünmüş. Sonra büyükannesinin hasta olduğu gelmiş aklına ve kapının mandalını kaldırıp açarak içeri girmiş. Kurt, Büyükanne’nin geceliğini giymiş, onun başlığını ve gözlüğünü takmış yatakta yatıyormuş. Yorganı boğazına kadar çekmiş, içerisi karanlık olsun ve suratı fark edilmesin diye de perdeleri iyice kapamış. “Elindekileri oraya bırak da yanıma gel canım,” demiş kurt. Kırmızı Başlıklı Kız çöreği yatağın yanındaki küçük masanın üzerine koymuş, ama hemen kurdun yanına gitmemiş. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormuş.

“Kolların neden bu kadar büyük Büyükanne?” “Seni daha iyi kucaklamak için!” demiş kurt. “Kulakların neden büyük, peki?” “Seni daha iyi duyabilmek için!” demiş kurt. “Gözlerin neden kocaman, peki?” “Seni daha iyi görebilmek için,” demiş kurt. “Dişlerin neden sivri peki?” “Seni daha iyi yiyebilmek için,” demiş kurt. Bunu söyledikten sonra kurt artık daha fazla kendine engel olamamış ve yorganı bir tarafa atarak yataktan fırladığı gibi Kırmızı Başlıklı Kız’ı bir lokmada yutuvermiş. Sonra da karnı doyduğu için keyfi yerine gelmiş ve uykuya dalmış. Ama ne var ki kurt çok kötü horluyormuş. Evin önünden geçen bir avcı onun horultularını duymuş. Büyükanne’ye kötü bir şey mi oldu acaba, diyerek kulübeden içeri girmiş. İçeri girer girmez de orada neler olduğunu hemen anlamış. “Aylardır senin peşindeyim pis yaratık,” diye bağırmış avcı ve kurdun kafasına elindeki baltanın sapıyla vurmuş. Sonra da önce Kırmızı Başlıklı Kız’ı, sonra da Büyükanne’yi dikkatle kurt’un içinden çıkarmış. İkisi de sapasağlammış. Büyükanne, Kırmızı Başlıklı Kız’ın ona getirdiği çöreği afiyetle yemiş. Kırmızı Başlıklı Kız büyükannesine bir daha hiçbir kurdun sözüne kanmayacağına dair söz vermiş. Eve dönerken tavşanların saklandıkları yerlerden çıktıklarını görmüş. Tavşan Ormanı yine eskisi gibi tavşanlarla dolu bir orman haline gelmiş.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:39
MİNİK SERÇE

Avcının biri kuş avlamak için bir tuzak kurdu. Tuzağa küçük bir kuş yakalandı. Avcı, minik kuşu eline alınca şaşırdı. Çünkü minik kuş konuşuyordu. Minik kuş: - Ey insanoğlu sen birçok koyunlar, sığırlar, develer yedin. Onların etleriyle bile doymadın benim etimle mi doyacaksın? Ben senin dişinin kavuğunu bile dolduramam. Şayet beni bırakacak olursan sana üç öğüt vereceğim. Bunlar sana daha yararlı olabilir. Bu öğütlerden birini elinde, ikincisini şu damın üzerinde, üçüncüsünü şu dalın üzerinde söyleyeceğim. Bu öğütlerimi tutarsanız ömür boyu mutlu olursun, dedi. Avcı bu teklifi beğendi. Zaten eti olmayan bu küçük kuşla nasıl doyacaktı ki? Kuşun öğüdü belki işe yarayabilirdi. Avcı: - Peki, Söyle bakalım, dedi. Minik kuş: - Elindeyken vereceğim öğüt şudur: Olmayacak bir şeye sakın inanma. Kuş, bu birinci öğüdünden sonra avcının elinden karşıdaki damın üzerine kondu.

İkinci öğüdüm: Elinden kaçırdığın fırsatlara hiçbir zaman üzülme. Kuş, şöyle devam etmiş: Akılsız insanoğlu, eğer beni kesmiş olsaydın kursağımda iki yüz elli gram ağırlığında bir inci bulacaktın. O inci seni de, çocuklarını da zengin ederdi. O inci senindi ama kısmetin değilmiş. Öyle bir inci kaçırdın ki dünyada eşi benzeri yoktu, dedi. Avcı, bunu duyunca: “Eyvah!” Ben kendi elimle kendime yazık etti. Elimdeki talih kuşunu kaçırdım. Ah benim akılsız kafam” diye üzülmeye saçını başını yolmaya başladı. Kuş avcının bu halini görünce:

Be aptal adam! Biraz önce ben sana ne öğüt verdim mi? Şu haline bak. İnci elinden gittiyse ne üzülüyorsun? Ben sana “Elinden kaçırdığın fırsata hiçbir zaman üzülme” demedim mi? Sözümü anlamadın mı? Sonra sana “olmayacak bir söze sakın inanma” diye ilk öğüdümü verdim. İnciyi duyunca aklın başından gitti. Benim iki yüz elli gram gelmeyeceğimi bildiğin halde nasıl içimde iki yüz elli gram inci bulunabilir? Dedi. Avcı, kuşun uyarısını dinleyince, aklı başına geldi. Haydi, güzel kuş! Şu üçüncü öğüdünü de söyle, öyle git, dedi. Minik kuş dalın üzerine kondu ve alaycı bir şekilde: - Hayret doğrusu! İlk iki öğüdümü çok iyi tutkunda üçüncüsünü mü tutacaksın? Dedi. Göğün maviliklerine doğru uçtu.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:40
MERAKLI TAVŞAN

Zıpzıp, küçücük, şeker gibi bir tavşancıktı. Fakat kötü bir huyu vardı. Çok meraklıydı. O küçücük, simsiyah burnunu, Her şeye sokardı. Gün geçmezdi ki, birisi ona bağırmasın. Çalılıklar arasında dolaştığı bir gün, Bayan Sülün: Çekil oradan Zıpzıp der. Yumurtalarımdan birini kırarsan, seni döverim. Onlardan yavrularım meydana gelecek. Zıpzıp, oradan hızla kaçtı. Geniş bir meydanlığa geldi. Burası, onun için çok meraklı bir yerdi. Oya ile Kaya, yeşillikler içinde pinpon oynuyorlardı. Anne ve babaları da, yeşilliklerde dinleniyorlardı. Zıpzıp, kocaman sepete yanaştı. Bu sepete, acaba ne vardı çok merak ediyordu. Ah, bir açabilse... Yandaki ağaçtan, Zıpzıp’ ı izleyen Sincap: Sakın sepete dokunma, diye seslendi. Fakat Zıpzıp, Sincabı dinlemedi. Yavaşça sepeti bakmaya başladı. Sepetin içine bakayım derken, birden dengesini yitirdi. GÜM... Diye sepetin dibini boyladı. Arkasından kapak da kapandı. Meraklı Zıpzıp, sepetin içinde kalmıştı... Arkadaşı Sincap, çaresiz kalmıştı. Zıpzıp sepetin içinde kalışına Sincap arkadaşı çok üzülmüştü. Arkadaşı Sincap çaresiz kalmıştı. Bir süre sonra toplandılar.

Haydi, çocuklar... Artık eve dönme zamanı geldi. Eşyaları toplayalım arabanın bagajına yerleştirelim. Hep birlikte öteberi topladılar. Babası da, sepeti bagaja yerleştirdi. Sincap, zavallı arkadaşı Zıpzıp’ın çok uzaklara götürüleceğini anlayınca, çok üzüldü. Koşa koşa yardımcı aramaya gitti. Sincap, ağaçtaki, Baykuş’un bulunduğu yere kadar geldi. Çok bilgili Baykuş’a, gördüklerini heyecanla anlatı Zavallı Zıpzıp’ı kurtarmasını, ondan rica etti. Baykuş: Zıpzıp meraklı olmak yüzünden, kötü durumlarla karşılaşıyor. Fakat onu kurtarmalıyız. Ben Zıpzıp’ı aramaya gidiyorum. Sen annesine haber ver, beni beklesinler. Baykuş havalandı. Ormanın üzerinde uçmaya başladı. Zıpzıp’ın içinde bulunduğu kırmızı arabayı aramaya koyuldu. Çok geçmeden, kırmızı arabayı gördü. Baykuş, evin yerini iyice öğrendikten sonra, hızla ormana yollandı. Sepeti açınca, hepsi büyük bir hayret içinde kaldılar. Sepetten, mini bir tavşancık çıkmış. Tavşancığı eline alan Kaya: -Ah... Ne kadar tatlı şey... Bizimle kalabilir mi? Pek çok şaşırmış olan babası: -Tabii kalabilir. Fakat ona bahçede bir kafes yapmak gerek. Kaya, büyük bir sevinç içinde, bahçede kafeslerden birini onardı. Kapısına kafes teli çaktı. Şaşkın şaşkın olanları izleyen Zıpzıp’ı, kafese yerleştirildi.

Kaya Korkma minik tavşan. Sana kötülük yapmayacağız dedi. Zıpzıp, kafesin içinden nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı. Baykuş, Zıpzıp‘ın anne ve babasına, gördüklerini anlattı. Gece bastırınca, birlikte yola koyuldular. Baykuş, alçaklardan uçarak, onlara yolu gösterdi. Bahçedekiler kafeste, Zıpzıp’ı buldular. Zıpzıp ağlamalı bir sesle: -Beni bağışla anneciğim, dedi. Bir daha her şeyle ilgilenmeyeceğim. Kardeşlerimden ayrılmayacağım dedi. Hiç ayrılmadı bir daha.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:42
NİLÜFER PERİSİ

NİLÜFER PERİSİ Sabahın erken saatlerinde, henüz daha güneş bile doğmadan önce, çiğ damlaları nilüfer çiçeklerinin üzerinde nazlı nazlı salınmaya başlamışlardı. Çiğ damlaları oluştukça, nilüferler daha da parlaklaşıyorlardı. Nilüfer tomurcukları yavaş yavaş açılıp doğan günü karşılamaya hazırlanıyorlardı. Tomurcuklardan biri daha yavaş açılıyordu. Bir bebeğin uykusunu, güzel rüyasını bırakmak istememesi gibi nazlanıyordu. Tomurcuğun her yaprağı açıldıkça, etrafa ışıklar saçılıyordu. Rengârenk ışıklar, sanki bir bebeğin gülüşüyle geliyordu. Güneş doğarken, parlak gri olan gölün suları, beyaz, pembe nilüfer çiçekleri onların yemyeşil yaprakları ile bir mucizeyi kucaklamaya hazırlanıyordu. Güneş yavaşçacık, mutluluk dağıtarak, nilüfer perisi ile birlikte doğdu.

Nilüfer perisi, minicik, güneşin ilk ışıltıları kadar mutlu, bir bebek kadar masum, kar tanesi kadar kırılgan, bir periydi. Nilüfer perisi çok şanslıydı çünkü o pırıl pırıl bir gölde dünyaya gelmişti. Nilüfer perisi çok mutluydu. Onun için yepyeni bir serüven başlamıştı. Daha gözlerini açıp etrafı seyrederken, bu seferki hayatında çok şanslı olduğunu düşündü. Burası etrafı çam ormanlarıyla kaplı bir göldü. Ormanı seyre dalmışken, güzel bir müzik dikkatini çekti. Sanki ormanın oluşumuyla beraber doğmuştu bu müzik. Etrafına baktı. Önce kurbağalar çıktı müzisyenlerden; sonra zilleriyle çekirgeler, kemanlarıyla ağustos böcekleri balıklar dans ederek müziğe eşlik ediyorlardı. Orkestra çok genişti. Tüm göl bu müziğe eşlik ediyordu. Nilüfer perisi buna inanamadı. Daha önceki hayatlarında nice mutlu göller, mutsuz göller, ışıltılı, bol balıklı, özel kokulu göller gördüyse de bu göl diğerlerinden çok farklıydı. Gülümseyerek müziğin tadını çıkardı. Sonra müzisyenleri incelemeye başladı. Yüzleri nasıl da mutlulukla ışıl ışıl parlıyordu. Tek tek hepsini inceliyordu ki unutmasın, bu görüntü bundan sonra da yaşayacağı hayatlarda ona mutluluk versin. Ağustos böceğine gelince orada kalıverdi. İkisinin de gözleri birbirine kenetlenmişti, sanki o anda tüm dünya durmuş sadece müzik ve ormanın büyülü kokusu kalmıştı. Ama bu arada, onlar fark etmeseler de, önce müziğin ve dansın ritmi bozuldu, sonra da sustu. En son âşıklar anladılar müziğin durduğunu. Herkes onlara bakıyordu.

Nilüfer perisi kendini tutamadı, bir kahkaha attı. Müzik ve dans yeniden başladı. Müziğin sonunda çok acıkmışlardı. Sofralar kuruldu. Ağustos böceği ve nilüfer perisi beraber oturdular. Konuşmaya başladılar. Aslında, ne söylediklerini kendileri bile bilmiyorlardı, konuşan daha çok gözleriydi. Yemekten sonra bütün göl hayvanları dinlenmeye gitti. Sadece ağustos böceği ve nilüfer perisi kaldı. Göl birden sakinleşmiş, durgun bir hal almıştı. Hafif bir meltem esiyordu. Bir süre bu sessizliği dinleyip beraber olmanın mutluluğunu yaşadılar. Sessizliği ağustos böceği bozdu. “Nilüfer perisi kanatların yeterince olgunlaştı. Artık uçabilirsin. Ormanı tanımak ister misin?” dedi. Nilüfer perisi bu teklifi sevinçle kabul etti. Uçarak ormana ulaştılar. Orman nasıl da hoş kokuyordu. Rengârenk çiçekler kaplamıştı tüm ormanı. Ağaçlar çok büyüktü. Gördükleri bütün hayvanlar gülümsüyordu. Küçücük bir yavru sincap, nilüfer perisini görünce çok mutlu oldu. Ellerini sevinçle çırpmaya başladı. Bir yandan da annesini çekiştiriyordu. “Anne bak bak o kim?” diye sordu. Nilüfer perisi yavaşça minik sincabın yanına geldi. “Merhaba ben nilüfer perisiyim” dedi. Yavru sincap gözlerini kocaman kocaman açmış hiç sesini çıkarmadan nilüfer perisine bakıyordu. Anne sincap nilüfer perisini ve ağustos böceğini selamladı. Onlara en güzel yemeklerini ikram etti. Sonra “gelin” dedi, “ben gezdireyim ormanımızı; önce baykuş ailesiyle tanıştıracağım sizi.” Gerçekten de anne sincap, başta baykuş ailesi olmak üzere, bütün orman sakinleri ile tanıştırdı nilüfer perisini. Bu oldukça yorucu olmuştu. En son kaplumbağa ailesiyle tanıştılar. Kaplumbağalar da onlara serin şerbetler ikram ettiler. Nilüfer perisi bu geziden hoşnuttu ama sanki herkes bir şeyler saklıyordu. Bu rahatsızlık verici durumdu ki, nilüfer perisini en çok üzen ağustos böceği bile bu sırra dâhildi. Herkes çok mutlu görünmesine rağmen gözlerde saklanamayan bir hüzün vardı. Orman halkının bilmediği bir şey vardı, nilüfer perileri istedikleri zaman düşünceleri okuyabiliyorlar ve hayalleri görebiliyorlardı. Nilüfer perisi teker teker düşünceleri okumaya başladı. Gizledikleri şey bir bataklıktı. Ama bataklıkta neyi gizlediklerini anlayamıyordu çünkü bu ormanda bataklık olması gizlenecek bir şey değildi. Hatta orayı uçarken bile görmüşlerdi.

Kaplumbağa ailesine sordu; “Ben henüz bataklığı görmedim, orayı bana göstermeyecek misiniz?” Herkes şaşkınlıka birbirine baktı. İlk konuşan ağustos böceği oldu. “Evet, nilüfer perisine hâlâ bataklığı göstermedik, haydi bataklığa gidelim” dedi. Herkes biraz ürpererek baktı birbirine, isteksizce “tamam” dediler. Bataklık hiç de uzak değildi. Nilüfer perisi için birazcık ilerdeydi. Ama orman halkı birbirlerine yardım ederek bile olsa çok yavaş ilerliyorlardı. Sonunda ulaştılar bataklığa, bataklıkta onları üstü başı kir içinde bataklık cini karşıladı. Bu durumdan cin çok mutlu olmuştu, ama orman halkı hiç mutlu gibi görünmüyordu. O şirin hayvanların yerini, asık suratlı bir topluluk almıştı. Hepsi aksi ve küçümser bakışlarla bakıyorlardı bataklık cinine. Ama bataklık cini, onları gördüğü için o kadar mutlu olmuştu ki, nilüfer perisini bile gözleri görmüyordu. Durmaksızın çığlıklar atıyor bir oraya bir buraya zıplıyordu. O zıpladıkça etrafa çamurlar sıçrıyor, çamurlar sıçradıkça bataklık cini daha da çok kahkaha atıyordu. Nilüfer perisi bataklık cinini çok sevmişti. O da hemen onunla beraber çamurlarda zıplayıp hoplamaya başladı. İkisi beraber çok eğleniyorlardı. Orman sakinleri, gözlerini kocaman kocaman açmış nilüfer perisine bakıyorlardı. Fısıltılar başladı hemen, kimi nilüfer perisinin asla temizlenemeyeceğini, artık hep böyle pis kalacağını, kimi de onun ruhunu şeytanın çaldığını söylüyordu. Nilüfer perisi bunların hepsini anladı. Demek onun için bataklığa gelmiyorlardı. Üstelik bataklık cininden de korkuyorlardı. Bataklık ciniyle kimse görmeden konuştu. Sonra da çok yorulduğunu ve çok acıktığını söyledi. “Hadi yemek yiyelim” dedi orman halkına. Kimseden ses çıkmadı. Ağustos böceği “hadi bakalım” dedi. “Geri dönüyoruz. Yemek yiyeceğiz.” Baykuş arka çıktı hemen , “Önden kuşlar gitsin, hazırlıklara başlasınlar.” Önce isteksiz olanlar bile hazırlıklar başlayınca neşelendiler. Onlar sofrayı hazırlaya dursun, nilüfer perisi ve bataklık cini de göle gitmiş yıkanıyorlardı.

Nilüfer perisi, iyice temizlenmesi için bataklık cinine yardım etti. Üstünden o çamurlar gidince, ortaya çok şirin bir cin çıktı. Temizlendikten sonra, şölene katılmak için, birlikte yola çıktılar. Oraya vardıklarında, baykuş dışında kimse bataklık cinini tanımamıştı. Baykuş hemen onların yanına yaklaştı ve onları onur konuğu masasına oturttu. Sonra da misafirlere bataklık cinini tanıttı. Bataklık cininin onur konuğu masasına oturmasıyla beraber şölen başladı. Şölen başlamıştı ama misafirler hâlâ büyük bir şaşkınlık içindeydiler. Kimse bataklık cininden gözlerini alamıyordu. Bugüne kadar korktukları bu minicik, şirin yaratık mıydı? Bataklık cini büyüklere göre hâlâ çirkindi, ama çocuklara göre çok şirindi. Çocuklar hemen onun yanına geçtiler. Bütün yemek boyunca gülmeleri hiç kesilmedi. Bataklık cini gülmeyi, eğlenmeyi seviyordu ve onun bulunduğu ortam mutlaka neşeli olurdu. Yemeğin sonunda herkes neşe içinde masadan ayrıldı. Artık bataklık cininden korkmuyorlardı. Hatta onu sevmeye bile başlamışlardı. Artık bataklık korkulması gereken bir yer olmaktan çıkmıştı. Şölenin sonunda bataklık cini hem nilüfer perisine, hem baykuşa, hem de ağustos böceğine teşekkür etti. Mutlulukla bataklığına döndü. Nilüfer perisi ve ağustos böceği göle doğru yola çıktılar. Ama ikisi de biraz yalnız kalmak istiyorlardı. Bir süre birlikte kaldılar. Nilüfer perisi gitmeden önce onlara bir armağan vermek istiyordu. Ağustos böceğinin aklından geçenleri okudu. O nilüfer perisinin hiç gitmemesini, hep beraber olmalarını istiyordu. Bu imkânsızdı, nilüfer perileri sadece bir gün yaşardı. Artık akşam oluyordu. Gitme vaktine az kalmıştı. Birden aklına geldi. Bu gölde hiç göl insanı görmemişti. Hâlbuki neredeyse tüm göllerde göl insanları olur; hem güzel sesleri, hem sorunlara hemen çözüm bulmalarıyla tüm göl halkının sevgisini kazanırlardı. Onlara göl insanlarını armağan etmeliydi. Nilüfer perisinin bir an önce göl perisini bulması gerekiyordu. Sadece göl perisi göl insanlarını çağırabilirdi. Ağustos böceğine çok acil göl perisini bulması gerektiğini söyledi ve hızla oradan ayrıldı. Nilüfer perisinin, göl perisini bulması zor olmadı. Ona isteğini anlattı. Göl perisi de büyük bir zevkle kabul etti ve göl insanları ile bağlantıya geçti. Sonra nilüfer perisine dönüp o gitmeden önce gölde olacaklarını söyledi. Nilüfer perisi teşekkür ederek oradan ayrıldı. Nilüfer perisi göle döndüğünde artık güneş batmak üzereydi, göl güneşin son ışıklarıyla rengârenk olmuştu. Muhteşem bir görüntüydü. Göl orkestrası bu sefer hüzünlü bir melodi çalıyordu. Çünkü nilüfer perisi birazdan geldiği nilüfere dönüp, uykuya dalacaktı. Tekrar uyandığında artık orada olmayacaktı. Nilüfer perisinin iyice uykusu gelmişti. Göl sakinleri ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. O sırada göl insanları güzel sesleriyle şarkılar söyleyerek geldiler. Birden hüzün kayboldu. Ortalık yeniden canlandı. Nilüfer perisi bile el çırpıyor, dans ediyor, bu neşeli müziğe eşlik ediyordu. Müziğin sonunda nilüfer perisi yavaşça doğduğu nilüfere döndü. Bütün göl halkını, orman halkını, göl insanlarını selamladı. Dilerim yine görüşebiliriz dedi ve nilüferin içinde kıvrılıp, nilüferin onu yumuşakça örtmesini istedi. Bütün canlılar nilüfer perisinin aralarından ayrılmasından dolayı çok üzgündü. Ama o, onlara göl insanlarını hediye etmişti. Onlara mutluluk vermişti, içtenlikle ona teşekkür ettiler. Nilüfer perisinin de istediği gibi şarkı ve dansa devam ettiler.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:42
ORMAN PERİSİ´NİN GÜLLERİ

Yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir peri yaşarmış. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes perinin güllerine hayran kalırmış. Peri de güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş. Genç peri gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Peri güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış, fakat genç peri güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş. Kendi kendine “güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam.” diyormuş. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış.

Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç peri sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona “küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak” diye güzel sözler söylüyormuş. Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş. O kadar güzelmiş ki onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Peri de bunun farkındaymış ve çok mutluymuş. Fakat sarı gülün de bir gün solacağını bildiği için, içten içe bir üzüntü duyuyormuş. Aradan bir gün geçmiş, bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş. Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmuş, yerlerini yeni tomurcuklara bırakmışlar: güzel, sarı gül dışında! Bir ay geçmesine rağmen sarı gül solmamış, benzersiz güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Peri ilk başta bu işe çok şaşırmış fakat yine de sevinçliymiş. Çünkü güllerinin en güzeli solmamışmış. İyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormuş.

Gel zaman git zaman; peri, bu işten sıkılmaya başlamış. Sarı gül hiç solmuyormuş, fakat bu periye artık mutluluk vermemeye başlamış. Çünkü peri sarı güle dair hiçbir umut taşımıyormuş içinde. Önceden gülleri solduğu vakit, yeni tomurcukların ne zaman çıkacağını merak ederek onlarla sabırla ilgilenir, umutla güllerinin açılacağı zamanı beklermiş. Fakat şimdi sarı gül hiç solmadığı için böyle düşünceleri kalmamış. Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmiş. Yetiştirdiği güllerinin solmamasını isteyerek ne kadar yanlış düşündüğünü anlamış. Her şeyi doğal haliyle sevmek en güzeliymiş. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, doğadaki her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar vermiş. Orman perisi uzun yıllar, bahçesinde yetiştirdiği güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüş.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:43
ÖĞRETMEN



Öğretmenin adı Bayan Thompson´du ve 5.sınıf öğrencilerinin
önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu
öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede
sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde,
sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı.

Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, Bayan Thompson,
Teddy´i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını;
giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken
bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi.

Çalıştığı okulda Bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki
kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy´nin
bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde
şaşırdı. Çünkü birinci sınıf öğretmeni:
"Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır.
Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu...
Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.

İkinci sınıf öğretmeni:
"Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen,
fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve
sanırım evdeki yaşamı çok zor." diyordu.

Üçüncü sınıf öğretmeni:
"Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona
yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa
evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.“ diye yazmıştı.

Dördüncü sınıf öğretmenine gelince:
"Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor,
hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti.

Şimdi Bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden
utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kâğıtlara sarılmış süslü
kurdelerele paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde
kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy´nin armağanı
kaba kahverengi bir kese kâğıdına beceriksizce sarılmıştı.
Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi.

Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış,
birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini
görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin
ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç
damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.

O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek;
"Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.

Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar
ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma,
matematik öğretmekten vaaz geçerek onları
eğitmeye başladı. Teddy´ye özel bir ilgi gösterdi.
Onunla çalışırken zekâsının tekrar canlandığını hissetti.
Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek,
Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu.

Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına
karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu.

Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy´dendi.
Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu
yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti.
Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci
olduğunu ve Bayan Thompson´un hâlâ hayatında gördüğü
en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup
daha aldı Teddy´den. O arada zamanın onun için zor olduğunu
çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun
olmak için çok çaba sarfetmesi gerektiğini yazıyordu. Ve
bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi.
Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi.
Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha
ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve hâlâ Bayan Thompson
onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi.
Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu.
Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.

Bu hikâye burda bitmedi. İlkbaharda bir mektup daha aldı
Bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını
ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü,
Bayan Thompson´un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan
yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi.

Tahmin edin ne oldu?
Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı
birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı,
Teddy´nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu
söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi.

Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına
"Bana inandığınız için çok teşekkürler Bayan Thompson,
kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni
böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı.

Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi:
"Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin.

Seninle karşılaşıncaya kadar
ben öğretmenliği bilmiyormuşum."

SonSuzluk
04-24-2008, 14:44
PAMUK PRENSES

Her yerin karla kaplı olduğu bir kış günüymüş. Bir kraliçe, sarayının pencerelerinden birinin arkasında bir yandan nakış işliyor, bir yandan da hayal kuruyormuş. Derken birden parmağına iğne batmış ve gergefin üstüne üç damla kan akmış. Kraliçe kandamlalarına bakar bakmaz, “Çocuğum kız olursa, teni kar gibi ak, yanakları kan gibi al, saçları da pencerenin çerçevesi gibi kapkara olsun,” diye geçirmiş içinden. Bu olaydan kısa bir süre sonra bir kız çocuğu getirmiş dünyaya. Kızı tıpkı içinden geçirdiği gibi bir kızmış. Ona Pamuk Prenses adını vermişler. Ne yazık ki kraliçe doğumdan birkaç saat sonra ölmüş.

Bir yıl sonra Kral yeniden evlenmiş. Yeni Kraliçe çok güzel bir kadınmış. Güzelliğine güzelmiş, ama bir o kadar da kibirliymiş, kendisinden daha güzel birinin olabileceğini düşüncesine bile tahammül edemezmiş. Odasında sihirli bir aynası varmış. Her gün o aynanın karşısına geçer, saatlerce kendisini seyreder ve sonunda, “Ayna, ayna söyle bana En güzel kim bu dünyada,” Diye sorarmış. Ayna da hiç duralamadan, “Sizsiniz Kraliçem,” dermiş. Fakat Pamuk Prenses on dört yaşına geldiğinde, bir gün ayna şöyle demiş: Güzelsiniz Kraliçem, güzel olmasına, Ama Pamuk Prenses sizden daha güzel.” Kraliçe bunu duyunca çok kızmış, öfkesinden ne uyku girmiş gözüne, ne de bir lokma yemek yiyebilmiş. ‘Ne yapmalı, ne etmeli?’ diye düşünüp durmuş günlerce. Sonra kararını vermiş ve sarayın avcısını çağırmış huzuruna. “Pamuk Prenses’i ormana götür ve orada öldür. Öldürdüğüne kanıt olarak da kalbiyle ciğerini sök, bana getir.” Avcı Pamuk Prenses’i ormana götürmüş, bıçağını çekmiş. Fakat Pamuk Prenses’in ağladığını görünce onu öldürmeye kıyamamış. Pamuk Prenses ağaçların arasına dalıp gözden kaybolurken, “Ben yapamadım, ama hava kararıncaya kadar bir ayı veya bir kurt benim yapamadığımı yapar nasıl olsa,” demiş. Yolda genç bir yabandomuzu çıkmış avcının karşısına. O da hayvanı oracıkta öldürmüş, kalbiyle ciğerini söküp Kraliçe’ye götürmüş. Ama Pamuk Prenses’i avcının düşündüğü gibi ne bir ayı ne de bir kurt yemiş. Akşam olup hava kararınca dağların ardında küçük bir eve gelmiş. Kapısını çalmış, açan olmamış. Cesaretini toplayıp içeri girmiş. İçeride üzeri yenmeye hazır yiyeceklerle dolu yedi küçük tabağın bulunduğu yedi küçük sandalyeli uzun bir masa varmış, duvar dibinde de yedi yatak diziliymiş. Beklemiş, beklemiş, ama kimsecikler gelmemiş. Çok aç ve çok yorgun olduğu için daha fazla bekleyememiş ve her tabaktan bir kaşık yemek almış, yedi yataktan yedincisine yatıp uykuya dalmış. Biraz sonra evin sahipleri eve dönmüşler. Dağların derinliklerinde bulunan bir gümüş madeninde çalışan yedi cücelermiş bunlar.

Pamuk Prenses’i görünce, “Ne kadar güzel bir kız!” demişler. Sabah olup uyandığında Pamuk Prenses cüceleri görünce önce çok korkmuş, ama kısa bir süre sonra onlardan bir kötülük gelmeyeceğini, onların çok iyi insanlar olduklarını anlamış. Yedi cüceler Pamuk Prenses’ten evlerini çekip çevirmesini istemişler, o da hemen kabul etmiş. “Hoşça kal,” demişler yedi cüceler işe giderlerken. “Kapıyı kimseye açma. Eğer üvey annen burada olduğunu öğrenirse seni tekrar öldürmeye kalkar sonra.” Bir gün Kraliçe tekrar aynasının karşısına geçmiş. Aynadan şu cevabı alınca suratının aldığı şekli varın siz düşünün artık: “Güzelsin Kraliçem, buraların en güzeli sizsiniz Ama ne var ki, yüksek dağların ardında Cücelerin küçük, şirin evindeki Pamuk Prenses dünyalar güzeli.” Bunu duyar duymaz Kraliçe hemen kolları sıvamış. Yaşlı bir satıcı kadın kılığına bürünmüş ve elinde içi kurdele dolu bir tablayla dağlara doğru çıkmış yola. Cücelerin evine varınca, “Kurdelelerim var, harika kurdeleler!” diye seslenerek kapıyı çalmış. Kimin geldiğine bakmak için pencereye çıkan Pamuk Prenses kurdeleleri görünce içi gitmiş. ‘Bunda ne kötülük olabilir ki!’ diye düşünerek kapıyı açmış. “Bunu mu beğendin güzelim?” demiş Kraliçe kurdeleyi Pamuk Prenses’in boynuna takarken. Sonra kurdeleyi sıktıkça sıkmış, ta ki Pamuk Prenses ölü gibi boylu boyunca yere uzanana kadar. O gece yedi cüceler Pamuk Prenses’i o halde bulmuşlar. Kurdeleyi kesmişler ve Pamuk Prenses hayata dönmüş tekrar. Böylece Kraliçe’nin elinden ikinci kez kurtulmuş Pamuk Prenses. Ertesi sabah Kraliçe anasının karşısına geçmiş yeniden. Aynadan Pamuk Prenses’in hâlâ yaşadığı haberini alır almaz hemen kılık değiştirmiş ve bir kez daha dağların yolunu tutmuş. “Taraklarım var, harika taraklar!” diye seslenmiş cücelerin evinin kapısında. Pamuk Prenses yaşlı kadının elinde tuttuğu tarafı görünce başına gelenleri unutuvermiş. Kapıyı açmış. “Saçların ne güzel, bırak ben tarayayım,” demiş Kraliçe. Ama tarak zehirliymiş, başına değer değmez Pamuk Prenses ölü gibi yere uzanmış. O gece yedi cüceler saçından tarağı almışlar ve Pamuk Prenses yeniden hayata dönmüş.

Böylece Kraliçe’nin elinden üçüncü kez kurtulmuş Pamuk Prenses. Ertesi gün Kraliçe aynasının karşısına geçince, Pamuk Prenses’in hâlâ yaşadığını öğrenmiş. Öfkesi burnunda, bu kez en büyülü iksirini hazırlayıp bir elmanın yarısına sürmüş. Sonra da yaşlı bir dilenci kılığına girip yola koyulmuş. “Güzel kızıma tatlı bir elma benden, armağan,” demiş Kraliçe, pencereden bakan Pamuk Prenses’e. “Pencereden de verebilirim, kapıyı açmana gerek yok.” “Kötü diye mi almıyorsun yoksa” demiş Kraliçe, Pamuk Prenses’in kararsız olduğunu görünce. Sonra da zehirsiz tarafından ısırmış ve “Al bak harika!” diyerek uzatmış, yanakları gibi al al elmayı Pamuk Prenses’e. Pamuk Prenses elmayı zehirli tarafından ısırır ısırmaz cansız yere uzanmış. Kraliçe pencereden içeri, Pamuk Prenses’e bakmış. “Nihayet senden kurtuldum, artık dünyanın en güzeli benim,” demiş. Oradan doğruca saraya gitmiş. Erkesi gün aynaya kimin en güzel olduğunu sorduğunda ayna, “Sizsiniz Kraliçem,” deyince dünyalar onun olmuş. Bu sefer cücelerden hiçbiri Pamuk Prenses’i uyandıramamış ölüm uykusundan. Aradan üç gün geçmiş, bütün umutlarını kaybetmişler. Fakat nedense Pamuk Prenses hiç de ölü gibi durmuyormuş. O yüzden yedi cüceler onu gömmemişler ve camdan bir tabut içine koymuşlar, tabutu da yüksek bir tepenin en tepesine yerleştirmişler. Günlerden bir gün cüceleri ziyarete gelen bir Prens oradan geçerken camdan tabutun içinde Pamuk Prenses’i görmüş ve hemen ona âşık olmuş. “Onu sarayıma götürmeme izin verin,” diye yalvarmış Prens. Yedi cüceler ona acımışlar ve izin vermişler. Prens’in uşakları tabutu kaldırırken Pamuk Prenses’in boğazına takılmış olan zehirli elma parçası pat düşmüş ağzından. Pamuk Prenses doğrulmuş nerede olduğunu anlamadan, gözünü açmış, yakışıklı Prensi karşısında görmüş. Görür görmez ona âşık olmuş. Birkaç hafta sonra nişanlanmışlar. Derken düğün günü gelip çatmış. Düğüne çağrılanlar arasında Pamuk Prenses’in üvey annesi de varmış. Üvey annesi sarayın salonuna girer girmez Pamuk Prenses’i tanımış, ama bu sefer bir şey yapmaya fırsat bulamamış. Çünkü Prens’in adamları Kraliçe’yi hemen yakalamış, Prens de onu artık kötülük yapamayacağı uzak bir ülkeye sürgün etmiş. O günden sonra Pamuk Prenses, güzelliğinin yanı sıra mutluluğuyla da ün salmış.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:44
İKİ SİMGE



Yaşlı kızıl dereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede
birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden
biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli
o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.


Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt
köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu
düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin
neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla,
sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

—Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."

—Neyin simgesi" diye sordu çocuk.

—İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik
ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe
ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; ´mücadele varsa, kazananı da olmalı´ diye
düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

—Peki" dedi. "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

—Hangisi mi evlat
Ben, hangisini daha iyi beslersem!"

SonSuzluk
04-24-2008, 14:45
ESKİMEYEN DOST






Çay bahçesinde oturan 55–60 yaşlarındaki adam, yanına yeni gelen aynı yaşlarındaki arkadaşına öfkeyle söyleniyordu; Biraz daha gelmeseydin canım, kök salıyordum yavaş yavaş.

— Aziz bey, insan arkadaşını böyle mi karşılar.

Aziz bey, ayağa kalkıp arkadaşına sarıldıktan sonra sitemli konuşmalarına devam etti.

Ahmet Bey, beni saatlerce bekletmen doğru mu?

Aziz bey, iyice yaşlandın. Ne saatlercesin yahu. Beklediğim otobüs geç geldi, sonra da trafiğe takıldı işte

Bir önceki otobüse binseydin. Bak kırmaya başlıyorsun beni.

Aziz bey, nazını götürdüğünü bildiği arkadaşına yüklenmeye devam etti;

Kırmak mı? Asıl kırılan benim yahu. Buluşalım, bir çay-kahve içelim diyen sensin, geç kalan yine sen.

Tamam, yahu ettik bir kusur. Unut artık.

´Unut´ muş, hani edebiyat sohbeti yapacaktık, şiirler okuyacaktık. Bu moralle oku okuyabilirsen. Heves mi bıraktın!

Azizim Aziz, unut moral bozan konuları, kapat artık. Çevrene bak; çiçekler açmış, kuşlar şen-şakrak, bir bahar rüzgârı yüzümüzde. Neşelen, kahveciye rica ederim şimdi, senin sevdiğin bir eski şarkının plağını da çalar. Daha ne istersin şu üç günlük dünyadan.

Sözü biterken kahveciye doğru el salladı. Kahveci, bu iki ihtiyarın hemen hemen her hafta gelmesine, eski şarkılar dinleyip, şiirler okuyarak sohbet etmesine alışmıştı. Alıştığı işareti alan kahveci, uzaktan onların hafif atışmalı hallerini görünce, kendi kendine mırıldandı; “Aziz bey yine öfkeli, uygun bir şarkı çalmalı”. Diyerek plakları karıştırmaya başladı.

Kahvecinin koyduğu plaktan, “Sen benim eski değil, eskimeyen dostumsun” şarkısı kulaklarından ruhuna yayılırken, Aziz bey yumuşadığını belli eden bir ses tonu takınsa da yine sitemli konuştu;

Senin keyfin yerinde, bekletilen sen değilsin.

Bak kalbimi kırmaya devam edersen, bir dahaki sefer daha da geç gelirim.

Aha! Bir de tehdit ha, “Daha da geç gelirim ha!”Kızma canım hemen, şaka yaptım, bir daha geç gelir miyim?

Ha şöyle yola gel hiç gelmem. Bak bak bak. Gelme de gör bakalım bir daha yüzüne bile bakmam.

Ahmet Bey gülümsemeye, Aziz beyin öfkesini neşesiyle savuşturmaya devam etti.

Neyse Azizim, bir öykü yazıyorum. Sanırım bu gece bitiririm. Seni darıltmak istemem, bir daha ki buluşmamızda yorumlarına ihtiyacım var.

Seni gidi seni, zayıf tarafımı biliyorsun değil mi? Öfkenin çabuk geçmesi de olmasa çekilecek adam değilsin.

‘Adam değilsin’ den önce virgül mü var? Yok, yok, o kadar da değil. Yine kavga mı çıkaracaksın.

Aziz bey güldü;

Şaka yaptım canım, sen şaka yaparken iyi de ben yapınca mı kötü. Neyse, bu günkü okuyacağımız şiirlere başlamadan kararlaştıralım, çarşamba mı uygun, perşembe mi sana?

Çarşamba hastane randevum var, Perşembe buluşalım. Hastane mi, yok ya önemli bir şey? Ahmet Bey, bakışlarını başka tarafa çevirdi.

Önemli bir şey yok canım. İhtiyarladık, bir kontrolden geçeceğiz. Tamam, ama sakın gecikme köprüleri atarım ha!

Ahmet Bey yine güldü;

Atarsan at yahu, ben seni kolay bırakmam, yeni köprüler kurarım. Senin gibi aksi ihtiyarın arkadaşsız kalmasına gönlüm razı olmaz.

Gül bakalım gül. Öykün kötüyse böyle gülemeyeceksin. En ufak hatanı yüzüne çar paçam yerden yere vuracağım seni. Yahu eski dostuz insaf et.

Neyse bırak bunları o güne kadar gülsün yüzün. Sen yeni şiirlerini oku bakalım. Ahmet Bey, çantasını karıştırdı, bir şiir defteri çıkarıp okumaya başladı;


NE KALDI

İçimde gençlikten bir ses kaldı,
Doymadım dünyaya ah! ... Heves kaldı
Neyleysem, ne yapsam nafile
Alacak bitti de verecek son nefes kaldı.

Birbirlerine şiirler okuyarak vakit geçirdiler. Akşama doğru vedalaşıp ayrıldılar.

Son edebiyat sohbetinin tadı damağında kalan Aziz Bey, perşembeyi nerdeyse iple çekmişti. Elinde son dergilerden bir demet, dostuyla okumak için hevesle kahvehanenin bahçesine geldi. Bahçeye geldiğinde yüzü asıldı, arkadaşı henüz gelmemişti. Öfkeli biriydi, yine içinde öfkenin kabardığını hissediyordu;

Gelsin bakalım, bu kez gerçekten kırıcı konuşacağım. Beş dakika, on dakika derken iyice sabırsızlanmıştı;

Yazıklar olsun, geçen o kadar kızdığımı bildiği halde yine gecikti. Eminim yine otobüsü bahane edecektir. Hele bir gelsin, kalp kırmak nasıl oluyormuş göstereceğim.

Bekledi bekledi… Saatine baktı, yarım saat geçtiğini görünce yüzü öfkeden kızarmış halde kalktı yürüdü gitti.

Eve vardığında öfkesinden kimse yanına yaklaşamadı. Girer girmez yüksek sesle bağırdı;

Ben odama geçiyorum, Ahmet’ten telefon gelirse hemen beni çağırın. Arkadaşın Ahmet amcadan mı? Arkadaşım, dostum filan değil artık.

Hışımla odasına geçti. Oda da bir aşağı, bir yukarı yürüyor, Ahmet özür dilemek için aradığında söyleyeceği öfkeli sözleri düşünüyordu. Arada bir odadan çıkıp soruyordu;

Ahmet aradı mı? Hayır, aramadı. Arayınca hemen haber verin. Ne kadar beklese de aramadı, ertesi gün de;

Önce, aramaya utanıyor diye düşünüyordu ama ertesi gün de aramayınca kalbinde büyük bir hüznün ağırlığını hissetti. İşte perşembeden sonra cuma günü de akşam olmuş, hala aramamıştı.

Yazıklar olsun Ahmet, bir arayıp özür bile dilemedin. Köprüleri atan sen oldun, yazıklar olsun, yazıklar olsun.

İki gündür öfkesi, söyleyeceği sözler içini bunaltmıştı. Eli telefona uzandı, numaraları çevirmeye başladı. Bir yandan da, eski bir dostluğu bitirişin acısı boğazında düğüm düğüm düşünüyordu;

Son sözümü söyleyeceğim Ahmet, son sözümü ve bir daha yüzüne bile bakmayacağım.

Telefonun açılma sesinden sonra karşıdan genç bir kızın sesi geldi; Alo. Genç kıza karşı öfkeli konuşmamaya çalıştı, sesini yumuşattı;

Ahmet beyle görüşecektim kızım, evde mi? Genç kız zor konuştuğunu belli eden bir sesle cevap verdi;

Arkadaşı mısınız? Uzun süredir kalbinden rahatsızdı, çarşamba günü vefat etti, bu gün de cuma namazından sonra Çankırı’da defnettik.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:46
FARELİ KÖYÜN KAVALCISI








Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir köy varmış. Halkı mutluluk içinde yaşarmış. Günlerden bir gün köyün bütün evlerine fareler dolmuş. Binlerce fare köyün sokaklarında, evlerde dolaşıyorlarmış. Yatak odasına gitseler, mutfağa girseler farelerden geçilmiyormuş. Ne bulurlarsa yiyorlarmış. Halk ne yapacağını şaşırıp kalmış. Köy muhtarından bu işe bir çare bulmasını istemişler. Muhtarın da elinden bir şey gelmiyormuş. Böylece köyün adına fareli köy denmiş. Fareli köyün çocukları da, bu pis yaratıklarda bıkmışlar.

Bir gün fareli köye bir çalgıcı gelmiş. Muhtara: "Eğer bana bir kese altın verirseniz, köyü farelerden temizlerim." demiş. Bütün köy halkı bu habere sevinmişler. Aralarında hemen çalgıcının istediği bir kese altını toparlamışlar ve muhtara teslim etmişler. Halkın tek istediği bu farelerden kurtulmakmış. Çalgıcı isteğinin kabul edildiğini öğrenince başlamış kavalını çalmaya. Kavaldan öyle tatlı, öyle güzel sesler çıkıyormuş ki, fareler saklandıkları yerlerden akın akın çıkarak çalgıcının yanına geliyorlarmış. Kısa bir sürede çalgıcının etrafı binlerce fare ile dolmuş. Köydeki bütün farelerin çalgıcının etrafında toplandığı sırada çalgıcı yürümeye başlamış. Köye gelirken gördüğü dereye doğru yürümüşler. Çalgıcı önde kavalını üflüyor, fareler peşinden geliyormuş. Çalgıcı dere kenarına gelince suyun içine yürümüş. Derede o kadar çok su varmış ki ama çalgıcı karşı kıyıya geçmiş. Farelerde peşinden gelmek isteyince dereye düşen fare suda boğulup ölmüş. Bütün fareler ölünceye kadar çalgıcı kavalını öttürmeye devam etmiş. Çalgıcı bütün farelerin öldüğünü görünce ödülü olan bir kese altını almak için hemen köye geri dönmüş. Fareleri yok eden başarısından sevinç duyduğu için, emin adımlarla yürüyormuş. Sonunda köye varınca: "Bir kese altınımı alırım. Bu altınlarla şehre gider, işimi kurarım. Bende zengin insanlar arasına katılır ve rahat yaşamaya başlarım" diye düşünmüş. Bu düşüncelerle muhtarın yanına varan çalgıcı muhtardan ödülünü istemiş. Muhtar oyunbozanlık yapmış. "Nasıl olsa farelerden kurtulduk, bir kese altını vermesem olur" diye düşünmüş. Çalgıcıya çeşitli nedenler göstererek altınlarını vermemiş.

Çalgıcı kandırıldığını anlayınca: "Ben size bir oyun oynayayım da görün" demiş. Başlamış kavalını çalmaya. Kavalın sesini duyan bütün çocuklar çalgıcının yanına koşmuş. Çalgıcıda hem kavalını üflüyor, hemde yürümeye başlamış. Köyün bütün çocuklarıda kavalcının peşinden gitmişler. Köyde hiç çocuk kalmamış. Analar babalar kara kara düşünmeye başlamışlar. Köylüler muhtara gidip: "Ne yapacağız, ne edeceğiz. Sen çalgıcının hakkı olan bir kese altını vermeliydin. Bak şimdi çocuklarımızı aldı götürdü" demişler. Kavalcı kızgın kızgın, peşinde çocuklarla birlikte ormana varmışlar. Ormanda bir ağacın altında dinlenirken aklına tekrar muhtara gitmek altınlarını bir daha istemek gelmiş. O sırada telaşla yerinden kalkınca kavalını almayı unutmuş. Sihirli kavalı bulan bir çocuk, arkadaşlarının yanına gelmesi için başlamış çalmaya. Kavalın sesini duyan çocuklar hemen ormanda toplanmışlar. Hemen köye, annelerinin babalarının yanına dönmeyi düşünmüşler. Kavalı bulan çocuk köyün yolunu biliyormuş. Kavalı çalan çocuk önde diğerleri arkasında köye geri dönmüşler. Anneleri, babaları çok sevinmişler. Şenlikler düzenlemişler. Kırk gün kırk ece bayram etmişler. Tabi bu sırada da köylüler muhtarı azarlamışlar. Çalgıcının hakkını vermesini söylemişler. Hakkını alan çalgıcıda hayallerini gerçekleştirmek için köyden ayrılmış. Onlar ermiş muradına, biz gidelim diğer masalları okumaya.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:47
GEZGİN ŞEHMUZ İLE FAKİR PADİŞAH



Gezgin Şehmuz geze geze yoklar, yoksulluklar ülkesine varmış. Gezdikçe, insanların nasıl bu kadar yoksul olduklarına şaşırıp kalmış. Giydikleri elbiseler eski, yamalı, yırtık pırtıkmış. Ayaklarında ise, birer tahta çarık, yalınayak dolaşanlar bile varmış. Köyler, kasabalar ve şehirlerdeki evler tek katlı, ahşap yapılarmış. Tarlalar, bağlar, bahçeler belirli yerlerde bulunuyor, fakat ülkenin genişliğine oranla az yer kaplıyormuş. Başkente gitmiş. Padişahın sarayının nerede olduğunu sormuş. İlerde, ağaçlar arasında demişler. Ağaçlığın kenarında atından inmiş. Ağaçların arasından yürümüş, sonunda yolu geniş bir düzlüğe çıkmış. Bakınmış ortada iki katlı ahşap bir evden başka bina görememiş. Ahşap binanın çevresinde beş altı kişi, ellerinde kazmalarla toprağı kazıyorlar, ekim dikim işiyle uğraşıyorlarmış. Yanlarına yaklaşmış: “ Kusura kalmayın ağalar, sarayı burada diye tarif ettiler.

Acaba yanlış mı geldim? “ diye sormuş. “ Doğru gelmişsin, beyim! Bizim padişahın sarayı işte burası. “ demiş köylülerden birisi ve eliyle iki katlı ahşap yapıyı işaret etmiş. Gezgin Şehmuz, iliklerine kadar titrediğini hissetmiş. Koca bir ülkenin padişahı, nasıl olur da bu eski binada hüküm sürer? Aklına, hayallerine sığdıramamış. Başı dönmüş, bakışları bulanmış, olduğu yere çöküvermiş. Az biraz dinlendikten sonra, başını elleri arasına almış, düşünceye dalmış. ‘ Vah bana, vahlar bana. Nasıl oldu da düşünemedim? Onca yoksulluk varken, bu yoksulluğu yöneten padişahın da yoksul olacağını, fakir padişah olacağını. Çok yerler gördüm, çok insanlar tanıdım. Demek ki, tecrübe de bazı durumlarda pek işe yaramazmış. Neyse, kalk bakalım, Şehmuz. Gidelim, görelim şu fakir padişahı, yoksulluğunun derecesini ölçelim. ‘ Etrafında toplananlara: “ Yok bir şeyim. Yorgunluktan herhalde başım döndü. Padişahınızla görüşmek isterim. Gezgin Şehmuz geldi deyin kendisine.“ demiş. Oradakiler, sevinçle birbirlerine bakınmışlar. İçlerinden birisi dönmüş. Koşarak, padişaha haber vermeye gitmiş. Gezgin Şehmuz, biraz sonra padişahın odasına girmiş. Orta yaşlı padişah, kendisini ayakta karşılamış, gülerek:

“ Hoş geldin! Sefalar getirdin. Demek Gezgin Şehmuz sensin. Yıllardır hakkında anlatılanları can kulağıyla dinlerim. Gittiğin yerlere hareket, bereket getirirmişsin. Bilgine, sözüne, sohbetine doyulmazmış. Ben seni daha yaşlı zannederdim; pek gençmişsin. “ “ Hoş bulduk, padişah hazretleri. Hakkın ihsanları üzerinize olsun efendim. On beş yaşlarında ilk gezilerimize başladık, bir o kadarı da, yollarda geçti. Yıllar yollarda kaçar, yollarda yılları kovalar dururum. Gezerim, dolaşırım, sorarım, öğrenirim. Öğrendiklerimi, bilmeyenlere öğretirim. Bilgiyi bilen yerlerden, bilgiyi bilmeyen yerlere bilgi taşırım. Benim yaptığıma bir nevi bilgi hamallığı denebilir. “ “ Doğru dersin Şehmuz, öğretenin olmadığı yerde bilginin varlığı bilinmiyor, hiçbir şey de öğrenilemiyor. Neyse, yorgunsundur. Buyur, geç otur şöyle, rahatına bak.” diyerek padişah, Şehmuz’a tahta bir sandalye uzatmış, kendisi de başka bir sandalyeye oturmuş. “ Şehmuz, sanırım buraya gelene kadar ülkemin birçok kasabasını, köyünü görmüşsündür. Halkımın çok yoksul oluşu, şehirlerde tüccar bulunmayışı, toprakların büyük kısmının verimsiz oluşu mutlaka dikkatini çekmiştir. Yabancı ülke tüccarları gelmezler benim ülkeme. Mal getirseler kime satacaklar? Halkım kendi karnını doyuramazken elbise mi, ayakkabı mı düşünecek. O boş gördüğün topraklarda çok denemeler yaptık, her türlü ürünü yetiştirmeyi denedik. Sonuç sıfır…” “ Değerli padişahım. Arazilerinizin büyük kısmı killi toprak tabir edilen cinsten. Killi topraklar geçirimsiz topraklardır. Bu toprağa dikilen nebatların kökleri hava ile temas edemez. Yağan yağmur suları bitkinin köklerine ulaşamaz. Hava ve su olmayınca da bitkiler yaşayamaz. Ülkeniz topraklarının verimli olan küçük bir bölümü kumlu topraklardır. Kumlu topraklar, bazı sebze ve meyvelerin yetişmesine elverişlidir. Fakat kum oranı biraz fazlacadır. Uygun yerlerde killi toprakları kumlu topraklarla karıştıralım. Bu karışım gübre ile desteklenirse humuslu toprak oluşur. Humuslu topraklar verimli topraklardır. Bol ürün elde edilir. Ayrıca suni göletler yapılırsa, buralarda balık nesli çoğaltılabilir. Ülke insanlarının et ve protein ihtiyacı karşılanabilir. Zamanla ihtiyaç fazlası ürünler ve balıklar komşu ülkelere satılıp para bile kazanılabilir. “ Gezgin Şehmuz’un anlattıklarını dikkatle dinleyen padişah: “Aman be Şehmuz, yeter ki kendimizi doyuralım, para kazanması eksik kalsın. Duymadığımız, bilmediğimiz nice şeyler söylersin. Ağzından bal akar. Demek ziraat işlerinde böylesine metotlar geliştirilmiş. İki yarımın toplamı bir değil, dört edermiş, beş edermiş demek ki. Hiç vakit kaybetmeye gelmez. Şehirlerden, kasabalardan, köylerden temsilciler gelsin. Burada yapmaları gerekenleri öğrensinler. Öğrendiklerini gittikleri yerlerde öğretsinler. Şu andan itibaren ülkemde genel tarım seferberliğini başlatıyorum. “ demiş. Ekim-dikim işlerinin başladığı günlerde, Gezgin Şehmuz’un gelişi, fakir ülke için büyük bir şans olmuş. Herkes, Gezgin Şehmuz’un anlattıklarını can kulağı ile dinlemiş. Bilenler, bilmeyenlere anlatmış. Günlerce, haftalarca arabalarla kumlu toprak taşınmış. Yumuşak bir toprak çeşidi olan killi toprakla karıştırılmış. Hazırlanan tarlalar sürülmüş, gübrelenmiş, tohumlar atılmış. Su kanalları açılmış. Tarlalar sulanmış. Sonbahar yağmurları toprağın sulanma işine kesin çözüm getirmiş. Ekim-dikim işleri bittikten sonra uygun yerlerde suni göletler hazırlanmış. Buralarda balık yetiştirilmeye başlanmış. Aradan zaman geçmiş. Ülkenin birçok yerinde başaklar boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya başlamış. Herkes, sevinç içindeymiş. Sebzeler ve meyveler toplanmış. Ambarlar ürünle dolmuş. Büyük ve küçükbaş hayvanlar çayırlarda, çimenlerde otlamışlar. Eskiden, zayıflıktan kemikleri sayılacak halde olan hayvanlar gelişmişler, semizleşmişler. Ertesi yıl, tarım yapılan topraklar daha da genişletilmiş.

Tarlalara yeni tarlalar katılmış. Kendilerine yetecek kadar yiyecek yiyen fakir ülkenin insanları daha bir hırsla, azimle işlerine sarılmışlar. Çok çalışmışlar. Hasat mevsiminden sonra ürün fazlasını elbise, ayakkabı, kumaş, ev eşyası gibi acil ihtiyaçlar karşılığında komşu ülkelerle takas etmişler. Önceleri bu ülkenin adını bile anmayan yabancı tüccarlar gelir, gider olmuşlar. Ticaret gelişmeye başlamış. Daha ertesi yıl ürün bol olmuş. Elbise, ayakkabı gibi ihtiyaçlarını karşılayan halk, ürünlerini parayla satmışlar. Eski ahşap evler yıkılıp, yerine taştan, tuğladan, sağlam, iki üç katlı evler yaptırmaya başlamışlar. Padişah ise, iki katlı ahşap sarayının tam karşısına büyük bir saray yaptırmış. Bu saraya taşınmış. Eski saray Gezgin Şehmuz’un ricası üzerine yıktırılmamış. Kapısına büyükçe bir levha asılmış. Levhaya Gezgin Şehmuz’un şu sözleri yazılmış. “ Yok vardır. Var yoktadır. Önemli olan, yoktan varı ayırıp çekip almaktır. Yok, bir tanedir. Bir yok, iki yok olmaz. Var yoktan ayrılırsa çoğalır: İki olur, üç olur, beş olur… Yok, varın gelişmesini önler, hapseder. Var yokun yokluğunda var olur, varlık olur. “ Gezgin Şehmuz, üç yıldır bu ülkede olduğunu, ülkede yaşayan insanlara biraz olsun yardımcı olabildiyse kendisini bahtiyar ve mutlu hissedeceğini; öğrenme, inceleme, araştırma ile çıkar gözetmeksizin çok çalışmanın toplumları kalkındıracağını söyleyerek, padişahtan gitmek için izin istemiş. Padişah ve halk, her şeylerini borçlu oldukları, yoksulluğu yok eden bu değerli adamın kalması için fazla ısrar etmemişler. Biliyorlardı ki, O, bir gezgindir. Yardıma, öğrenmeye ihtiyaçları olan başkaları da bulunabilir. Gezgin Şehmuz padişah ile vedalaşıp saraydan ayrıldıktan sonra, padişah gözyaşlarını tutamamış. Evet… Bir padişah ağlıyormuş.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:47
GÜL KIZ





Genç adam, her gün işe giderken, yolunun üzerindeki, güllerle dolu bahçeye bakmadan geçemezdi. Her sabah o rengârenk güller, içini neşeyle, sevinçle dolduruyordu.

Günler geçtikçe güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya başladı. Çünkü son günlerde o evde, tül perdenin gerisinde bir genç kızın siluetini görüyordu. Her geçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu.

Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı. Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinin titrediğini, içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu.

Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri kaçtı. Adam, genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın diye gayret eder gibi, gözlerini bir güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin etkisinde kalmış sevdalandığını düşünüyordu.

Genç adam, artık her gün bir öncesine göre biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm, umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan bir siluetten başka şey göremiyor, kahroluyordu.

Genç kız da her sabah heyecanla tüller arkasına geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.

Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi. Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün, daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genç adam gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu.

Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçen korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş müydü?

Genç kız yine her gün tüllerin arkasına geçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de, artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu.

Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden. Kaza geçirip, aylardır yattığı hastaneden sonunda çıkmış, ilk iş olarak ta, güllü bahçenin önüne gelmişti. Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara perdelerle sımsıkı kapatılmıştı.

Genç adam yolda oynayan çocuklara sordu;

"- Bu evde kimse yaşamıyor mu?". Bir çocuk;

"- İhtiyar bir kadın yaşıyor." dedi. Genç adam cevabını duymaktan korkarcasına, başka bir soru sordu;

"- Burada yaşayan genç kız ne oldu?" Çocuklardan biri atıldı;

"- O öldü." dedi, genç adamın yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden başka bir çocuk atıldı;

"- Verem olmuş, dün öldü.

Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyecanla annesiyle babasının yanına koştu, güller arasında, sallanan sandalyede oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı;

"- Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba!

Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi, yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı. .

SonSuzluk
04-24-2008, 14:48
HAMAMCININ KIZI








Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde bir ülkede hamamcı ve karısı yaşarmış. Küçük bir de hamamları varmış. Geçimlerini bu hamamdan sağlarlarmış. Mutlu yaşantılarının tek eksiği bir bebekmiş. Hamamcı da karısı da her gün Allah’a dua ederlermiş. Gel zaman git zaman günlerden bir gün Allah dualarını kabul etmiş. Onlara nur topu gibi bir kız çocuğu vermiş. Ama bu bebeğin doğduğu gün öyle bir şey olmuş ki, herkesi hayrete düşürmüş.

Hamamcının karısı hamamda yalnız olduğu an bebeği dünyaya getirdi Tam bu sırada beş tane aksakallı dede belirmiş. Kadın korku ve şaşkınlıkla dedelere bakarken dedelerden biri elindeki bileziği bebeğin koluna takmış. Demiş ki:

- “Bu bilezik bebeğin kolundan çıkarsa yaşamı sona erecek. Koluna bilezik takılırsa can bedene geri gelir” demiş.

2.dede bebeğin saçını okşayarak:

- “Saçını yıkadıkça su yerine altınlar dökülecek”

3.dede yanaklarına dokunup:

- “Güldükçe yanaklarından güller düşecek”

4.dede gözlerine dokunup:

- “Ağladıkça gözlerinden yaş yerine inciler dökülecek.”

5.dede ise:

- “Yürüdükçe ayaklarının altında çimler bitecek”

Aksakallı dedeler bütün bunları söyledikten sonra gözden kaybolmuşlar.

Kadın bunlara inanamamış. Korku ve şaşkınlıkla bebeği kucağında hamamın bir köşesinde otururken kocası çıkagelmiş. Hemen ayağa fırlayıp ona olanları anlatmış. Hamamcı bebeği alıp yıkamaya başlamış. Bebeğin saçından su yerine altınlar döküldüğünü görünce her ikisi de olanlar inanamamış. Altınları bir çuvala doldurarak kuyumcuya götürüp satmışlar. Geri kalanını da fakir fukaraya dağıtmışlar.

Aradan yıllar geçmiş. Çok güzel bir kız olmuş. Ünü bütün ülkeye yayılmış. Genç kız bir gün camdan bakarken kapının önünden geçen bir delikanlı onu görüp beğenmiş. Hemen ailesini gönderip onu istetmeye karar vermiş. Kısa bir süre sonra da söz kesilmiş, düğün dernek kurulmuş. Oğlan gelin almaya komşusu ile kızını göndermiş. Komşunun kızı da oğlanı severmiş. Oğlan bunu bilmediği için gelin almaya bunları göndermiş. Komşu kadın ve kızı gelip gelini alıp yola koyulmuşlar. Kısa bir süre gittikten sonra genç kız onlara susadığını söylemiş. Kadın:

- “Gözlerini verirsen sana su veririm.” demiş. Genç kız şaşırmış. Ama çaresiz “gözlerimi veririm” demiş. Daha sonra kadın arabayı durdurup genç kızı yolun kenarındaki köy kuyuya atmış ve oradan uzaklaşmışlar. Oğlanın yanına gelince “Gelin seni istemedi ve yolda indi” demişler.

Oğlan buna kızıp komşunun kızıyla oracıkta evlenivermiş. Genç kız ise kuyunun dibinde ağlıyormuş. Ağlarken göz çukurlarından dökülen inciler kuyuyu doldurduğu için kız kuyudan çıkmış. Oradan geçen yaşlı bir adam genç kızı görmüş ve ona ne olduğunu sormuş. Genç kız başından geçenleri yaşlı adama anlatmış. Yaşlı adam olanlara çok üzülmüş. Kızı alıp evine götürmüş. Karısına her şeyi anlatmış. O günden sonra kız onlarla beraber yaşamaya başlamış. Yaşlı adam ve karısı geçim sıkıntısı çekiyorlarmış. Genç kız da buna çok üzüldüğü için adama demiş ki:

- “Ben gülünce yanaklarımdan güller dökülüyor. Bu güllerin güzellerini seçip satalım. Böylece geçim sıkıntısı çekmeyiz.”

Adam bunu kabul etmiş. Ertesi sabah erkenden kalkıp sepetlere biriktirdikleri gülleri yerleştirip satmaya çıkmış. Gezinirken tesadüfen genç kıza kötülük yapan anne ile kızın oturduğu mahalleye gelmiş. Camdan gülleri gören kız dışarı fırlamış. Yaşlı adamı durdurup ondan gül almak istediğini söylemiş. Alacağı gülleri seçerken adama:

- “Bunlar o kadar güzel ki kendiniz mi yetiştiriyorsunuz? Demiş. Yaşlı adam bütün olanları anlatınca kız her şeyi anlamış. Hemen annesine gidip olanları anlatmamış ana kızı bir telaş almış ve hemen bir çare aramaya başlamışlar. Çünkü oğlan ile kız tesadüfen karşılaşıp her şey ortaya çıkarsa onlar için hiç de iyi olmayacağını biliyorlarmış. Bir bohçacı kadın bulup yaşlı adamın evini tarif etmişler.

—Orada bir genç kız var onun kolundaki bileziği bize getir demişler. Bohçacı kadın yaşlı adamın evine gitmiş kendini acındırmış ve o gece orada kalmayı başarmış. Geceleyin herkes uyuyunca kızın kolundaki bileziği çıkarıp hemen kadına getirmiş. Ertesi sabah yaşlı adamla karısı kızı uyandırmak için yanına gitmişler ama kolundaki bileziği göremeyince öldüğünü anlamışlar ve çok üzülmüşler. Onu o kadar seviyorlarmış ki toprağın altına koymaya kıyamamışlar. Camdan bir tabut yaptırıp içine koymuşlar. Tabutu da dağın en yüksek yerine koymuşlar.

Bu arada anne kız ise satın aldıkları gülleri bir cam vazoya ıslatmışlar. Bileziği de bu cam vazonun içine güllerle aynı yere koymuşlar. Ama ne tesadüf ki oğlan bileziği görünce tanımış ve ana kıza olup biten her şeyi anlattırmış. Daha sonra yaşlı adamın evine gitmiş. Onlara genç kızın nerede olduğunu sormuş, onlar oğlanı alıp kıza götürmüşler, Oğlan bileziği sevdiğinin koluna takıp ona yeniden can vermiş.

O günden sonra birbirlerinden hiç ayrılmamışlar. Anne kıza gelince yaptıklarının cezasını çok kötü ödemişler. Kız ülkesinde yürüdükçe ayağının altında yemyeşil bereketli otlar büyümüş. Ülke mutlu olmuş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Ağaçtan üç elma düşmüş, biri bana ikisi size.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:49
HERKES ASLINA ÇEKER








Bir gece sevgili aynacık yine gelmiş padişah kızının başucuna. Masalını anlatmaya başlamadan önce demiş ki:
- Sevgili padişah kızı; büyük kalpler, büyük binalar gibidir; daima kendilerini gösterir.
Pencereden baktığında göremediğin dağın ardında, küçücük bir devlet varmış. Küçük bir devletmiş ama insanları pek şirinmiş. Irmakları, dereleri, ağaçları, çiçekleri… Her şeyi küçücükmüş bu devletin, hem de pek güzelmiş.
İşte bu devletin bir de padişahı varmış. Sarayında oturur, hiç usanmadan düşünür dururmuş. Artık dayanamayacak hâle gelmiş. Vezirlerini çağırmış yanına:
- Zaman kaybetmeden haber salın memleketin dört bir köşesine. Her kim bana Hızır’ı gösterirse, dilesin benden ne dilerse. Her bir isteği emirdir benim için. Artık gücüm kalmamıştır. Bu merak bir gün öldürecek beni.
Vezirler bir telaşla emri yerine getirmeye çalışmışlar. Memleketin sağına-soluna, altına-üstüne; kuzeyine-güneyine, doğusuna batısına adamlar gönderilmiş. Padişahın bu sözleri insanlara duyurulmuş:
- Duyduk-duymadık demeyin! Padişahımız Hızır’ı görmeyi arzu etmektedir. Her kim padişahımıza onu gösterebilirse kıymetli hediyelerle ödüllendirilecektir. Duyduk-duymadık demeyin!
Padişah bir haber gelir ümidiyle uyku nedir unutmuş. Sabahlara kadar pencerelerde geleni-gideni gözetler olmuş. Neredeyse gökte uçan kuşun kendisine geldiğini zannederek yakalatacakmış. Vezirler korkmaya başlamışlar;
- Aman padişahımızı bu dertten bir ân önce kurtaran biri çıkmalı, yoksa aklını kaçıracak.
Aradan bilmem kaç ay geçtikten sonra, çiçeklerin meyveye durduğu bir bahar sabahı bir adam gelmiş saraya. Kendinden emin bir hali, dimdik yürüyüşü varmış. Kapıcıya demiş ki:
- Tez padişahımıza haber salın, kendisiyle görüşmek isterim. Ona güzel haberler getirdim.
Kapıcı önce umursamamış bu hali perişan adamın sözlerini:
- Padişahımız senin gibi birisiyle zaman kaybetmek istemeyecektir. Ne diyeceksen bana de, ben haberi padişahımıza veririm.
Adam;
- Ben bilmez miyim padişahımızın çok meşgul olduğunu, demiş. Fakat haberi Hızır’dan getirdim. Çok önemli…
Kapıcı “Hızır” ismini duyar duymaz telaşlanmış. “Sen buradan ayrılma. Hemen geliyorum.” diyerek vezirlerin yanına koşmuş. Vezirler bu adamın gelişine pek

Sevinmişler:
- İnşallah, demişler. İnşallah bu adam padişahımızı bu dertten kurtarır. Artık dayanacak gücümüz kalmadı.
Hiç zaman kaybetmeden adamı çağırtmışlar. Padişaha da haber vermişler:
- Sevgili padişahımız, Hızır’dan haber getiren bir adam sizinle görüşmek istiyor. Huzura çağıralım ister misiniz?
Padişah öyle heyecanlanmış, öyle sevinmiş ki; “hemen gelsin”, demiş. Adam gururla o ihtişamlı kapıdan içeri girmiş. Sanki padişah kendisi, sanki her şey onun emrinde. Başlamış konuşmaya:
- Efendimiz, duydum ki Hızır’ı görmek istiyormuşsunuz. Ben bu isteğinizi yerine getirebilirim. Ama onu, size ancak dört yıl sonra gösterebilirim. Yalnız bir şartım var. Bu dört yıl içinde her isteğimi yerine getireceksiniz. Bir dediğim iki edilmeyecek.
Padişah dinlemiş dinlemiş, sonra da;
- Tamam, demiş. Bir dediğin iki edilmeyecek. Dört yıl boyunca dilediğin şeye sahip olacaksın. Hiç kimse sana karşı gelmeyecek. Fakat… Dört yılın sonunda bana Hızır’ı gösteremezsen, eğer sözünde durmazsan ölüm için hazırlan.
Adam kendinden emin bir şekilde, sesini de gürleştirerek;
- Beni dilediğiniz şekilde öldürebilirsiniz efendim, demiş
Ve padişah emir buyurmuş, adama bir köşk hazırlanmış. İçi altınlarla doldurulmuş. Bu dünyada sahip olunacak ne kadar şey varsa bir bir verilmiş.
Adam halinden memnun, dört yıl sonrasını hiç düşünmeden yaşamaya başlamış. Fakat dört yıl nedir ki, göz açıp-kapayıncaya kadar gelir-geçer. Nitekim giden günlerin hiç farkına varmadan, adam bir de bakmış dört yıl bitivermiş. Bir telaştır başlamış. Padişaha gidip ne diyeceğini bilemiyormuş. Hızır’ı nerede bulsun da getirsin!
Eğer yalan söylediğini padişah öğrenirse, onun çok sinirleneceğini de biliyormuş. Dört yıl önce konuştuklarını birden hatırlayıvermiş. Tek çareyi kaçmakta bulmuş adam. Şehirden çok uzakta bir yer bulmuş kendisine ve orada gizlenmeye başlamış.
Padişah adamı getirmeleri için köşke askerlerini göndermiş. Fakat adamın kaçtığını öğrenmişler. Bütün askerler şehrin her yerini araştırmaya başlamışlar.
Adam gizlendiği yerde gece-gündüz dua edip yalvarıyormuş:
- Beni kurtar. Bu kuyudan çıkmama yardımcı ol. Bunu ancak sen yapabilirsin. Beni kurtar.
Korkudan tit tir tir titriyormuş. O sırada yanı başında bir dedecik belirivermiş. Nasıl ve nereden geldiğini anlayamamış bu dedeciğin. Dedecik adama bakmış, hali perişan. Sormuş;
- Neden korkuyorsun? Kimden saklanıyorsun böyle? Bana anlatırsan belki bir çaresini bulabiliriz.

Adam her şeyi açık açık anlatmış dedeciğe. Dedecik de hiç konuşmadan dinlemiş onu. Sonra da;
- Haydi beni padişaha götür, demiş. Onu bir de ben göreyim.
Şehre doğru yola çıkmışlar. Saraya daha varmadan padişahın askerleri yollarını kesmişler. Adamı ellerinden bağlamışlar, doğruca saraya götürmüşler. Dedecik de adamın yanındaymış. Padişah adamı görünce;
- İşte dört yıl doldu, demiş. Bana Hızır’ı gösterme vaktin geldi. Her isteğini yerine getirdim. Şimdi sıra sende. Sen de benim isteğimi yerine getirmelisin. Yoksa öleceksin.
Adam çaresiz, başını öne eğmiş ve
- Efendimiz, ben size yalan söylemiştim; demiş.
Padişah bir vezirlerine, bir adama, bir de dedeciğe bakmış ve şunları söylemiş:
- Sen bize yalan söyledin. Öyleyse bunun cezasını çekmelisin.
Padişah önce birinci vezirine, “Bu adama nasıl bir ölümü uygun görürsün?” diye sormuş. Birinci vezir;
- Sevgili padişahımız, demiş. Bence bu adamı parça parça edelim ve parçalarını meydana asalım. Böylece hiç kimse size yalan söyleme cesaretini bir daha gösteremesin.
Bu cevap üzerine dedecik;
- Herkes aslına çeker, demiş.
Sıra ikinci vezire gelmiş. O da fikrini söylemiş:

— Bu yalancıyı bir kazana koyup kaynatalım. En güzel ceza bu olur.
Bu cevap üzerine dedecik yine;
- Herkes aslına çeker, demiş.
Üçüncü vezir de konuşmaya başlamış:
- Bu adamı bir tepsiye koyup fırında kebap gibi pişirmeli.
Dedecik bu sefer de aynı şeyi söylemiş:
- Herkes aslına çeker.
Sıra dördüncü vezire gelmiş. Padişah onun düşüncesini de öğrenmek istiyormuş. Dördüncü vezir;
- Ey padişahımız, demiş. Siz merhametli bir hükümdarsınız. Hızır’ı ne kadar görmek istediğinizi biliyorum. Öyleyse Hızır aşkına bu adamı affedin. Çünkü onu bağışlamanız size yakışan bir harekettir. Mutlaka bunun karşılığında büyük mükâfatlar verilecektir.
Bu sözlerin sonunda dedecik yine aynı cümleyi söylemiş:
- Herkes aslına çeker.

Padişah dayanamayıp dedeciğe dönerek konuşmuş:
- Kimsin bilmiyorum, fakat vezirlerim için hep aynı şeyi söyledin. Bu ne demek?
Dedecik padişaha şu cevabı vermiş:
- Ey padişah! Birinci vezirin bir kasabın oğludur. Bu yüzden adamı, bir kasap gibi parçalayıp astı. İkinci vezirin bir aşçının oğludur. O da adamı yemek gibi kazana koyup kaynattı. Üçüncü vezirin bir kebapçının oğludur. Bu sebeple adamı fırına koyup kebap gibi pişirdi. Dördüncü vezirin ise, bir âlimin oğludur. O, “affedilsin” dedi. Çünkü merhametli olmayı öğrenmişti. Hepsi de görgüsüne göre ceza verdi.
Bu sözleri dinlerken padişah düşünceye dalmış. Tam bu sırada dedecik;
- İşte ben Hızır’ım, demiş ve ortadan kaybolmuş.
Padişah hemen tahtından kalkmış, dışarıya bakmış. Fakat hiçbir şey görememiş. Sonra da şunları söylemiş:
- Bu dünyada Hızır’ı görmeyi öyle çok istemiştim ki, bu adam sayesinde işte gördüm. Bana insanları nasıl tanıyacağımı da öğretti. Ve merhametli olmanın ne kadar güzel olduğunu gösterdi.
Böylece adam ölümden kurtulmuş ve padişahla beraber sarayda yaşamaya başlamış. Yine bir dediği iki edilmiyormuş, ama artık adam hiçbir şey istemiyormuş.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:49
İKİ AŞIK










Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez. Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar.

İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında. Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra. Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu...
Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adıma "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep. Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten. Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.

Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diye bilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika´daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık." Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika´ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu Neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."
Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği.. Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya." Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı. Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkâr etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle... İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikâyesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika´ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu. Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:"Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika´daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika´ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..."

Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kâğıt duruyordu kutuda. İlk kâğıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kâğıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kâğıtta şunlar yazılıydı: "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım.”

SonSuzluk
04-24-2008, 14:50
ÇİZMELİ KEDİ



Bir zamanlar, üç oğlu olan bir değirmenci varmış. Değirmenci ölünce büyük oğluna değirmen, ortanca oğluna eşek, küçük oğluna da kedi miras kalmış. Küçük oğlu bu duruma çok üzülmüş. “Kedi ne işine yarar ki insanın?” diye yakınmış. “Pişirip yiyemezsin bile.” Kedi bunu duymuş ve hemen cevap vermiş. “Kötü bir mirasa sahip olmadığınızı göreceksiniz efendim. Bana boş bir çuval ve bir çift de çizme verirseniz, neye yarayacağımı görürsünüz.” Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalan çocuk, kedinin istediklerini yapmış. Kedi çizmeleri giyince ayna karşısına geçmiş ve kendini pek beğenmiş. Sonra kilerden taze bir marulla güzel bir havuç seçip ormanın yolunu tutmuş. Ormanda çuvalın ağzını açmış, marulla havucu çuvalın içine yerleştirip bir ağacın arkasına saklanmış. Çok geçmeden taze sebzelerin kokusunu alan küçük bir tavşan çuvalın yanına gelmiş, zıplayıp içine atlamış.

Kedi saklandığı yerden çıkıp çuvalın ağzını sıkı sıkı bağlamış. Ancak Çizmeli Kedi tavşanı efendisine götürmek yerine doğruca saraya gidip Kral’la görüşmek istediğini söylemiş. Kral’ın huzuruna çıktığında yere eğilerek, “Yüce Efendimiz, size Efendim Marki’den bir hediye getirdim,” demiş. Bu hediye Kral’ın çok hoşuna gitmiş. Üç ay boyunca Çizmeli Kedi saraya o kadar çok hediye götürmüş ki, Kral artık onun yolunu gözler olmuş. Derken Çizmeli Kedi’nin dört gözle beklediği gün nihayet gelmiş çatmış. “Bana sakın neden diye sormayın ve bu sabah ırmağa gidip yıkanın,” demiş sahibine. Çizmeli Kedi, o sabah Kral’ın Prenses’le, yani kızıyla birlikte ırmağın kenarından geçeceğini biliyormuş. O sabah, Kral’ın faytonu ırmağın yakınından geçerken Çizmeli Kedi telaşla yanlarına yaklaşmış. “Yardım edin! Yardım edin!” diye bağırmış. “Efendim Marki boğuluyor!” Kral hemen bir alay askerini ırmağa yollamış. Fakat Çizmeli Kedi bununla da kalmamış. Kral’a, efendisi ırmakta yüzerken hırsızların onun elbiselerini çaldıklarını söylemiş. (Oysa Çizmeli Kedi, efendisinin elbiselerini çalıların arkasına kendisi gizlemiş!) Kral, hiç gecikmeden Marki’ye bir takım elbise yollamış. Tahmin edeceğiniz gibi Çizmeli Kedi’nin sahibi, kendisine Marki denmesine çok şaşırmış, ama akıllılık edip hiç sesini çıkarmamış. Marki güzelce giyindirildikten sonra Kral onu gideceği yere götürmek için faytonuna davet etmiş ve kızıyla tanıştırmış. Prenses, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş olan Marki’ye bir bakışta âşık olmuş.

O sırada Çizmeli Kedi koşa koşa oradan uzaklaşmış. Çok geçmeden büyük bir tarlada ot biçen insanlara rastlamış. “Beni dinleyin!” diye bağırmış. “Kral bu yöne doğru geliyor. Size bu tarlaların kime ait olduğunu sorarsa ona efendim Marki’ye ait olduğunu söyleyeceksiniz. Yoksa sizi dilim dilim doğrattırırım!” Sonra Çizmeli Kedi bir süre daha koşmuş ve büyük bir tarlada buğday biçen adamlara rastlamış. Aynı şeyi onlara da söylemiş. Sonra tekrar koşmuş ve her rast geldiği insana aynı şeyleri tekrarlamış. Derken Dev’in şatosuna varmış. Kral’ın Faytonu Çizmeli Kedi’nin geçtiği yerlerden geçerken Kral her rast geldiği insana, “Bu tarlalar kime ait?” diye soruyormuş. Her defasında da aynı cevabı alıyormuş. Kral, Marki’nin bu kadar çok toprağa sahip olmasına şaşırmış. (Çizmeli Kedi’nin sahibi de öyle!) O sırada Çizmeli Kedi Dev’in şatosunda başka bir işler çevirmekle meşgulmüş. “Dev,” demiş Çizmeli Kedi, Dev’in nefesinin kokusundan iğrendiğini gizlemeye çalışarak. “Senin aynı zamanda müthiş bir sihirbazlık gücünün olduğunu söylüyorlar, doğru mu?” “Öyle diyorlarsa, öyledir,” demiş Dev alçakgönüllülükle. “Örneğin, istersen hemen bir aslana dönüşebildiğini söylüyorlar,” demiş Çizmeli Kedi. Bunu söyler söylemez Dev hemen kendini bir aslana dönüştürüvermiş. Çizmeli Kedi kendini dolabın üzerine zor atmış. Dev tekrar eski haline dönünce dolaptan aşağı inmiş. “Mükemmel!” demiş Çizmeli Kedi. “Ama fare gibi küçük bir şeye dönüşmek senin gibi cüsseli biri için imkânsız olmalı!” “İmkânsız mı?” diye gülmüş Dev. “Benim yapamadığım şey yoktur!” Dev bir anda fareye dönüşmüş, Çizmeli Kedi de onu hemen yutmuş. Derken Kral, Dev’in şatosuna varmış. Şatonun artık kime ait olduğunu tahmin etmişsinizdir herhalde! Çizmeli Kedi Kral’ın faytonunu şatonun yolunda karşılamış. “Bu taraftan gelin,” demiş. “Sizi bir ziyafet bekliyor.” (Dev o gün birkaç arkadaşına bir ziyafet vermeyi planladığı için yemeklerle donatılmış büyük bir masa hazır bekliyormuş!”) O günün sonunda Çizmeli Kedi’nin sahibi Marki Prenses’le nişanlanmış. Bir hafta sonra da evlenmişler. Çizmeli Kedi’ye ne mi olmuş? Dokuz canından dokuzunu da sefa içinde sürmüş ve bir daha da fare avlamasına gerek kalmamış, ara sıra avlamış, o da kedi olduğunu unutmamak için..

SonSuzluk
04-24-2008, 14:51
KARDEŞ ALİ



Eski zamanlardan birinde Ali adında bir genç yaşarmış. Doğduğundan beri köyünden dışarı çıkmamış. Duyduğu, gördüğü, bildiği hep köyüne ait şeylermiş. Kendisi başkalarının işine karışmaz, kimse hakkında kötü söz söylemez, babadan kalma tarlayı anasıyla birlikte ekip biçer, karınca kararınca geçinip giderlermiş. Köy arazisinin yarıdan fazlasının sahibi çok zengin iki kişiymiş. Bu iki köy ağası köyde yaşayanların üç gruba ayrılmalarına neden olmuşlar. İlk iki grup bu ağaların tarlalarında çalışan işçilermiş. Köy ağalarından birisi kendi işçilerini diğer ağadan saklar, fakat diğer ağanın işçilerini kendi tarafına çekmek için yoğun çaba sarf edermiş. Durup dururken karşı tarafın bir işçisi hakkında söylenti uydurur, bu söylentinin ağanın kulağına gitmesini sağlar, ağa ile işçisinin arasının açılmasına sebep olurmuş. Ağa taşın karşı taraftan atıldığını, söylentinin asılsız olduğunu bildiği halde karşı taraf taşı öyle bir gediğine koyarmış ki yine de şüphelenmesine engel olamazmış. Üçüncü grup ise, kendilerine ait tarlaları bulunan, geçimlerini buralardan temin eden bağımsızlarmış. İki ağa bağımsız olanları da kendi taraflarına çekmek için uğraşırlar, bağımsızların kendi aralarında bölünmelerine sebep olurlarmış. Sadece Ali ve anası ile uğraşan olmazmış. Köy halkı Ali’yi iyilik timsali olarak görürmüş.

Bu yüzden onu çocukluğundan beri Kardeş Ali diye çağırırlarmış. Kardeş Ali köy halkının birbirini çekiştirmesine, komşuların gürültülerine, kavgalarına istemeyerek kulak misafiri olur, sen haklısın, sen haksızsın diye hiç kimse için fikir ileri sürmez, yorum yapmazmış. Yalnız kaldığı zamanlar düşüncelere dalar, “ Bu kavgalar, bu anlaşmazlıklar neden oluyor? Neden birbirlerini çekemez bu insanlar? Kavgasız yaşamak daha kolay değil mi? Anlaşsalar, anlayışla karşılasalar küçücük hataları. İncir çekirdeğini doldurmayacak şeyler için kalp kırmasalar, gönüllerini hoş tutsalar, üzmeseler başkalarını “ dermiş kendi kendine. Ararmış bu soruların cevabını. İstermiş bu durumu bütün açıklığıyla kendisine anlatabilecek birisi olsun. Belki o zaman üzüntüsü biraz hafifler, iyiliklerle dolu yüreği huzur bulurmuş. Günün birinde köye bir satıcı gelmiş. Bu satıcı “ İyilik İlacı “ satarmış. Köylülerin çoğunluğu birer tane iyilik ilacı satın almışlar. Kardeş Ali “ Ben zaten kötü birisi değilim ” diye düşünüp almamış. Aradan üç hafta geçmiş. Kardeş Ali bir sabah evinden çıkıp tarlaya giderken yolda iki köylüye rastlamış. Köylüler, selam verip konuşarak, gülüşerek geçip gitmişler. Kardeş Ali ağzı bir karış açık arkalarından bakakalmış. Kendi kendine: “ Ya bu ne iştir? Bunlar yıllardır birbirlerine yapmadıklarını bırakmamışlardı. Daha geçen hafta köy meydanında yumruk yumruğa kavga etmişler, altı kişi zor ayırmıştık. Kavgayı sona erdireyim derken, enseme bir yumruk yemiştim. Şu hallerini gören bunları yirmi yıllık dost sanacak. Vay be, gel de şaşırma!” diyerek gülmüş. Daha sonraki günlerde tanık olduğu olaylar şaşkınlığının daha da artmasına sebep olmuş Kardeş Ali’nin. Köyün sahibi olan iki ağanın işçilerini tarlalarda birlikte çalışırken görüyor, bu yakınlaşmanın, köydeki düşmanlıkların yavaş yavaş ortadan silinmesinin anlamını bir türlü anlayamıyormuş.

Hele hele köy halkını üç gruba ayıran, birbirlerini günahları kadar sevmeyen iki köy ağasını kol kola girmişler, konuşarak giderken görünce şaşkınlığı doruğa çıkmış. Kimselere de soramamış: “ Siz on gün önceye kadar birbirinizin adını bile anmazdınız. Nasıl oluyor da şimdi beraber çalışıyor, beraber geziyorsunuz diye. Sonra ya derlerse bana, bak Kardeş Ali, biz evvelden düşmanmışız, şimdi dost olmuşuz, bunun sana ne zararı var? Yoksa sen bizim dost olmamızı istemiyor musun? diye. Ben onlara nasıl cevap veririm? “ Bundan dolayı çaresiz kalmış, içi içini yemeye başlamış. Düşünmeden sorulara cevap bulunmaz derler. Kardeş Ali’de düşüne düşüne sorularını kendisi cevaplamış. Her şeyin sebebinin iyilik ilacı olduğunda karar kılmış. İyilik ilacını sırrını satıcı açıklayabilir demiş. Ertesi gün satıcıyı köy kahvesinde çay içerken görmüş. Yanına oturmuş, şuradan buradan konuşmuşlar. Daha sonra dışarıya çıkmışlar, dolaşmışlar, yorulmuşlar. Dinlenmek için bir ağacın altına oturmuşlar. Kardeş Ali: “ Bizim köye kırk gün önce geldiniz. Bu kırk gün içinde çok kişiye iyilik ilacı sattınız. Yılardır köyde süregelen kavgalar, anlaşmazlıklar, taraf tutmalar şu anda sona ermiş bulunuyor. Bu iyilik ilacının sırrı nedir? Nasıl oluyor da bir köy halkını iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe doğru peşinden sürüklüyor? “ diye sormuş. Satıcı, Kardeş Ali’nin söylediklerini gülümseyerek, dikkatle dinlemiş, sonra konuşmaya başlamış: “ İnsanoğlu doğduğu anda bir başkası için kötülük düşünemeyecek kadar saf ve temiz aslında zavallı bir canlıdır.

Annesinin geniş ilgi ve özeniyle diğer canlılara göre oldukça zor ve yavaş büyür, gelişir. Melek gibi bir kalbi vardır. Ailesi içinde ve yakın çevresinde ne görüyorsa gördüklerini, ne duyuyorsa duyduklarını aynen tekrarlar. Tekrar ederken de bir şeyler öğrenir. Öğrendikleri doğru veya yanlış olabilir. Doğru iyiyi ve güzeli, yanlış kötüyü ve çirkini oluşturur. Önemli olan, doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilmektir. Çocuk büyüdükçe bunun farkına varmaya başlar. Bazı davranışlarının doğru olmadığını bile bile nedenini kendisinin bile anlayamadığı bir umursamazlıkla uygulamaya başlar. İşte bu sıralarda çocuğun kendisini bilerek, hatasını anlayarak vazgeçmesi veya büyükleri tarafından hataları güzellikle anlatılarak vazgeçirilmesi gerekir. Eğer çocuğun büyükleri ve yakınları da hatalar, yanlışlıklar içindeyse, birbirlerine ve başkalarına davranışları sevecen değilse nasihatler on para etmez. Çocuk bana bunu yapma diyorlar ama benim yaptıklarım onlarınkinin yanında hiç kalır der ve bu da kalbine atılan kötülük tohumlarının hızlı bir şekilde çimlenip büyümesine, fidan haline dönüşmesine olanak hazırlar. Yani yıllar geçtikçe kötülük yapma eğilimi hızlanarak artacaktır. Sizin köydeki duruma gelince: Burada bulunan zengin iki köy ağası köylüler arasındaki kavgaların gereğinden fazla artmasına neden olmuşlar. Köyünüze ilk geldiğimde konuştuğum birkaç kişi bu durumun sona ermesini candan istiyorlardı. Hiç kimseye hiçbir şey kazandırmayan kavgadan, gürültüden bıkmışlardı. Bundan dolayı birer tane iyilik ilacı aldılar. Köy ağalarının aralarını bulup barıştırmam iyilik ilacının etkisini fazlalaştırdı. İyilik ilacı, kayısı suyu ve şekerle hazırlanmış bir çeşit şerbettir. İyilik ilacının sırrı içeriğinde değil, insanlara iyiliğin hatırlatılmasında gizlidir. “ Kardeş Ali ne zamandır kafasını kurcalayan soruların cevaplandığını gördükçe çok mutlu olmuş. Satıcı son cümlesini bitirince şöyle bir soru sormuş: “ İnsanlar arasındaki bu kısır çekişmeler bir gün bitecek mi, böyle bir ihtimal var mı? “ Bunun üzerine satıcı: “ Aradan yüzyıllar geçse bile, insanlar, toplumlar, uygarlıklar ne kadar değişse bile yine insan insanlığını gösterecek tartışmalar, anlaşmazlıklar, kavgalar hiçbir zaman sona ermeyecektir “ diyerek sorunun cevabını vermiş. Satıcının bu cevabından sonra derin bir sessizlik olmuş. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra Kardeş Ali’nin son bir soru sormaya hazırlandığını fark eden satıcı:

“ Dur Kardeş Ali. Şimdi senin bana sormak istediğin soruyu kendi kendime sormama izin ver. Madem olumsuz olacak bu işin sonu bunca çaban niye? İyilik ilacı niye? Benim çabalarım: 1- Zaman içinde gitgide artmakta olan kötü davranışlara ve kötü insanlara karşı iyilik kalesini takviye etmek, iyilik yapanların ve iyi insanların çoğalmasını sağlamak. 2- Köy, kasaba, şehir gibi yerleşim birimlerinde yaşamakta olan insanlara iyilik, güzellik diye bir şeylerin var olduğunu hatırlatıp doğru yolu bulmalarına yardımcı olmak şeklinde özetlenebilir “ dedikten sonra kafasını kaldırmış, etrafına bakınmış: “ Eee. Kardeş Ali! Farkında mısın bilmem, hava kararmaya başladı. Yavaş yavaş kalkalım istersen “ demiş satıcı ve Kardeş Ali ile birlikte köye doğru yola koyulmuşlar. Satıcı o akşam Kardeş Ali’lerin evinde misafir kalmış. Yemekten sonra satıcı iyilik ilacı satma görevinin kendinden bir önceki satıcı olan hocası Mahir Bey tarafından bundan on sekiz yıl önce verildiğini, o zamanlar yirmi iki yaşında olduğunu söylemiş. İnsanlara iyilik öğretmekle geçen on iki yıl süresince pek çok gerçekten iyi insana rastladığını, fakat bunları kusursuz bulmadığı için güvenemediğini anlatmış. Satıcı: “ İyilik ilacının sırrını sadece sana anlattım Kardeş Ali, sadece sana inandım, sadece sana güvendim. Benden sonrası için bu görevi sana bırakmak istiyorum “ deyince Kardeş Ali bu teklifi kabul etmiş. Satıcının kendi tecrübelerine dayanarak yazmış olduğu “ İnsanlara İyilik Nasıl Öğretilir “ adlı kitabı ve atlı bir araba alabilmesi için satıcının verdiği parayı almış. Zamanı gelince, köyünden ayrılıp iyilik ilacı satmaya başlayacağına söz vermiş. Satıcı bu köyde on beş gün daha kalmış. Köyde yaşayanlara iyi insan olmanın faziletlerini anlatmış. Yaptığı iyilik aşısının tuttuğuna iyice inandıktan sonra herkesle teker teker vedalaşıp iki atın çektiği arabasına binmiş ve köylüler kendisini davul-zurna çalarak, oyunlar oynayarak yolcu etmişler. Satıcı köyden iyice uzaklaşınca düşüncelere dalmış. “ Hocamdan ayrıldıktan yıllar sonra köyün birine iyilik ilacı satmak için gitmiştim. Köye benden birkaç gün önce gelmiş olan hocamla karşılaşmıştım. Hocam bana, geç kaldın Yakup. O iyilik ilaçlarını kendin iç, demişti gülerek ve beni sevinçle kucaklamıştı. Kim bilir, belki ben de Kardeş Ali ile bir yerlerde karşılaşırım, kim bilir?

SonSuzluk
04-24-2008, 14:51
KATI YÜREKLİ ZENGİN


Ayna ayna, güzel ayna Ayna ayna, şeker ayna Ayna ayna, cici ayna; kim neler yaşamış anlat bana

Ve sevgili aynacık gece mavisinde başlamış anlatmaya

Güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengârenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler, sümbüller birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış.

İşte böylesine güzel bir bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç de zorlanmazlarmış. Gözlerini açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş.

İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes güler yüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış.

Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiç kimseden hoşlanmadığı için hiç kimse de ondan hoşlanmazmış.

Bir gün elbiseleri yıpranmış, açlıktan benzi solmuş bir adam bu katı yüreklinin evine varmış, kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi, karşısında bir dilenci görünce onu uyarmak istemiş ve demiş ki;

— Bu evin sahibi çok katı yüreklidir. Sana hiçbir şey vermez. Ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur. Yoksa kalbini kırar.

Hizmetçi dilenciye bu sözleri söylerken evin sahibi çıkagelmiş. Gür sesiyle evi inleterek;

— Kimdir beni rahatsız etmekten çekinmeyen, diye sormuş.

Dilenci elini uzatarak;

— Efendim, ben çok açım. Bir parça ekmek vererek iyilikte bulunmak istemez misiniz, demiş.

Adam öfkeden ne yapacağını şaşırarak dilenciye haykırmış:

— Sor bakalım, bu memlekette benim evimden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmış mı? Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara. Ne diye sana yardım edeyim!

Bu sözleri işiten zavallı dilencinin kalbi kırılmış. Usulca elini çekmiş, tek kelime etmeden dönmüş gitmiş. Fakat adamın o halini merak etmemek mümkün mü? Dilenci de merak etmiş tabiî. Kendi kendine konuşmuş durmuş:

— Ben fakirim, hiç gülmesem “niye gülmüyorsun” diye soran olmaz. Peki bu adamın derdi ne? Aç değil, açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar parası var. Ama güldüğü hiç görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk almasını öğrenememiş. İnsanlardan köşe-bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde!

Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş. Belki on yıl, belki on-beş Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış her yanı. Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş uçmuş. Daha ne olup bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı kapı dolaşıp bir parça ekmek için el açmaya başlamış.

Bir gün şehrin sokaklarında böyle dolaşırken, ihtişamlı bir evin karşısında durmuş. Ve ona bakmaya başlamış. Eski günleri, o çok zengin olduğu günleri hatırından geçirir gibi uzun uzun bakmış eve. Sonra da gidip kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi karşısında bir dilenci görünce konuşmadan içeri girmiş. Kısa bir süre sonra geri döndüğünde elinde bir sepet yiyecek varmış. Sepeti dilenciye uzatırken hayretle bağırmış:

— Olamaz! Siz, siz böyle ne hallere düştünüz.

Hizmetçinin sesine gelen evin sahibi, merakla sormuş:

— Ne var, ne oluyor?

Hizmetçi, eskiden yanında çalıştığı beyin şimdi bir dilenci olduğunu, buna çok üzüldüğünü söylemiş. Ev sahibi ise dilenciyi tanıyınca bu duruma pek şaşırmamış:

— Ben, bir zamanlar onun kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni evinden kovdu ve benim kalbimi kırdı. Öyle zengindi ki, gözü hiç kimseyi görmezdi. Demek ki, ondan alınan bana verilmiş. Üzülme, onu içeri al. İstediği kadar yesin içsin.

Dilenci içeri alınmış, krallara layık bir şekilde ağırlanmış. Adam yaptığı hatayı anlayarak;

— Hakkınızı helâl edin efendim, demiş. Şükürler olsun ki, henüz yaşıyorken sizinle karşılaştım. Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim.

Bu iki insan uzun seneler beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam gülmeyi; insanlara yardım etmenin ne kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:52
KELOĞLAN İLE NASREDDİN HOCA

Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul etmemiş. İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş. Keloğlan’ın tavukları bir altına vermediğini gören adam: “ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım, yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım. Eskiden Zengin oğlu’nun konağında çalışırdım. Bu haritayı bana Zengin oğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita senin olsun, defineyi arabul, ömrünce mutlu ol ” demiş. Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş. Anası: “ A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kâğıt parçasına iki tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın başına gelsin ” diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş. Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış. Anasına: “ Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan’ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş.

“ Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun “ diyerek Keloğlan’ ı uğurlamış. Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadaki kuyuyu bulmuş. Define bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki kör kuyuya inen ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. “ Yanımda köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya ben de onlar gibi kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim nice olur, diye düşünceye dalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye düşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam demiş Hoca bu işin çaresini bulur. ‘ Az gitmiş uz gitmiş, sonunda Akşehir’ e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca’nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. “ Buyurun evladım “ demiş, “ Ben Nasreddin Hoca’yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “ “ Hocam bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli bir meselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek zahmetine katlanırsanız çok sevinirim. “ Hoca Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış.

“ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? ” diyerek sözü bağlamış. Nasreddin Hoca: “ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava birikir. Eğer böyle kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür. Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış. Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa yayılır, halk kuyunun başına dolar. Başka bir yol bulmalıyız Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal çaresini bulurum. “ Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar. Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar.

Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş. Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar. Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar. Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan’ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan’ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan’ ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş. Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve âşık olmuş. Menekşe de Keloğlan’ ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına Menekşe Sultan’ ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah

Menekşe’yi Keloğlan’ a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş. Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan’ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe’ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış. Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan Hoca’yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:52
KELOĞLAN VE SİHİRLİ TAS






Bir varmış, bir yokmuş. Allah´ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu Keloğlum, keleş oğlum" diye severmiş. Ünlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz" diye düşünüyormuş.
Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu... Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu? Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. "Hem balığı götürürüm anama, hem tası" demiş. Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. "Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim" demiş. Evlerine koşmuş. Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış... Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış. Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş. "Oğlum bu işin sonu kötü olabilir" diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş."Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim..." diyormuş.

Keloğlan´ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış. Herkes "Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan´ın" demeye başlamış. Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. "Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. " demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Bin bir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken, biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler. Artık tası bulmanın da imkânı kalmadığından ağlaya ağlaya annesinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış.

Yaşlı kadın Üzülme yavrum, demiş. Haydan gelen Huya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulursun."
Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş. O günden sonra da Sihirli Tası bir daha hiç anmamış.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:53
KİBRİTÇİ KIZ

Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu. Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı. Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi. Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti. Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu.

Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kâse sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık, incecik sesiyle “Kibrit var, kibrit”çiye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu… Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı. Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı. Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu. Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev. Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı. Isınmış, terlemeye bile başlamıştı… Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı. Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgâr esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağızın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi. Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:

Bir yaz gecesi… Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcaktı. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor… Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu. Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: ‘işte, biri daha öldü’ diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş… Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu… Geldi, geldi… Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü… Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı. Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler… Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:55
ÇİRKİN POSTACI



Dünyanın bana zindan olduğu günlerdi. Sanırım birkaç defasında da
evden ağlayarak dışarı çıkmıştım... Hayatım kararmıştı da bir ışık
bekliyordum sanki ama yoktu. İşte böyle düşündüğüm günlerde
daire kapıma sıkıştırılmış bir Mektup buldum. Hayretle baktım
üzerinde göndericisi yazmayan zarfa. Sonra odama girip açtım...

"Acıları paylaşmak insanların vazifesidir" diyordu. "Senin geçtiğin
sokakta ben de vardım. Ama bir sokakta ya ben olmamalıydım
veya paylaşılmamış acılarını içinde gezdiren bir insan!"

Mektubun sonunda da isim yazmıyordu. Peki, kimdi bu?
Kimdi, neden yazmıştı bu notu ve neden bana yazmıştı?
Aslında hoş sözlerdi... Ve aslında bir mektuba da deliler gibi
ihtiyacım vardı. Acaba dediğini yapacak mıydı, yazacak mıydı?

Her gün? Bunu zaman gösterecekti. İlk gün kafam karıştı.
Hem kendi problemlerimi hem dün gelen mektubu, hem de
yeni mektupların gelip gelmeyeceğini düşünüyordum. Sonraki gün
posta kutumda beyaz bir zarf buldum. Kalbimin çarptığını hissettim...
Yazı aynıydı, odama girip okumaya başladım mektubu.

Bu inanılmazdı. Bir bardak su içercesine bitiverdi mektup.
Doymadım! Bir bardak su daha almış gibi kendime ve
susuzluğumu kandırır gibi yeniden okudum altı sayfayı...
Sanki tanıyordu beni, sanki yıllardır dertleşiyordum onunla...
Altıncı sayfanın sonunda diyordu ki; "Yarın yine yazacağım..."
Yarın yine yazdı, öbür gün yine. Ve sonraki günler yine yazdı...

Her mektubunun sonunda, yarın yine yazacağına ait not vardı
ve her gün de dediğini yapıyordu. Her gün işyerinden dönerken
kalbim çarpıyordu heyecanla... Her gün görüyordum posta kutumun
bugün de boş olmadığını ve gariptir; artık yapayalnız olmadığımı,
kalbimin boş olmadığını hissediyordum. Bu mektuplar yüreğime
giriyor sıkıntılarımı eritiyor ve beni yarınlara doğru itiyordu.
Zannediyordum ki; bunlar olmadan yaşayamayacağım.
Öylesine alışmıştım ki onlara, olmasalar sanki nefes alamayacağım!
Vakit buldukça oturup eski mektupları bile yeniden okuyordum.
Zaman geçti ve zamanla beraber sıkıntılarımda geçti.
O günlerden geriye sadece eski mektuplar kaldı. Bir gün içimde
karşı koyamadığım bir merak peydahlandı; kimdi bu?
Nasıl biriydi? Onunla ilgili her şeyi merak etmeye başladım.
O her gün yazıyordu ve nasılsa her gün yazmaya devam edecekti.
Bundan emin olduğum için de, yazılarında anlattıklarından çok
nasıl bir kalemle yazdığına, neden bu kâğıdı seçtiğine, yazı stiline
aklımı takmaya başladım... Yazıları öylesine deva olmuştu ki bana,
onunla ilgili her şey de mükemmel olmalıydı. Ama her şey...



O gün evde kalmıştım. Kahvaltı yapmış ve bu harika mektupların
en azından nasıl birisi tarafından getirildiğini görmeyi koymuştum
kafama... Öğle vaktine doğru sokağa giren postacıyı gördüm.
Koşarak aşağı indim. Mektubumu kutuya bırakmıştı, eli henüz
havadaydı... Göz göze geldik. Aman Allah’ım... Aman Allah’ım,
bu ne kadar çirkin bir adamdı böyle! Dondum kaldım... O da başını
eğdi döndü ve gitti. Orda öylesine bekliyordum şimdi...
Kutuyu açıp mektubu bile alamıyordum. Bunca zaman, bunca
güzel bir mektubu, bu kadar çirkin biri mi taşımıştı? O öptüğüm,
kokladığım, göğsüme bastırdığım, yastığımın üzerine koyduğum
mektuplarıma benden önce bu adamın mı eli değmişti?
Saçmaladığımı biliyordum ama böylesine güzel duygularıma
bu çirkin yaratık karıştı diye az önce getirdiği zarfı alamıyordum.
Kapıyı açtım, dışarı çıkıp bir adım attım. Çoktan gitmişti. Neye olduğunu bilmiyordum ama çok kızgındım. Zarfa dokunmadan çıktım yukarıya.
Odama girdim, eski mektuplarıma baktım. Biliyordum, onlar benim
en zor günlerimle bugünüm arasında köprü olmuşlardı, ama onlara da

Dokunamadım. Bu güzelliğe bu çirkinliği yakıştıramıyordum!

Ertesi gün iş dönüşü baktım ki, kutuda hâlâ o aynı kirli mektup var!
Almadım. Sonraki gün baktım; aynı mektup yine yapayalnız beklemekte.
Bir kaç gün sonra ise kutuya bile dönüp bakmamaya başladım...
Altı yedi hafta sonra dünya yine karanlık gelmeye başladı bana.
Bir dosta, bir morale ölürcesine ihtiyaç duymaya başladım...
Her şey çok ağırlaşmıştı yeniden. Uyku bile uyuyamıyordum.
Mektup aklıma geldiğinde gece yarısını geçiyordu. Tereddüt
bile etmeden aşağı indim, kutumu açtım ve mektubu aldım.

Bir saat içinde üç defa okumuş, özlemiş olarak göğsüme bastırmış
ve uzun zamandır ilk defa böylesine huzur içinde uyuyabilmiştim.
Bunlar benim ilacımdı biliyordum. En çok o gün merak etmiştim,
bir daha ne zaman yeni bir mektup geleceğini... Ve o akşam gözlerime inanamadım; kutumda mektup vardı. Yazı aynıydı, zarfta yine isim
yoktu. Üstelik bunda postanenin damgası da yoktu...

Açtım zarfı; içindeki kısacık mektupta şunlar yazıyordu;
"Sana gelmiş bir mektubu kırk sekiz gün okumamakla ne kazandığını
bilmiyorum... Ama artık benim sana yazmaya vaktim olmayacak.
Çünkü tayinim çıktı ve bugün başka bir şehre gidiyorum. Hoşça kal!

Çirkin Postacı..."

Donmuş kalmıştım şimdi... Derin bir pişmanlık düğümlendi boğazıma,
hıçkırarak eve girdim. Çantamı açtım; tarakların, rujların ve diğer
karışıklığın arasında bulduğum mavi göz kalemiyle, bir kâğıda;
"Lütfen bana tekrar yaz" yazıp posta kutuma koydum.

Bir daha hiç kilitlemediğim kutuda,
aynı notum iki yıldır yapayalnız bekliyor…

SonSuzluk
04-24-2008, 14:55
DAĞINIK ÇOCUK

Bir çocuk varmış. Eşyalarını toplamaktan hiç hoşlanmazmış. Bir gün yerlerde atılı duran eşyalar, aralarında konuşuyorlarmış. “Sen neden hala buradasın. Bu saatte okulda olman gerekmiyor mu?” diye sormuş ceket ders kitabına. Ders kitabı: “Evet, ama dağınık çocuk okula giderken beni aradı, bulamadı. Sonunda beni almadan gitti” dedi. Çorap: “Ben tam üç gündür burada yatağın altında sıkışıp kaldım. Kimse beni görmüyor.” Dedi. Tişört: “Ben tertemiz bir tişörttüm. Beni dolaptan çıkarttı sonra yere attı. Üstelik dağınık çocuk odada yürürken üstüme basıyor. Hem kirlendim, hem de buruştum.” “Bir fikrim var” demiş pantolon. “Dağınık çocuk benim cebimde otobüs bileti unutmuş. Hep birlikte otobüse binip gidelim.” “Evet” diye bağırmışlar. Hep birlikte yola çıkmışlar. Otobüs onları yemyeşil kırlara götürmüş. “Ne kadar güzel bir yer burası? İyi ki yatak altlarında dolap kenarlarında beklemek yerine buradayız.” Saklambaç oynamışlar, yerlerde yuvarlanmışlar. Tozlanıp çamurlandıklarına hiç aldırmıyorlarmış. Tekrar otobüse binip eve dönmüşler. Bütün eşyalar daha önce atılmış oldukları yerlere aynen uzanıp yorgunluktan uyuya kalmışlar. Çocuk okuldan dönüp eşyalarının halini görünce: “Aman Allah’ım! Yerlerde bıraktım diye ne hale gelmişler.” Demiş. O günden sonra eşyalarını hep yerli yerinde tutmuş.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:56
DİYET





Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu´da, tüm Rumeli´de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul´da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde "Ali Usta´nın işi" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, "Çifte su vermek" sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi "cellât elinden kaçmış bir çelebi", kimi "sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip" derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi... Ama kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı Bizim Ali... Bizim koca usta... Dünyada eşi yoktur... Zülfikar’ın sırrı ondadır! Derlerdi.
Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali´nin yaratılışında "başkasına gönül borcu olmak" gibi bir sızlanmaya yer yoktu. "Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim," dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum´da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu´da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde "kutsal ateş"ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. "Çeliğe çifte su vermek" onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.

Tak!- Tak, tak!

- Tak, tak!
İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescide doğru yürüdü... Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.
Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya´dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.
Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.
Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. "Mesnevi dinler, açılırım!" dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıl taşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses: Kimdir O? diye bağırdı.
Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:- Yabancı yok!- Kimsin?- Ali...
Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:
- Koca Ali... Koca Ali, be!— Sen misin, Ali Usta?- Benim!
— Ne arıyorsun bu saatte buralarda?- Hiç...— Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!
Bunlar kent subaşının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama ona kötü davranmadılar. Bekçi başı:
- Ali Usta, sen deli mi oldun? Dedi. Yok.
— Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun?
— Biliyorum.

—Ee, ne arıyorsun buralarda?

Hiç.

Nasıl hiç...
Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:- Haydi yerine git, dolaşma... Dediler.
Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rast gelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:
- Tuhaf, rüzgâr açmış olacak! Dedi.
İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin...
İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.
Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:- Kim o? diye haykırdı.
— Aç çabuk.
Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı´yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. "Ne var?" der gibi yüzlerine baktı. Bekçi başı:
- Ali Usta, dükkânı arayacağız! Dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:- Niçin?
— Bu gece Budak Bey´in mandırasında hırsızlık olmuş.

Ee, bana ne?
— Onun için işte dükkânı arayacağız.- O hırsızlıktan bana ne?
— Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.- Bana ne?
— O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk... Sonra... Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!
Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine baktı. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:
- Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun? Dedi.
Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:- Arayın... Diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:- Ay! İşte, işte. Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçi başı köpürerek sordu:- Çaldığın paraları nereye sakladın?
— Ben para çalmadım.

— İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.

— Ya kim koydu?

— Bilmiyorum.
Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey´in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali´ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali´nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi. Sol kolunun kesilmesine karar verildi.
Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu... Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle:
- Kolumu bırakın, kafamı kesin! Diye dilekte bulundu.
Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.
— Hayır, oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz...
Koca Ali´nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe "çifte suyu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.
Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu... Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.
Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.
İşte herkes onu seviyordu.
Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet´e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazaryerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.
— Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.
— Ne gibi? Diye sordular.
— Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa...
— Pekâlâ, pekâlâ...
Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap´ın önerisini Koca Ali´ye söylediler. O, önce "kasaplık bilmediğini" ortaya sürdü. Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:
- Adam sen de! Kasaplık iş mi? O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin? Diye üstelediler. "Kula kul olmak", ölümlü dünyada "birisine gönül borcu duymak" acıların en büyüğüydü.
O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti? Sipahiler:
- Hacı´nın yaşı yetmişi aşmış... Zaten daha ne kadar yaşar ki... O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! Diyorlardı.
Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali´yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali´yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi... Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor... Ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.
Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap´ın ikide bir:
- Ulan Ali! Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın! Diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:

— Kolunun diyetini ben verdim.

— Şimdi çolak kalacaktın, ha...

— Benim sayemde kolun var.

Hacı Kasap bu sözleri âdeta "aferin" dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı, çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, "Aklında tut, benim tutsağımsın!" der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar, yüreğinin parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, "Ne yapacağım, ne yapacağım?" diye düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi?
Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı...
Hacı Kasap´a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine "Ne yapacağım, ne: yapacağım?" diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.
"Ne yapacağım, ne yapacağım?" diye düşünmeye öyle dalmıştı ki, kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:
- Ne yapıyorsun be?
Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu:
- Bıçakları biliyorum, dedi.
— Hay tembel miskin hay! Sabahtan beri ne yaptın?
Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:
- Ne bakıyorsun?

Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine "tembel, miskin" diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor, göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı? Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:
- Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! Dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın...
Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki... O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap´ın önüne:
- Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! Diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.
Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse
öğrenemedi.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:57
DONDURMACI KIZ








Eleanor, büyükannesine neler olduğunu anlamıyordu. Büyükannesi şekeri nereye koyduğunu, faturalarını ne zaman ödeyeceğini, markete alışverişe götürmek üzere onu evden ne zaman alacaklarını unutuyordu.

Eleanor annesine sordu:

- "Büyükannemin nesi var? Eskiden çok düzenli bir insandı. Şimdi üzgün ve aklı karışık görünüyor ve her şeyi unutuyor."



Annesi:

- "Büyükannen yaşlanıyor. Şimdi sevgiye her zamankinden daha çok gereksinimi var" dedi.

—Yaşlanmak nasıl bir şey? Her yaşlanan unutkan mı olur? Ben de mi öyle olacağım

—Yaşlanan herkes unutkan olmaz, Eleanor. Büyükannenin Alzheimer hastalığına yakalandığını sanıyoruz ve bu onu daha unutkan yapıyor. Gereksinim duyduğu bakımı görmesi için onu bir bakımevine götürmek zorunda kalabiliriz."

—Ama anne, bu çok kötü! O zaman büyükannem küçük evini çok özlemez mi ?"

—Herhalde özler, ama yapabileceğimiz başka bir şey yok. Orada ona iyi bakılacak ve yeni arkadaşları olacak."

Eleanor üzülmüştü. Bu fikir hiç hoşuna gitmemişti. "Onu sık sık ziyaret eder miyiz” diye sordu. "Büyükannem unutkan da olsa onunla konuşmayı çok özleyeceğim." Annesi:

-"Hafta sonları onu görmeye gideriz. Ona armağanlar da götürürüz" dedi. Eleanor gülümsedi.

-"Dondurma götürebiliriz. Büyükannem çilekli dondurmaya bayılır."Annesi "Tamam, çilekli dondurma götürürüz" dedi. Büyükannesini bakımevinde ilk ziyaret ettiklerinde Eleanor ağlamamak için kendini zor tuttu.

-"Anne burada neredeyse herkes tekerlekli sandalyede."

-"Tekerlekli sandalyede olmak zorundalar. Yoksa düşerler büyükanneni gördüğün zaman gülümse ve ona ne kadar güzel göründüğünü söyle."

Büyükanne, güneşli salon dedikleri bir odanın köşesinde yalnız başına oturuyordu. Dışarıdaki ağaçlara bakıyordu. Eleanor büyükannesine sarıldı.

-"Bak büyükanne, sana bir armağan getirdik" dedi. "Çilekli dondurma, senin en sevdiğinden." Büyükanne söz etmeden kutuyu ve kaşığı eline alıp dondurma yemeye başladı. Annesi Eleanor"a:

-"Eminim bunu çok sevdi" diyerek onu rahatlatmaya çalıştı. Eleanor düş kırıklığına uğramıştı:

-"Ama sanki bizi tanımadı." "Ona biraz zaman vermelisin. Şimdi yeni bir çevrede ve buna alışması gerekiyor."

Ama Büyükanneyi bir sonraki ziyaret edişlerinde de her şey aynıydı. Büyükanne dondurmayı yedi, onlara gülümsedi, ama hiçbir şey söylemedi. Eleanor:

-"Büyükanne benim kim olduğumu biliyor musun ?" diye sordu. Büyükanne,

-"Sen dondurma getiren kızsın" dedi. Eleanor ona

-"Evet, ama ben Eleanor´um, senin torununum. Beni hatırlamıyor musun ?" deyip kollarını yaşlı kadının boynuna doladı. Büyükannenin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

-"Hatırlamak mı? Elbette hatırlıyorum. Sen dondurma getiren kızsın."

Eleanor, birdenbire, büyükannesini onu hiç hatırlamayacağını anladı. Büyükanne, yalnızca kendine ait bir dünyada, belirsiz anılarla ve yanlızlıkla dolu bir dünyada yaşıyordu. Eleanor:

-"Seni çok seviyorum büyükanne!" dedi. O sırada büyükannesinin yanağından bir damla yaş süzüldüğünü gördü.

-"Sevgi" dedi. "Sevgiyi anımsıyorum" Annesi,

-"İşte bir tanem, onun tüm istediği bu. "Sevgi" dedi.

-"O zaman ben de her hafta sonu ona dondurma getireceğim ve beni hatırlamasa bile on sarılacağım." Ne de olsa sevgiyi anımsamak birinin isimin anımsamaktan daha önemliydi.

SonSuzluk
04-24-2008, 14:59
SİHİRLİ FASULYE

Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceği en iyi fiyata satmasını söylemiş. Delikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, “Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm,” demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış. “Fasulye tanesi mi?” demiş delikanlı tereddütle.” “Ama bunlar sihirli,” demiş yaşlı adam.

Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazı’nı yaşlı adama vererek yaptığı değiş tokuştan memnun, eve dönmüş. “Anne! Bak elimde ne var!” diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Fasulye tanelerini dışarı, eline geçirdiği tavayı da delikanlıya fırlatmış. Sonra da ceza olsun diye onu odasına yollamış ve ona yemek vermemiş. Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış. Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş. Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış. Yarım saat sonra kendini, her şeyin normalden daha büyük olduğu garip bir ülkede bulmuş. Tarlaların ötesinde çok büyük bir ev varmış. Delikanlı evin yanına gidip kapıyı çalmış. Kapıyı bir kadın açmış. “Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sormuş delikanlı. “Var,” demiş kadın. “Ama dev kocam gelince ortadan kaybolman gerek. Çünkü çocuklara hiç dayanamaz, onları hemen yer.” Delikanlı tam bir şeyler yemek üzere sofraya otururken dışarıdan birinin gür bir sesle şunları söylediğini duymuş: “Fee-fi-fo-fum, işte bir çocuk kokusu duydum. Ölü de olsa, diri de olsa güzeldir onları yemek.

Kemiklerini öğütür, yaparım kendime ekmek.” “Fırına saklan. Hemen!” demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, “Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde,” diye seslenmiş. Yemekten sonra dev kese kese altınlarını saymaya başlamış. Kısa bir süre sonra altın saymaktan yorulup uykuya dalmış. Delikanlı saklandığı yerden çıkıp bir kese altın almış. Keseyi sihirli fasulyesinden aşağıya atmış, ardından fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış. Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş. Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş. “Geçen gelişinde bir kese altınımız kayboldu,” diye iğnelemiş onu. Ama yine de delikanlıyı içeri almış. Çok geçmeden dev çıkagelmiş. “Fee-fi-fo-fum,” diye bir şarkı söylüyormuş. Bunu duyan delikanlı hemen yine fırına saklanmış. “Ne çocuğu, hayatım,” demiş devin karısı. “Dün yediğin piliç haşlamanın kokusunu duydun herhalde. Sen etli böreğini yemene bak!” Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, “Kadın, bana tavuğumu getir,” demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş. “Yumurtla!” diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş. Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Ama bir yıl sonra çocuk şansını bir kez daha denemeye karar vermiş ve tekrar sihirli fasulyesine tırmanmış. Bu sefer eve, devin karısına görünmeden girip, bir bakır tencerenin içine saklanmış. Dev girmiş içeri. “Fee-fi-fo-fum,” diye başlamış yine tekerlemesine. “Eğer bu yine o lanet olası çocuksa, fırına bak hayatım, kesin oradadır,” demiş karısı.

Delikanlı orada değilmiş tabii ki. “Buralarda bir yerde, eminim,” diye gürlemiş dev, ama karısıyla birlikte evin altını üstüne getirmelerine rağmen onu bulamamışlar. Bu sefer dev yemekten sonra altın bir harp çıkarmış ortaya. “Söyle!” diye emretmiş ve harp ninniler söyleyip onu uyutmuş. O an delikanlı bu harpı her şeyden çok istediğini anlamış. Horlamakta olan devin dizine tırmanmış, masaya atlamış ve harpı kapmış. “İmdat!” diye bağırmış harp. Delikanlı, sırtında harp, masadan aşağıya atlamış. Dev peşine takılmış. Delikanlı sihirli fasulyesini yarıladığında harp, “İmdat!” diye bağırmış yine. Dev delikanlının peşinden sırık fasulyesine atlamış. Delikanlı aşağıya ulaşınca, “Anne! Çabuk bir balta getir,” diye bağırmış. İkisi birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar. Bir süre sonra sihirli fasulyeyle birlikte dev de yere düşmüş ve anında ölmüş. “Üf!” demiş çocuk. “Az kalsın gidiyorduk!” O günden sora delikanlıyla annesi zenginler gibi yaşamışlar. Onlar söyledikçe tavuk altın yumurta yumurtluyormuş. İnsanlar altın harpı dinlemek için onlara para ödüyorlarmış. Delikanlının güzel bir prensesle evlendiği de söyleniyor. Kim bilir belki de gerçekten evlenmiştir

SonSuzluk
04-24-2008, 15:00
SİHİRLİ YAKUT



Vaktiyle bir nehir kenarındaki mermerden yapılmış bir şatoda çok güzel bir prenses oturuyormuş. Bu çok zenginmiş. Nehrin geçtiği bütün yerler onunmuş. Bu kızla kim evlenmek istediyse kız herkes tarafından geri çevrilmiş. Çünkü prenses evleneceği kimsenin büyük bir kahraman olmasını arzu ediyormuş. Bir gece şatosunun balkonunda otururken çok uzaklarda bulunan bir dağın tepesindeki yıkık bir binanın, birden bire aydınlandığını görerek hayret etmiş ve hizmetçilerden birini çağırmış.

Prenses : - O harabe aydınlandı, acaba içinde oturanlar mı var? Diye sormuş.

Hizmetçi her sene paskalyadan bir gece evvel, orası aydınlanır. Birçok cüce gelip, toprakları kazarlar, orada gömülü olan yakut taşını ararlar, demiş. Prenses de bu taşı aratmak istediğini söylemiş. Hizmetçi bu cücelerin hainliğinden uzun uzadıya söz etmişse de prensesi kararından caydıramamış. Bunun üzerine her tarafa prensesin evlenmek arzusunda olduğu duyurulmuş. Bu nedenle yabancı ülkelerden birçok ve birçok zengin aile çocuğu oraya gelmişler. Prenses onlara sihirli yakutu kim getirirse onunla evleneceğini söylemiş. Taliplerden kimi bu işi göze alamayıp geri dönmüşler. Paskalya´da bir gün evvel, silahlı ve yakışıklı bir genç gelip bu işe gönüllü olduğunu söylemiş. Bu gence karşı kalbinde bir sevgi uyanan prenses sevinçle ona Oraya gitmenin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyor musunuz? Diye sordu.

Genç : - Biliyorum ama arzunuzu yerine getirmek için bu tehlikeye hazırım, demiş. Bunun üzerine prenses : - Şartımdan vazgeçtim, zira benim yüzümden tehlikeye atılmanıza razı değilim, der.

Genç : - İltifatınıza teşekkür ederim, ama oraya gitmezsem size hayat arkadaşı olmaya layık olamam, der. Cesur genç atıyla hemen yola çıkıp aydınlanmış harabelerin önüne gelmiş. Birdenbire cüceler onu kuşatmışlar. Bunlar ellerinde sivri kazmalar olduğu halde pire gibi sıçrıyorlarmış. Cüceler bu genci tutup içeriye götürerek, şeflerinin huzuruna çıkarmışlar.

Şef, gence : - Burada ne arıyorsun? Hiç işitmedin mi ki buraya gelen sağ çıkmaz, fakat korkma ben yiğitlerden hoşlanırım. Burada uzun araştırmalardan sonra, bu defa bulabildiğiniz fevkalade bir yakutu sana göstereyim : - Şu bardağı da al, içinde buradaki kaynaktan alınan saf bir su var; bunu içersen dostumuz olursun, der.

Cesur genç : - Taşı iyice göreyim, suyu sonra içeyim, der. Şefi yakutu vermiş, sonra bardağı uzatmış. Genç suyu içeceği zaman kulağına : - Bu zehirdir, sakın içme ve hemen buradan uzaklaş, diye bir ses gelmiş. Bu söz üzerine genç hemen bardağı atıp, atına bir kamçı indirmiş ve kuş gibi uçup prensesin yanına giderek, yakutu ona vermiş. Biraz sonra şatoya bir kaç cücenin geldiğini haber vermişler. Prensesle cesur genç onları görmek için kuleye çıktıklarında, cücelerden biri onlara : -Su verin yoksa size büyük bir kötülük yaparız, diye bağırmış.

Prenses de ona : - Yakutu bana kahraman bir şövalye vermiştir, diye cevap vermiş. Bu sözler söylenir söylenmez, yakuttaki sihir kuvvetiyle harabenin kayaları şiddetle sarsılarak bütün harabe nehre yuvarlanmış ve içindekilerin bir kısmı taşların altında ezilerek, bir kısmı da nehirde boğularak ölmüşler. Prenses bu yakutu gerdanına takmış ve bu cesur gençle de evlenerek mesut ve bahtiyar olmuş

SonSuzluk
04-24-2008, 15:06
RAMSES



Ramses bir gün uyandığında kendini dünyanın merkezinde bulur. Merkezi dünyanın, öyle kolay hazmedilir bir yer değildir üstelik. Yaşamasıdır belki, lakin yaşayan tekidir. Merkezin dışındakiler merkeze bağlı birer kukladırlar. Kuklalar ne düşünür, ne söyler, ne hisseder elbet. Bu yüzden Ramses, kendini pek yalnız, pek mutsuz bulur. Bunu demeye de dili varmaz kuklalarına, emir kullarına. Geçer zaman böyle bir başına, böyle hazin. Gel zaman git zaman, dur zaman kalk zaman konuşmayı unutur olur Ramses. Konuşmak dediğin kişilerce yapılır. Duvarlar dil bilmez, söz bilmez soğuk şeylerdir. Ramses bahçeye çıkar çiçeklerine ses verir. ‘aman da aman, aman da aman. Açılmış da saçılmış bir güzel olmuş, heyyy bahçıvan az su serp yapraklarına, rengi olsun ayan kokusu duyulsun çiçeklerimin taaa öbür taraftan’ Yetmemiş eline sazını almış, tutturmuş o telden bu telden. Günlerce çalmış söylemiş, çalmış söylemiş. Bir Ramses dinlemiş Ramses’i, bir Ramses ağlamış Ramses’e. Bir kuşlar dinlemiş, bir çiçekler... Bir gök dinlemiş, bir bilinmeyenler... Ramses dünyanın merkezinde her an’ı azap içinde geçirir olmuş. Azap bu yenilir yutulur tarafı yokmuş, yenmez yutulmaz tarafı da... Bir gün huzura çağırmış âlimler âlimi, bilgeler bilgesi şahsı-ı şahane’yi. Demiş; ‘ey arş’ı yaratanı bilen ey hükmü koyanı tanıyan ey yüreği rahman olana atan... Derdim vardır bilesin!’ Ramses bir türlü derdinin ne olduğunu söyleyememiş. Boğum boğum boğazında takılmış kalmış her bir diyeceği. ‘var git... Yok, bir diyeceğim. Var git...’ bilgeler bilgesi çekilmiş köşesine, seslenmiş kızına; ‘aydan güzel ay kızım baldan tatlı naz kızım sana diyeceklerim var’ Ramses binbaşına otururken selvi altında göl kıyısında bir ses duymuş. Dönmüş bakmış kimseyi görememiş. ‘kuştur’ demiş, sudaki aksin dalgalanışına dalmış. Kuş sandığı bir güzeller güzeli Sernaz imiş. Görememiş. Ay kız Sernaz, bir demet papatyayla göl kıyısında geziniyormuş o sıra. Papatyalar ona gülümsedikçe bir okşayıp avucuna alıyormuş. ‘al’ı al’da arama, al allığını al’ı al yapandan alır gül güzelliğini gülü gül yapandan alır bülbül sesini bülbüle o sesi verenden alır yârin nerede gül yüzlü sevdalar beslediğini o sevdayı ona veren bilir boş yere ağlanma boş yere şahlanma boş yere dağları yarattım sanma’ Şarkı uçmuş uçmuş uçmuş taam Ramses’in kulaklarına varmış. Ses başka dünyanın sesi, ses başka bir âlem sanki. Ardı sıra sesin dolanmış, dolanmış ve Sernaz’a ulaşmış. Sernaz bir gonca... Sernaz bir derya... Sernaz ötesi dünya... Sernaz bir başka... Elinde papatyalar salınırken göl kıyısında, Ramses seyre dalmış. ‘koşsam varsam eline çiçek olsam yüreğine sevda dolsam’ Ramses, bir başınalığın hüznünü unutuvermiş o an. Unutmuş unutmasına da başka bir hüzün sorup sormadan yerleşivermiş gözlerine, yüreğine, yüreğinin en derinlerine... ‘aşk hüznü yanında taşır’ Günlerin üstüne binen dayanılmazlık aylarla daha da artmış. Ramses Sernaz’ı bir daha görebilmek için her gün göl kıyısına inmiş. Her gün aramış gözleri eli papatyalı güzeli. Bulamamış. Bulamamış. Her gün biraz daha yıkılmış. Her gün biraz daha çökmüş. Sernaz’ı bulduğu yerde kaybettiğini fark edince ölümü davet etmiş. Ölümse vaktin henüz tamama ermediğini göstermiş doğan her güneşle. Bilgeler bilgesi çare için çağrılmış bir daha. Demiş; ‘sen bilirsin acıların en acısını sen bilirsin... Ben bildiğini bilirim’ Bilgeler bilgesi dinledikten sonra merkezde yaşayanı, çekilmiş. Varmış ay kızın yanına; ‘can kızım aksin vurmuş bir yüreğe al’lanır naz kızım sözüm var, diyemem yüzüne süzülür bir kızım’ Sernaz bütün olandan haberdardır. Gün söylemiştir, gece söylemiştir, göl söylemiştir, bir de çiçekler... Ardına bakmamış salınmış söğüt gölgelerinde, gezinmiş bir o yana bir bu yana, Ramses peşi sıra... ‘dünya yalan dünya rüya dünya geçer gider bir solukta ölüm gelir’ Bilgelerin bilgesi, anlamış. Ay kız zordur, ay kız doğrudur. Lakin bu işin sonunda neyin onları beklediği de bir sırdır. İrkilir. Kızı can kızdır. Kızı gül kızdır... Kıymetlidir, biriciktir... Demiş; ‘olacaklar bizim elimizdedir belki belki de biz olacakların elindeyizdir yüreğimiz bize ışık olsun’ Ramses odasında bir bilmediği derdin elinde savrulur. Aranır, aradığını tanımadan. Seslenir, sesini duymadan. Dünyanın merkezi unutulmuş, merkez yerini değiştirmiş, ay parçası olmuştur. ‘o bir gonca, kızıl gonca açılanda o bir derya, ak fistanı savrulanda ötesi dünya başka, bambaşka’ Ramses göl kıyısında oturur bir gün; gök mavi, gün prıl prıl. Çıksa da gelse, bekler bekler. Göle bakar, Ramses. Ramses bakar, göle. Bir ceylan seke seke geçer öte yana. Sernaz geçmez. Sernaz gelmez. Günler biter, artık günün günlüğü kalmamıştır. Geceler biter, artık gecenin geceliği kalmamıştır. Mevsimlerin adı başka, tadı başka, rengi başkadır artık. Ramses bir başınadır da, merkezini dünyanın unutmuştur. Sernaz papatya toplarken, göl kıyısına oturur. Göl kıyısı artık Ramses’in ayrılmadığı mekânı olmuştur. Görür Sernaz’ın gelişini. Korkar. Uzaktan bakar, bakar. Aylardır beklediği karşısındadır, yanaşamaz. Sernaz kıyısında gölün gezinmeye başlar, dilinde bir şarkı... ‘dağın ardı da bir, ardının ardı da... Yüreğine sorsan beni, kışı da bir yazı da...’ Sernaz yürüye yürüye varmış Ramses’in yanına. Demiş; ‘yüreğindeki sevdanın sebebi ben imişim ben imişim seni dertlerin en incesine salan gecelerin uyku bilmez olmuş gülmeyi unutmuş gözlerin ben imişim seni mutsuz kılan’ Ramses böyle sözler beklemiyormuş elbet gül yüzlü sevdiğinden. Cesaret gelivermiş diline, birden içinden ne geçiyorsa her şeyi; sevdasını, unutuşunu dünyayı, acısını yüreğinin... Her şeyi her şeyi bir bir anlatmak geçivermiş. Demiş; ‘ey güzeller güzeli! ey yar!’ Sernaz’ın gözleri... Gözleri Sernaz’ın bir anda durdurmuş geride kalan sözleri. Ramses bakmış. Sernaz bakmış. Demiş; ‘bana yar dersin, yar dediğin ben değilim bana güzel dersin, güzeli güzel yapan yâr’imdir sevda imiş aşk imiş ya ölüm!’ Ramses hiçbir şey anlamamış, ama ölüm kelimesinde bir kıpırdanmış. Demiş; ‘ölüm!’ ‘evet ölüm... Sanır mısın ki ebedisin şu bedenle sanır mısın ki ebedidir şu âlem de sanır mısın ki her şey şu gördüğün her şey bir tek duyduğun... Evet ölüm... Ölüm peşinde ölüm ardında gezinmede ölüm vakit gözlemede’ ‘ben seni sevdim ben seni bekledim’ Sernaz papatyalarını okşamış, papatyalar ona göz kırpmış. Sernaz göle bakmış, göl dalgalanmış. Sernaz doğrulup son bir defa demiş; ‘ne bir dağın doruğunda ol ne merkezinde dünyanın gidiyorum gidişim armağanım’ Uzaklaşırken Sernaz oradan, yıkılmış dünyası Ramses’in. Ramses bilgelerin bilgesini çağırtmış yeniden. Sormuş; ‘nedir şu âlemin sebebi’ demiş; ‘sevgi’ Ramses yaşadıkça büyümüş yüreği, yüreği büyüdükçe bir tarafı hep mahzun kalmış. ‘yürek var, dünyaları içine alır’

SonSuzluk
04-24-2008, 15:06
ÇİÇEK VE SU







Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
İlk önceleri arkadaşlık olarak devam eder ilişkileri.
Tabii ki her zaman lazımdır arkadaşlık birbirini tanımak için.
Gel zaman git zaman, çiçek o kadar mutlu olur ki suyun yanında, içi içine sığmaz olur artik ve anlar ki suya âşık olmuştur.
İlk kez âşık olan çiçek etrafa kokular saçmaya baslar Sırf senin hatırın için ey su, diye.
Öyle bir zaman gelir ki artik su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye baslar.
Fark eder ki, Çiçeğe âşık oldum. Ama su da ilk defa âşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek Acaba su beni sevmiyor mu? Diye düşünmeye baslar.
Çünkü su pek ilgilenmemektedir çiçekle... Hâlbuki çiçek alışkın değildir böyle bir sevgiye.
Ve dayanamaz bir gün, çiçek suya Seni seviyorum der. Su Ben de seni seviyorum. Diye cevaplar.
Aradan zaman geçer ve çiçek yine suya Seni seviyorum. der. Su Ben de. der. Çiçek sabırlıdır.
Bekler, bekler, bekler... Artik öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz olur artik etrafa.
Ve son kez suya Seni seviyorum. der. Su da Sana söyledim ya, ben de seni seviyorum. der.
Ve gün gelir çiçek yataklara. Düşer. Hastalanmıştır çiçek artik. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artik çiçek, su da başında bekler öylece çiçeğe yardımcı olmak için.
Ama bellidir ki artik çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki:
Seni ben gerçekten seviyorum. Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır.
Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Muayeneden sonra söyle der Doktor:
Hastanın durumu ümitsiz, artik elimizden bir şey gelmez.
Su merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora Hastalığı nedir? diye,
Doktor söyle bir bakar suya ve der ki Çiçeğin bir hastalığı yok dostum,
bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için. der.
Ve anlar ki su artik, sevgiliye sadece Seni seviyorum. yetmemektedir

SonSuzluk
04-24-2008, 15:07
TEMBEL KADIN İLE KURNAZ DİLENCİ



Evvel zaman içinde fakir ve iyi kalpli bir oduncu ile onun akılsız, aksi bir karısı varmış. Bu kadın o kadar huysuzmuş ki, karşılarında bulunan büyük konağın zengin hanımı gibi olmadığından, daima oduncu ile kavga eder ve : - Zengin olaydın ben de iş görmez, akşama kadar yatar uyurdum, der ve sonra da hıçkıra hıçkıra ağlarmış. Zavallı oduncu bu kavgadan bıkarak, bir gün pazardan besili bir tavuk alıp karısına getirmiş. Kadın buna çok sevinmiş ama karşılarındaki hanım gibi olmak istediğinden Zengin Hanım yemek pişirmediği için ben de pişirmem, demiş. Zavallı oduncu ne yapsın kendisi pişirmeye razı olmuş. Tavuğu yolmuş, temizlemiş, ocağı yakmış, tencereyi koymuş ve işine gitmiş. Bir iki saat sonra kapıya bir dilenci gelmiş. Kadın, ´´ Hanım oldum. ´´ diye aşağı inip kapıyı açmamış. Yukardan kapının anahtarını atmış. Ekmeğin yerini de tarif etmiş. Dilenci kapıyı açmış, ekmeğin hepsini almış. Ocakta tencereyi görünce, hemen içindeki tavuğu almış, torbasına sokmuş. Ayağındaki çarıkları da alay olsun diye tencerenin içine koyup, dışarı çıkmış. Kadın pencereden bakıyormuş. Ondan oynayıp, şarkı söylemesini istemiş. Dilenci de şu şarkıyı söylemiş ´´ Sizin tavuk benim torba içinde Benim çarık sizin kazan içinde Sen dayağı yersin yorgan içinde Ben tavuğu yerim orman içinde ´´ Bu şarkı kadının hoşuna gitmiş, birkaç kere daha söyleterek, kendisi de ezberlemiş. Akşam olunca oduncu gelmiş. Kadın o gün olanları kocasına anlatarak şarkıyı da söyleyince, oduncu çok sinirlenmiş. Kadını, bir daha böyle huysuzluklar yapmayacağına tövbe ettirene kadar iyice dövmüş. Dilenci de ormana giderek, büyük bir sevinç içinde tavuğu afiyetle yemiş.

SonSuzluk
04-24-2008, 15:08
UÇAN LEYLİ


Bir varmış bir yokmuş, bir padişahın çok sevdiği bir atı varmış. Bir gün bu at hastalanmış, bütün doktorlar gelmişler, bunu muayene etmişler ama derdine hiçbir çare bulamamışlar. Nihayet bir Doktor, ´´ Bütün memleketteki ahalinin hepsi eteklerine birer avuç ot doldursunlar, at kalkıp da hangisinin eteğinden ot yerse o âşık olmuş demektir. ´´ demiş. Bütün memleketin ahalisi sıra sıra gelmişler hepsi eteklerindeki otu ata yedirmek istemişler. At hiçbirinden ot yememiş. Artık kimse kalmamış, yalnızca sarayda padişahın üç tane kızı varmış. Üçü’de sırayla bu ata ot getirmişler. En küçük kızı görünce at, ayağa kalkıp kızın eteğindeki otu yemeye başlamış. Bu iş onura dokunan padişah, kızıma bir at âşık oldu diye kızmış ve ´´ Kızımı atın yanına ahıra koyun. ´´ diye emir vermiş. O gece zavallı kız oracıkta otururken birdenbire at silkinerek, ayın on dördü gibi bir civan olmuş ve kıza, ´´ Ben peri padişahının oğluyum, sana âşık oldum. ´´ demiş. Kız da buna memnun olmuş ve ahırda atla yani ile yaşamaya başlamış.

Günün birinde padişahın at koşusu olacakmış. Uçar Leyli o akşam kıza, ´´Yarın ben de koşuya geleceğim, al elbise giyeceğim ve al ata bineceğim, sakın pencereden baktığın zaman benim sırrımı meydana vermeyesin. ´´ demiş. Ertesi gün kız ablalarının yanına çıkarak, onlarla birlikte pencereden koşuyu seyretmiş. En büyük ablası, ´´ Ne olsa olsa da al atlı al urbalı delikanlı benim olsa. ´´ demiş. Ortanca ablası da, ´´ O seni ne yapsın, asıl o benim olacak. ´´ demiş. Küçük kız ise hiç sesini çıkarmadan ahıra gitmiş. Uçar Leyli gelince, ´´ Aferin sana, hiç sesini çıkarmadın, yarın yine koşuya gideceğim, yeşil ata bineceğim, yeşil urba giyeceğim, sakın sesini çıkarmayasın.´´ demiş. Ertesi günü kız yine ablarının yanına çıkarak yarışı seyretmiş. Büyük ablası, ´´ Şu yeşil atlı, yeşil urbalı delikanlı benim olsa. ´´ deyince ortanca ablası ´´ O delikanlı seni ne yapsın, o asıl benim olacak. ´´ demiş. Küçük ise sesini çıkarmadan ahıra gitmiş. Üçüncü günü Uçar Leyli bu sefer beyaz ata binip, beyaz elbiseler giymiş. Kıza da, ´´ Sakın bir şey söylemeyesin, bugün üçüncü işte bitiyor. ´´ demiş ve koşuya gitmiş. Kız tekrar ablalarının yanına çıkarak, pencereden koşuyu seyretmeye başlamış. Büyük kız, ´´ Ne olsa olsa da şu beyazlı benim olsa. ´´ deyince, ortancası, ´´ O seni ne yapsın, asıl o benim olacak. ´´ demiş. En küçük kız ise artık dayanamamış ve ´´ O ne senin ne ötekinindir, o asıl benimdir. ´´ demiş.

Koşu bitip kız ahıra gelince Uçar Leyli de gelmiş ve ´´ Ne yaptım keşke söylemeseydin şimdi beni ya sedef dağında, ya gümüş dağında yahut ta altın dağında ara da bul. ´´ demiş ve pır diye uçup gitmiş. Kız ağlayarak padişah babasına hal ve keyfiyeti anlatmış. ´´ Bana bir demir çarık, demir bir değnek ver, ben gidip Uçar Leyli´yi arayıp bulacağım. ´´ demiş ve ertesi günüde yola revan olmuş. Sedef Dağı nerede diye diye Sedef Dağını aramış bulmuş ve Sedef Dağındaki çeşmenin başına oturmuş. Bu sırada sedef nalınlar giymiş, eline sedef tas almış çeşmeden su almaya gelen bir kız görmüş ve ona, ´´ Kız ver o maşrapadan bir su içeyim. ´´ demiş. Kız da, ´´ Yedi senede bir Uçar Leyli buraya gelir, bu onun maşrapasıdır veremem. ´´ demiş. Sultan kızı, bu kızın suratına bir tokat vurarak, elindeki maşrapayı alıp suyu içmiş. Kız ağlayarak Sedef Sarayına gitmiş ve hanımına, ´´ Çeşme başında bir kız var, bana tokat vurdu, elimden tası aldı ve içti. ´´ demiş. O sırada saraydaki Uçar Leyli ise, ´´Şimdi gelsin beni Gümüş Dağında arasın. ´´ demiş ve pır diye uçup gitmiş. Kız bu sefer, Gümüş Dağına gitmiş ve orada bir çeşmenin başına oturmuş. Yine gümüş tasla, bir hizmetçi kız çeşmeye gelmiş. Sultan kızı bu kıza, ´´Elinde gümüş tas tutan kız ver o maşrapandan bir su içeyim. ´´ demiş. Kız, ´´Yedi senede bir defa Uçar Leyli ortanca teyzesine geldi, bu tas onundur veremem. ´´ demiş. Sultan kızı bir tokat vurmuş tası alıp suyu içmiş. O sırada Uçar Leyli ise, ´´ Gelsin beni Altın Dağında arasın. ´´ demiş ve pır diye uçup gitmiş. Sultan kızı bu sefer demir çizme, demir çarıkla Altın Dağına doğru yola koyulmuş. Orada bir çeşmenin başında altın maşrapalı bir kız görmüş. Hizmetçi kıza, ´´ Benim hanımım evden kovdu, hanıma söyle de beni hizmetçi olarak alsın. ´´ demiş ve hizmetçi olarak o eve girmiş. Bu evde Uçar Leyli annesiyle beraber oturmaktaymış. Bir peri olan annesi oğlu Uçar Leyli´yi evlendirmeye kalkmış. Düğün gecesi, Uçar Leyli´nin annesi bu yeni hizmetçi kızın on parmağına on çıra yaktırmış ve ´´ Sabaha kadar bu çırayla oğlumla gelinimi aydınlat. ´´ demiş. Zavallı sultan kızı sabaha kadar kapının arkasında ağlayarak beklemiş. Sabaha karşı Uçar Leyli sultan kızının ızdırabına dayanamamış ve elindeki çıraları atarak, ´´ Bin sırtıma. ´´ demiş ve kızı sırtına alarak pencereden uçup gitmişler. Gelin derhal kaynanasına haber vermiş. Kaynanası da uçarak onların peşine düşmüş ama yakalayamamış. Kaynana önce kardeşlerinin gümüş ve sedef dağlarına giderek, ´´ Uçar Leyli buraya geldi mi? ´´ diye sormuş. Kardeşi yani Uçar Leyli´nin teyzesi, ´´Dur ben gideyim onları aramaya. ´´ demiş ve kanatlarını takıp aramaya başlamış. O sırada uçmakta olan Uçar Leyli, sırtındaki kıza, ´´ Bak bakalım arkana kim geliyor? ´´ demiş. Kız, ´´ Yağmurlar yağıyor, şimşekler çakıyor. ´´ deyince ´´ Öyleyse korkma teyzem geliyor. ´´ demiş ve kıza bir tokat vurarak, onu dere yapmış, kendisi de içinde bir ördek olmuş. Teyzesi onların önünden kaybolduğunu görünce dönüp evine gitmiş.

Uçar Leyli´nin annesi kardeşine, ´´Bulamadın mı? ´´ diye sorunca kardeşi, ´´ Önümden kaçtılar. Orada bir dere vardı, içinde de bir ördek vardı, başka bir şey görmedim. ´´ demiş. Uçar Leyli´nin annesi, ´´ İnip de o dereyi çiğneseydin, kızı dere yapmıştır, kendisi de ördek olmuştur. ´´ demiş. Bunun üzerine en küçük teyzesi, ´´ Ben gideyim. ´´ demiş ve arkalarından koşmuş. Bu sırada Uçar Leyli sırtındaki kıza, ´´ Bak bakalım arkanda ne görüyorsun? ´´ deyince, kız, ´´ Bir toz duman görüyorum. ´´ demiş. Uçar Leyli, ´´ Korkma öyleyse küçük teyzem geliyor. ´´ demiş ve kıza bir tokat vurarak onu bir bostan yapmış, kendisi de içinde bahçıvan olmuş. Teyzesi bostanın önüne gelip bakmış, ama bir şey görememiş. Sonra da, ´´ Bahçıvan ´´ diye seslenmiş, ´´ Buradan bir kızla oğlan geçti mi? ´´ . Uçar Leyli sağır taklidi yaparak, ´´ Lahana da var pırasa da var. ´´ demiş. Bir daha seslenince de, ´´ Salata da var turp da var. ´´ demiş. Kadın, ´´Bu bahçıvan da sağırmış galiba. ´´ diyerek canı sıkılıp eve dönmüş. Gidip olanları ablasına anlatmış. Ablası da, ´´ O kızı bostan yapmıştır, kendisi de bahçıvan olmuştur, keşke çiğneseydin. ´´ demiş ve ´´ Ben gideyim bari ´´ diyerek, kalkıp arkalarından gitmiş. Uçar Leyli sırtındaki kıza, ´´ Bak bakalım kim geliyor? ´´ deyince, kız, ´´Dolu yağıyor. ´´ demiş. Bunu duyan Uçar Leyli, ´´ Eyvah annem! ´´ diyerek kıza bir tokat vurup onu incecik bir selvi ağacı yapmış, kendisi de yedi başlı bir yılan olup, ağacı iyice sarmış ve ağacın dibine de başını koymuş. Annesi gelip, ´´ Ah evladım, iğne topuzu kadar yer bıraksaydın da o kâh benim kemiklerini kırsaydım, buraya vursam kolların, buraya vursam arkan, kıyamam bir yerine vurmaya! Hadi artık kız senin olsun. ´´ deyip evine dönmüş. Uçar Leyli ile kız da beraber, kızın babasının sarayına dönmüşler, kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz de erelim.

SonSuzluk
04-24-2008, 15:09
UYUYAN GÜZEL


Bir zamanlar bir Kral ile Kraliçe bir kız çocukları olunca bu mutlu günün şerefine bir ziyafet vermişler. Ziyafetten sonra Kral çevresindeki insanlara baba olmanın kendisini nasıl mutlu ettiğini anlatmış, zira yıllar yılı karısıyla birlikte hep bir çocuk sahibi olmayı beklemiş durmuş. Sonra bebeğin altını değiştirmeyi yeni öğrendiği sıralarda başına gelenleri anlatırken konukların hepsini güldürmüş.

Derken konukların bebek Prenses’e hediyelerini verme zamanı gelmiş. Herkes hediyelerini verdikten sonra sıra on iki periye gelmiş. “Benim Prenses’e hediyem Mutluluk,” demiş birinci peri. Konuklar sevinçle alkışlamışlar, Kral’ın ağzı kulaklarına varmış. “Benim hediyem Güzellik,” demiş ikinci peki. “Benim hediyem Akıl,” demiş üçüncüsü. Böylece on bir peri hediyelerini tek tek vermişler. On ikinci peri tam hediyesini vermek üzereymiş ki, bir gök gürültüsüyle sarsılmış bütün saray. Kapılar ardına kadar açılmış, içeriye yaşlı bir kadın girmiş ayaklarını sürüye sürüye. Onu gören herkes korkudan gözlerini kapatmış. “On üçüncü peri!” diye bağırmışlar hep bir ağızdan. “Bana davetiye yok mu Kral?” demiş on üçüncü peri korkun sesiyle kapı ağzından. “Sana davetiye yollamayı unutmuş olmalılar,” demiş Kral kem küm ederek. “Hizmetkârlar! Sofrada hemen bir yer daha açın! Çabuk!” Aslında Kral onu bile bile davet etmemiş, çünkü sarayda periler için sadece on iki altın tabak varmış. O da düşünmüş taşınmış, çareyi birini davet etmemekte bulmuş. On üçüncü peri minik Prenses’in kundağının yanına gitmiş. Bebek agu deyip minik elini ona doğru uzatmış. Derken peri birden, “Benim de prensese hediyem, on beşinci yaş gününde parmağına iğ batar batmaz ölmesi,” demiş iğrenç bir kahkaha atarak. Yine bir gök gürültüsüyle, kötü peri kaybolup gitmiş. Sarayın kapıları gürültüyle kapanmış ardından. Korkunç bir sessizlik kalmış geriye. Sonra Kraliçe ağlamaya başlamış.

On ikinci peri öne atılmış. “Ben hediyemi vermedim daha,” demiş yumuşak bir sesle. “Kötü büyüyü bozamam belki, ama onu değiştirebilirim. Benim hediyem de büyüyü, Prenses’in parmağına iğ battığında ölmesi yerine, yüz yıl uyuması şeklinde değiştirmek olsun o zaman.” Yıllar geçmiş aradan. Bebek büyümüş, sağlıklı, güzel, mutlu ve akıllı bir genç kız olmuş. Kral’la Kraliçe kötü büyüyü çoktan unutmuşlar. Zaten ülke içinde ne kadar iğ varsa, daha Prenses bebekken yok edilmiş. Prenses uzun yıllar güvendeymiş. Fakat tam da on beşinci yaşına bastığı gün Prenses daha önce hiç fark etmediği bir kapı keşfetmiş. Kapıyı açmış, kıvrıla kıvrıla yukarı çıkan bir merdivenle karşılaşmış. Merdiveni çıkınca üzerinde altın bir anahtar bulunan bir kapıya varmış. Kapıyı açınca, içerdeki küçük odada tekerlekli bir şeyi çalıştıran yaşlı bir kadın görmüş. “Ne yapıyorsunuz öyle?” diye sormuş prenses. Yaşlı kadın gülümsemiş. “İplik eğiriyorum!” demiş. “Orada öyle bakıp durma. Gel, bir de sen dene, hadi.” İği Prenses’e doğru uzatmış. O anda olanlar olmuş. İğin sivri ucu Prenses’in parmağına batmış, Prenses hemen yere yığılıp kalmış. Dışarıda, avluda tavuklar gıdaklamayı kesmiş. Prenses’in köpeği, aşçının kedisini kovalamaz olmuş. Çalışma odasında kızının doğum günü davetiyesini yazmakta olan Kral’ın elinden kalem düşmüş. Mutfaktaki ocaklar yanmaz olmuş. Tüm saray uykuya dalmış. Yıllar yavaş yavaş akıp geçmiş. Saray unutulmuş. Ama olaydan yüz yıl kadar sonra bir gün yakışıklı bir Prens o civardan geçiyormuş. Uzaklarda dikenli çalılarla kaplı bir yer gözüne ilişmiş. Adamları gülerek bu büyülenmiş sarayla içindeki uyuyan güzel hakkında duydukları bir hikâyeyi aktarmışlar ona. ‘Ya doğruysa,’ diye düşünmüş prens ve atını dikenli çalılarla kaplı yola sürmüş. Önce çalılardan geçilecek hiç yol bulamamış. Çalılar hem çok sıkmış ve hem de üstüne tırmanılamayacak kadar dikenliymiş. Bakmış olacak gibi değil, çekmiş kılıcını ve yolunu açmak için çalıları kesmeye başlamış. Çalılıkları aşan Prens gördüklerine inanamamış. Her yer bir heykel gibi kıpırdamadan duran hayvanlar ve insanlarla doluymuş. Sarayın içinde dolaşmış. Güneşle aydınlanan pencerelerde tek bir sinek bile vızıldamıyormuş. Hiç kimse kımıldamıyor, hiç kimse cevap vermiyormuş sorularına.

Derken kapısı yarı açık bir kuleye varmış. İçeri girmiş, kıvrıla kıvrıla yukarı doğru uzanan bir merdivenle karşılaşmış. Prens, merdivenlerin bittiği yerde, tepede altına benzer bir şeyin parladığını görür gibi olmuş. Merdivenleri çıkmış ve kendini Prenses’in önünde bulmuş. “Uyuyan Güzel,” demiş fısıltılı bir sesle. Kızın güzelliğine dayanamamış, eğilip dudaklarından öpmüş. Prens onu öper öpmez Prenses gözlerini açmış. Onun uyanmasıyla birlikte sarayın mutfağında ocak tekrar yanmaya başlamış. Çalışma odasında Kral elinden düşürdüğü kalemi almış ve kızının doğum günü davetiyesini yazmaya devam etmiş. Tavuklar yerdeki buğday tanelerini gagalamaya başlamış. Kulenin en üst katındaki odada Prenses karşısında Prensi görmüş. Yüz yıldan sonra ilk defa dudaklarında bir tebessüm belirmiş. “Benimle evlenir misin?” diye sormuş Prens fısıltıyla. “Evet!” demiş Prenses ve Prensi öpmüş. Kral bu güzel haberi alınca muazzam bir ziyafet hazırlatmış. Prens ile Prenses evlenmişler ve ömür boyu mutluluk içinde yaşamışlar.

SonSuzluk
04-24-2008, 15:10
YARDIM






Bir arkadaşım vakfımıza gelerek;

"Fakir öğrenciler için burs parası topladığınızı duydum, dedi. Ben de her ay bir kişinin masrafını karşılamak istiyorum" dedi...

Teklifini memnuniyetle kabul ettik. Çünkü bütün gayretlerimize rağmen bize başvuran öğrencilerin çok azına yardım yapabiliyorduk. Arkadaşım:

"Paramı vereceğiniz öğrencinin beni tanımasını istemiyorum, . Diye devam etti. Ben de onun kim olduğunu bilmemeliyim"

Bu hassas insan, burs verdiği öğrenciyi minnet altında bırakmamak ve yaptığı hayırla gururlanmamak için böyle bir şart ileri sürüyordu. Kendisine o konuda teminat verdiğimde, cebinden para dolu bir zarf çıkartarak masanın üzerine bıraktı.

Arkadaşıma teşekkür ederek uğurladıktan hemen sonra odama 18–20 yaşlarında bir genç girdi. Çekingenliği her halinden anlaşılıyor ve sarıya çalan solgun yanakları, konuşurken yer yer pembeleşiyordu. Onu hemen yanımdaki koltuğa oturtarak rahatlatmaya çalıştım. Fakir bir ailenin tek çocuğuydu, üniversiteye yeni başlamıştı ve maalesef de tahmin ettiğim gibi böbrek hastasıydı. Bu yüzden yardıma ihtiyacı olduğunu büyük bir sıkıntıyla anlattı. Masanın üzerine onun için bırakıldığına inandığım zarfı kendisine uzatırken;

"Sen merak etme evlat, dedim. Her ayın başında paran hazırdır"

Bursunun bu kadar çabuk eline ulaşması karşısında şaşkına dönmüş ne diyeceğini bilememişti. Sevinçle yaşaran gözlerini benden kaçırmaya çalışarak zarfı aldı ve dualar ederek iç cebine yerleştirdi. Arkadaşımın gönderdiği zarfları yerine ulaştırıp o mutluluk tablosunu tekrar tekrar yaşayabilmek için artık aybaşlarını iple çekiyor ve rahatsızlığından dolayı gelemediğinde, zarfını aynı fakültede burs alan arkadaşlarıyla gönderiyordum.

Aradan bir hayli zaman geçti. Arkadaşım da yaptığı hayrın makbule geçtiğinden emindi. Fakat çok üzüntülü olduğum bir gün camide karşılaştığımızda;

"Ben de seni aramıştım, dedi. İşlerim dün sabah nedense birden bozulduğu için artık o zarfı gönderemeyeceğim."

Söyledikleri karşısında hayrete düşmüştüm. Yarabbi nasıl bir tecelliydi bu? Bilemiyordum. Sırtını sıvazlayarak;

"Allah senden razı olsun kardeşim, dedim. O paraya lüzum kalmadı zaten. Biraz önce kıldığımız cenaze namazı, burs verdiğin öğrenciye aitti. Artık ona sadece fatihalar gönderebilirsin..."

SonSuzluk
04-24-2008, 15:10
YILDIZ YAĞMURU



Kış, beyaz ağaçlar yaratır topraktan; bazı insanlardan umutsuzluk yaratır, ama bir sevgi iliştirir bu umutsuzluğa, dünyanın en garip çiçeğini yaratır. Annesi babası ölmüştü kızın, başında bir kukuletası sırtında yırtık bir elbisesi ve tüyleri yağmur yemiş bir paltosu vardı. Böyle bir kızın cebinde olsa olsa bir dilim ekmeği olur ancak, avucunda sıkı sıkı tuttuğu birazcık bozuk parası olur. Ama kış güveni nedense kaybolmamıştır. Kuşlara bakarak ısınmaya çalışır. Titrerken düşünüyordu kız.

Bahar gelecek günün birinde Kar taneleri yerine tomurcuk yağacak gökten sincaplar ılıklığı yukarı taşıyacak. Kış baharın habercisidir, meleklere mektup yazar, gönderilmesini ister baharın bu arada yeryüzünü oyalar. Bunları düşünürken yaşlı bir adam çıktı karşısına. Param yok, karnım aç, dedi bana para ver biraz, sen küçük bir çocuksun nasılsa doyururlar seni. Hiç düşünmedi bile kız bütün parasını ihtiyara uzattı. Sanki beyaz bir aslan girmişti şehre, alev yerine kar soluyordu şemsiyesi olanların şemsiyesini, düşleri olanların düşlerini parçalıyordu. Ama umutsuzluğa kapılmadı kız, sokakta bir başına yürüdü. Bir kadın belirdi yanı başına. Güzel çocuk, dedi yiyecek bir şey var mı cebinde? Ağzıma üç gündür lokma koymadım kime başvurduysam geri çevirdi beni... Bir dilim ekmeği vardı ya, onu yesin zavallı kadın, kendisi bir şey yemeyeli iki gün olmuştu daha.

Al teyze, dedi, benim karnım tok, daha demin yemek yedim. İnan bana, daha olsaydı daha verirdim. Sonra küçük bir çocuğa giydirdi paltosunu, gömleğini kendi boyunda bir kıza armağan etti, hava kararmıştı nasıl olsa, kimseler göremezdi kendisini. Ama o bir kedi yavrusunu gördü; soğuktan sesi bile donmuştu kedinin, bıyıklarında buz tutmuştu miyavlaması. Dergiciler görseydi, kış resmi olarak dağların değil onun resmini koyarlardı dergi kapaklarına. Başından çıkardığı kukuletaya sardı kediyi. Kış, adımlarını yönetir insanların; kürklü olanları tiyatroya götürür, paltolu olanları sinemaya götürür, ceketli olanları evlerine götürür, çıplak olanları korulara götürür. Derken, kendini bir koruda buldu kız, saçlarının arasına sokup ellerini gökyüzüne baktı. O anda tipi dindi, bulutlar açıldı ve ansızın beliren saman yolundan bir yıldız kaydı, sonra bir yıldız, bir yıldız daha, bütün Samanyolu, büyük ayı, küçük ayı, hepsi ayaklarının dibine düştü kızın, sonra çoban yıldızı düştü. Yeryüzü inanılmaz sevinçler yaratır. Eğilip baktı kız, toprağa değdikçe altın oluyordu yıldızlar. Artık gelmemek üzere gidiyordu kış yoksulların, kedilerin yanından; güzel yemekler, kalın kumaşlar alınırdı bu altınlarla. Göğü seven denizcilerin tanıdığı bütün yıldızlar birer birer düştü yere onları gören ay bile çekinmedi havada parçalandı ve dallarına altın birer yaprak olarak kondu ağaçların. Alışverişi seven sincaplar için işte bir sürü altın.

SonSuzluk
04-24-2008, 15:11
YOKSUL ODUNCU



Yoksul bir oduncu, ıssız bir ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş. Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki "Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder. Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim." Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler, çayır kuşları, ispinozlar, karatavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişlermiş. Bu yüzden kız yolu bulamamış. Gün batıncaya, gece oluncaya kadar sağ ve esen dolaşıp durmuş. Gecenin karanlıkları içinde ağaçlar uğulduyor, baykuşlar ötüyormuş. Kızın içine bir korku girmeye başlamış. O sırada uzakta, ağaçların arasında parıldayan bir ışık görmüş. "Orada insanlar olsa gerek. Bunlar beni gece yanlarında misafir ederler" diye düşünmüş; ışığa doğru ilerlemiş. Çok geçmeden bir evin önüne varmış. Pencerelerinde ışık görünüyormuş. Kız kapıyı çalmış. İçeriden boğuk bir ses "gel" diye bağırmış. Kız evin karanlık taşlığına girmiş. Odanın kapısını vurmuş. Aynı ses "girsene içeri" demiş. Kız kapıyı açtığı zaman saçı sakalı bembeyaz bir adamın masanın başında oturduğunu görmüş.

Adam yüzünü iki eliyle kapamışmış. Aksakalı masanın üzerinden yere kadar uzanıyormuş. Sobanın yanında üç hayvan uzanmış, yatıyormuş: küçük bir horoz, mini bir tavuk, alaca tüylü bir inek. Kız başından geçenleri yaşlı adama anlatmış. Geceyi geçirmek için ondan bir yer istemiş. Adam hayvanlara seslenmiş "güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz? " Hayvanlar hep bir ağızdan "bizce uygun" demişler. Yaşlı adam kıza dönerek "burada her şeyden bol bol var! Haydi, ocağa git, bize akşam yemeği pişir" demiş. Kız mutfakta ne aradıysa bulmuş. Güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiç düşünmemiş. Doldurduğu tabakları sofraya getirip koymuş. Ak saçlı adamın yanına oturmuş, karnını tıka basa doyurduktan sonra "o kadar yorgunum ki demiş, uzanıp uyuyacağım yatak nerde? " Hayvanlar seslenmişler "onunla yedin içtin bizleri düşünmedin. Geceyi nerede geçirirsen geçir! Bunun üzerine yaşlı adam "haydi merdivenden yukarı çık. Orada iki yataklı bir oda göreceksin. O yatakları düzelt, beyaz keten çarşaflarını yay. Biraz sonra ben de gelip yatarım" demiş. Kız yukarı çıkmış. Yatakları düzeltip çarşaflarını yaydıktan sonra, yaşlı adamı beklemeden, bunlardan birinin içine girip uzanmış. Bir süre sonra ak saçlı adam gelmiş. Elindeki ışığı kızın yüzüne tutmuş. Başını sallamış. Kızın derin uykuda olduğunu görünce döşemedeki kapağı açmış. Kızı, odanın altındaki mahzene indirmiş. Akşamüstü ortalık kararırken oduncu evine dönmüş. Kendisini bütün gün aç bıraktığı için karısına çıkışmaya başlamış. Kadın "benim suçum yok. Kız yemeği alarak çıkıp gitmişti... Herhalde yolunu şaşırmış olacak..Sabahleyin dönüp gelir." Oduncu güneş doğmadan kalkmış. Yine ormana gidecekmiş. Bugün de öğle yemeğini ortanca kızın getirmesini tembih etmiş: "Yanıma bir torba mercimek alıyorum. Taneleri darınınkinden iridir. Kız bunları daha iyi görür, yolunu şaşırmaz!" Öğle üzeri kız yemeği alıp yola çıkmış. Fakat mercimekler ortada yokmuş. Ormandaki kuşlar bunları da, dünkü gibi, yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız bütün gün ormanda dolaşıp durmuş. Akşam olunca o da yaşlı adamın evine varmış. İçeri alınmış. Yiyecek bir şeyle, yatacak bir yer istemiş. Ak saçlı adam yine hayvanlara sormuş. "Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz?" Hayvanlar aynı yanıtı vermişler "bizce uygun" demişler. Bundan sonra her şey bir gün önceki gibi olmuş:

Kız güzel yemekler pişirmiş. Yaşlı adamla birlikte yemiş, içmiş; fakat hayvanları düşünmemiş. Yatacağı yeri sorunca hayvanlar "onunla yedin içtin. Bizleri düşünmedin. Geceyi nerde geçirirsen geçir!" Kız uykuya dalınca yaşlı adam gelmiş. Kafasını sallayarak kızı seyretmiş. Onu da mahzene indirmiş. Üçüncü gün sabah oduncu karısına demiş ki bugün bana yemeği küçük kızla gönder! Bu çocuk her zaman usludur, söz dinler. Herhalde dosdoğru yoluna gidecek, öbür haylaz kardeşleri gibi ormanda dolaşıp durmayacak!" Fakat annesi bu kızını da göndermek istemiyormuş. "En sevgili yavrumu da mı yitireyim?" demiş. Adam da "merak etme, kız yolunu şaşırmaz! Bu kez bezelye götüreceğim. Yollara serpeceğim. Bunlar mercimekten daha iridirler. Ona yolu gösterirler." Fakat kız kolunda bir sepetle yola çıktığı zaman kuşlar bezelyeleri yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız nereye gideceğini şaşırmış. Üzüntü içindeymiş. Babasının acıkacağını, yiyecek bir şey bulamayacağını, gecikirse anneciğinin merak edeceğini düşünüyormuş. Sonunda ortalık kararınca uzaktaki ışığı görmüş. Ormandaki evin yanına varmış. Geceyi orada geçirmesini güler yüzle rica etmiş. Aksakallı adam yine hayvanlara sormuş "güzel tavuk; güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz." Onlar da bir ağızdan "bizce uygun" demişler! Bunun üzerine kız, önünde hayvanların yattığı sobaya doğru gitmiş. Tavukla horozun parlak tüylerini okşamış. Alaca ineğin alnını hafif hafif kaşımış. Yaşlı adamın isteği üzerine güzel bir çorba pişirmiş. Tasa koymuş. Sofraya getirmiş. Sonra "ben karnımı doyururken bu hayvancıklara hiçbir şey yok mu? Dışarıda her şeyden bol bol var. Önce onlara yiyecek getireyim" demiş. Dışarı çıkmış; arpa getirerek tavukla horozun önüne serpmiş. İneğe de bir kucak dolusu güzel kokulu saman vermiş: "Afiyetle yiyin sevgili hayvanlar! Susadığınız zaman içersiniz diye size serin su da getireyim" demiş. Bir kova su getirmiş. Tavukla horoz hemen kovanın kıyısına sıçramışlar, gagalarını suya daldırmışlar; sonra kafalarını havaya kaldırmışlar. Böylece su içmeye başlamışlar. Alaca inek de bu sudan kana kana içmiş. Hayvanlar yemlerini yiyince kız, yaşlı adamın yanına giderek sofraya oturmuş. Ondan artan yemekleri yemiş. Çok geçmeden tavukla horoz başlarını kanatları arasına sokmaya başlamışlar. Alaca inek de gözlerini kapamış. Bunun üzerine kız "artık ben de dinlenmeliyim" demiş. Kız merdivenlerden çıkmış, yatağı düzeltmiş, tertemiz örtüler örtmüş. İşi bitince yaşlı adam gelmiş, yataklardan birine yatmış. Aksakalı ayaklarına kadar uzanıyormuş. Kız ikinci yatağa girmiş, duasını etmiş, uykuya dalmış. Küçük kız gece yarısına kadar rahat bir uyku uyumuş. Fakat ondan sonra evin içinde bir karışıklık olmuş. Evin köşe bucağından gıcırtılar, çıtırtılar duyuluyormuş. Kapılar kendiliğinden açılıyor, duvarlar yumruklanıyormuş.

Tavanın kirişleri yerlerinden fırlayacaklarmış gibi büyük bir gürültü olmuş. Az sonra daha güçlü bir çatırtı duyulmuş. Bu kez de evin damı çöker gibi olmuş. Sonunda her yanı yine sessizlik kaplamış. Keza hiçbir şey olmamış. Yattığı yerden kımıldanmamış, yine uykuya dalmış. Sabahleyin ortalık aydınlandıktan sonra uyandığı zaman bir de ne görsün? Kendisi büyük bir salonun ortasında yatıyormuş. Kız sanki bir saraydaymış. Duvarlarda yeşil ipekten fon üzerinde altından çiçekler fışkırıyormuş. Yatak fildişindenmiş. Üstündeki yorgan kırmızı kadifedenmiş. Yanındaki bir sandalyenin üzerinde incilerle işlenmiş bir çift terlik duruyormuş. Kız bunları düşte gördüğünü sanmış. Fakat içeriye çok şık giyinmiş üç uşak girmiş. Ne gibi buyrukları olduğunu sormuşlar. Kız "gidin, şimdi yataktan kalkacağım, yaşlı adama çorba pişireceğim. Güzel tavukla güzel horoza, alacalı güzel ineğe de yem vereceğim." Kız yaşlı adamın kalktığını sanıyormuş. Onun yatağına bakmış. Fakat yatakta yaşlı adamın yerine yabancı bir erkek yatıyormuş. Dikkatle bakınca bu adamın hem genç, hem de güzel olduğunu görmüş. Adam uyanmış. Yatakta doğrulmuş "ben bir prensim demiş, kötü bir cadı beni ak saçlı, aksakallı bir yaşlı kılığına sokarak ormanda yaşamaya zorlamıştı. Bir tavuk, bir horoz ve alacalı bir inek kılığında üç uşaktan başka hiç kimse benim yanıma gelemiyordu. Eski durumuma dönmem için yalnızca insanlara değil; hayvanlara da iyilik etmeyi seven, temiz yürekli bir kızın yanıma gelmesi gerekti. İşte bu kız sen oldun. Cadının yaptığı tılsım, bu gece yarısı senin yardımınla bozuldu. Eski orman kulübesi yeniden sarayıma dönüştü." Yataktan kalkınca prens üç uşağını kızın ana-babasına yollamış. Onları düğüne çağırmış. Bu sırada kız "ama benim öbür kız kardeşlerim nerede?" diye sormuş. Oğlan yanıt vermiş: "Onları mahzene kilitledim. Sabahleyin ormana götürülecekler. Kötü huylarını düzeltinceye, zavallı hayvanları aç bırakmayıncaya kadar bir kömürcüye hizmetçilik edecekler

SonSuzluk
04-24-2008, 15:12
AYAKKABI






Sanki gelecek ay gökten para yağacak. Hem ev sahibim de zengin biri sayılmaz ki. Kimseden borç istemeye de yüzüm kalmadı. 20 milyon da kiraya verince elde 10 kalacak, bakkal artık beklemez, 5 de ona. Kalan 5 de bir hafta yeter ya sonra”. Adam evine geldiğini fark etti. İçeri girdi, sıkıntılarını olabildiğince ailesine yansıtmayan biriydi. Yüzündeki sıkıntılı ifadeyi zorla da olsa değiştirdi, güler yüzle içeri seslendi;

Alo! . . Kimse yok mu? Bu yorgun ve yaşlı adamı karşılayacak kimse yok mu?

Hanımı koşarak geldi, ceketini aldı;

Kusura bakma bey, geldiğini duymadım.

Eh elimiz boş olunca yüzümüze bakılmıyor, ne yapalım.

Öyle deme bey.

Şaka yaptım canım şaka yaptım, hemen darılma. . . Elim dolu olsa da yüzüme bakılmıyor, diyecektim! .

Onun şakalarına alışmış olan karısı bu kez ses çıkarmadı, sadece gülümsedi.

Yorgun görünüyorsun.

Biraz yorgunun hanım. Acıkmışsındır, hemen yemeğini getireyim.

Hanım acıktım acıkmasına da, zahmet olmazsa başka bir şey rica ederim.

Estağfurullah bey, buyur! . .

Ya sen de yorgunsundur ama ayaklarım çok ağrımış, bir leğene az bir su koysan, sana zahmet.

Tabi hemen getiriyorum.

Adam eşofmanını giyip oturmuştu ki, hanımı bir leğen suyla girdi. Adam yorgun ayaklarını suya daldırmadan merakla sordu;

Benim tatlı kızım nerde bakayım, saklandı mı yaramaz?

Anne başını önüne eğdi,

Ne oldu, bir şey mi var? …Söylesene canım.

İçerde… Ağlıyor.

Ağlıyor mu ! ?Niye?

Ayakkabı istiyor..

SonSuzluk
04-24-2008, 15:12
SAVAŞTA BARIŞ









YIL 1918, yer Çanakkale, savaş devam ediyor. Gelibolu çıkartması başladı. Bazen Türkler, bazen İngilizler saldırıya geçiyor ama kesin üstünlük sağlayan taraf yok.

Göğüs göğüse çarpışmalar henüz bitmiş, top atışları başlayınca her iki taraf meydanı boşaltıp geri çekilmişti. Ortalıkta zaman zaman duyulan top seslerinden başka ses ve hareket yoktu. Gün kararırken yavaş yavaş top sesleri de kesildi.

Savaş meydanında ertesi sabah. . .

Bir Türk yavaş yavaş doğruldu, ölüm sessizliğindeki meydanı bir süre süzdü. Eli bayılmasına sebep olan başındaki yaraya gitti. Sıçrayan bir taş başına çarpıp bayıltmıştı. Önemli bir yarasının olmadığını anlayınca, bacaklarının üzerindeki ölüyü hafifçe yana itekledi, ayağa kalktı. Ortalığı bir süre süzdükten sonra rast gele bir yöne yürümeye başladı. Pek geçmeden sağ tarafından gelen iniltileri duyarak durakladı. Seslerin geldiği yöne ilerledi. İnleyen iki kişi gördü, birden eli silahına gitti; inleyenlerin ikisi de İngilizdi, düşmanıydı. Silahı elinde bir süre dona kaldı. İnleyerek, henüz kendilerine gelen iki İngiliz korkuyla kendisine bakıyor, ateş etmesini bekliyorlardı. Türk İngilizlerin ikisinin de yaralı olduğunu fark etti; biri kolundan, diğeri ayağından vurulmuştu. Bunun üzerine silahını indirdi, beline taktı, eğildi yaralarına baktı. Kolundan yaralı olanın durumu fena değildi ama ayağından yaralı olanın yarası kanıyordu. Türk İngilizlerin şaşkın bakışları altında, kasaturasını çıkardı ölmüş askerlerden birinin atletini yırttı, ayaktaki yarayı kanı durduracak şekilde sardı, sonra diğerinin yardımıyla iki tüfeği yaralı ayağı korumak için bağladı.

Kurşunu çıkartamayacağını düşünmüştü. Diğerinin kolundaki kurşun derinde değildi kasaturayla kurşunu çıkardı, yarayı sardı. İngilizler sebebini anlayamasalar da Türk´ün kötülük yapmayacağını anlamıştı

SonSuzluk
04-24-2008, 15:13
SERÇE’NİN ÖLÜMÜ








Bir baba ve çocuğu parkta yürüyorlardı. Çocuk şımarıkça babasını çekiştiriyordu. Ne görse almak istiyor, babası da onu hiç kırmıyordu.

— Ben biricik oğlumu üzer miyim hiç!

Her istediğine kolayca ulaşan bir çocuğun nasıl doyumsuz olacağını ve büyüdükçe ya bencil ya da en ufak bir sorunda mutsuz, asabi olacağını düşünmüyordu bile.

Çikolata, dondurma oyuncak derken, çocuğun gözü yemyeşil dallara konan-kalkan güzel kuşlara takıldı. Babasının çocukluğunda yaptıklarıyla ilgili anlattıkları aklına geldi;

— Baba sen çocukluğunda sapanla kuş avladığını söylemiştin ya!

— Evet, köydeyken sapanla çok kuş avlamıştım.

Çocuk ağaçtaki kuşları gösterdi;

— Ben de senin gibi avlamak istiyorum.

Adam güldü;

— Yok be oğlum, burada görürlerse kızarlar.

- Bana ne, ben de sapanla kuş avlayacağım.

Adam bir iki vazgeçirmek istedi ama şımarık yetiştirdiği çocuğunun vazgeçmeyeceğini hemen anladı.

— Tamam, ben çevredeki oyuncakçılarda sapan var mı bir arayım. Bu arada sen dedenin yanına git otur ama kesinlikle dedene anlatma. Deden çocukluğumda bir gün kuş avladığımı duyunca çok kızmıştı bana, iyi bir de dayak atmıştı.

Çocuk istediğine kavuşacak olmanın sevinciyle dedesinin yanına koştu, oturdu. Babasının nereye gittiğini soran dedesine sadece "Bana oyuncak almaya gitti." dedi. Parktaki güzel havayı içine çeken, kuş seslerini dinleyip huzur bulmaya çalışan dedesi de başka bir şey sormadı, sustu.

Az sonra babası gelmişti. Dede görmeden çocuğa göz kırpıp cebindeki şişkinliği işaret ettikten sonra;

— İstediğin oyuncaktan kalmamış oğlum. Gel seninle biraz da ağaçların arasında yürüyelim.

— Çocuk sevinçle babasına koştu. Dedesi "İstediği oyuncak alınmayınca ortalığı birbirine katardı bu çocuk. Büyümeye mi başladı nedir!" diye düşündü, fazla üzerinde durmadı.

Çocukla uzaklaşan baba fısıldadı;

- — Ortalık yerde sapan kullanırsan herkes kızar. Hem ağaçların arasında daha çok kuş vardır.

Dede oğluyla, torununun arkasından baktı; "Uslanıyor kerata uslanıyor." diye mırıldandı. Sonra yine çevreyi seyre daldı. Birden gözleri bir renkli kuşa takıldı; "- Alaca serçe. " Yüzünde bir sevinç dalgası dolaştı.

"- Nadir kuş, çocukluğumdan beri görmemiştim böyle rengârenk serçelerden." Yüreğinde bir heyecan duydu, ayağa kalktı. Çocukluğundaki gibi kuşların peşi sıra koşmak istiyordu sanki. Hatıraları da o kuşla gökyüzünde kanat çırpıyordu.

"- Alaca serçe. Hey Allah´ım, şu işe bak hele, dağda bayırda zor rastladığım serçe, bu parkta ha!". Kuşu takip ederken, kuşun dallar arasında bir yuvaya yaklaştığını gördü. Yüreği pırpır etti. Yuvada da bir dişi kuş vardı. Sanki ağzında yemle gelen erkek kuşu karşılamak ister gibi sevinçle havalandı.

İhtiyar adam rahatsız etmemeye çalışarak, biraz daha yaklaştı. Onların bu sevincine ortak olmak ister gibiydi.

Yuvanın olduğu ağaca epey yaklaşmıştı, sevinçle kuşlara başını çevirmişti ki, dişi kuş göğsüne isabet eden bir taşla, acı çığlıklar atarak havada çırpınmaya başladı.

- İhtiyar adam, kalbinin sıkıştığını, gözlerini yaşardığını hissetti. Kuşun çırpınarak gittiği yöne koştu. Kuş, parkın ortasına düşmüştü. İhtiyar adam yaşaran gözlerini silmeye çalışırken, erkek kuş çırpınarak ölen dişi kuşun yanına kondu

Her zaman insanlardan kaçan erkek kuş, o anda yakındaki insanları görmüyor gibiydi. Eşinin yanına inmiş, bağırarak onu uyarmaya çalışıyor. Öldüğüne inanmıyormuş gibi sanki "Kalk insanlar geliyor" diye bağırıyordu.

Kuşun bağırışlarına toplananlar, saygı ve acı dolu bir şekilde uzakta durdular. Ortalıkta kuşun feryadından başka ses duyulmuyordu. Kuş gagasıyla eşini kaldırmak istiyor, itekliyor, çekiştiriyor, bağırıyordu.

Yaşlı adam torunuyla, oğlunun koşarak ağaçların arasından çıktıklarını gördü. Yüzlerinde ilk gördüğü gülüş ve torununun elindeki sapan her şeyi anlatıyordu. Uzandı sapanı alıp, kırdı. Oğluyla torununu ağlayan serçeyi görmeleri için, öne doğru itekledi. Torununa hiç bir şey söylemedi ama gözü yaşararak oğluna söylediklerini, torununun da duyacağı yükseklikte söyledi;

— Eşini kaybeden şu kuşun feryadını dinle önce, sonra da yuvada açlıktan ölecek yavruları düşün ve azcık vicdanın varsa utan. Çünkü ben senin bu yaptığından utandım.

- Şımarık torun, dedesinin ilk defa ağladığını görüyordu. Erkek kuşun feryadları karşısında kendisi de, belki ilk defa şımarıklıktan değil, kalbinde başka bir canlı için duyduğu üzüntüden ağlıyordu.

SonSuzluk
04-24-2008, 15:14
SIĞINAK ARAYAN ÇOCUK



Güneş batmış, ay gökyüzünde gezinmeye çıkmış. Gecelerden bir gece sevgili aynacık bakın neler anlatmaya başlamış Uzak memleketlerin birisinde tahtına düşkün, zengin mi zengin bir padişah yaşarmış. Adil olmasına adilmiş ama burnu kanasa bütün ülkeyi ayağa kaldırırmış. Bir gün öyle hastalanmış, öyle hastalanmış ki; ayağa kalkamaz, sarayının bahçelerinde zevkle gezinemez olmuş. Ülkede ne kadar iyi doktor varsa çağırmışlar. Ne kadar ilaç varsa denemişler, ama bir türlü padişahın hastalığına çare bulamamışlar. Yaz gelmiş, çiçekler açmış, kuşlar cıvıldaşmaya başlamış. Güneş parıldıyor, herkesi evinden dışarıya çağırıyormuş. Fakat padişahımız, iyileşemediği için bu güzellikleri pencereden seyretmekle yetinmek zorunda kalıyormuş. Bir gün bütün doktorlar bir araya gelerek padişahın hastalığını konuşmaya başlamışlar. Artık onlar da sıkılmış bu olaydan. Çünkü padişah her gün onlara kızıyor, bağırıyormuş.

Siz ne biçim doktorsunuz. Hepinizi astırmak lazım. Zindanlarda süründürmek lazım. Kafanızı uçurmak lazım Doktorlar korkuya kapılmaya başlamışlar bu tehditler karşısında. En kısa zamanda padişahın hastalığına bir çare bulamazlarsa başlarının derde gireceğini seziyorlarmış. Nihayet içlerinden biri meydana çıkarak; - Arkadaşlar, demiş. Buradan çok çok uzakta bir memleket var. Adı Sevilen’ya Orası ilimde ilerlemiş bir memlekettir. Bütün âlimler mutlaka oraya gider ve ilmine ilim katarmış. İşte o memlekette yaşayan bir doktorun ünü dünyaya yayılmış. İyileştiremediği hasta, çaresini bulamadığı hastalık yokmuş. Padişahımıza söyleyelim haber salsın çağırtsın onu. Biz de rahatlayalım. Doktorların hepsi bu fikre katılmışlar ve içlerinden birisini sözcü seçerek padişaha göndermişler. Padişah anlatılanları dinledikten sonra hemen emir vermiş: - Derhal hazırlıklar başlasın. Yarın sabah yola çıkacak bir birlik oluşturulsun. En güzel hediyeler, kese kese altınlar doktora verilmek üzere hazırlanmış. Ve ertesi sabah bilinmeyen ülkeye doğru yolculuk başlamış. Akrep yelkovanı, gece gündüzü, ilkbahar kışı kovalamış yaz gelmiş. Padişahımız her sabah heyecanla uyanır sorar olmuş: - Geldiler mi? Çevresindekiler çekinerek cevap verirlermiş: - Henüz gelmediler padişahımız. Bir gün güneş yüzünü dağların ardından göstermeden, ay yıldızlarla gökten çekilmeden nal sesleri şehrin sokaklarını inletmeye başlamış. Saray kapısı açılmış, muhafızlar hemen doktorlara haber vermişler: - Birlik geri dönmüştür. Doktorlar, padişahın hastalığına derman olacak doktorun gelip-gelmediğini öğrenmek için bahçeye inmişler. Arabadan, siz deyin çınar boyunda, ben diyeyim kavak boyunda bir adam inmiş. Bir an ürkmüşler. Bakışlarında bir baykuş keskinliği varmış. Hürmette kusur etmeden odasını göstermişler, dinlenmesi için. Fakat kabul etmemiş: - Hastamız nerededir? Bir insan acı çekerken ben nasıl dinlenebilirim! Doktorlar şaşkın şaşkın padişaha haber salmışlar. Padişah haberi alır-almaz; - Aman hemen gelsin. Kaç zamandır gözlerime uyku girmez. Acıdan yüreğim duracak sanırım. Hemen gelsin hemen, demiş. Bu, adı daha önce hiç duyulmamış ülkeden gelen doktor, elindeki ufak çantayla padişahın huzuruna çıkmış. Padişahın ağrıyan bacağını saatlerce incelemiş ve sonra şunları söylemiş: - Dokuz yaşında bir erkek çocuk bulunmalı. Bu çocuk kesilecek ve midesi bacağınıza sarılacak. Üç gün içinde hiçbir şeyiniz kalmaz, ayağa kalkarsınız. Padişah, askerlerini böyle bir çocuk bulmaları için göndermiş. Bütün okullar, bütün evler araştırılmış. Ve nihayet dokuz yaşında, çok güzel bir erkek çocuğu bulunmuş. Askerler çocuğun annesiyle, babasıyla konuşmuşlar, durumu anlatmışlar. Zaten bütün halk padişahın hastalığından haberdarmış. Ama anne ve baba çocuklarının kesileceğine çok üzülmüşler.

Ağlamış, sızlanmışlar. Yalvarmışlar. Ama kimse onları dinlememiş. Çocuğun babası vezire gelerek; - Oğluma kıymayın, demiş. Onun yerine beni öldürün. O benim tek çocuğum. Beni ondan ayırmayın. Ne olur yapmayın bunu! Vezir, çocuğun babasını karşısına oturtmuş ve şunları söylemiş: - Sen bir çocuğun mu, yoksa bir padişahın mı ölmesini istersin? Eğer padişahımız ölürse hâlimiz nice olur hiç düşünmüyor musun? Düşmanlarımız memleketimizi istilâ ederler. Bu daha mı iyi? Akılsızlık etme. Sana bin altın veriyorum. Hiç oğlun olmadığını düşün. Çocuğun babası o kadar altını daha önce bir arada hiç görmediği için heyecana kapılmış ve razı olmuş: - Varsın padişah yoluna öldürülsün benim oğlum, demiş. Oğlunun karşılığı olarak aldığı altınlarla eve dönmüş. Çocuk, babasına sarılıp ağlamış. — Beni öldürmeyecekler değil mi, diye sormuş babasına. Adam oğluna diyecek bir söz bulamamış, susmuş kalmış. Ertesi gün de çocuğun annesi vezirin yanına gitmiş. Yalvarmış, yakarmış. Ama vezir ona da bin altın vererek bu işe rıza göstermesini sağlamış. Çocuğun annesi ağlamayı bırakarak; - Eh, mademki hayırlı bir iş için ölecek, ne yapalım ölsün, demiş. Padişah, anne ve babadan izin aldıktan sonra devrin bilginlerini yanına çağırtmış. Bir de onlardan izin almak istiyormuş. Bazıları bunun yanlış olduğunu söylemişler, bazıları padişahın ölümünden daha hayırlıdır demişler. Sonunda çocuğun kesilmesinde bir sakınca olmadığı kararına varmışlar. Bütün ülkeye bu olay duyurulmuş. Herkesin dilinde kesilecek çocuk varmış. Kimileri duyduklarına inanamıyor, kimileri çocuğa acıyor, kimileri de padişah iyileşecek diye seviniyormuş. Kısa zamanda şehrin meydanı hazırlanmış. Halk merasimi seyretmek için meydana toplanmış. Çocuğun annesiyle babası halkın önünde çocuklarının kesilmesine izin verdiklerini, bilginler de çocuğun hayırlı bir iş için öldürüldüğünü söylemişler. Zavallı çocuk hiçbir şey yapamıyormuş. Kesileceği yere çıkarılmış. Herkese bir bir bakmış ve babasına dönerek konuşmaya başlamış: - Babacığım, hani ben senin tek çocuğundum. Hani beni çok severdin. Şimdi bensiz ne yapacaksın? O altınlar benim yerimi tutabilir mi? Çocuk sonra da annesine dönerek konuşmuş: - Ya sen anneciğim, nasıl izin verebildin biricik oğlunun öldürülmesine! Demek ki beni gerçekten hiç sevmedin.

Üzülmeyecek misin? — Peki, siz, sevgili bilginler. Dokuz yaşındaki bir çocuğun öldürülmesinin yanlış olmadığını nasıl söylersiniz? Ben kimsenin canını acıtmadım ki. Padişahımızın hastalığının sebebi de ben değilim. Kimseyi de öldürmedim. Son olarak padişaha dönmüş: - Padişahım, iyileşmek için beni öldürüyorsun. Oysa biz seni sığınak kabul ediyorduk. Senin ülkende bunun için yaşıyoruz. Bizi koruduğun için Demek ki ülkemize bir şey olsa hiç kimse sana sığınamayacak, demiş. Çocuk bakmış kimse yardım etmeyecek, başını gökyüzüne kaldırmış ve dudaklarını kıpırdatmaya başlamış. Padişah onun bu hâlini görünce sormuş: - Şimdi ne yapıyorsun? Islanmış gözlerini padişaha çeviren çocuk, ağlamaklı bir sesle cevap vermiş: - Sen annemi, babamı, bilginleri razı etmişsin. Bana da sığınabileceğim tek bir yer kalıyor. Yalvarıyorum ki beni kurtarsın. Siz beni anlamıyorsunuz. Padişah bu sözleri duyunca şaşırıp kalmış ve hatasını fark edivermiş: - Bırakın çocuğu, demiş. Benim ölümüm bu bacaktan olacaksa olsun. Bu olaydan sonra padişahın bacağı nedense hiç ağrımamış. Ve padişah çocuğu yanına alarak beraberce güzel bir hayat geçirmişler.

SonSuzluk
04-24-2008, 15:15
AĞAÇ EKEN ADAM

Kırk sene önce uzun bir yürüyüşe çıktım. Turistlerin bilmediği dağ yollarında, Alp Dağları´nın Provence´a uzandığı bölgede dolaştım. Arazinin güney ve güneydoğusu Durance nehrinin kolları ile - Sisteron ve Mirebeau- çevrilidir. Kuzeyinde Drome nehrinin kaynağından, Die´ya kadar uzanan kolu, batısında ise Comtat Venaissin yaylası ve Ventoux Dağı´nın tepeleri yer alır. Gezi bölgem Drome´un güneyindeki kuzey Basses Alplerinin tamamını ve Vaucluse´un küçük bir parçasını da içine alıyordu. Yürüyüşe çıktığım bu terkedilmiş bölge, göz alabildiğine uzanan çorak topraklardan ibaretti. Deniz seviyesinden 1200-1300 metre yükseklikteki bu topraklarda sadece yabani lavanta yetişiyordu.

Bölgeyi en geniş noktasından geçmeye karar vermiştim. Üç günlük yürüyüşten sonra kendimi, ıssız bir yerde buldum. Terkedilmiş bir kasabanın iskeletinin yanında kamp kurdum. Bir önceki günden beri susuzdum ve hemen su içmem gerekiyordu. Arı kovanı gibi dip dibe dikilmiş olan evler çoktan harabeye dönmüştü, ama yine de bir zamanlar yakında bir yerde bir pınar veya kuyu olması gerektiğini düşündüm. Gerçekten de bir pınar vardı ama çoktan kurumuştu. Rüzgar ve yağmurun yiyip tükettiği, beş altı çatısı uçmuş ev ve yıkık kuleli bir kilise yaşayan kasabalardaki evler ve kiliseler gibi düzenlenmişti. Ama yaşam onları terk etmişti. Güzel ve güneşli bir Haziran günüydü, ama gökyüzüne açık bu çıplak tepelerde, rüzgar acımasızca esiyordu. Evlerin yıkıntıları üzerinde uluyan rüzgarın sesi, avını yerken rahatsız edilen vahşi bir hayvanın sesini anımsatıyordu. Yürümeye devam etmeliydim. Ama beş saat yürüdükten sonra hala su bulamamıştım; bulacağıma dair bir işaret de yoktu doğrusu.

Her yerde aynı kurak topraklar, aynı kuru otlar vardı. Uzakta dik ve siyah bir şekil görür gibi oldum. Yalnız bir ağacın gövdesi olduğunu düşündüm. Yine de şansımı deneyip, ona doğru yürümeye koyuldum. Bir çobandı. Güneşten kavrulan toprakların üzerine yayılmış otuz kadar koyun etrafını çevirmişti. Bana matarasından su verdi. Kısa bir süre sonra beni bir girintinin içinde gizlenmiş çadırına götürdü. Suyun tadı harikaydı. Suyunu derin bir doğal kuyudan sağlıyordu, kuyunun üzerine ilkel bir çıkrık yapılmıştı. Çok az konuşuyordu. Yalnız yaşayan insanların çoğu az konuşur. Ama bu kadar önemsiz bir yerde yaşayan biri için şaşırtıcı derecede kendine güvenli ve kontrollü bir adamdı. Bir kulübede değil, taştan yapılmış gerçek bir evde yaşıyordu. Evi nasıl titizlikle onarıp bir harabeden yarattığı belliydi. Sağlam bir çatısı vardı ve eve yağmur girmesini engelliyordu. Çatının üzerindeki rüzgarın sesi, kumsala vuran denizin sesini anımsatıyordu.

Evin içi derli toplu ve temizdi, bulaşıklar yıkanmış, yer süpürülmüş, tabanca temizlenmiş ve yağlanmıştı. Ateşin üzerinde çorba pişiyordu. Sinek kaydı tıraşlı olduğunu, bütün düğmelerinin sımsıkı dikili ve giysilerinin yama yerlerini adeta görünmez kılacak bir özenle onarıldığını fark ettim. Çorbasını paylaşmamı teklif etti ve daha sonra tütün torbamı uzattığımda, sigara içmediğini söyledi. Kendisi gibi sessiz olan köpeği ise yaltaklanmadan dostça davranıyordu. Başından beri geceyi orada geçireceğim belliydi. En yakın kasaba bir buçuk gün mesafedeydi, ayrıca buradaki kasabaların nasıl olduğunu da biliyordum. Dünyanın bu bölgesinde farklı kasabalara rastlamazdınız. Araba yollarının bittiği yerlerde, meşelikler arasında gömülü dört beş kasaba vardı. Kasabalarda odun kömürü üreticileri yaşardı. Bu kasabalarda yaşam zordur.

Yaz kış sert bir iklimde, itiş tıkış yaşayan ailelerde çatışan benlikler içten içe kaynar. Kaçma arzusu o kadar umutsuz ve o kadar güçlüdür ki, hırslar vahşi boyutlara ulaşır. Erkekler odun kömürü ile yüklü arabalarını köylerden kasabaya götürür, getirir. En sağlam karakter bile sürekli baskı altında parçalanır. Kadınlar evde oturur ve kinlerini büyütür. Her şey anlaşmazlık ve rekabet konusudur. Odun kömürü satışından kilisede hangi sırada oturulacağına, birbiriyle yarışan kötülüklerden, erdem ve kötülüğün her tür karışımına kadar her şey kavga sebebidir. Bütün bunların üstüne, durup durmaksızın esen rüzgar sinir bozar. Buralarda intihar salgınları ve genellikle cinayetle sonuçlanan delilik nöbetleri yaygındır. Sigara içmeyen çoban gidip küçük bir torba aldı.

Torbadan çıkardığı meşe palamutlarını masanın üzerine boşalttı. Onları teker teker inceleyip, iyi palamutları seçmeye başladı. Pipomu içtim ve yardım etmeyi teklif ettim. Bunun kendi işi olduğunu söyledi. Ne kadar dikkatli çalıştığını görünce ısrar etmedim. Bütün konuşmamız bundan ibaretti. Yeterli miktarda iyi palamut seçtikten sonra, palamutları onlu gruplara ayırmaya başladı. Palamutları dikkatle inceleyip, küçük veya hafifçe çatlamış palamutları atmaya başladı.Yüz tane mükemmel palamut seçtikten sonra işini bıraktı ve yatmaya gittik. Onunla olmak bana huzur veriyordu. Ertesi sabah bütün gün evinde kalıp, dinlenip dinlenemeyeceğimi sordum. Bu talebimi çok doğal karşıladı, ya da bana hiç bir şeyin onu rahatsız edemeyeceği hissini verdi. Dinlenmem gerekmiyordu ama ilgimi çekmişti ve onun hakkında daha çok şey bilmek istiyordum.

Sürüsünü ağıldan çıkardı ve dikkatle seçip saydığı palamutları koyduğu torbayı aldı, bir kova suya soktu, çıkardı. Değnek olarak başparmak kalınlığında ve bir buçuk metre uzunluğunda çelik bir çubuk taşıdığını fark ettim. Çobanınkine paralel bir yol izleyip, keyif yapan biri gibi yürümeye başladım. Koyunlarını mağara yakınlarına götürdü, köpeğinin bekçiliğinde otlamaya bıraktı. Daha sonra durduğum yere geldi. Benim bulunduğum tarafa gidiyordu ve yapacak daha iyi bir işim yoksa beni de kendisiyle birlikte gitmeye davet etti. Gitmek istediği yere ulaştığı zaman, değneğiyle çukurlar açmaya, çukurların içine bir palamut yerleştirip, çukurları kapatmaya başladı. Meşe palamutları ekiyordu. Arazinin kendisinin olup olmadığını sordum. Değil dedi. Sahibinin kim olduğunu biliyor muydu? Hayır, bilmiyordu. Ortak arazi olduğunu veya ilgisiz insanların toprağı olduğunu düşünüyordu. Sahiplerinin kim olduğu onu hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Büyük bir özenle yüz meşe palamutunu ekti.

Öğle yemeğinden sonra, yeniden palamut seçmeye başladı. Bütün sorularıma cevap verdiğine göre ısrarla soru sormuş olmalıyım. Buraya tam üç senedir ağaç ekiyordu. Tam yüz bin palamut ekmişti. Bunlardan yirmi bin tanesi fidan vermişti. Yirmi bin fidanın yarısını da kemirgenler ve Tanrı´nın bilinmez planları yüzünden kaybedeceğini tahmin ediyordu. Bu bile, daha önce hiç bir şeyin olmadığı yerde on bin meşe ağacının yetişeceği anlamına geliyordu. O an, kaç yaşında olduğunu merak ettim. Ellinin üzerinde olduğu belliydi. Elli beş dedi. Adı Elzeard Bouffier´di. Bir zamanlar ovada bir çiftliği varmış, bütün hayatını o çiftlikte geçirmiş. Ama tek çocuğu olan oğlunu sonra da karısını kaybetmiş.

Daha sonra yalnız kalmak için buralara gelmiş, koyunları ve köpeği ile telaştan uzak yaşayabilmek için. Ülkenin bu bölümünün ağaçsızlıktan öldüğünü fark etmiş, yapacak başka bir şeyi olmadığı için de işleri yoluna koymaya karar vermiş. Yalnız bir yaşam sürdüğüm için benim gibilerle ilişki kurmayı ve hassas oldukları konularda dikkatli davranmayı biliyordum. Ama onunla ilgili tek bir hata yaptım. Çok genç olduğum için doğal olarak geleceği kendimle bağlantılı olarak düşünüyordum ve herkesin aynı mutluluğun peşinde olduğunu varsayıyordum. On bin meşe ağacının otuz yıl içinde ne kadar muhteşem gözükeceği yorumunu yaptım. Bana basit bir yanıt verdi; Tanrı ona o kadar ömür verirse, bu otuz yıl içinde bir sürü ağaç dikeceğini ve on bin ağacın okyanusta sadece bir damla olacağını söyledi. Kayın ağaçlarının üreme yöntemlerini incelemeye başlamıştı ve evinin yakınlarında küçük bir fidanlık kurmuştu.

Fidanları koyunlarından korumak için çitle çevirmişti, daha şimdiden fidanlar türlerinin en iyi örnekleri arasındaydı. Yeterli derecede nem olduğunu düşündüğü alçak bölgelerde ise huş ağacı dikmeyi düşünüyordu. Ertesi sabah ayrıldık. Bir sonraki yıl, 1914 Savaşı başladı. Beş yıl orduda kaldım. Bir piyade olarak ağaçları düşünecek pek vaktim olmuyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, gördüklerimden pek fazla etkilenmemiştim. Meşeleri, pul biriktirmek gibi bir hobi olarak görüyordum. Kısa bir süre sonra unuttum. Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, cebimde terhis edildiğimde verilen biraz para ve içimde temiz hava için derin bir arzu vardı. Biraz temiz hava almaktan başka bir amacım olmadan tekrar o çorak topraklara doğru yürüyüşe koyuldum. Bölge çok fazla değişmemişti. Ama ölü kasabayı geçtikten sonra uzakta tepeleri bir halı gibi kaplayan gri bir sis gördüm. Son beş senede o kadar çok insanın öldüğünü görmüştüm ki, Elzeard Bouffier´in de öldüğünü kolayca hayal edebiliyordum.

Yirmi yaşındakilere, elli yaşındaki insanlar bir ayağı çukurda gibi gözükür. Ama ölmemişti. Tam aksine, çok dinç ve sağlıklı gözüküyordu. Bambaşka bir meslek edinmişti. Sadece dört koyunu kalmıştı, ama yüze yakın kovanı vardı. Ağaçları için bir tehdit oluşturduklarından koyunlarını dağıtmış, arıcılığa başlamıştı. Kendisinin söylediği ve benim de gözlemlediğim gibi savaş hayatında bir değişiklik yaratmamış, eskisi gibi durmaksızın ağaç dikmeye devam etmişti. 1910 yılının meşeleri on yaşına gelmişti, boyları bizimkinden uzundu. Etkileyici bir görüntü oluşturuyorlardı. Adeta dilim tutulmuştu, onun da sesi çıkmıyordu. Bütün bir günü sessizce ormanda yürüyerek geçirdik. Orman üç bölümden oluşuyordu. En geniş noktası 11 km uzunluğundaydı. Bütün bunların, aletleri olmayan tek bir kişinin ellerinden ve ruhundan çıktığını anımsayınca, insanın tahrip etme dışında diğer alanlarda da Tanrı kadar etkili olabileceğini görüyordunuz.

Omzuma kadar gelen ve göz alabildiğince uzanan kayın ağaçlarını görünce, planlarını uyguladığını anladım. Meşeler kalın ve yoğun bir orman oluşturuyordu ve kemirgenlerin insafına kalacak yaşı çoktan geçmişlerdi. Tanrı ve yok etme gücüne gelince, çobanın yarattığı ormanı mahvetmek için artık bir kasırga gerekliydi. Benim Verdun´da savaştığım 1915 yılında ekilmiş huş ormanlarını gösterdi. Huş fidanlarını toprak yüzeyinin altında yeterince nem olduğunu düşündüğü alçak bölgelere dikmişti. Gençler gibi taze ve narindiler ve yaşam arzusuyla doluydular. Bu eser bir tür zincirleme reaksiyon yaratmış gibiydi; ama Elzeard Bouffier bu konuda kafa yormuyordu. Her zamanki gibi basit ve doğal olan görevini inatla yerine getirmeye devam ediyordu. Ama kasabadan geçerken, bildik bileli kuru olan derelerin tekrar suyla dolduğunu görmüştüm. Aslında bu gördüğüm en etkileyici zincirleme reaksiyondu. Bu derelerin aktığı en son zaman, antik çağlardı.

Hikayemin başında sözünü ettiğim ıssız kasabaların bazıları, eski Gal-Roman kasabalarının yerine kurulmuştu ve eski yerleşim yerlerinin izlerine hala rastlamak mümkündü. Arkeologlar yirminci yüzyılda sarnıçların tek su kaynağı olduğu bu kasabalarda balık oltaları bulmuşlardı. Rüzgar da tohumları taşıyordu. Suyun geri gelmesiyle birlikte salkım söğütler, su kamışları, çayırlar, bahçeler, çiçekler ve yaşama nedenleri de geri dönmüştü. Ama değişim o kadar yavaşça gerçekleşmişti ki, insanlar değişime alışmış ve doğal kabul etmeye başlamışlardı. Tavşanların ve yaban domuzlarının peşinden ıssız bölgelere giden avcılar genç fidanları görmüş, ama bunları doğanın sevimli kaprislerinden biri olarak değerlendirmişlerdi. Bu nedenle, kimse çobanın yaptıklarına müdahale etmemişti. Ne yaptığının farkına varsalardı, onu durdurmaya çalışırlardı. Ama hiç kimse şüphelenmemişti.

Kasabalarda veya devlet dairelerinde kim bu kadar kararlılık ve muhteşem cömertlik hayal edebilir ki? 1920 yılı ve sonrasında Elzeard Bouffier´i her yıl ziyaret ettim.Onu hiç şüphe içinde veya zayıf görmedim. Tanrı, endişelenmesi için ne kadar neden verdiğini biliyor! Karşılaştığı hayal kırıklıkları ve engellerin hesabını tutmadım. Bu kadar büyük bir başarının sorunlarla karşılaşması kaçınılmazdı, bu tür bir tutku umutsuzluğa karşı verilen mücadeleler olmadan kazanılamazdı. Bir seneyi onbinin üzerinde meşe dikerek geçirdi. Bütün meşeler öldüler. Ertesi sene meşelerden vazgeçip, kayınlara döndü. Kayınlar meşelerden de büyük bir sükutu hayale yol açtılar. Bütün başardıklarını tam bir yalnızlık içinde gerçekleştirdiği anımsanırsa, ne kadar müstesna bir kişiliği olduğu çok daha iyi takdir edilebilir. Yaşamının son yıllarında o kadar insanlardan uzaklaşmıştı ki, konuşma alışkanlığını yitirmişti. Veya konuşma gereğini hissetmiyordu. 1933 yılında gördüklerine şaşıran bir orman koruma memuru kendisini ziyaret edip, "doğal" ormanı tehlikeye sokmaması için dışarıda ateş yakmaması gerektiğini söyledi. Bu basit çoban cevap verip, ilk defa kendi kendine yetişen bir orman gördüğünü söyledi. Bu dönemde yaşadığı yerden oniki kilometre uzaklıkta bir bölgeye kayın ağaçları dikiyordu.

Artık yetmiş beş yaşında olduğu için, her gece eve dönmekten kurtulmak için genç ağaçlar arasında kendisine taş bir kulübe inşa etmeye karar vermişti. Ertesi sene de kulübeyi inşa etti. 1935 yılında "doğal ormanı" incelemek için resmi bir heyet geldi. Ziyaretçiler arasında Ormancılık Komisyonu´ndan üst düzey bir yetkili, bir milletvekili ve bir çok teknik eleman vardı. Bol bol boş konuşmalar yapıldı. Bir şey yapılmasına karar verildi, ama Allah´tan tek bir faydalı önlem dışında hiç bir şey yapılmadı. Ormanlar devlet koruması altına alındı ve odun kömürü imalatı yasaklandı. Bu sağlıklı ve genç ağaçların güzelliğinin etkisinde kalmamak mümkün değildi. Milletvekili bile büyülenmişti. Onu heyetin teftiş yaptığı yerden yirmi kilometre uzakta deli gibi çalışırken bulduk.

Orman koruma memuru boşuna arkadaşım olmamıştı, her şeyin yerini ve anlamını bilirdi ve boşuna konuşmazdı. Ona hediye olarak getirdiğim bir kaç yumurtayı verdim, sonra da tayınımızı üçe böldük. Yemek yerken ve yedikten bir süre sonra sessizce etrafı seyrettik. Geldiğimiz yön altı yedi metrelik ağaçlarla kaplıydı. Arazinin 1913 yılında nasıl göründüğünü anımsadım: boş ve vahşi bir doğa parçası. Huzur dolu ve düzenli çalışma, tutumlu bir yaşam biçimi, dağların havasını teneffüs etmek, ve hepsinden önemlisi iç huzuru yaşlı adamın olağanüstü sağlıklı olmasını sağlamıştı. Tanrının sporcularından biriydi. Daha kaç dönüm toprağı ağaçlarla kaplayacağını düşündüm. Ayrılmadan önce arkadaşım basit ve kısa bir ifadeyle, bu bölgeye uygun olabilecek bazı ağaç türlerinden söz etti, ancak ısrarcı davranmadı. "Bu konuda benden çok daha fazla bilgili" dedi. Yaklaşık bir saat kadar yürüdükten sonra da, "Aslında dünyanın en bilge adamı. Mutluluk için harika bir reçete bulmuş" dedi. Arkadaşım sayesinde sadece orman değil, kahramanımızın mutluluğu da koruma altına alınmıştı. Orman bölgesine üç orman koruma memuru atanmış ve öyle bir gözleri korkutulmuştu ki, kereste tüccarlarının kendilerine önerebilecekleri rüşvetlere karşı kayıtsız kalabiliyorlardı.

Ağaç diken adamın eseri 1939 savaşına kadar gerçek bir tehlikeyle karşı karşıya değildi. Bu günlerde otomobiller odunu gaza çeviren makinelerle çalışıyordu ve asla yeterli miktarda odun bulunamıyordu. İnsanlar 1910 yılında dikilen meşeleri kesmeye başlamışlardı, ama ağaçlar ana yollardan o kadar uzaktı ki, işletme masraflarını bile çıkarmadığından projeden vazgeçildi. Çobanın olanlardan haberi bile olmadı. Otuz kilometre uzakta işini yapıyor ve 1914 savaşını görmezden geldiği gibi 1939 savaşını da görmezden geliyordu. Heyette yer alan üst düzey orman mühendislerinden biri arkadaşımdı. Doğal ormanın sırrını ona açıkladım, ertesi hafta onunla birlikte Elzeard Bouffier´i ziyarete gittik. Elzeard Bouffier´i en son 1945 Haziranında gördüm. ****en yedi yaşındaydı. Bölgeye doğru o bildiğim yoldan ilerledim, savaş yüzünden her şeyin bakımsız kalmasına karşın Durance vadisi ile dağlar arasında otobüs seferleri başlamıştı. Araziden oldukça hızlı geçtiğim için, yürüyerek geçtiğim yerleri tanıyamadığımı düşündüm.

Geçtiğimiz bazı köylerin yeni yerleşim birimleri olduklarını sandım. Köylerin isimlerini duyunca bir zamanlar harabeye dönmüş ve terkedilmiş olan kasabalara geri geldiğimi anlayabildim. Vergons´ta otobüsten indim. 1913 yılında on bir hanelik bu köyde sadece üç kişi yaşıyordu. Bunlar birbirilerinden nefret eden, kaba ve toplumdan uzak üç kişiydi. Tuzak kurarak geçimlerini sağlıyor, maddi ve manevi açıdan adeta tarih öncesi koşullarda yaşıyorlardı. Etraflarındaki boş evleri ısırgan otları kaplamıştı. Umutsuz bir yaşam sürüyorlardı, ölümden başka hiç bir beklentileri yoktu. Bu durumun erdemli bir yaşama yol açtığı da söylenemez. Ama her şey değişmişti, hava bile. Daha önce gördüğüm kuru ve sert esintilerin yerini, hafif ve hoş kokulu bir meltem almıştı. Yükseklerde su sesi gibi bir ses duyuluyordu, bu ses ormandaki rüzgarın sesiydi.

En şaşırtıcı olan da bir gölete doğru akan suyun sesiydi. Kasaba halkının bir çeşme inşa ettiğini gördüm: çeşmeden gürül gürül su akıyordu, içime en çok dokunan şey de çeşmenin başına yaklaşık dört yaşında bir limon ağacı dikilmiş olmasıydı. Daha şimdiden sağlam bir ağaçtı bu ve yaşama dönüşün tartışılmaz simgesiydi. Vergons sadece umutla girişilebilecek başka işlerin de işaretlerini taşıyordu. Umut geri dönmüştü. Harabeler derlenip toparlanmış, yıkılmakta olan duvarlar yıkılmış, beş eski ev yeniden inşa edilmişti. Köyde tam yirmi sekiz kişi yaşıyordu ve bunların sekizi yeni evli çiftlerdi. Yeni boyanmış evler sebze ve çiçek yetiştirilen küçük bahçelerle çevrilmişti, bahçede lahanalar gül fidanlarına, pırasalar aslanağzına, kereviz unutmabeni çiçeklerine karışıyordu. Köy insanın yaşamak isteyeceği bir yer haline gelmişti. Yürümeye devam ettim.

Savaş yeni sona ermişti, yaşama koşulları hala sınırlıydı, ama Lazarus mezarından çıkmıştı. Dağın alçak yamaçlarında arpa ve çavdar yetiştirilen küçük tarlaları, derin vadilerin içinde otlakların yeşil örtüsünü görebiliyordum. Arada geçen sekiz yıl içinde bütün bölge sağlığına ve refaha kavuşmuştu. 1913 yılında sadece harabeler gördüğüm yerlerde temiz, alçıyla sıvanmış çiftlik binaları vardı. Çiftlikler mutlu ve rahat bir yaşamın işaretlerini gösteriyordu. Ormanın getirdiği yağmur ve kar suyuyla beslenen eski kaynaklar tekrar gürül gürül akmaya başlamıştı, pınarlardan gelen sular özenle sulama kanallarına aktarılmıştı. Meşe koruları ortasında yer alan çiftliklerde, çeşmenin suları taşıp nanenin kilim gibi örttüğü toprağa akıyordu. Kasabalar yavaş yavaş tekrar inşa edilmişti. Toprağın pahalı olduğu ovalardan gelen insanlar buraya gelip yerleşmiş, beraberlerinde gençlik, hareket ve macera ruhunu da geri getirmişlerdi. Patika ve yollarda iyi beslenmiş kadın ve erkeklere, gülmesini bilen delikanlı ve genç kızlara rastlıyordunuz; eski kırsal bölge eğlenceleri ve sporları yeniden keşfedilmişti.

Yaşamları kolaylaştığından beri tanınmaz hale gelen bölgenin eski nüfusunu ve yeni gelenleri de sayarsak, on binden fazla kişi mutluluklarını Elzeard Bouffier´e borçluydu. Fiziksel ve manevi kaynaklarından başka bir şeyi olmayan tek bir adamın bu çölü cennete çevirdiğini düşününce, her şeye rağmen insan olmanın hayran olunacak bir şey olduğunu hissediyorum. Bu sonuçlara ulaşmak için gereken tutarlılık, ruh büyüklüğü, azim ve cömertliği hesaplayınca, hiç bir yardım almadan Allah´a layık bir işi başarıyla tamamlayan o yaşlı, eğitimsiz köylüye büyük bir saygı duyuyorum. Elzeard Bouffier 1947 yılında Banon´da bir yaşlılar evinde huzur içinde öldü.

SonSuzluk
04-24-2008, 15:16
AKIL OKULU

AKIL OKULU Gecelerden bir gece, sevgili aynacık bakın neler anlatmaya başlamış Bir gün ülkenin küçük kasabalarından olan Yitan’da şöyle bir haber yayılmış: Güzel başkentimizde bir Akıl Okulu varmış. Her kim o okula giderse orada ona akıl öğretiliyormuş. Herkes bu haberi şaşkınlıkla birbirine anlatıyormuş. Şehrin en zenginlerinden olan bir adam da bu haberi duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış: -Efendim, hayatımda hiç bu kadar komik bir şey duymamıştım. Bir insan akıllıysa akıllıdır. Sonradan akıl kazanılır mı hiç? Olacak şey midir? Duyulmuş mudur? Görülmüş müdür? Bu adam çok zengin olduğu için çocuklarının hiçbirisini okutmamış. Öyle çok parası varmış ki, istese şehrin tamamını satın alabilirmiş. Fakat çocuklarına devamlı şöyle diyormuş:

Şükürler olsun çok paramız var. Yine de paramıza para katmalıyız. Ne kadar çok kazanırsak o kadar güçlü oluruz. Çocuklarından biri ise, babasının bu düşüncesine katılmıyormuş. Devamlı; Babacığım, okumak gibisi var mıdır, diyormuş. Bak ne çok paramız var. Ama bu parayla bilgi satın alamayız. Buna kimsenin de gücü yetmez. Neden okumayı kötü görüyorsun? Adam, çocuğunun bu sözlerini günlerce, gecelerce düşünmüş durmuş. Sabahlara kadar sayıklar olmuş: Akıl Okulu Akıl Okulu Bir sabah dayanamamış ve kararını vermiş: Böyle olmayacak. Şu Akıl Okulu neymiş gidip göreceğim. Adam yolculuk için hazırlanmış. Atına binmiş ve yola koyulmuş. Günler geçmiş. Geceler geçmiş. Memleketinden ayrılalı tam otuz-iki gün olmuş. Günün birinde, yolda ağır ağır yürüyen bir ihtiyara rastlamış. İhtiyarın gözleri görmüyormuş. Adam bu ihtiyarın hâline acımış. Yanına yaklaşarak; Ey yolcu, nereye gidiyorsun, diye sormuş. İhtiyar da başkente gitmek istediğini söylemiş. Bunun üzerine adam atından inmiş ve ihtiyarı atına bindirmiş: Ben de başkente gidiyorum, demiş. Bir günlük yolum kaldı. Birlikte konuşa konuşa gideriz. İhtiyar atın üzerinde, adam yaya yolculuklarına devam etmişler. Şehre vardıkları zaman adam ihtiyara; - İşte başkente geldik, demiş. Burada inebilirsin. Fakat ihtiyar, adama şunları söylemiş: - Madem bir iyilik yaptın, bunun gerisini de getir. Beni şehrin meydanına kadar götür. Ondan sonra var git nereye gideceksen. Adam hiç karşı çıkmamış ve “tamam” demiş. Beş-on dakika sonra şehrin meydanına gelmişler. Tam bu sırada ihtiyar bağırmaya başlamış:

İmdat! Yardım edin. Bu adam atımı çalmak istiyor. Bu garibana yardım elini uzatacak yok mu? İmdat! Meydandaki insanlar koşa koşa gelmişler onların yanına. İhtiyar kör olduğu için ona acımışlar ve adamı suçlamışlar: Utanmıyor musun bu yaşta hırsızlık yapmaya. Hem de kör bir adamın atını çalmaya çalışıyorsun. Adam haykırıyormuş: Hayır, yalan söylüyor. Bu at benim. Onu yoldan ben aldım. İhtiyardır, yorulmasın, bir iyilik yapmış olayım, dedim. Bu at benim. Ben hayatımda hırsızlık yapmadım. O yalancıdır. Fakat gelgelelim insanlar adamı dinlememişler. Atı, kör ihtiyarı ve adamı doğruca şehrin hâkimine götürmüşler. Hâkim önce kör ihtiyarı, sonra adamı dinlemiş. Ardından da şöyle demiş: Bana bir baytar, bir nalbant, bir de saraç çağırın. Hemen gelsinler. Bekliyoruz. Adam bu üç kişinin neden çağrıldığını bir türlü anlayamamış. Kimseye de soramamış. Mecburen çağırılanların gelmesini beklemiş. Kısa bir zaman sonra da hep beraber gelmişler. Hâkim gelenleri tek tek huzuruna kabul etmiş. Önce baytar alınmış odaya. Hâkim ona sormuş: - Ata bak. Bu at hangi memlekete aittir? Baytar şöyle karşılık vermiş: - Çok fazla incelemeye gerek yok. Bu at bu şehirden alınmamış. Yitan yöresine ait bir aittir. Adam kendi memleketinin ismini duyunca hayretler içinde kalmış. Bu sefer de hâkim nalbanttı çağırmış ve ona; Sen de bu atın nerede nallandığına bak, demiş. Nalbant biraz inceledikten sonra şunları söylemiş:- Bu at burada nallanmamış. Yitan yöresinde atlar böyle nallanır. Bizimkine benzemez. Adam yine şaşırmış. Kendi kendine, “Nasıl bilebilirler?” diye sorup duruyormuş.

Hâkim son olarak saraca; Bu atın koşumlarını incele, demiş. Nasıl eyerlenmiş? Saraç hiç beklemeden cevap vermiş: Efendim, ilk bakışta bizim yöremize ait olmadığı anlaşılıyor. Yitan yöresinin koşum şeklidir bu. Hâkim cevapları aldıktan sonra atın sahibine dönerek; Evet, sen doğru söylüyordun, demiş. Bu at senin. Artık atını alıp gidebilirsin. İhtiyara da gereken ceza verilecektir. Hiç meraklanma. Fakat adam dayanamayarak hâkime sormuş: Siz böyle bir şey yapmayı nasıl düşündünüz? Bu adamlar, bu atın Yitan yöresine ait olduğunu nereden anladılar? Lütfen bana söyler misiniz bütün bunlar nasıl olabiliyor? Hâkim adamın sorusuna gülerek cevap vermiş: Ben ve bu gördüğün herkes, bu şehirdeki Akıl Okulu’nu bitirdik. Her şeyi o okulda öğrendik. Orada doğrunun nerede ve nasıl bulunacağı öğretilir. Adam böylece Akıl Okulu’nun ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş. Heyecanla memleketi olan Yitan’a dönmüş. Bütün olanları ailesine ve arkadaşlarına anlatmış. Sonra da bütün çocuklarını bu Akıl Okulu’na göndermiş. Anlamış ki, herkeste akıl var, ama onu kullanabilmek için eğitim gerekiyor.

SonSuzluk
04-24-2008, 15:17
ANNE ÖLME BENDEN ÖNCE



Daha önce hiç yazmadım bu konuyu, hiç konuşmadım… Korkuyordum birisi duyacak da beni ayıplayacak diye… Küçüktüm, daha çocuktum ve anlayamayacak kadar saftım ayıplanacak kişinin ben değil “babam” olduğunu… Çocuktum dedim ama çocukluğumdan hatırladığım çocuksu şeyler yok… En eskiye uzandığımda bile hatırım, hep kavgası çıkıyor karşıma annemle babamın… Hep annemi savunan ben çıkıyor karşıma… Babamın boynuna atlayıp geriye çekmeye çalışan çocuk ellerim çıkıyor, kavgalar esnasında babama yumruklar atan çocuk ellerim… Hiçbir zaman kötü baba olmadığı için baba demeye devam ettiğim adam, hiçbir zaman kötü anne, kötü eş… Olmadığı ve olamayacağı dahası beni tek başına dokuz ay içinde, on sekiz sene ellerinde büyüttüğü için sonsuza kadar anne diyeceğim kadına her kaldırışında elini, yüreğimdeki nefret ateşine alev ekleniyordu…

Yeni yeni öğrenmeye başladığımda hayata dair öğrenilmesi gerekenleri karşımda sürekli görebileceğim kötü bir örnek oluşuyordu… Ya da kim bilir belki çoktan oluşmuştu; dedim ya çocuktum… Ama hiç örnek almak istemedim ve hiç örnek almadım “baba”mı… Çocuktum; diğer çocuklar babalarını çok seviyordu… Ben de gezmeye götürdüğü zaman çok sevdiğimi sanıp diğer çocukların yanında öyle davranıyordum… Hâlbuki babam beni gezmeye götürdüğünde de babamı sevmiyordum... Gezdiğim yerler için kendi kendime bir sevinç yaşıyordum… Atatürk heykelinin altında fotoğraf çekmeye gittiğimizde fotoğraf çekmeyi seviyordum ve fotoğraf çektirmeyi seviyordum çok sevdiğim adam Atatürk’ün yanında… Lunaparka gittiğimizde çarpışan otoları seviyordum; babamı sevmiyordum… Kardeşimin doğumunda bana kardeşin getirdi diye aldığı curayı çok seviyordum ve bunun için kabul ediyordum kardeşimi ve annemi almaya giderken babamın elindeki gazeteye sarılmış o garip şeyin cura olmadığını… Çocuktum… Bir çocuk her şeyi sever diye biliyordum… Ben babamı sevmiyordum… Korkmuş gözyaşlarımla ağlarken, çalan telefonu kaldırıp, gizli gizli “annemle babam kavga ediyorlar dayı” deyip suratına kapatırken telefonu, ağlamam kesiliyordu… Kurtarıcı geliyordu; dayım geliyordu… Çocuktum, beni anlamaz sanıyorlardı… Bir şey olmaz sanıyorlardı… Yüreğimde nefret diye bir ateş yanıyordu, bilmiyorlardı… Ben de söylemedim Arkadaşlarla sokakta oynuyorduk… Ne oynuyorduk hatırlamıyorum… Babam eve taksiyle geliyordu. Daha babamın gelme saati gelmemişti. Zaten eve de giremiyordu. Ama annem evdeydi. Bir yere gitseydi, beni “nasıl olsa bulur” sanmazdı. Mutlaka çağırırdı gitmeden önce… Babam kapıyı kırmaya çalışıyordu. Annem yoktu. Ama babamın anahtarı olmalıydı. Eğer evde unutmuşsa annemi sorardık komşulara… Kapıyı niye kırıyordu! İçeri girdik önden babam sonra ben. Babama soruyordum “kapıyı niye kırdın?”; cevap vermiyordu… Evde annemi arıyordu. Mutfağın kapısını açtı. Ocağın düğmeleri açılmış, annem yere uzanmıştı. Annemin yüzüne bakıyordum. Hareket etmeye halim kalmamıştı… “kapıyı aç” diyordu babam; balkon kapısını aç, hadi” diyordu… Duyuyordum ama hareket edemiyordum… Kendi açtı sonunda. Annemi salona götürdü kucağında. Ocağı kapattı. Annemin yanına gittim. Annem ölmek istemişti. Beni babamla, beni çok seven ama benim hiç sevmediğim “babamla, bırakmak istemişti…

Ellerini tuttum. “Anne uyan” dedim. “Anne gözlerini aç” dedim. Annem ölüyordu… Artık o olmayacak mıydı? Bu korkunç bir şey olurdu… Ben sen olmadan yaşayamazdım ki… “Anne ölme”… Babam geldi. Ayran yapmıştı. Anneme içiriyordu. Annem gözlerini açıyordu. Annem ölmüyordu… Çocuktum, anlamayacak kadar saftım ayıplanacak kişinin babam olduğunu… Büyüdüm. On sekiz yaşımdayım. Hala babamı sevmiyorum. Ve galiba yüreğimdeki bu nefret ateşi sönmeyecek… Büyüdüm… Hala aynı evde yaşamak zorunda olduğum babam ve annem hala kavga ederler sudan sebeplerle… Beni bu hayatın içine hiç sokmak istemeyen, beni kendinden daha çok seven, kendinden daha çok düşünen, dokuz ay içinde, on sekiz sene ellerinde büyüten anne SENİ SEVİYORUM… Korkuyorum gün gelecek ve sen gideceksin diye…



“Anne” “N’olur benden önce ölme

SonSuzluk
04-24-2008, 15:17
ASLAN VE FARE










Yoksul fare koca ormanda hep korku içinde yaşarmış. Tilkiden korkar, kurttan ödü kopar, en çok da yaban kedisini görünce dehşete düşermiş. Bırakın bu yabani hayvanları, çevresinde bir dal çıtırdasa yüreği ağzına gelir, korkudan bayılacak gibi olurmuş. Fare artık bu korkuya dayanamayacağını anlayınca ormanın kralı aslana gitmiş:“Haşmetmeap” demiş, sizden haddim olmayarak küçük bir ricam olacak. Şu ormandaki bütün hayvanlar arasında en zavallısı benim. Ne kadar kötü bir kaderim var! Bütün ömrüm titremekle geçiyor. Bir yaprak düşse dizlerimin bağı çözülüyor. Bu korkuya artık dayanabilmem imkânsız. Sen bu koca ormanın kralısın. Senin kükremen bile herkesi dehşete düşürmeye yetiyor. Beni koruman altına alabilirsin. Bu kadar geniş mağarada yaşıyorsun. Beni de buraya kabul et lütfen. Sana hiç bir rahatsızlık vermem. Ayaklarının altında dolaşmam, sesimi bile çıkarmam. Bir köşede otururum. Varlığımla yokluğumu anlamazsın ile.”

Aslan tüm bu anlatılanları sesini çıkarmadan dinliyormuş. Farecik aslanın bu tümünü kendisi için olumlu görmüş. Ormanların kralı ricasını kabul edecek sanmış. Biraz daha ısrar ederse bu iş olacak diye düşünmüş:“Ben sizin bu iyiliğinize layık olamadığımı biliyorum, ama kim bilir, ne kadar işe yaramaz gibi görünsem de, belki bir gün bir işinize yararım. Size olan borcumu ödeyebileceğim bir fırsat çıkar bir gün.”Aslan çok sinirlenmiş. Öfkeden gözleri çakmak çakmak olmuş:
“Bak sen terbiyesize!” diye kükremiş. “Sen kendini ne sanıyorsun. Ben gibi koca bir kral senin gibi bir bücüre mi muhtaç olacak! Senin gibi bir böcek hayatta bana ne fayda getirir! Defol başımdan. Seni bir pençe darbesiyle duvara yapıştırmadığım için de hayatın boyunca bana dua et!”

Farecik öyle korkmuş ki, o korkuyla bütün ormanı bir nefeste koşup başka bölgelere taşınmış. Bir deliğe girip oradan uzun bir süre çıkmamış. Aslan ise bir süre daha farenin kendini bilmezliğine sinirlenmiş, sağa sola sataşmış. Ama nihayet sakinleşmiş. Karnının acıktığını hissedip ava çıkmış. Fakat yolunun üzerinde üstü örtülmüş bir tuzak varmış. Çukuru fark etmediğinden içine düşüvermiş. Ama kral aslan bu, öyle çukurlara düşüp kalır mı? Bu nedenle de korkmamış. Yukarıya hamle yapıp atlamaya hazırlanırken çukurun içinde bulunan ağın bütün vücudunu kapladığını hissetmiş. Bir kez daha hamle yapmış, ama nafile! Ağ inceymiş, fakat çok sık dokunduğundan aslanın bile koparamayacağı kadar sağlammış. Bütün gün kendini kurtarmak için çalışan aslan akşama doğru buradan çıkamayacağını anlamış.
“Ah benim aptal ve gururlu kafam” diye düşünmüş. “Eğer bu sabah o fareyi kendime küstürmeseydim, o keskin dişleriyle bu ağı keser, beni ölümden kurtarırdı! Oysa şimdi burada öleceğim ve bunun nedeni de benim! Başkalarını küçümsemeseydim, herkesin kendince bir işe yarayabileceğini kavrasaydım yaşıyor olacaktım!”

SonSuzluk
04-24-2008, 15:18
BABAMI İSTİYORUM







Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.

Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun" diye sordu...

Zaten yorgun gelen adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi.

Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi.

Adam : "İllâ da bilmek istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi.

Bunun üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç verir misin" diye sordu.

Adam iyice sinirlenip, "Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat" dedi.

Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.

Adam sinirli sinirli: "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder." diye düşündü.

Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...

Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı...

Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi...

Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi...

Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler babacığım"...

Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.

Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?

Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok" diye kızdı...

Çocuk : - "Param vardı ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı;

"İşte 20 milyon...



“Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?”

SonSuzluk
04-24-2008, 15:19
BEBEK







Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.

Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde :

"Dokunmabana ..." diye bir ses duydu.

"Beni okşamaya hakkın yok senin..."

Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı.

Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu.

Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü.

Aman Allah’ım! Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.

"Bana yaklaşmanı istemiyorum" diye devam etti.

"Hemen uzaklaş benden..."

Kadın, biraz olsun kendini toplayarak :

"Çocuklarımız hep erkek oluyor" dedi.

"Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim."

"Beni öpemezsin" diye ağlamaya başladı bebek.

"Benim de seni öpemeyeceğim gibi..."

"Neden ?" diye sordu kadın."Neden öpemezsin ki ?"

Bebek, hıçkırıklara boğulurken :

"Bunun sebebini bilmen gerekir" dedi.

"Düşünürsen mutlaka bulacaksın..." Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi.

Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken :

"Geçmiş olsun hanımefendi" dedi. "Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha. Sahi, "kız"mış aldırdığınız bebek.”

SonSuzluk
04-24-2008, 15:19
BİR BARDAK SÜTÜN HATIRI



Howard, yoksul bir ailenin çocuğuydu
ve okul giderlerini karşılamak için
kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu.

O gün, hiçbir şey satamamıştı ve karnı da çok açtı.
Bundan sonra çalacağı ilk kapıdan
yiyecek bir şeyler istemeye karar verdi.
Kapıyı açan sevimli genç bayanı görünce utandı.
Yiyecek bir şeyler yerine "Affedersiniz,
bir bardak su rica edebilir miyim?" diyebildi yalnızca.
Genç bayan, çocuğun aç olabileceğini düşünerek
kocaman bir bardak süt getirdi ona. Çocuk,
sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra
"Çok teşekkür ederim, borcum ne kadar?"
Diye sordu genç bayana.
Genç Bayan, "Borcunuz yok" diyerek,
yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam etti;
"Annem, gösterdiğimiz şefkat ve nezaket
karşılığı olarak asla bir bedel ödenmesini
beklemememizi öğretti bize" dedi.
Çocuk "O halde çok teşekkürler, yürekten
teşekkür ederim size" dedi. Howard Kelly,
evin önünden ayrıldığı zaman
kendisini yalnızca bedensel olarak değil,
ruhsal olarak da güçlü hissediyordu.

Yıllar sonra genç bayan çok ender rastlanan
bir hastalığa yakalanmıştı. Yöredeki doktorlar
çaresiz kalınca, hastalığı ile ilgili araştırmalar
yapılması için onu büyük kente gönderdiler.

Dr. Howard Kelly, konsültasyon yapması için
çağrıldığı hastanın hangi kasabadan geldiğini
duyunca heyecanlandı. Artık genç olmasa da
yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan bayanı
ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun yaşamını
kurtarmak için elinden geleni yaptı.

Uzun süren tedaviden sonra
bayan sağlığına kavuştu. Dr. Kelly,
denetlemesi için önüne getirilen faturaya
şöyle bir baktı ve üstüne bir şeyler yazarak
zarfın içine koydu ve hasta bayanın odasına gönderdi.
Kadın elleri titreyerek aldı zarfı eline.
Açmaya korkuyordu... Hastane faturasını
asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca
bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu.
Sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş
bir not dikkatini çekti. Kâğıtta şunlar yazılıydı:
"Hastane giderlerinin tamamı
bir bardak süt karşılığı ödenmiştir.".

SonSuzluk
04-24-2008, 15:20
BÖBREK NAKLİ







— Merhaba Recep hoş geldin.

— Hoş bulduk abi.

— Eee… Neticeleri aldın mı?

— Aldım abi. Birimizin neticeleri iyi ama birimizde sorun çıktı.

— Ağabey olan Zeki yerinde rahatsızca kıpırdandı.

— Bana bak, “Doktor arkadaşım, ucuza, baştan aşağı muayene edecek, ikimiz beraber gidelim” dedin gittik. Karnımın altında sıkıştıran ağrından başka bir şeyim yoktu. Şimdi bana bir de kötü haber verme.

— Merak etme abi, Allah çaresiz dert vermesin. İyi ki kontrole gitmişiz.

— Niye ki. Önemli bir şey mi var.

— Doktor arkadaşım Selim, böbreklerde sorun çıktığını söyledi.

— Zeki iyice telaşlandı;

— Ben de mi?

— Recep abisine baktı, kısa bir sessizlikten sonra gülümsemeye çalışarak devam etti;

— Yok yok… Merak etme sende değil, bende.

— Recep, oturduğu yere yerleşti, ağırdan ağıra, yavaş yavaş konuştu;

— Neyse, çaresi var demiştin. Neymiş çaresi.

— Böbrek nakli.

— Öyle mi! Böbrek bulmak kolay değil diye duymuştum. Sana ne çabuk bulundu öyle.

— Beraber gittik ya abi.

— Eeee…

— Senin de her türlü bulguların hastanede kayıtlı ya, senin böbrek bana uyuyormuş.

— Zeki, kaşlarını çattı;

— Ne diyorsun sen Recep. Ben nasıl vereyim sana böbreğimi, ben ne olacağım.

— Abi bilmiyor musun, sağlam olduktan ve kendine dikkat ettikten sonra bir böbrek de yetiyormuş.

— Olmaz, olmaz Recep. Bak sen benden genç olduğun halde iki böreğinde göçmüş, başkasından böbrek istiyorsun. Benim ne garantim var? Sana bir böbreğimi verdikten sonra ya diğeri de işini yapamazsa. Sen benim böbreğimle rahat rahat gezerken, ben diyaliz makinelerinde mi ömür tüketeceğim.

— Recep’in bakışlarındaki gülümseme kaybolmaya başlamıştı.

— Şaka yapıyorsun değil mi abi.

— Bu işlerin şakayla filan ilgisi olmaz Recep. Tamam, kardeşimsin, tamam zor günümde çok borç verdin ama bu iş başka.

— Sen benim yerimde olsaydın, düşünmeden verirdim abi. Eğer beni denemek için yapıyorsan, yapma. Sen böyle konuştukça gerçekten üzülmeye başladım.

— Bak Recep, açık söylüyorum, eğer borcumu başıma kakıp da isteyeceksen, hemen bir takvime bağlayalım, birkaç senede ödeyeyim. Borç çok, hemen ödeyemem ama borcumu kullanıp bana boşuna baskı kurmaya kalkma.

— Ben sana borç lafı açtım mı? Her zaman demedim mi, “Ne zaman müsait olursan, o zaman ödersin.” Diye. Bu iş başka abi, kardeş kardeşe böyle durumda yardımcı olmazsa, başka ne zaman gösterecek kardeşliğini.

— Hiç boşuna çeneni yorma. Sen de bekle biri organ bağışlasın diye, başkaları nasıl bekliyor.

— Organ bağışlayan o kadar azken, yıllarca bekleyenler varken, insan kardeşinin diyaliz makinelerinde sürünmesine nasıl göz yumabilir ki.

— Son sözüm bu Recep, benim ki de can.

— Recep yüzü asık, morali bozuk ayağa kalktı.

— Pekâlâ, abi, seni bir daha rahatsız etmeyeceğim. Ama ameliyat işlemlerine başlaması için kimliklerimizi Doktor Selim’e bırakmıştım. Ona uğrayıp kimliğini alabilirsin.

— Güle güle, güle güle!

— Ertesi gün Zeki hastanedeydi. Biraz da eleştirmesinden çekine çekine, Doktor Selim’in odasına girdi;

— İyi günler doktor bey!

— Ooo hoş geldiniz Zeki Bey. Nasılsınız?

— İyiyim iyiyim.

— Az önce Recep de telefon etmişti, yarın tam ameliyat saatinde hastanede olacağını söyledi.

— Öyle mi! Aslında ben de o konuda konuşacaktım doktor bey.

— Buyurun.

— Bu ameliyat olmasın diyecektim.

— Olur mu? Siz ne diyorsunuz, diyaliz makinelerinde dolaşmak, o ağrıları çekmek, her hafta, bazen haftada iki kez hastaneye koşmak, üstelik çoğu zaman ağrı içinde sıra beklemek kolay mı sanıyorsunuz. Üstelik sizlerin durumu çok güzel, iki kardeşten biri böbrek hastası çıkıyor, aynı gün muayene olan kardeşinin de böbrekleri hem sağlam, hem de kardeşine uyumlu çıkıyor.

— Ameliyatı istemiyorum.

— Doktor çok şaşkındı;

— Zeki bey, karar sizin, zorla bir şey yaptırma imkânımız yok ama bir doktor olarak bu durumu kabullenemiyorum. Gelin bir daha düşünün, bu yaptığınızın hiçbir mantıklı tarafı yok. Ameliyat masasına yatmaktan korkuyorsanız, günümüzde bu ameliyatlar oldukça başarılı yapılıyor.

— Kimliği uzattı;

— Evraklar önümde hazır, sadece sizin imzanız kalmıştı. Bakın kardeşiniz de yarın vaktinde burada olacağını söyledi, daha ne istiyorsunuz ki, anlayamıyorum.

— Doktor bey, bey eninde sonunda bir organ bağışlayan çıkacaktır.

— Korkarım ki sizin o kadar vaktiniz yok.

— Zeki, içinde inceden bir sızı duyar gibi oldu.

— Kardeşimin durumu o kadar mı kötü?

— Kardeşinizin mi! …Recep size söylemedi mi, sizin böbreklerden biri hiç çalışmıyor, diğeri de iflas etmek üzere.

— Zeki’nin gözlerinde korku, acı, hüzün toplanırken, durumu yeni anlayan doktor bir an Zeki’nin gözlerinin içine öfkeyle baktıktan sonra ayağa kalktı;

— Zeki bey, kardeşiniz böbreğini size vermek için yarın burada olacak. Size tavsiyem, bu evrakları imzalayıp sekreterliğe bırakın ve yarın ameliyat için burada olun.

SonSuzluk
04-24-2008, 15:21
BULUTLA YILDIZ



Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini
gerçekten çok seven bir bulutla yıldız vardı...
Bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu
yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıydı...

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisini kıskanırdı...
Tatlı bir kıskançlıktı onlarınki... Ama biri vardı ki;
bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyordu...
Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...

Bulut biraz saftı, kimseyi kıramazdı...
Yıldızsa bulutu için elinden gelen her şeyi yapabilir,
herkese meydan okuyabilirdi... Zaten onun için
bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri vardı...
Bir derdi olduğunda gider periye anlatırdı...
Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini
yıldızla bulutun ayrılmaları için kullanacağını?

Bir gün nazar değdi bulutla yıldıza...
Hiç yoktan bir sebepten tartıştılar.
Bulut, çekti gitti, hatalı olmasına rağmen.
Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor,
dönecektir." diye düşündü... Fakat hiç bir şey
beklendiği gibi gitmedi... Bulut dönmedi.
Kim bilir, belki de cesaret edemedi dönmeye.
Tek bir gerçek vardı ki:
O da; ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...

Gökyüzündeki iyilik melekleri bile ağladılar
onların durumlarına ama ne fayda...

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlattı...
Periyse göstermelik bir hüzne büründü...
Eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca
kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde.
O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen
kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini
söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu büktü ama elinden
hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü...
Çünkü yıldız inatçıydı.
Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi.
Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp
ona olan sevgisini itiraf etti...
Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin,
yıldızının yerine geçmesine izin verdi...

Yıldız, günlerce bulutunun dönmesini,
ondan af dilemesini bekledi... Ama bulut gelmedi.
Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip,
konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı.

Bulut, dostu sandığı periyle birlikte ayda el eleydi...
Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza...
Çok üzüldü ve çaresiz, döndü arkasını gitti...
Yavaş yavaş sönmeye başladı...

O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu.
Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi.

Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü...
Ama kolay pes etmezdi.
Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi.

O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti
ve biraz daha ışık isteyecekti ondan. Çok geçmeden
daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti...
Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi...
Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...

O gün bu gündür yıldız,
dünyaya güneşin sevgisini yansıtır.
Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya...
Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...

SonSuzluk
04-24-2008, 15:22
CANAVARLAR ÜLKESİ



Masal Dünya´sında, sevimli bir ülke varmış. Burada yaşayan insanların çoğu mutlu ve güler yüzlüymüş. Çoğu zaman birbirleri ile şakalaşır, nükteler üretir, bunlara kahkahalarla gülermişler. Bu neşeli insanların sokaklarda, caddelerde yürümeleri bambaşka bir güzellik sergiliyormuş. Sokaklarda kadınlı, erkekli kümeler halinde uyum içinde yürürmüşler. Erkeklerin etrafa kâh caka satarak, kâh kaslarını gererek, kâh yeni terlemiş kaytan bıyıklarını sıvazlayarak salına, salına yürümeleri görülmeye değermiş. Ya genç kızlar. Onların çıtı pıtı tavırları, sekerek yürümeleri, oyalı mendilleri ve gerdan bükmeleri dillere destanmış. Lokum gibi güzel ve tatlı kızların ünü tüm masal Dünya´sına yayılmış. Sanatçılar onların sevgi dolu bakışlarını çizmişler. Müzisyenler onlar için içli türküler bestelemişler. Su boylarında, sandal gezilerinde onların anısına şiirler söylemişler. Türküler, şarkılar, şiirler yankılanırmış sarp dağların arasında. Hep gezen, yürüyen insanlar için... Yalnız bu insanların çok önemli bir sorunu varmış. Söylenceye göre geçmiş zamanlarda bir büyücü bu insanlara iki kişilik vermiş. Büyücü tüm tılsımını üç büyülü söz üzerine kurmuş. Her kim "at, avrat ya da silah" sözcüklerinden birini kullanırsa tavrı değişiyormuş birden. Bu insanlar duygusal olmalarına karşın, ata bindiklerinde bir başka kişiliğe bürünüyormuşlar. Bu sevecen, neşeli ve güzel insanlar gidiyor, yerine gözleri yuvalarından fırlamış, asık suratlı, dişlerini göstererek çığlıklar ve savaş naraları atan insana benzer saldırgan yaratıklar geliyormuş. Bu sevgi dolu insanlar "avrat" sözcüğünü duyluklarında gözleri dönüyor, ağızları kudurmuş hayvanlar gibi köpükleniyor ve önlerine çıkan kadınlara kim olduklarına bakmaksızın saldırıyormuşlar. Karınca bile incitmeyen, hayvanları sevgi ile besleyen bu insanlar ellerine bir "silah" geçti mi, ulu orta kurşun savuruyor, canlı cansız her şeyi yok ediyormuşlar. Hele "silah", "at" üzerinde ellerine geçerse vay karşısındakilerin hallerine... Bu yaratıkların atlarını mahmuzlayarak, ağızlarından köpükler saçarak, hırçınca dolanmaları ürkütücüymüş. At sırtında çılgınlar gibi, önlerine çıkan her canlıya saldırmak, onlara zarar vermek ya da öldürmekmiş emelleri. Bu işten pek çok keyif alıyormuşlar. Bir de karşılarına çıkan canlıya zarar verebilirseler, sevinç çığlıkları komşu ülkelerden bile duyulurmuş. Kral, halkı bu büyüden kurtarmak için tüm bilginleri bir araya toplamış ve düşüncelerini sormuş. Bilginler:

Bu insanların yürürken bir sorunları yok. Sorun at sırtına bindiklerinde başlıyor. Bir yolunu bulup ata binmelerini önlersek, belki büyü etkili olamaz. Diye yorum getirmişler. Kral, bilginlerin düşüncesini uygun bulmuş, halkın ata binmemesi için ne yapabileceklerini araştırmalarını istemiş. Bilginler bir süre araştırdıktan sonra, yine Kral´ın karşısına gelmişler: Birisi bize, komşu ülkelerde bir araç olduğunu söyledi. Bu araç atsız gidiyormuş ve söylentiye göre attan da hızlıymış. Demişler. Kral, büyük bir umutla bilginlerini görevlendirmiş. Bilginler seçtikleri elçilere komşu ülkedeki atsız aracı inceleme görevi vermişler. Eğer, elçiler atsız aracın sorunu çözeceğine inanırsalar, atların yerine bu araçların kullanılması için Kral emir bile verecekmiş. Haberciler köy köy dolaşıp bilginlerin görevini halka duyurmuşlar: Ey güzel ülkenin tatlı insanları, bilginlerimiz hepinizin bildiği büyüyü bozmak için Kral tarafından görevlendirildiler. Komşu ülkelerde atsız araçlar varmış. Bu araçları inceleyecekler. Eğer büyüyü bozacağına inanırsalar, bu araçlar ülkemize getirilecek. Halkımız bundan böyle ata binmeyecek. Bu araçları kullanacak. Kral´ımız der ki : "Halkımız mutlu olsun. Artık üzüntülü günler geride kalacak..." Bu haberi duyan herkes pek sevinmiş. Büyü etkin olduğunda canlılara zarar verirken keyifleniyormuşlar, ama sonra çok üzülüyormuşlar. Kolay değil, bir hiç uğruna tanıdık, tanımadık demeden herkesin canına zarar vermek hoşlarına gitmiyormuş. Tarihi görev, günü geldiğinde başlamış. Elçiler, halkın coşku ve sevgi dolu gösterisi eşliğinde, bir deve kervanı ile komşu ülkeye doğru yolculuğa çıkmışlar. Büyüden uzak kalmak için kervana hiç at almamışlar. Elçiler, derelerden, tepelerden dolana, dolana, deve kervanının hızlıyla aylar sonra komşu ülkeye ulaşmışlar. Bilginler bu ülkeyi gezerken, atsız aracı görmüşler. Biraz inceledikten sonra:

Bu araç tam bizim Kral´ın istediği gibi. At olmadan yürüyebiliyor. Ata binmeyince, insanlar hırçınlık yapamazlar. Hem ata binenler, bu araçtakine zarar veremez. Baksanıza, bu araç attan çok hızlı... Diye yorumlarını yapmışlar. Elçiler komşu ülkeden bir örnek aracı alıp ülkelerine götürmek istemişler. Amaçları aracı Kral´a göstermek ve kendi kanılarını Kral´a doğrulatmakmış. Komşu ülke, yeni araçlarını satacak bir pazar bulduğu için elçilerin isteğini uygun bulmuş ve yetkili görevli hemen bir örnek araç hazırlatmış. Örnek aracın nasıl kullanılacağını öğretecek bir sürücüyle araca binen elçiler, kendi ülkelerine dönmüşler. Elçilerin bu hızlı araçla ülkelerine dönmeleri yalnızca birkaç gün sürmüş. Elçiler yeni araçla Kral´ın önüne geldiklerinde, alanda toplanan halk merakla gösteriyi bekliyormuş. Sürücü aracı çalıştırmış. Kral araca binmiş ve araç hareket etmiş. Atsız aracın yürüdüğünü gören topluluktan bir uğultu kopmuş. Hepsi hayretlerini saklayamamışlar. Gösteriyi izleyenler de inanmış bu aracın atların yerini alacağına. "Artık büyü etkili olamayacak" diye pek sevinmişler. Sürücü, Kral´ın görevlilerine aracı nasıl kullanacağını öğretmeye başlamış. Kral komşu ülkeye haber iletmiş. Yeni araçtan satın alacaklarını bildirmiş. Zaman içinde birer ikişer yeni araçlar gelmeye başlamış. Önce Kral, daha sonra yanındaki görevliler bu araçtan edinmişler. Atlı canavarlar, bu araçları gördüklerinde onlara saldırmaya çalışmışlar ama araç çok hızlı olduğu için araca yetişememişler. Aracın üzerindekilerin atlı canavardan zarar görmediği tüm ülkede yankı yaparak duyulmuş. Atlı canavarlardan kurtulmak isteyen herkes, bir an önce bu araçtan edinmek için sıraya girmiş. Halkın tüm emeli kendi kendine yürüyen araçtan satın almakmış. Herkes yememiş, içmemiş tüm gelirini biriktirmiş ve bu pahalı aracı almış. Aracı almaya gücü yetmeyenler hala ata biniyor ve atlı canavar olmaya devam ediyormuş. Kral, atlardan tümüyle kurtulmak için ülkenin büyük girişimcilerine destek olmuş. Fabrikalar kurdurmuş. Artık bu güzel ülkede de kendi başına yürüyen araçlar üretilmeye başlanmış. Halk ülkelerinde yapılan araçları daha kolay ve ucuza alma olanağına kavuşmuş. Yıllar hızla akıp gitmiş. Ülkede ata binenler pek kalmamış. Kalanlar da eski etkinliklerini gösterememişler. At olmayınca, büyülü sözcüklerin etkisi azalmış. Artık "avrat" sözcüğünden etkilenenler eskisi kadar çok değilmiş. "Silah" sözcüğü hala ürkütücü oluyormuş ama büyüden kurtulmak için halkın çoğunluğu silah taşımaz olmuş. Aslında Kral, silah taşıyanı cezalandırmaya başlamış olduğundan, yalnız silahı çok sevenler, eski canavarlıklarını sürdürmek isteyenler, gizliden silah taşımaya devam etmişler. Araçlar çoğalınca önceleri tek tük, sonraları sayıca daha çok tuhaf olaylar olmaya başlamış. Büyüye benzemesin diye bu olaylara "kaza" adını vermişler. Araçlar ya birbirleri ile çarpışıyor, ya da bir ağaca, bir direğe çarpıp parçalanıyormuş. Aracın bir başkası ile çarpışması, eskiden atla yapılan saldırıdan daha kötü sonuç veriyormuş.

Artık canlılar eskisi gibi birer, birer zarar görmüyor, topluca canlarından oluyormuşlar. Ülke, bazı günler kan gölüne dönüyormuş. Bazı günler tüm araçlar yollarda kalıyor saatlerce ilerleyemiyormuşlar. Bir araç yolun ortasında durup yük ya da yolcu indirip bindirirken, arkasındakiler onu beklemek zorunda kalıyormuş. Bazen hızla giden bir araç öndekini nasıl geçmesi gerektiğini bilmediği için, arkadan ona çarpıp, hem öndekine hem de kendisine zarar veriyormuş. Sürücüler bazen araçları öyle zorluyorlarmış ki, hızını alamayan araç, karşı yönden gelen araçla kafa kafaya girip içindeki tüm canlıların ölmesine neden oluyormuş. Halkın görünüşte bu konuda pek suçu yokmuş. Çünkü daha önce yalnızca ata binmiş olan halk, bu araçları ata biner gibi kullanmaya başlamış. Zamanla, araçların üzerindeki gözleri dönmüş sürücüler, yollarda hızla ilerlerken önlerine çıkan her şeyi ezmeye, kırmaya başlamışlar. Sanki ata binerken diğer canlılara saldırdıklarında yaptıkları gibi davranmışlar. Bilginler hemen bir araya gelmişler. Bu "kazaların" nedenini araştırmışlar. Yoksa "büyü" biçim mi değiştirdi derlerken, komşu ülkeden getirdikleri araçla ilgili, pek önemli bir konuda eksiklik yaptıklarını görmüşler. Komşu ülkeden sürücü getirmişler, onun aracı kullanmayı öğretmesini sağlamışlar. Meğer araçlar kullanılırken uyulması gereken kuralları komşu ülkeden almayı unutmuşlar. Bilginler komşu ülkeden "trafik" adı verilen kuraları almamışlar. Tüm kazalar kuralsızlıktan ya da kural bilmemekten kaynaklanıyormuş. Bilginler hemen "trafik" kurallarını kendi dillerine çevirmişler ve halka öğretmeye başlamışlar. Ama çok geç kaldıklarını "kazalar" önlenemez boyuta gelince anlamışlar. Getirilen kurallar, eskiden at üzerinde saldırılar düzenleyen bu insanlara pek yaramamış. Halk ata binerken nasıl nara atıp saldırılar düzenliyorsa, araçları da öyle kullandıklarından kurallar etkisiz kalmışlar. Yalnızca bu insanların ünleri değişmiş. Eskiden tüm komşu ülkeler bu güzel ülkenin insanlarına "Barbar" derken, şimdi "Trafik Canavarı" demeye başlamışlar... Öyle ya, masal diyarı da olsa, zevk için canlılara zarar verenlere başka ne ad verilir ki

SonSuzluk
04-24-2008, 15:27
RAPUNZEL


Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş. Bir gün pencereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş. “Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış. Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş. Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş.

Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş. “Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!” Kadının kocası kendisini affetmesi için yalvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış. “O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş. Birkaç hafta sonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzel’miş. Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel on iki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış. Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını pencereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış.

Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey. Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar her gün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış. Rapunzelönce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine âşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifçe kızararak. Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkân yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş. Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç fark etmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca her şey ortaya çıkmış. “Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş. O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenince. Cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış. Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış. Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına. “Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk gözyaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış. Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış.

KeNaN47
09-03-2008, 21:39
emeğine sağlık

BeTeR
09-12-2008, 21:49
Emeğine Sağlık